Margaret Fehim Paşa “Hafiyenin Metresi” – Reşad Ekrem Koçu

 

“Tarihi bir meddah edasıyla anlatarak okurlarına sevdiren Reşad Ekrem Koçu’nun kaleminden on yedi hikâye… Reşad Ekrem’in dilinde tarih gerçek hayattan daha canlı, daha güzel, daha büyülü… Aşk uğruna işlenen cinayetler, tutkunun esiri olan erkekler, zorla evlendirilen kadınlar, ağasının kızına âşık olan uşaklar… Ama Koçu’nun karakterleri sadece onlarla sınırlı değil; İstanbul’un külhanbeyleri,  Beyoğlu’ndaki tiyatrolar, Hatice Sultan’ın sarayına yaptığı değişikliklerle padişahın gözdesi olan ressam Melling de onun zengin üslubundan nasibini almış.” Hatice Sultan İle Ressam Melling’den Margaret Fehim Paşa “Hafiyenin Metresi” başlıklı öyküyü yayımlıyoruz.


Beyoğlu’nda Konkordiya Tiyatrosu ve Morgan cambaz ailesi

Sultan II. Abdülhamid’in son hükümdarlık yıllarında Beyoğlu’nda Cadde-i Kebir’de, zamanımızdaki adı İstiklal Caddesi, büyük bir tiyatro vardı, adı “Konkordiya”, yalnız Beyoğlu tarafının değil, koca İstanbul’un en namlı eğlence yeriydi.

Bir tiyatro yanında mükellef bir lokanta-gazino bir güzel bahçe, bahçede yaz temsilleri için bir sahne. Yaz ve kış hıncahınç dolar, bir ayak bin bir ayak üstünde, iğne atılsa yere düşmezdi diye anlatırlardı görenler.

Konkordiya’nın mülk sahibi bir Rum zengini, adını öğrenemedik, işleten bir İtalyan, onun adını da öğrenemedik.

Konkordiya adı Fransızca konkord (concorde) kelimesinden gelir, “ittifak”, “iyi geçinme”, hatta biraz da tefsirle konuşursak “sevişme, muhabbet” diyebiliriz. Paris’in büyük meydanlarından biri de bu adı taşır.

Konkordiya Tiyatrosu’nun adı gibi sahnesi de yabancı sanatkârlara mahsus gibiydi. Fransız, İtalyan, Yunanlı tiyatro toplulukları, operet toplulukları gelir, getirtilir; şantözler, dansözler, pandomimacılar, kuklacılar, hokkabazlar, cambazlar… Müstesna bir kozmopolit eğlence yeriydi.

Tiyatroda localarda paşazadeler, beyzadeler, genç ve toy mirasyediler, tatlısu Frenklerinin paralıları, kalantor bankerler; parterde ise tulumbacı reisleri, haraççı kabadayılar, gümrük simsarları, tüccar komisyoncuları ve paradide Beyoğlu’nun Frenk mukallidi azınlık delikanlılarından mağaza tezgâhtarları Konkordiya’ya geldiklerinde kendilerini Avrupa’ya gitmiş sanırlardı o ayaktakımı. Adamlık esvaplarını giymiş tulumbacılar; nasırlı ayaklarına tire çoraplarını çekmiş kayıkçılar; feslerini kalıplatmış fırın uşakları; şalvarına, kuşağına çekidüzen vermiş hamam natırları, tellakları; bir arkadaşından sivil esvap tedarik etmiş tersane ve nizamiye çavuşları; Haliç’te lengerendaz harp gemilerinin bıçkın efradı; bir Yunanlı yosmanın, bir İtalyan haspanın, bir Fransız aşiftesinin dilini anlamasalar da yüzüne, kaşına gözüne, gerdanına göğsüne, kalçasına bacağına, eline ayağına yiyici gözle bakmasını bilirlerdi.

O zamanların, şubat ayında yapılan ve üç hafta süren karnaval gecelerinde Konkordiya Tiyatrosu’nda parterdeki iskemleler kaldırılır, sahne orkestralara ayrılır, zengin büfeler donatılır ve sabahlara kadar devam eden balolar tertip edilirdi. Polkalar, kadriller, valsler… Türk, Ermeni, Rum… Bizim Frenkperestlerden gidenlerin ağzı kulaklarına varır, gidemeyenler gidenleri dinlerken ağızlarından salyaları sızardı. Ah… Konkordiya!

O meşhur eğlence yeri, tiyatro, gazino, lokanta, bahçe 1905’te temelinden kaldırılmış, yerine Saint Antoine Kilisesi yapılmıştır.

1900’de Konkordiya’ya “Morgan Familyası” adında dört kişilik bir cambaz takımı gelmiş ve hünerler göstermeye başlamıştı. Bir İngiliz ailesiydi; o tarihte tahminen kırk yaşlarında, uzun boylu, kumral palabıyıklı baba “Charles Morgan”, on sekiz yaşındaki büyük kızı “Margaret”, on altı on yedi yaşındaki ikizler, küçük kız “Mary” ile bir oğlan, o da Charles, “Charles Junior.” Dördü de kumral, beyaz tenli, gri ela gözlü. Baba gayet yakışıklı, çocuklar güzelin güzeli, civelek, çalak, sev, kokla, öp. Ama büyük kız Margaret, şen, şuh, işvebaz, dilbaz, afet-i devrandı. Bir de köpekleri vardı, kıvır kıvır tüylü kapkara bir fino, o da talimli, hünerliydi.

Sahneye daha ilk çıktıkları akşam büyük takdir kazandılar. İplerle, çemberlerle, lastik toplarla, bisikletlerle o ne hünerler, marifetler, taklalar, fırıldak gibi, pervane gibi dönmeler, kuş gibi uçmalar…

Kızların üstünde mavi, oğlanın üstünde al atlastan birer cambaz donu, donların paçaları diz kapağının hemen altından bir kurdeleyle bağlanmış; bellerinde fiyongalı beyaz ipekten kuşak; bacaklar, ayaklar çıplak, kızların ayağında beyaz güderiden, oğlanın ayağında kırmızı sahtiyandan ökçesiz cambaz pabuçları; göğüsler çıplak, kollar çıplak, çıplak gövde üstünde de donlarının renginde kolsuz kısa birer yelek, eski kalyonculardan Hüseyin Paşa çıplaklarının giydikleri yeleklerin hemen aynı.

Alkış tufanından sonra Morgan ailesi sahneye çıkmış, takdirkâr halkı reveranslarla selamlamış ve üç çocuk, sırtlarına telli pullu ipekli pelerinler atarak parsa toplamak için halk arasına girmişlerdi.

Parsa toplamaları da pek kibaraneydi. Tepsi dolaştırmadılar, ellerinde birer kartpostal destesiyle dolaşarak ezberledikleri tek kelime Türkçeyle “Hatıra!..” diyerek kart satmaya başladılar. Sattıkları kartpostal da dördünün bir arada çekilmiş resmi…

Margaret locaları, Mary parteri, oğul Charles da paradiyi dolaşmış, tabaka tabaka İstanbullular tarafından iltifatlara boğulmuşlardı:

“Güzelim!.. Canım!.. Şekerim!.. Meleğim!.. Kekliğim!.. Kanaryam!.. Pilicim!.. Cambazım!.. Horozum!.. Şorolom!.. Şehbazım!..”

Bu iltifatlardan hiçbir şey anlamayan Morganlar açılan keselerin takatına göre verilen kuruşları, ikilikleri, çeyrekleri, mecidiyeleri toplamışlar, her parayı alışlarında güzel yüzlerini bir kat daha güzelleştiren tatlı birer tebessümle,

“Thank you!..” demişlerdi.

“Kuş dilini sevsinler senin!..”

Bir tebessüm, bir “Thank you” daha.

Fehim Paşa, ekselans gangster

Daha ilk gecesi en dolgun parsayla dönen Margaret olmuştu. Uzattığı kartpostallara on kişi mecidiye vermiş ise üç kişi de lepiska saçların, gri ela gözlerin, selvi endamın, işvenin, cilvenin, kartpostal uzatan o nazik ellerine birer altın toka etmişlerdi.

Kartpostalda “Morgan Ailesi”, sahne kıyafetlerinden az farklıca kızlar yelek altına birer bluz giymiş baba ile cambaz oğlanın üstünde de frenkgömlekleri vardı ve gömleklerine kravat bağlamışlardı.

Kızların ayaklarında beyaz ve oğlanın ayaklarında da siyah çorap; fino da yanlarında.

Paşazade beyzadelerden ve toy mirasyedilerden, kalantor bankerlerden Margaret’in aşkına yananlar daha o ilk gece pek çoktu.

Ertesi günü Konkordiya Tiyatrosu’nun kapısında “Morgan Familyası” ilanının önünde ayaktakımından bir kalabalık karınca yuvası ağzı gibi kaynaşmış, mahut kartpostalın bir İtalyan ressamı tarafından renkli olarak büyütülmüş olan afişi seyredenlerden cambazları görenler, “Bunlarda kemik yok, hepsi tüm ilik; hele şu büyük kız, sağ yanağından bak, sol yanağını görürsün!.. Hatıra diyorlar resim veriyorlar; parayı alınca da ‘Tanıştık’ deyip gidiyorlar!” diyorlardı.

İngilizlerin “Thank you”su İstanbul ayaktakımının ağzında “tanıştık” olmuştu. Hasır üstünde yatıp da padişah rüyası görenlerin yüreklerinde birer ümit ışığı parlıyordu. İş tanışmada, tanıştıktan sonra kendini sevdirmede, kendini sevdirdikten sonra da bir punduna düşürmeye kalır… Ah ümit!..

İkinci gece Konkordiya’nın gişeleri vaktinden saatlerce evvel kapanmıştı.

Üçüncü yahut dördüncü gece locaların birinde iki ayaktaşıyla Musevi dönmesi Süreyya Efendi oturuyordu. Bu Süreyya Efendi meşhur Esvapçıbaşı İsmet Bey’in oğlu Fehim Paşa’nın adamlarından namlı bir hafiyeydi. Paşası, “Yahu, herkesin ağzında bir Margaret’tir gidiyor. Konkordiya’ya yeni gelmiş bir cambaz kızıymış. Git şunu gör bakalım, ne biçim malmış!” demişti.

1900’de Fehim Paşa yirmi yedi yaşında bir ferikti (tümgeneral). Şakır şakır sırmalı kordonlarla “hünkâr yaveri”ydi. Babası İsmet Bey Sultan II. Abdülhamid’in sütkardeşiydi. Padişah sütkardeşinin oğlunu Harbiye Mektebi’nde zadegân sınıfında okutmuştu. Uzun boylu, etine dolgun, iriyarı, yukarı yukarı burma bıyıklı, kaşı gözü yerinde pek yakışıklı adamdı. Fakat parayla ve layık olmadığı rütbeyle şımarmış bir haytaydı. Hazele, hergele, it güruhundan, aç çomarlardan bir hafiye çetesi kurmuş, birçok tüccarı, zengini haraca bağlamış bir gangsterdi. Saraya verdiği jurnallarla nice hanümanı perişan etmişti. Cebindeki not defteri kadınların, İstanbul yosma ve kahpelerinin isim ve adresleriyle dolmuş azgın bir zamparaydı. Arada levent meclisleri kurduğu da rivayet edilirdi.

Hafiye Süreyya, Konkordiya dönüşünde Margaret’e bir mecidiye vererek aldığı kartpostalı paşasına uzatmış,

“Velinimetim!.. İşte o cambaz kızın resmi!.. Bir altın verdim, üstümde fazla para olsaydı daha da verirdim. Kendisi resminden bin kat daha rana ve müstesna, öyle işvebaz bir cambaz yosmadır ki Konkordiya değil, İstanbul İstanbul olalı bunun mislini menendini görmemiştir. Sahneye sinesi üryan, atlastan kesilmiş kolsuz fermeneyle çıkıyor. Saçı samur, ela gözleri mahmur, bakışında name-i muhabbet okunur, nurün âlâ nur bir kız” demişti…

Sivil ceketinin yakasında kırmızı bir karanfil, plastron kravatında elmaslı bir iğne, fesini sağ kaşının üstüne yıkmış, Fehim Paşa’yı sahnenin hemen yanı başındaki locada gören seyircilerin, Konkordiya’yı doldurmuş o mahşeri kalabalığın yürekleri ağızlarına gelmişti. Belliydi “hafiye” Margaret için gelmişti. Hani o gece sahneye biri çıkıp da, “Muhterem seyirciler!.. Mis Margaret biraz rahatsızdır, bu akşam Morgan Familyası icra-yi hüner edemeyecektir!..” demiş olsaydı, tiyatro salonunda derin bir: “Ohhhh!” sesi yükselecekti muhakkak.

Morganlar sahneye çıktılar. Yeni yeni hünerler gösterdiler. Alkış tufanına zarif reveranslarla teşekkür ettiler. Üstelik o gece sahnede Margaret ilk defa olarak İngilizce bir aşk türküsü okudu ve Konkordiya alkıştan yıkılacakmış sanıldı. Tekrar tekrar reveranslardan sonra çocuklar sırtlarına pelerinlerini attılar ve kartpostallarını satmak için dolaşmaya çıktılar…

Margaret’in kulağını bükmüşlerdi. “Sol baştaki locada oturan genç adam meşhur Hafiye Fehim Paşa’dır! Padişahın sütkardeşinin oğludur, padişahın yaveridir. İstanbul’u titreten bir adamdır” demişlerdi. Margaret, o akşam evvela paşanın locasına girdi ve o tek kelime Türkçesiyle,

“Ekselans, hatıra!..” dedi, kartpostalı uzattı…

Fehim Paşa, Saray terbiyesi görmüş hayta, iri gövdesiyle ayağa kalkarak, kızı hürmetle selamlayarak güzel bir Fransızcayla,

“Lütfen kabul ediniz!..” diyerek beşlik bir banknot verdi.

Margaret ekselans gangsteri büsbütün çileden çıkartan bir cilveyle paşanın gözlerinin ta içine bakarak öylesine bir “Thank you” dedi ki, kızın sesindeki ihtizaz paşaya cesaret verdi ve bir mukaddemeye lüzum görmeden,

“Güzelim! Babanız ve kardeşlerinizle buradaki lokantada yemek yediğinizi öğrendim. Bundan böyle İstanbul’da kaldığınız müddetçe kendinizi benim misafirim kabul ediniz, bunu sanatkâr Morgan Ailesi’nden bilhassa istirham edeceğim, lokanta masraflarınızın bu hayranınız tarafından ödenmesine izin verin” dedi.

Kız bir cevap veremedi. Öbür locaları sarhoş gibi dolaştı.

Metres

Henüz on sekiz yaşında olmasına rağmen, padişah yaveri paşanın aşırı iltifatı altındaki manayı anlamayacak kadar saf değildi Margaret Morgan. Tiyatro locasındaki konuşmayı anlattığı zaman babası sinirlendi, kızıyla çok ciddi münakaşada bulundu. Paşanın asil bir Şarklı’dan ziyade dünyanın her tarafında rastlanır bir apaşa, kopuğa benzediğini söyledi. “Çok dikkatli ol kızım” dedi.

Ertesi gece Margaret’in gözleri soldaki baş locada Fehim Paşa’yı aradı, göremeyince bayağı üzüldü.

Konkordiya’nın lokantasında Morganlara son haddine varan hürmetle hizmet ediliyordu. Sofralarına sipariş etmedikleri çerezler, mezeler, meyveler getiriliyordu. Baba Charles ile küçük kız Mary endişeli, onlara adeta el süremiyorlar, oğlan ile Margaret de biraz düşünceli, fakat iştahlıydılar ve sofrada öbürleri susuyorlar, Margaret hep küçük erkek kardeşiyle konuşuyordu ve daima aynı şeyi tekrarlıyordu. “Biz Şarklıları tanımıyoruz, şüpheciyiz, sanatımıza hayran olmuş bir paşa… Hem padişahın sütkardeşinin oğlu” diyordu.

Fehim Paşa, belki bir hafta Konkordiya’da görünmedi. Bir gece sahneye çıkan Margaret, paşayı locasında görünce, heyecanlandı ve onu çok şirin tebessümlerle selamladı. Cambazlık numaralarından sonra elinde kartpostallarla locaya girdiği zaman, “Ekselans… Hatıra!..” diye kartpostal uzatmadı.

“Ekselans… Ailem adına cömert misafirperverliğinize teşekkür ederim” dedi.

Kızın sesi, bir mandolinin tellerinden yayılan nağmeler gibi titrekti. Fehim Paşa kibar ve nazik, apaçık teklifte bulundu.

“Margaret… Çok güzelsiniz, ama çok çok güzelsiniz!.. Beni sahneye tercih eder ve benimle yaşar mısınız?” dedi.

Ve anlattı. Mükellef bir konağı olacaktı, emrine amade güzel bir arabası olacaktı, uşakları ve hizmetçileri ve aşçısı olacaktı… Sonra esvaplar ve mücevherler…

Margaret, böyle bir teklif karşısında şaşırmayacak kadar hazırlıklı gelmişti.

“Teklifinizi kabul eder ve ben sizinle yaşarım ekselans, fakat bir kere babama sormalıyım” dedi.

“Babanız muvafakat etmediği takdirde?”

“On sekiz yaşındayım ekselans, çocuk değilim, kaderim hakkında karar verebilirim…”

O gece otellerinde münakaşa ettiler. Baba Morgan, Margaret’in Fehim Paşa’ya metres olmasına şiddetle muhalefet etti. Öğrendiğine göre, bu genç paşadan bütün İstanbul halkının nefret ettiğini söyledi. Dünyayı gezip dolaşıyorlardı. Gittikleri memleketlerin en yüksek eğlence yerlerinde yaşıyorlar, alkışlanıyorlar, para kazanıyorlardı. Neleri eksikti? Sonra, Margaret bir bakireydi, elbet ki bir gün kocası da olacaktı. Aileye kuvvet olacak bir erkek… Baba Charles’ın hayalinde bir “Morgan Sirki” yaşıyordu, onu himayelerle değil, üç çocuğunun gayret ve hünerleriyle kuracaktı. Kesin hesaplarını ilk defa açıkladı evlatlarına, bu yurtdışı dolaşmadan küçük bir servetle döneceklerini söyledi.

Küçük kız Mary babasını destekledi.

Margaret,

“Halkın Fehim Paşa’dan nefreti beni hiç ilgilendirmez” dedi, “çok nazik ve çok cömert olan paşa, benim için bir devlet kuşudur, İstanbul’da bir prenses gibi yaşayacağım ve elbet ki sizden ayrılmadan ve muhakkak ki İngiltere’ye çok zengin olarak döneceğiz ve orada hakiki hayat arkadaşımı bulacağım.”

Charles Morgan Junior ablasına hak verdi. Kartpostallarını paradide dolaştırıp satan oğlan, locada zengin bir paşa bulan ablasının aksine, kendisine esrarengiz dostlar görünen adamlarla tanışmıştı. İstanbul’dan ayrılmak istemiyordu. Birkaç gün önce ölüm haberini İngiliz gazetelerinde okuduğu Oscar Wilde’ın romanı, Dorian Gray’in Portresi yatağında yastığının altında duruyordu.

Konkordiya’daki cambaz kızı Margaret Morgan, Fehim Paşa’nın metresi oldu. Hafiye paşa ona olan vaatlerinin hepsini tuttu.

O zaman güzel Margaret’i ancak uzaktan görmüş olanlardan seçkin bir muharrir, Sermet Muhtar Alus ki 1900’de on üç yaşında bir çocuktu, bir paşazade, hafızasındaki belirsiz hayalleri konak dedikodularıyla yoğurarak yarım asır sonra Margaret için şunları yazmıştır:

“Yosma Tunus gediğine kondu. Fehim Paşa Margaret’e Şişli’nin nihayetinde hâlâ duran ve şimdi Marmara Kliniği olan koca bir ev tutmuştu. İçinde saraylardakinden farksız, döşeme, dayama. Hıristiyan aşçı, uşak, hizmetçi hepsi tamam. Mutfak, kiler, büfeler kuşsütünden maadasıyla tıklım tıklım. Beyoğlu’nun en büyük mağazalarında adına hesaplar açtırılmış, dilediğini almaya mezun. En meşhur şapkacılar, terziler emrinde. Numarasız, lastik tekerlekli bir de kira faytonu kapısının önünde.

Akşama doğru takıp taktıştırır, elmaslarla pıtrak gibi donanır, arabaya kurulur, Beyoğlu’nda, Tepebaşı’nda, Kâğıthane’de gezintilere çıkardı. Fehim Paşa da peşinde. O da bir çift yağız kadanalar koşulu, al maroken minderli, şahanenin şahanesi faytonuna yan gelir, başında narçiçeği fes, yakasında al karanfili, öndeki arabanın peşini bırakmazdı. Sular kararınca metresini kendi arabasına alır, kelle götürür gibi tozu dumana katar, görenlerin ağzı açık kalırdı…”

Beyoğlu’nda Cadde-i Kabir’de büyük kırtasiye mağazası işleten Viyanalı Musevi Leoffler Fruhtermann’la anlaşmış olan Margaret türlü türlü kıyafetle yüzden fazla artistik pozda resimlerini çıkarmış, Fruhtermann da onları Viyana’da parlak kâğıtlara renkli kartpostal olarak bastırmıştı, kartpostalların üzerine de “Margaret Phehim Pacha” yazısı konmuştu. Sözde gizli, fakat kapış kapış satılmıştır. Konkordiya’da kartpostal satışından topladığı parsanın tadı damağında kalmış olan cambaz kızı, kâr tahmininde yanılmamıştı. Margaret’in renkli kartpostalları çıplak ayaklı kayıkçılardan, hamam natırlarına, vapur ve iskele çımacılarına, fırın hamurkârlarına, sırık hamallarına, esnaf çıraklarına ve küçük beylere varınca hemen bütün İstanbul erkeklerinin koyunlarında, cüzdanlarında dolaştı… Sermet Muhtar Alus, “Kartpostallarını sade delikanlılar değil, küçük hanımlar da alır, hatta koleksiyonunu yaparlardı. Margaret zamanının adeta moda kraliçesi olmuştu. Alın bombesi, ense şinyonu, şakak bukleleri gibi saç tuvaletleri için ondan örnek alınır, giydiği ropların, kürklü boleroların, tafta kaşpusiyerlerin kumaşı, rengo, biçimi tıpkı tıpkısına taklit edilirdi” diyor…

Tüysüz ispir Japon Rıza’nın anlattıkları

Sermet Muhtar Alus, “Ne kadarı doğru, ne kadarı yakıştırmadır bilemem” dedikten sonra, dilber Margaret’in babası ile kardeşleri hakkında da şunları yazıyor:

“Metres olarak tutacağı sıralarda Fehim Paşa, kızın babasına bir torba altın vereceğini, boynuna da üçüncü rütbeden bir Osmanlı nişanı astıracağını, belki de matmazeli nikâhlayacağını söyler söylemez adam bend olur.

‘Hayır… Katiyen müsaade edemem, bu fikrinizden vazgeçmezseniz sefarete müracaat eder, şikâyette bulunurum!’ der.

Dayağın mükemmelini yemiş, pestili çıkarak locadan kaçmış, ertesi gün de küçük kızını ve oğlunu alarak Avrupa’yı boylamış…”

Alus, yazdığına güvenememekte haklıdır. Ne dayak faslı vardır, ne de Avrupa’ya kaçan.

O zamanlar İstanbul’un en lüks kira faytonlarını Galata’da Çeşmemeydanı’nda Arifoğulları işletirdi. Onların uşaklarından on üç on dört yaşlarında kaşı gözü yerinde, eli ayağı düzgün, tığ gibi, sırım gibi ve kan kırmızı bıçkın bir ispir, araba sürücüsü yamağı, Halil Ağa adındaki ustasıyla birlikte İstanbul’dan bir daha dönmemek üzere ayrılacağı güne kadar Margaret’i gezdirmiştir. İspir oğlanın adı Rıza ve ayaktaşları arasında lakabı “Japon”, yosmanın nazik elleriyle saçları, yanakları okşanmış ve Fehim Paşa’nın konağa gelmediği geceler Margaret tarafından yatak odasına alınmıştır, körpe metrese turfanda oynaş olmuştur.

Konkordiya sahnesinden çekildikten sonra Morgan Ailesi hakkında bize en doğru malumatı veren işte bu Japon Rıza’dır. Son günlerini Göztepe’de geçirmiş ve bina nakkaşlığı yapmış ve muhitte “Kolpocu Rıza” diye tanınmış, tahminen elli altı elli sekiz yaşlarında ölmüştür. O eski ispir şöylece anlatıyor:

“Hafiyeliği, türlü türlü kötülükleri bir yana Fehim Paşa alçakgönüllü, eli açık adamdı. Margaret’in ailesine büyük iyilikler yapmıştır. Kız kardeşi Mary’yi bir İtalyan fabrikatörle evlendirdi ve babaları küçük kızıyla beraber yaşadı. Mister Morgan cambaz ama çok nazik, vakarlı bir İngiliz’di. Kendisini içkiye verdi, bütün gün Tokatlıyan’ın (zamanımızın Konak Oteli) dip köşesinde oturur, viski içer, ecnebi gazeteleri okurdu. Meşrutiyet’ten iki üç sene evvel İstanbul’daki fabrikasını satarak damadı ve küçük kızıyla birlikte galiba İtalya’ya gitti.

Küçük Charles’a, cambaz oğlana gelince, Morganlar oyunculuğu bırakınca, Konkordiya’da tanıştığı akranı olmayan birtakım uygunsuz adamların pençesinden kötü yola saptı, rezilane yaşadı. Ablası Margaret’in nasihatleri, Fehim Paşa’nın karakollarda attırdığı dayaklar oğlanı adam edemedi. O zamanın en azgın itlerinden ve genç Charles’ı baştan çıkaranlardan beygir sürücüsü Karataban Mustafa ile Haddehane’den matrud yersiz yurtsuz serseri Zehir Mehmed adında iki şeriri Bursa civarında Yenişehir’e sürdürmüştü. Meşrutiyetten az önce Sultan Hamid Fehim Paşa’yı feda etmek zorunda kalmış, sürgün olarak Bursa’ya yollamıştı. Meşrutiyet ilan edilince tebdili kıyafetle Bursa’dan kaçarken Yenişehir’de kendisini teşhis edenler ve halka linç ettirenler işte o Karataban Mustafa ile Zehir Mehmed’dir.

Paşası sürgüne gidince önce Rum aşçısına, yine Rum olan hizmetçi kadın ile uşağına yol verdi. Konağa benimle kapanarak yol hazırlığına başladı. O Türkçe bilmez, ben onun dilinden anlamam, pandomima diliyle, sevginin ferasetiyle konuşur anlaşırdık. Hazırlığında çok yardımım oldu…

Fehim Paşa gittikten sonra Türk, Rum, tatlısu Frenk’i, ecnebi pek çok kişiden beraber yaşama tekliflerini reddetti. Beni de Avrupa’ya götürmek istedi, onun ısrarlı tekliflerini de ben reddettim…

Margaret Fehim Paşa’ya metres olmuştu ama, fahişe değildi. Paşa onun ilk ve İstanbul’da tek erkeği olmuştur, bir de ben. Paşa yakışıklı adamdı, nazik adamdı, fakat Margaret onu hiç sevememiştir, son derece hürmet ederdi ve paşasını bir velinimet bilirdi. Ama zannederim ki bana âşıktı. Hizmetine Arifoğullarının ispiri olarak 1323’te (1905) on üç on dört yaşlarımda girdim, yanında Meşrutiyet’e kadar (1908) üç sene kadar kaldım. Hâlâ kullandığım cep saati onun hediyesidir.”

*Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a teşekkür ederiz.

Ahmet Bülent Koçu ve Reşad Ekrem imzalarını da kullanan Reşad Ekrem Koçu, gazeteci-yazar bir babayla ev kadını bir annenin oğlu olarak İstanbul’da doğdu. Konya Anadolu İntibah Mektebi’ni (1918), Bursa Erkek Lisesi’ni (1927) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü (1931) bitirdi. Aynı bölümde, hocası Ahmet Refik Altınay’ın asistanı olarak çalışmaya başladıysa da 1933 yılında yapılan üniversite reformu üzerine bu görevinden ayrıldı. Kuleli Askerî Lisesi ile Pertevniyal ve Vefa liselerinde tarih öğretmenliği yaptı. Hayatının son yıllarında “Tercüman” gazetesinde sohbet ve tarihî fıkralar yazıyordu. Akıcı üslubu ve Osmanlı tarihine hâkimiyeti sayesinde popüler tarihçiliğin başta gelen ismi olan Reşad Ekrem Koçu, “Son Posta”, “Milliyet”, “Hafta”, “20. Asır”, “Amcabey”, “Tef”, “Akbaba”, “Hayat”, “Tarih”, “Türk Düşünce Mecmuası”, “Hergün” gibi gazete ve dergilerde folklor, tarih ve kültür alanlarında çok sayıda yazı, inceleme ve araştırma yayımladı. Sokaktaki ortalama insanı esas alan, herkesin okuyacağı araştırmaların, romanlaştırılmış tarihî olayların yanı sıra bilimsel çalışmalarla da ilgilendi. Koçu’nun tarih, kültür ve sanat alanındaki derin bilgisinin yansıdığı “İstanbul Ansiklopedisi” yazarın çektiği geçim sıkıntısı yüzünden 11. ciltte, “Gökçınar” maddesinde tamamlanamadan kaldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.