Marakeş’te Sesler – Elias Canetti

 

“Develer, eşekler, dilenciler, çarşılar, türbeler, keşmekeş dolu gündelik hayat… Başka bir coğrafyanın, kendine has ritmiyle devinen kadim Marakeş’ini anlamaya çalışan, Batılı deneyimlerle mukayese eden, sözlü bir kültürün derinliklerini kavrama çabasındaki meraklı, eleştirel bir zihin. Elias Canetti, Müslüman Arap bir şehirde yaşadıklarını edebi ustalığının hakkını veren bir renklilikle ve canlılıkla aktarırken okuru da sokak sokak, meydan meydan peşinden sürüklüyor. Yadırgama ile kozmopolitliğin kabullenici tavrının iç içe geçtiği bu anlatıda, modern insanın kadim değişmezlik karşısındaki çelişkilerinin ve hayretle karışık hayranlığının izini sürmek mümkün.” Marakeşte Sesler’den bir bölüm yayımlıyoruz. 

Develerle Karşılaşma

Üç kez develerle karşılaştım, üçünde de kötü bitti sonu. Marakeş’e gelmemden kısa bir süre sonra dostum, “Deve pazarını göstermeden dünyada bir yere bırakmam seni!” dedi. “Her perşembe öğleden önce deve pazarı kurulur Marakeş’te. El Khemis Kapısı’nın hemen yanı başında, surların önünde. Buradan hayli uzaktadır; en iyisi ben seni arabamla götürürüm oraya.”

Perşembe günü gelip çatınca, arabaya atlayıp yola düştük. Ama geç kalmıştık; surların önünde sere serpe uzanmış yatan geniş alana varmamız öğleyi bulmuştu. Alan boştu adeta. Öbür başında, bizden birkaç yüz metre uzaklıkta bir grup insan dikiliyordu. Ama deve falan hak getire. Gördüğümüz insanların alışveriş konusunu daha küçük hayvanlar, yani eşekler oluşturuyordu, oysa zaten eşekten geçilmiyordu kent; bütün yük eşeklerin sırtına vuruluyor, bu hayvancıklara o denli acımasız davranılıyordu ki, eşek görmeyi içi götürmüyordu insanın. “Zamanında yetişemedik,” dedi dostum. “Pazar dağılmış.” Pazarda gerçekten görülecek bir şey kalmadığına beni inandırmak için, arabayı alanın ortasına doğru sürdü.

Ama o daha arabayı durdurmaya kalmadan, biraz ötede bir küme insanın çil yavrusu gibi dağılıp sağa sola kaçıştığını gördük. Ortada üç ayağı üzerinde bir deve dikiliyordu, dördüncü ayağı iple bağlanıp askıya alınmış, yerle ilişkisi kesilmişti. Ağzına onu bunu ısırmasını önlemek için tel örme bir kafes takılmış, burun deliklerinden bir ip geçirilmişti. Hayvanın biraz uzağında kalmaya dikkat eden bir adam, ipten tutarak çekip götürmeye çalışıyordu deveyi. Deve koşar adım biraz ilerledikten sonra duruyor, ansızın sıçrayıp üç ayağı üzerinde şaha kalkıyor, dehşet verici olduğu kadar beklenmedik devinimlerde bulunuyordu. Adam da her defasında karşı koymayarak kendi haline bırakıyordu onu. Hayvana fazla yaklaşmaktan çekiniyor, onun bir an sonra tehlikeli bir işe kalkışmayacağından pek emin görünmüyordu. Ama hayvanın beklenmedik her deviniminden sonra ipe asılıyordu yeniden. İpinden çekip çekiştirerek, deveyi en sonunda belli bir tarafa yöneltmeyi başarmıştı.

Durduk, arabanın pencere camını indirdik aşağı; çevremizi dilenci çocuklar sarmıştı; çocukların bizden bir sadaka isteyen seslerinin arasında kulağımıza devenin bağırtıları geliyordu. Birinde hayvan kendini öylesine bir güçle yana attı ki, ip adamın elinden kurtuldu. Deveyi biraz açıktan izleyen ötekiler ise, soluğu biraz daha gerilerde aldılar. Devenin çevresindeki hava korku yüklüydü, ama en çok korkan da devenin kendisiydi. Deveyi çekip götürmeye çalışan adam, deveyle koştu bir süre; derken bir anda atılıp yerde sürüklenen ipi yeniden eline aldı. Deve adeta kabaran bir dalga gibi yana fırladı, şaha kalktı, ama kaçıp kurtulmaya yeltenmedi artık. Adam da, yine ipinden çekip çekiştirerek onu götürmeye koyuldu.

image

Bu sırada arkadan doğru biri yaklaştı, arabanın çevresini saran çocukları bir kenara itip kırık dökük bir Fransızcayla açıklamada bulundu bize: “Deve kudurmuş. Bu durumda tehlikelidir. Mezbahaya götürülüp kesilecek. Çok dikkatli olmak gerekiyor.” Adamın yüzünü ciddi bir ifade bürümüştü. Konuştuğu sözler arasında devenin bağırmalarını işitiyorduk.

Adama teşekkür edip yola koyulduk. Bir hüzün çökmüştü içimize. Bu olayı izleyen ilk günler, sık sık kudurmuş deveden söz açtık; umutsuzluk taşan devinimleri derinden etkilemişti bizi. Gövdeleri kavisler, yaylarla bezenmiş bu uysal hayvanların yüzlercesini bir arada göreceğimiz beklentisiyle deve pazarına seğirtmiş, ama o devcileyin alanda bula bula bir tek deve bulabilmiştik, üç ayak üzerinde yürümeye çalışan, zincirlere, prangalara vurulmuş, son saatlerini yaşayan bir deve. O ölüm kalım savaşı verirken, biz arabayla yine çekip gitmiştik alandan.

Birkaç gün sonra, bu kez kentin bir başka bölgesinde yine surların önünden geçiyorduk. Akşamdı, kalın duvarlar üzerindeki kırmızı parıltı sönmek üzereydi. Mümkün olduğu kadar uzun bir süre surlardan ayırmadım gözümü, renklerin giderek değiştiğini algılamak bir kıvanç saldı içime. Ansızın surların gölgesinde bir deve kervanı keşfettim. Develerden çoğu dizlerinin üzerine çökmüştü, bazıları ise henüz ayakta dikiliyordu. Başlarında kefiyeler, büyük bir hamaratlıkla, ama telaşa kapılmadan develerin arasında dolaşan adamlar görülüyordu. Bir alacakaranlık, bir huzur havası içinde serilmiş yatıyordu her şey. Develerin rengi, surların rengi içinde eriyip kayboluyordu. Arabadan inip biz de hayvanların arasına karıştık. Her biri rahat bir düzineyi bulan deve kümeleri, ortalarındaki tepeleme yemin çevresinde halkalar yapmıştı. Boyunlarını uzatarak yemi çekip ağızlarına alıyor, sonra başlarını arkaya atıp sessiz sakin bir çiğneme eylemini gerçekleştiriyorlardı, doya doya seyrettik, inceledik develeri ve birden farkına vardık: Yüzleri vardı hepsinin ve yüzler birbirine benziyordu, ama yine de birbirinden pek değişikti. Ciddi ve vakur bir hava içinde, görünürde canları sıkılarak bir arada oturmuş çaylarını yudumlayan, ama çevrelerini süzen bakışlarında içlerindeki kötülüğü pek gizleyemeyen yaşı geçkin İngiliz hanımefendilerini anımsatıyorlardı. Develerin yüzleriyle soydaşları arasındaki benzerliğe uygun bir dille dikkatini çektiğim İngiliz dostum, “Bu tıpkı halamın yüzü, yemin ederim!” dedi. Çok sürmedi, başka bildik tanıdık kimselerin yüzleri geldi aklımıza. Kimsenin bize sözünü etmediği bu kervanı bulduğumuz için gururlanıyor, kıvanç duyuyorduk. Saydık, 107 deveydi.

Delikanlının biri yaklaşıp birkaç kuruş para istedi bizden. Yüzünün rengi koyu maviydi, sırtındaki giysinin rengi gibiydi tıpkı; deve sürücülerindendi delikanlı; halinden anlaşıldığına göre, Atlas dağlarının güneyinde yaşayan “mavi adamlardan” biriydi. Buradakilerin giysilerinin renginin tenlerine de yansıdığını işitmiştik, gerek erkekler, gerek kadınlar, tümü maviydi bu yüzden, dünyadaki biricik mavi ırkı oluşturuyorlardı. Eline tutuşturduğumuz birkaç kuruş için bize karşı şükran duyguları besleyen delikanlıdan kervan konusunda biraz bilgi edinmeye çalıştık. Ama konuştuğu tüm Fransızca birkaç sözcüğü geçmiyordu: Gulimin’den geldiklerini ve yirmi beş gündür yolda olduklarını söyledi. Konuştuklarından bütün anladığımız bu kadarcıktı. Gulimin aşağıda kalıyordu, güneyde, çöl ortasında bir yerdi ve Marakeş’e epey uzaktı. Acaba bu deve kervanı Atlas dağlarını aşıp da mı geldi buraya, diye sorduk kendi kendimize. Daha sonra nereye gideceklerini bilmeyi çok isterdik, çünkü kentin bu surlarının dibinde yolculuğun sona ereceğini pek düşünemiyorduk. Ayrıca develer, yiyip içip dinlenerek ileride kendilerini bekleyen yolculuk için güçlenmeye çalışır gibiydi.

Bize daha fazla bilgi veremeyen mavi tenli oğlan, isteğimizi geri çevirmedi, bizi alıp ince uzun boylu bir ihtiyarın yanına götürdü. Adamın başında beyaz bir kefiye vardı, çevresindekilerden saygı gören biriydi. Sorularımızı akıcı ve pürüzsüz bir Fransızcayla cevaplandırdı: Kervan Gulimin’den geliyormuş ve gerçekten de yirmi beş gündür yoldalarmış.

“Buradan nereye yolculuk?”

“Hiçbir yere. Develeri burada satacağız.. Mezbahada kesilecek hepsi.”

“Kesilecek mi?”

Ben de, kendi memleketinde ava pek düşkün biri olan dostum da şaşmaktan ve üzülmekten kendimizi alamamıştık. Develerin buraya gelinceye kadar geride bıraktığı uzun yolculuğu düşündük; akşamın alacakaranlığındaki güzelliklerini, başlarına geleceklerden habersiz durup oturuşlarını, sakin sakin yem yiyişlerini kafamızdan geçirdik, yüzlerinin bize anımsattığı insanlara gitti aklımız sık sık.

“Mezbahaya kesime gidecekler, evet,” diye tekrarladı ihtiyar. Gacur gucur bir sesi vardı, kullanılmaktan ağzı körelmiş bir bıçaktan çıkar gibiydi adeta.

“Burada deve eti çok yenir mi?” diye sordum. Şaşkınlığımı ilgisiz soruların gerisinde gizlemek istemiştim.

“Hem de pek çok.”

“Tadı nasıldır acaba? Ben hiç yemedim de.”

“Hiç yemediniz mi?” İhtiyar, biraz inceden alaylı bir kahkaha atarak tekrarladı: “Şimdiye kadar hiç deve eti yemediniz demek?” Marakeş’te bulunduğumuz süre yemeklerde önümüze deve etinden başka bir şey çıkarılmadığına inanıyordu besbelli. Bizim ille de deve eti yememizi ister gibi, pek yukarıdan bir edayla, “Çok lezzetlidir,” dedi.

“Bir deve kaçadır?”

“Deveden deveye değişir. 30 000 frank’tan tutun, 70 000 franga kadar deve vardır. Bunun nasıl olduğunu size gösterebilirim. isterseniz. İş, develerden anlamakta.” Sonra bizi alıp güzelliğine doğrusu diyecek olmayan tüyleri ışıl ışıl bir devenin yanına götürdü. Daha önce elinde fark etmediğim küçük bir değnekle hayvanın vücuduna dokunarak, “İşte size iyi bir deve,” dedi, “yetmiş bin franktan aşağı değil. Sahibinden başka binen olmadı üzerine. Daha pek çok yıl işe yarayabilirdi. Ama sahibi satmayı uygun buldu. Eline geçecek parayla iki genç deve alabilir kendine.

Bilmem anlatabildim mi?”

Anlamıştık. “Siz de mi kervanla Gulimin’den geldiniz?” diye sordum.

Benden nasıl böyle bir şey beklersiniz der gibi biraz içerlemiş,

“Ben burada, Marakeş’te oturuyorum,” diye cevapladı. “Hayvan alır, aldığım hayvanları celeplere satarım. Bütün o uzun yolu tepip gelmiş deve sahiplerine karşı küçümsemeden başka bir duyguya yer vermez gibiydi içinde. Bizim deve sürücüsü mavi delikanlıdan söz açınca, “Onun dünyadan haberi yok,” dedi.

Arkadan kendisi bizim nereli olduğumuzu sordu. Biz de işi basite indirgemek isteyerek, ikimizin de Londra’dan geldiğimizi söyledik. Gülümsedi. Verdiğimiz cevap biraz kızdırmışa benziyordu kendisini. “Savaşta Fransa’daydım,” dedi. Yaşına bakılınca, Birinci Dünya Savaşı’ndan söz ettiği anlaşılıyordu. “İngilizlerin yanında çarpıştım.” Sesini biraz alçaltarak hemen ekledi sonra: “İngilizlere bir türlü ısınamadım. Ama günümüzde savaş, savaş olmaktan çıktı. İnsanın önemi kalmadı artık, makineler konuşuyor şimdi.” Savaşla ilgili daha başka kimi şeyler de söyledi, konuşmasında belirgin bir tevekkül havası esiyordu. “Bugünkü savaşa savaş demeye bin şahit ister.” Savaş konusunda kendisiyle aynı görüşü paylaşıyorduk, bu da İngiliz olmamızdan duyduğu içerlemeyi silip atmışa benziyordu.

“Bütün develer satıldı mı?” diye bir soru daha yönelttim kendisine.

“Hayır. Hepsi nasıl satılacak. Kalanlar yeniden yola koyulur, Settat’a giderler. Settat’ı bilir misiniz? Kazablanka yolu üzerindedir, bizim buraya 160 kilometre uzakta. Son deve pazarı orada kurulur. Burada alıcı bulamayan develer, Settat pazarında elden çıkarılır.”

Verdiği bilgiler için adama teşekkür ettik. Gayet sade bir biçimde uğurladı bizi. Yeniden develer arasında dolaşmaya kalkmadık, hevesimiz kursağımızda kalmıştı. Kervanın yanından ayrıldığımızda, karanlık neredeyse çökmüştü.

(…)

Çevirmen: Kamuran Şipal

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz. 

Elias Canetti, (Rusçuk, 1905 – Zürih, 1994) İspanya’dan göç eden Sefarad Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Öğrenimini Zürih ve Frankfurt’ta tamamladıktan sonra Viyana’ya dönüp Doğa Bilimleri ve Felsefe bölümlerinde doktora yaptı. Ardından, yazarlığa yöneldi ve 26 yaşında başyapıtı sayılan Körleşme’yi kaleme aldı. Kitlelerin psikolojisini ona yabancı birinin bakış açısından anlatan roman, dönemin Nazi Almanya’sında yasaklandı ve ancak 1960’lardan sonra geniş kitleler tarafından keşfedilebildi. Canetti, 1938’de Avusturya’nın ilhakından sonra Londra’ya, ardından Zürih’e taşındı. İkinci Dünya Savaşı dahil tarihin en büyük kitlesel eylemlerine tanıklık etmiş olması onu kitle ve iktidar ilişkileri üzerine düşünmeye ve yazmaya yöneltti. Bu düşüncelerinin sonucu olarak 1960’ta Kitle ve İktidar isimli incelemesini tamamladı. Çocukluk ve gençlik yıllarına ve daha sonraki yaşamının bir bölümüne dair anılarını Kurtarılmış Dil, Kulaktaki Meşale ve Gözlerin Oyunu adlı üç kitapta anlattı. 1981’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Ömrünün büyük bir kısmını İngiltere’de geçirdi. Eserlerini Almanca kaleme aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.