Mari Jungstedt – Görünmeyen

 

“Gotland, tablolardan fırlamış gibi bir ada. Hayat sakin ve huzurlu… Yıllar var ki hiç suç işlenmemiş. Yaz aylarında Kuzey Avrupalılarla dolup taşıyor. O bahar da yine her şey olması gerektiği gibi, ada yazlık misafirlerine hazırlık peşinde. Ta ki bir gün ağır bir sis inip, genç bir kadın ve köpeği vahşice öldürülene kadar. Tam maktulün ölmeden bir gece önce kavga ettiği erkek arkadaşı suçlu bulunup da cezasını çekecekken bir başka genç kadın daha öldürülüyor. Hem de aynı şekilde. Ve ardından bir cinayet daha. Bu “görünmez” katil kim? Nerede? Bu kadınların ortak noktası ne? Bir sonraki kurban kurtulabilecek mi? Son yılların en çok okunan Kuzey Avrupa polisiyesi Görünmeyen’in 4 milyon okuru bu sorunun cevabını öğrenmek için son satıra kadar bekledi!” Mari Jungstedt’in polisiye romanı ‘Görünmeyen’den bir okuma parçası sunuyoruz.

 

Akşam beklendiğinden daha iyi gidiyordu. Elbette, birbirlerini uzun süredir görmedikleri için önceleri biraz gergindi ama şimdi endişeleri yatışmıştı. Çok sert bir hoş geldin içkisinden sonra, mezelerle beyaz şarap, ana yemekle birkaç kadeh kırmızı ve tatlıyla da porto şarabı derken masadaki herkes neşeli bir ruh hali içindeydi. Kristian patronu hakkında bir şaka daha yaptı ve yüksek perdeden kahkahalar, kireç taşından eski evin duvarlarında yankılandı.

Pencerenin dışında hububat tarlaları dalgalanıyordu ve kırlarda gelinciklerin tomurcuklanmasına hâlâ birkaç hafta vardı. Deniz, tarlaların ötesinde, alacakaranlığın son kızıllığında hâlâ görülebiliyordu. Helena ile Per, Hamsin Yortusu üstüne birkaç gün izin alarak, arabaya atlayıp Gotland’daki kulübeye gitmişlerdi. Genellikle tatildeyken bir akşam Helena’nın çocukluk arkadaşları ile bir araya gelirlerdi. Bu yıl, Hamsin Yortusu’nun ikinci günü herkes için uygun tek zamandı, dolayısıyla toplanmak için belirledikleri vakit buydu.

Yılın bu zamanı için, hava alışılmadık derecede soğuk, 10 derece civarındaydı. Rüzgâr ağaç tepelerinde uğuldayarak ve ıslık çalarak, sert esiyordu.

Per, ona öğrettiği bir Gotland şarkısını söylemeye başladığında, Helena yüksek sesle güldü; şarkı yaz tatillerindeki Gotland’lı kızların peşine düşen, anakaradan gelme bir tarlafaresi hakkında bir halk şarkısı, bir taşlamaydı.

Masanın çevresinde, hepsi seslerini yükselterek koro oluşturdular. Helena’nın en iyi kız arkadaşı Emma, kocası Olle ile birlikte oradaydı. Eva ile Rikard, Beata ile de bu grubun yeni üyesi, Birleşik Devletler’den gelen yeni kocası, John Dunmar da yemeğin davetlileriydi. Kristian hâlâ bekar olan tek kişiydi. Yakışıklı çocuktu ama müzmin bir bekârdı. Bugüne kadar hiçbir kadınla birlikte yaşamamıştı, 35 yaşında olduğu halde. Helena yıllarca bunun nasıl olabildiğine kafa yormuştu.

Mumlar, cumbalı pencerelerde dökme demir şamdanlarda yanıyordu. Şöminede yatan kütük çıtırdıyordu. Spencer, Helena’nın köpeği, taş zeminde post kilimin üzerinde yatmış, patilerini yalıyordu. Duyulacak şekilde iç çekti ve şamdanların ve şöminenin sıcak ışığında kıvrıldı.

Helena bir çift şarap şişesi daha açmak için mutfağa gitti. Çocukluğundan beri her yaz kalmaya geldiği bu az eşyalı kulübeyi severdi. Aslında, Per’le ikisinin yalnız kalmaya, stresli ve yoğun bir bahardan sonra, cep telefonları, bilgisayarlar ya da çalar saatler olmadan konuşmak ve birlikte olmak için biraz zamana ihtiyacı vardı. Yine de, eski arkadaşlarla birlikte bir akşam yemeği kötü bir fikir değil diye düşündü Helena; onları ne kadar özlediğinin farkına varmıştı.

Hayallerinden, birinin omurgasından aşağı parmağını gezdirmesi ile uyandı.

“Nasıl gidiyor?” Arkasında konuşan Kristian’ın sesi alçak ve rahatlatıcı idi.

“İyi” diye yanıtladı, biraz zorlama bir gülüşle arkasına dönerken.

“Nasıl gidiyor, sen ve Per?” Burnundan minik bir makas aldı. “Seni hâlâ mutlu ediyor mu? Yoksa işler değişti mi?”

“İyi, gayet iyi. Eğer bir kız sana sahip olamıyorsa, sıradaki en iyi şeyi almak zorundadır” dedi ve onun önünde mutfaktan dışarı yürüdü.

“Tamam, şimdi dans zamanı” dedi Beata ıslık çalarak. Keyfi yerinde görünüyordu. Masadan fırladı ve CD’leri karıştırmaya başladı. Kulübedeki birkaç modern dokunuştan biri stereo idi, Per için bir evde 24 saatten fazla kalmayı aklından bile geçirebilmesi için mutlak bir zorunluluk.

Hemen ardından hoparlörlerden Håkan Hellström’ün sesi duyuldu. Per, Beata’yı örnek aldı ve onun çevresinde dönmeye başladı. Diğerleri de ayağa kalktılar ve dans etmeye başladılar, öyle ki, tahta döşeme sallanıyordu.

Tam olarak ne zaman her şeyin ters gitmeye başladığını, daha sonra kimse hatırlayamadı.

Birden Per, Helena’yı Kristian’ın kollarından çekip aldı ve dışarı, verandaya çıkarak gözden kayboldular. Evin içinde dans devam ediyordu.

Bir süre sonra verandanın kapısı açıldı. Helena, elleri yüzünde, telaşla içeri girdi ve banyoya daldı. Üstdudağı kanıyordu. Bir anda parti havasının yerini şaşkınlıkla karışık kasvet almıştı.

John müziği kapattı. Odaya sessizlik çökmüştü. Banyonun kapısını bekleyen ve Helena kapıyı aralayarak onu içeri alana kadar yaklaşan herkese hırlayan köpeğin havlaması dışında.

Kristian dışarıda Per ile konuşmaya gitti ve diğerleri onu takip etti. Yumruk o kadar hızlı gelmişti ki Kristian tepki gösterecek zaman bile bulamadı. Per yumruğunu doğrudan onun burun köküne indirmişti. Daha fazla hasara yol açma şansını bulamadan, Rikard ve John, Per’i yakalayıp tuttular. Onu, verandadan, akşam düşen çiy ile ıslanmış çimenlerin üstüne sürüklediler. Rüzgâr durmuştu ve etraflarını havada asılı duran gri bir sis kaplamıştı. Emma ve Beata, Helena ile ilgilendiler. Eva, Kristian’ın kanı temizlemesine yardım etti ve şişmeyi olabildiğince azaltmak için bir buz torbası koymasına yardımcı oldu. Olle taksileri çağırdı. Parti kesinlikle bitmişti.

5 Haziran Salı

Bir sonraki sabah, Helena saat altı otuzda gözlerini açtığında, başı ağrıdan çatlıyordu. Akşamdan kalma olduğunda, sabahları, özellikle erken uyanırdı. Şimdi yatakta gergin bir şekilde sırtüstü ve kollarını sıkıca yanlarına yapıştırmış vaziyette yatıyordu – tetikte, ama yine de yatar vaziyette. Bütün gece, kendisinden yalnızca on santim mesafedeki Per’le vücutlarının temas etmesi korkusu ile kıpırdamadan yatmış gibiydi. Ona baktı. Tümüyle yorgana sarınmış ve sakin, derin nefesler alarak uyuyordu. Yalnızca koyu renkli kıvırcık saçları dışarıdan görünüyordu.

Spencer’ın hafif horultusu dışında, ev sessizdi. Köpek, uyandığını henüz fark etmemişti. Helena’nın vücudu gergindi ve kendini hasta hissediyordu. Beyaz tavana baktı ve bir gece evvel neler olduğunu hatırlaması birkaç saniye aldı.

“Hayır” dedi içinden. “Hayır, hayır, hayır.” Per’in kıskançlığı daha önce de pek çok kere patlak vermişti. Geçen yıl boyunca, durum iyiye gitmişti –bunu kabul etmesi gerekirdi– ama şimdi bu olay; sanki balıklama atlarken, felaket bir şekilde karın üstü suya çakılmış gibiydi. Olanların boyutunu anladığında, yalnızca Per ile ikisi arasında değil arkadaşları ile de aralarında olanların bilincine vardığında, acı içini yaktı. Ve parti. Her şey ne kadar iyi başlamıştı.

Yemekten sonra dans etmişlerdi. Yavaş ritimli bir şarkıda, vücutları birbirine yapışık dans ederken, Kristian’ın elinin sırtından biraz fazla aşağı kaydığı doğruydu. Elini uzaklaştırmayı düşünmüştü ama, bunu gerçekten umursamak için fazla sarhoştu.

Bu kendinden geçiş halinden, hiçbir uyarı olmaksızın çekilip çıkartılmıştı. Per kolunu sıkıca kavramış ve kaba bir şekilde onu dışarıya verandaya sürüklemişti. O kadar şaşkına dönmüştü ki, yeterince karşı çıkacak kadar kendini toparlayamamıştı. Per, dışarıda ona yağmur gibi suçlama yağdırmıştı. Ardından o da öfkeye kapılmış, tükürükler saçarak ve tıslayarak Per’e bağırmıştı. Per onu sarsmış, o da Per’e vurmuş, tırmalamış ve ısırmıştı. Tüm bunlar, Per’in ona okkalı bir tokat atması ile sonlanmış, sonrasında da kendini banyoya atmıştı.

Şok halinde aynanın önünde dikilmiş, hiç hareket etmeden, sessizce buruşturduğu yüzüne bakmıştı. Yarı açık ağzını bir eliyle kapatmıştı. Daha şimdiden şişmiş olan üstdudağının üzerindeki parmakları titriyordu. Per, daha evvel ona hiç vurmamıştı.

Kapıdan diğerlerinin konuşmalarını duyabiliyordu. Hafifleyen ama hâlâ tedirgin sesler. Per’i sakinleştirmelerini, Kristian’ı sakinleştirmelerini, taksi çağırmalarını dinledi.

Emma ve Olle sonuna kadar kaldı. Per uyuyana kadar ve Helena da neredeyse uykuya dalana kadar gitmediler.

***

Her şeye karşın, şimdi aynı yatakta yatıyorlardı.

Şimdi Per onun yanında böyle yatarken, her şeyin nasıl bu kadar yanlış gitmiş olabileceğini anlamıyordu. Bugünün nasıl bir gün olacağını merak etti. Bu durumu nasıl düzelteceklerdi? Kıskançlık kavgası, gerçekten yumruklaşmaya dökülmüştü. Birazcık şarap içmenin ve arkadaşları ile biraz eğlenmenin üstesinden gelemeyen, olgunlaşmamış çocuklar gibi davranıyorlardı. Buna değmezdi. Utanç, ağır bir taş gibi midesine oturmuştu.

Per’in uyanabileceğinden korkarak, dikkatle yataktan çıktı. Sıvışarak, banyoya gitti, tuvalete girdi ve aynada solgun yüzünü inceledi. Önceki gece uğradığı tacizin görünür belirtilerini aradı, hiçbir iz bulamadı. Şişlik şimdiden geçmişti. “Belki de bana o kadar kötü vurmamıştır” diye düşündü. Sanki bu bir teselli olacakmış gibi. Mutfağa gitti ve yarım kutu kola içti. Ardından banyoya döndü, dişlerini fırçaladı. Odalar arasından yürürken, çıplak ayaklarının altında zeminin serinliğini hissediyordu. Spencer, onu bir gölge gibi izledi. Giyindi, koridora çıktı ve köpeğin aleni sevinç gösterileri eşliğinde koşu ayakkabılarını giydi.

Kapıyı açtığında, serin ve özgürlük hissi veren sabah havası onu sarıp sarmaladı.

Denize doğru inen patikayı izledi. Spencer yanında kuyruğu havada, zaman zaman çakıltaşı patikanın yanında uzanan çimenlere doğru fırlayarak, oraya buraya işeyerek ona eşlik ediyordu. Düzenli aralıklarla geriye dönüyor ve ona bakıyordu. Parlak siyah retriever iyi bir bekçi köpeği ve Helena’nın her zamanki eşlikçisi idi. Derin bir nefes alarak ciğerlerini doldurdu, sabah ayazı gözlerinin yaşarmasına neden olmuştu.

Kum tepesini aşıp sahile indiği anda, gri-beyaz bir sisle çevrelendi. Tüm çevresini pamuk helvadan bir halı gibi kaplıyordu. Köpek hızla bu sessiz yumuşaklıkta kayboldu. Görüş mesafesi yoktu. Suyun görebildiği küçücük kısmı çelik grisi idi ve hemen tamamen hareketsizdi. Sessizlik dikkat çekici boyuttaydı. Yalnızca uzakta, denizin üzerinde, yalnız bir martının çığlığı duyuluyordu. Görüş kötü olsa da, tüm sahili ileri ve geri yürümeye karar verdi. “Su hattını izlediğim sürece sorun olmaması lazım” diye düşündü.

Baş ağrısı azalmaya başlamıştı ve dağınık düşüncelerini toparlamaya çalıştı. Dün geceki fiyaskodan sonra, ne yapacağını bilmiyordu.

Her şeye karşın, Per’in birlikte yaşamak istediği kişi olduğunu düşünüyordu. Onun kendisini sevdiğinden emindi. Önümüzdeki ay otuz beş olacaktı ve Per’in bir yanıt, bir karar beklediğini biliyordu. Uzun süredir Per bir düğün tarihi belirlenmesini istiyordu, böylelikle doğum kontrol haplarını bırakabilecekti. Son zamanlarda, seviştiklerinde sıklıkla onu hamile bırakmak isteğini söylüyordu. Helena, her seferinde bundan rahatsızlık duymuştu.

Yine de hiç bu kadar sevildiğini hissetmemiş, güven duygusuyla yaşamamıştı. Belki de bekleyebileceği her şey bu kadardı; belki de artık aklını başına toplamanın zamanı idi. Geçmişte, aşk yaşamında şansı pek yaver gitmemişti. Hiç gerçekten âşık olmamıştı ve bu sefer de âşık olup olmadığını bilmiyordu. Belki de onda âşık olma yetisi yoktu.

Helena’nın düşünceleri, köpeğin havlaması ile bölündü. Gotland’da her yerde bulunan şu küçük tavşanlardan birinin kokusu burnuna gelmiş av köpeği havlaması gibi geliyordu sesi.

“Spencer! Buraya gel!” diye bağırdı.

Köpek, itaatkâr bir şekilde burnu yerde, koşarak geldi. Onu okşamak için çömeldi. Denize bakmayı denedi ama artık suyu güçlükle seçiyordu. Görüşün açık olduğu günlerde, buradan hem Büyük hem de Küçük Karlsö adalarındaki falezlerin hatlarını tüm ayrıntıları ile görebiliyordu. O anda ise hayal etmek bile güçtü.

Helena titredi. Gotland’da bahar normalde soğuk olurdu, ama soğuk havaların hazirana kadar sürmesi olağan bir durum değildi. Soğuk ve nemli hava birbiri ardından üstündeki katları geçiyordu. Bir tişört, bir pamuklu kazak ve bir ceket giymişti ama bunların soğuğa bir faydası olmamıştı. Geriye döndü ve geldiği yolu yürümeye başladı. “Umarım Per kalkmıştır ve konuşabiliriz” diye düşündü.

Yürüyüşten sonra kendini daha iyi hissediyordu, yine de belki her şey mahvolmamıştır diye düşünmeye başlamıştı. Bugün arkadaşlarına telefon ederdi ve kısa zamanda her şey unutulmuş olur, yollarına her zamanki gibi devam edebilirlerdi. Aslında Per’in kıskançlığı bu kadar kötü değildi. Ayrıca pençe atmaya ve tırmalamaya başlayan kendisiydi.

Helena sahilin sonuna vardığında sis daha da yoğundu. Beyaz, beyaz, beyaz, döndüğü her yer beyazdı. Bir süredir Spencer’ı görmediğini fark etti. Tüm görebildiği kuma yarı gömülmüş spor ayakkabıları idi. Birkaç kez seslendi. Bekledi. Spencer gelmedi. Ne garip.

Siste görmeye çabalayarak geriye birkaç adım yürüdü.

“Spencer! Gel buraya oğlum!”

Tepki yok. Lanet olası köpek. Bu, onun yapacağı bir şey değildi.

Bir terslik vardı. Durdu ve dinledi. Bütün duyabildiği dalgaların sesi idi. Korkudan sırtı ürpermişti. Birden sessizlik bozuldu. Kısa bir havlama ve ardından kesilen bir inleme. Spencer.

Neler oluyordu?

Tümüyle hareketsiz kaldı ve göğsünden yukarı yükselen panikle savaşmaya çalıştı. Sis ile çevrelenmişti. Sessiz bir boşluk içinde olmak gibiydi. Sise doğru yüksek sesle bağırdı.

“Spencer! Buraya gel oğlum!”

O zaman, arkasında bir hareket hissetti ve çok yakınında birisinin durduğunu fark etti. Arkasına döndü.

“Orada biri mi var?” diye fısıldadı.

***

İsveç Ulusal Televizyonu’nun büyük genel merkezindeki bölgesel haber odasında rahat bir hava hâkimdi. Sabah toplantısı bitmişti.

Muhabirler, önlerinde kahve fincanları ile sağda solda oturuyorlardı. Birinin kulağında telefon, bir diğeri bilgisayar ekranına bakıyor, diğer ikisi kafa kafaya vermiş alçak sesle konuşuyordu. Birkaç kameraman ilgisizce akşam gazetelerini karıştırmış, şimdi de sabah gazetelerine geçmişlerdi.

Kâğıt yığınları, öylesine atılmış gazeteler, yarısı boş plastik kahve fincanları, telefonlar, bilgisayarlar ve fakslarla, dosyalarla ve klasörlerle dolu sepetler her yerde idi.

Sabahın bu erken saatinde, haber odasının odak noktası olan haber masasında, yalnızca editör Max Grenfors bulunabilirdi. Bilgisayarda günün programını yazarken, “Kimse burada sahip olduklarının kıymetini bilmiyor” diye düşündü. Uzun bir hafta sonundan sonra, bu donuk duyarsızlık yerine biraz enerji ve coşku beklenmeliydi. Bu kasvetli salı günü, sabah toplantısında muhabirlerin kendilerine ait hiçbir öneri getirmemiş olmaları yeterince kötüydü zaten, üstüne üstlük yapılması gereken işler için mızırdanmışlardı. Grenfors editörlük makamına terfi etmeden önce bir muhabir olarak kendisinin sahip olduğu ruh ve dürtünün çoğu muhabirde eksik olduğunu düşündü. Max Grenfors ellisini yeni devirmişti ama yapabileceği her şeyi yapmıştı. Saçları kırlaşmıştı ama şehrin en yetenekli berberlerinden birine düzenli olarak boyatıyordu. Formunu şirketin spor salonunda yaptığı uzun, yalnız antrenmanlarla koruyordu. Öğle yemeklerinde, bilgisayarının başında yenilen süzme peynir ya da yoğurdu, televizyonun gürültülü yemekhanesinde, eşit derecede gürültücü iş arkadaşları ile yenilen yağlı yemeklere tercih ediyordu.

Editör olarak işi yayının içeriğine karar vermekti: Hangi haberler yayınlanacaktı ve yayınlanacak haberlere ayrılacak zaman aralığı ne olacaktı? Bir öykünün şekillenmesine dahil olmaktan hoşlanıyordu ki bu sıklıkla muhabirlerin canını sıkıyordu. Son sözü söyleme hakkı onun olduğu sürece, bunu önemsemiyordu.

Belki de haber odasının üstüne adeta ölü toprağı gibi serpilmiş bu bezginliğin sebebi uzun, soğuk bir kışın ardından yaşanmakta olan ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen soğuk, ıslak ve rüzgârlı bahardı. Hepsinin burnunda tüten yazın sıcaklığı çok uzak gibi görünüyordu.

Grenfors, yayına vereceği haberlerin başlıklarını belirledi ve yayın sıralarını düzenledi. Günün en önemli haberi Uppsala Üniversite Hastanesi’ndeki ekonomik krizdi. Bunu Österåker Hapishanesi’ndeki grev, gece Södertälje’de açılan ateş ve sonra da kedi Elsa izliyordu. Alby’de on iki yaşında iki oğlan çocuğu tarafından bir binanın geridönüşüm odasında mutlak bir ölümden kurtarılmıştı. Gerçekten insanların ilgisini çekecek bir öykü diye düşündü editör, memnunlukla, bir an için kötü ruh halini unutarak. Kahramanı çocuklar ve hayvanlar olan her şey her zaman ilgi çekerdi.

Gözünün ucu ile ana haber sunucusunun içeri girdiğini gördü. Artık provanın ve o gece stüdyoya kimin davet edileceğine dair o bilindik tartışmanın –izin verirse atışmaya ve sıkı bir kavgaya dönüşebilecek bir tartışma– zamanı gelmişti.

***

Önce köpeği fark etti. 63 yaşında, malullük maaşı ile geçinen Erik Andersson, adanın iç kısımlarındaki Eksta’dandı. Fröjel’deki kız kardeşini ziyarete gelmişti. Her çeşit havada, bugünkü gibi sisli bir günde bile o ve kız kardeşi deniz kenarında uzun yürüyüşler yapıyorlardı.

Bugün ise kız kardeşi onunla gelmemeye karar vermişti. Üşütmüştü ve çok fena öksürüyordu, o yüzden de dışarı çıkmak istememişti.

Erik yürüyüş yapmayı kafasına koymuştu. Birlikte öğle yemeği olarak balık çorbası ve kendisinin pişirdiği yabanmersinli ekmekten yedikten sonra lastik botlarını ayağına geçirdi, parkasını giydi ve dışarı çıktı.

Sabahki yoğun sis kalkmıştı. Çakıllı patikanın her iki yanındaki tarlaların ve çayırların üstünde görüş oldukça açıktı. Hava soğuk ve nemliydi. Başlığını düzeltti ve aşağıya, denize doğru yürümeye karar verdi. Çakıllar ayaklarının altında o bildik sürtünme sesini çıkartıyordu. Yanından geçerken, kara koyun otlamayı kesti, başını kaldırıp ona baktı. Sahile varmadan önce, ormanın bittiği noktada yarı çürümüş bir kapının üstünde üç karga sıralanmıştı. Yaklaştığında, hoşnutsuz bir şekilde hep birlikte gaklayarak havalandılar.

Tam paslı kapı mandalını arkasından kapatacaktı ki, gözü bir hendeğin kenarındaki garip bir şeye takıldı. Bir hayvanın parçası gibi görünüyordu. Hendeğe yaklaştı ve bakmak için eğildi. Bir hayvan patisiydi ve kanlıydı. “Bir tavşana ait olmak için fazla büyük. Tilki olabilir mi? Hayır, kanın altı siyah” diye düşündü.

Erik kanlı izleri gözleri ile takip etti. Biraz ötede, büyük siyah köpeği gördü. Gözleri tümüyle açık, yan yatıyordu. Başı garip bir açıyla dönmüştü ve kürkü tamamen kanla ıslanmıştı. Bu katliam görüntüsünün ortasında kuyruğu garip bir şekilde kalın ve parlak görünüyordu. Daha yakına geldiğinde boğazının kesilmiş olduğunu ve köpeğin başının neredeyse vücudun kalanından tamamen ayrıldığını görebildi.

Midesi bulandı ve bir kayanın üstüne oturdu. Ağzını eliyle kapatmış, hızlı hızlı soluyordu. Kalbi küt küt atıyordu. Sessizlik korkunçtu. Bir süre sonra, bir gayretle kalktı ve çevreye bakındı. Burada ne olmuştu? Erik Andersen, henüz durumu çözememişti ki, gözüne kadın ilişti. Cesedin üstü kısmen çam dalları ile örtülü idi. Çıplaktı. Vücudu bıçak yarası gibi büyük kanlı yaralarla kaplı idi, koyu renkli bukleler alnına düşmüştü ve dudakları rengini tümüyle kaybetmişti. Ağzı yarı açıktı ve biraz daha yaklaşmaya cesaret ettiğinde, dudaklarının arasından, ağzına bir kumaş parçasının tıkıştırılmış olduğunu fark etti.

***

Visby Emniyet Merkezi’nin telefonu çaldığında saat 13.02 idi. Otuz beş dakika sonra iki polis arabası siren çalarak Svea Johansson’un avlusuna girdi. Mutfakta bir sandalyede ileri geri sallanıp duran yaşlı adamla ilgilenmesi için sağlık ekibinin gelmesi ise bir beş dakika daha sürdü. Ablası, erkek kardeşinin keşfi yaptığı ağaçlık alanı işaret etti. Başmüfettiş Anders Knutas ve meslektaşı Müfettiş Karin Jacobsson aceleyle yaya olarak ağaçlıklı alana doğru gittiler. Hemen arkalarında olay yeri teknisyeni Erik Sohlman ve köpeklerin eşliğinde dört polis memuru daha vardı.

Patikayı takip ettiler. Köpek, patika kumsala varmadan önce, bir hendekte yatıyordu. Boğazı kesilmişti ve bir ön patisi kayıptı. Tüm çevredeki toprağa kan sıçramıştı. Sohlman köpeğin üzerine doğru eğildi. “Öldürmek amaçlı saldırılmış” dedi. “Yaralar keskin kenarlı bir silahla oluşmuş, olasılıkla bir balta.”

Karin Jacobsson ürperdi. Gerçek bir hayvan severdi. Biraz ötede kadının doğranmış cesedini buldular. Sessizce cesedi incelediler. Tek ses kumsala vuran dalgaların sesiydi.

Koruda bir ağacın altında çıplak yatıyordu. Vücudu kanla kaplı idi, aralarda yama yama görünen cildi parlak beyazdı. Boynunda, göğsünde ve karnında derin kesici cisim yaraları görülebiliyordu. Gözleri fal taşı gibi açıktı, dudakları kuru ve çatlamıştı. Sanki esniyormuş gibi görünüyordu. Knutas’ın midesindeki yoğun bulantı hissi geçmek bilmiyordu. Daha yakından bakmak için eğildi.

Saldırgan, dudaklarının arasından bir kumaş parçası sokuşturmuştu. Bir külota benziyordu. Knutas tek kelime etmeden içcebindeki telefonunu çıkardı ve Solna’daki adli tabipliği aradı. Olabildiğince çabuk bir şekilde uçağa atlayıp anakaradan adaya gelebilecek bir adli tabibe ihtiyacı vardı.

***

Haber ajansında ilk bildirim saat 16.07’de yazıldı. Çok az bilgi vardı:

*

Visby-Gotland’ın batı kıyılarında bir plajda bir kadın ölü bulundu. Polisin açıklamasına göre kadın bir cinayete kurban gitmiş görünüyor. Polis şu an için nasıl öldürüldüğünü açıklamıyor. Civardaki tüm yollar kesildi. Bir erkek polis tarafından sorguya çekiliyor.

*

Max Grenfors’un mesajı ekranında fark etmesi iki dakika sürdü, telefonunu kaptı ve Gotland Polis Departmanı’ndaki nöbetçi memuru aradı. Gotland’ın batı sahilinde, Gustavs yakınlarındaki bir plajda, Fröjel mahallesindeki Baptist yaz kampının olduğu yerde, 1966 doğumlu bir kadının ölü bulunduğu ve cinayete kurban gittiği dışında bir şey öğrenemedi. Kadının Stockholm’de oturduğu belirlenmişti. Polis erkek arkadaşını sorguluyor, yakınlardaki evleri kapı kapı dolaşıp olası bir şahit ararken, bölge köpeklerle araştırılıyordu.

Aynı anda, muhabir Johan Berg’in direkt hattı çaldı. Haber odasında en uzun süredir çalışanlardan biri idi. Televizyonda çalışmaya on yıl önce başlamıştı ve en başından beri bir adli muhabir olması bir rastlantıdan ibaretti. İşteki ilk gününde Hammarby Limanı’nda bir fahişe öldürülmüştü. O sırada Johan haber odasındaki tek muhabirdi, böylelikle görev ona verilmişti ve o gece en önemli haber buydu. Bu nedenle kariyerine adli muhabir olarak devam etti. Hâlâ da bunun gazeteciliğin en heyecanlı alanı olduğunu düşünüyordu.

Telefon çaldığında Österåker Hapishanesi’ndeki grevle ilgili haberini hazırlamakla meşguldü, bilgisayar ekranında ifade şekli üzerinde son düzenlemeleri yapıyordu. Haber en kısa zamanda kurgu için teslim edilmeliydi ve editörle birlikte görüntünün uzunluğunu, sunucunun metnini ve özet açıklamaları bir araya getirmek üzere çalışmaya başlamadan önce her şey hazır olmalıydı. Ahizeyi kaldırırken kafası bununla meşguldü.

“Johan Berg, Bölgesel Haberler.”

“Gotland’da bir kadın öldürülmüş olarak bulundu.” Telefondaki ses kulağını tırmalıyordu. “Kadın katledilmiş, görünüşe göre cinayet bir balta ile işlenmiş ve cesedin ağzına bir külot sokulmuş. Gerçek bir manyak ortalarda dolaşıyor.”

Telefondaki adam Johan’ın en iyi kaynaklarından biri, Nynäshamn’da yaşayan emekli bir polis memuru idi. Geçirdiği gırtlak kanseri operasyonundan beri, gırtlağına yerleştirilmiş bir borudan nefes almak zorunda kalıyordu.

“Ne diyorsun!”

“Bugün batı kıyısında Fröjel’de bir plajda bulundu.”

“Emin misin?” diye sordu Johan, nabzının hızlandığını hissediyordu.

“Yüzde yüz eminim.”

“Başka ne biliyorsun?”

“Kadın esasen Gotland’lı ama uzun süre evvel anakaraya taşınmış. Stockholm’e. Adaya erkek arkadaşı ile yalnızca birkaç günlüğüne gelmiş. Şimdi adamı sorguluyorlar.”

“Kadını kim bulmuş?”

“Oradan geçen biri. Yaşlı bir adam, hastaneye götürdüler, şoka girmiş olmalı. Bütün bildiğim bu. Gerisini kendin kontrol etmelisin.”

“Teşekkürler. Sana bira borcum olsun” dedi Johan sandalyesinden kalkarken ve ahizeyi yerine koydu.

Haber odasının rahat havasının yerini heyecanlı bir koşuşturmaca almıştı. Johan bildiklerini editöre anlattı. Editör hızlıca Johan ve bir kameramanın ilk uçakla Gotland’a gitmesi gerektiğine karar verdi. Österåker haberini başka biri de toparlayabilirdi. Şimdi önemli olan bir an önce oraya gitmek ve olay yerine ilk varan olmaktı. Aslında Max Grenfors TV istasyonuna gelen tüm haberlerden sorumlu olan baş editörü bilgilendirmek zorundaydı, ama bu bekleyebilirdi. Emirler yağdırırken, “Herkesin önüne geçeceğiz” diye düşündü. Yayın önceliği sıralamasındaki ilk haberi aşağı çekti. Üniversite hastanesinin ekonomik durumu kimin umurundaydı?

Johan bildiklerini bir kadın meslektaşına özetledi, o da mevcut belgelere dayanarak, hızlı bir şekilde ana haber sunucusu için bir metin hazırladı. Ayrıca Visby Polis Departmanı’nda, bir kadının ölü bulunduğunu ve polisin cinayetten şüphelendiğini doğrulayabilecek olan nöbetçi memurla bir telefon görüşmesi de ayarladı.

***

Birkaç dakika içinde devlet televizyonunun bütün büyük haber programlarının editörleri Bölgesel Haberler bürosundaki masaya üşüşmüşlerdi.

Baş editör “Niye Gotland’a muhabir gönderiyorsun? Bu cinayette özel bir şey mi var?” diye sordu. Diğerleri gibi, o da yalnızca gelen bildirim metnini okumuştu ama şimdiden Bölgesel Haberler’in Gotland’a bir ekip göndermekte olduğunu duymuştu. Şimdi soran gözlerle ona bakıyorlardı, dolayısıyla Grenfors kadının olasılıkla bir balta ile acımasızca bir saldırıya uğradığını ve külotunun ağzına sokulduğunu söylemesi gerektiğini fark etti.

Dünyada haberler açısından sakin bir gün olduğundan, tüm editörlerin tepkisi güçlü oldu. Nihayet bir haber yayını kurtarabilecekti! Herkes bunun sıradan bir cinayet olmadığının farkındaydı ve hep bir ağızdan heyecan içinde konuşmaya başladılar. Biraz tartıştıktan sonra, baş editör, Gotland’a bir muhabir göndermenin yeterli olduğuna karar verdi. Hepsi daha fazla bilgi elde edene kadar Johan Berg’in durumu idare edebileceğinde hemfikirdiler. Johan’a, birlikte çalışmaktan en fazla hoşlandığı kameraman Peter Bylund’u kendisi ile birlikte götürmesini söylediler. Akşam saat 20.15’te Visby’ye kalkacak uçağa yetişebileceklerdi.

***

Takside eve giderken, Johan kendini bir hikâyenin tam ortasında bulmanın o bilindik heyecanını hissetti. İşin aslı, bir kadının canavarca öldürülmüş olması ve böyle bir olayın yaşattığı dehşet ne olduğunu bulma ve haber dosyasını hazırlama isteği yanında arka planda kalıyordu. Taksi Västerbron boyu ilerlerken ve o da belediye binası ile eski kent Gamla Stan’ın yanı sıra akmakta olan Riddarfjärden’in sularına bakarken “İnsanın tepki gösterme şekli tuhaf” diye düşündü. “Bütün insani duyguları bir kenara bırakman ve mesleki rolünün o hislerin yerini almasına izin vermen gerek.”

Geçmişi, Eylül 1994’te Estonia feribotunun Baltık Denizi’nde battığı geceyi düşündü. Sekiz yüz insanın hayatını kaybettiği korkuç faciayı takip eden günlerde, Vartan’daki feribot iskelesindeki aile üyeleriyle, Estline gemicilik şirketi görevlileriyle, sağ kalan yolcularla, politikacılarla ve acil çağrıya yanıt veren ekiplerle konuşmak için deli gibi koşturmuştu. Eve yalnızca uyumak için gitmiş ve ardından işinin başına dönmüştü. İnsanların ona anlattığı tüm öyküleri dinlerken, her şeyin tam ortasında ama sanki uzakta idi. Kendi duygularını kapatmıştı. Olanlar karşısında hissettikleri çok sonra ortaya çıkmıştı. Bulunup eve, İsveç’e getirilen ilk cenazeler kafilelerle Arlanda Havaalanı’ndan alınıp kendi şehirlerine gönderilmeden önce, Gamla Stan’da Riddarholm Kilisesi’nde yapılan anma törenine götürülmüştü. Johan doğrudan kiliseden yayın yapan Stockholm Radyosu’nda konuşan muhabirin derinden gelen, hüzünlü sesini duyduğunda dağılmıştı. Evinde, gözyaşları içinde yere yığılıp kalmıştı. Sanki edindiği tüm izlenimler aynı anda önünde belirmişti. Geminin içinde yüzen cesetleri, çığlık atan insanları, oradan oraya çarpan masaların, pervazların altına sıkışıp kalan insanları, gemide yükselen paniği kafasında canlandırmıştı. Darmadağın olduğunu hissetmişti. Anıları ürpermesine neden oldu.

***

Johan içeri girdiğinde dairesinin ne kadar dağınık olduğunu fark etti. Son zamanlarda ev işlerine ayıracak hiç zamanı olmuyordu. Södermalm, Heleneborgsgatan’daki tek odalı evi zemin kattaydı. Ev, binanın iç avlusuna baktığından, evin içinden, hemen dışarıda Riddarfjärden Koyu’nun suları olduğunu anlamak mümkün değildi ama, bunu pek umursadığı söylenemezdi. Evin merkezi konumundan, şehirdeki bütün mağaza ve restoranlara yürüme mesafesinde olmasından dolayı memnundu. Ayrıca yeşil Langholm adası da patikaları, büyük yassı kayaları ile hemen kapısının eşiğindeydi ve su kenarında güneşlenmek için idealdi. Yaşamak için daha iyi bir yer olamazdı.

O an evin durumunun pek iç açıcı olduğu söylenemezdi. Mutfak tezgâhının üzerine kirli tabak çanaklar yığılmış, çamaşır sepeti taşmış ve boş pizza kutuları oturma odasının yerlerine saçılmıştı. Klasik bekâr evi. Havasızdı. Valizini hazırlamak için sadece yarım saati olduğunu fark etti ama daha da kötüsü evi temizlemek zorundaydı. Bulaşıkları yıkamak, odaları havalandırmak, masayı silmek, çöpü atmak, çiçekleri sulamak ve valizini hazırlamak için koştururken iki kez telefonu çaldı. Cevap verme girişiminde bulunmadı bile. Devreye giren telesekreterde annesinin ve Vanja’nın sesini dinledi. Vanja ilişkileri biteli bir aydan fazla zaman geçse de vazgeçmeyi reddediyordu. Uzaklaşmak iyi olacaktı.

*

Oradan çok uzakta, yalnız bir adam ormanda hızla ilerliyor. Bakışları vahşi ve toprağa sabitlenmiş. Adam sırtında bir torba taşıyor. Siyah bir çöp torbası. Saçları ıslak ve alnına doğru dökülüyor. Artık geriye dönüş yok. Kesinlikle yok. Huzursuz ama içinde bir sakinlik de hissediyor. Kendi yolunda belli bir noktaya doğru gidiyor. Açık bir amaç için. İşte deniz görünüyor. İyi. Neredeyse oraya vardı. Şurası kayıkhanenin olduğu yer.

Gri ve çürümekte. Sert iklimin izlerini taşıyor. Fırtına ve yağmur. Yanında su alan bir sandal yatıyor. Dibinde bir delik var, onu bir gün tamir edecek. Önce yükünden kurtulması gerekiyor. Paslı kilitle uzun bir süre beceriksizce boğuşuyor. Anahtar yıllardır kullanılmadı. Nihayet dönüyor ve bir klik sesiyle kilit açılıyor. Başlangıçta torbanın içindekileri gömmeyi düşünüyor. Ama niye bunu yapması gereksin ki? Buraya kimse gelmez. Ayrıca, bunlardan vazgeçmek için henüz tam olarak hazır değil. Onları burada saklamak istiyor. Ulaşılabilir, dolayısı ile onlara bakmak için geri gelebilir. Koklamak için. Kayıkhanede, oturma yerinin altında sandık olan eski bir mutfak bankı var. Kapağı açıyor. İçinde bazı eski gazeteler var. Bir telefon rehberi. Torbanın içindekileri boşaltıyor. Bankı kapatıyor. Artık mutlu.

*

Visby Emniyet Müdürlüğü şehri çevreleyen surların hemen içinde. Pek rastlanmayacak çirkinlikte bir bina. Uzun dikdörtgen yapı, açık mavi metal dış kaplaması ile, bu güzel ortaçağ şehrinin karakolu olmaktan çok, Sibirya’da bir yerlerde bir balık konservesi fabrikasına benziyor. Yerli halk tarafından “Mavi Tümsek” olarak adlandırılıyor.

Sorgu odalarının birinde, Per Bergdal yüzü ellerinin arasında, masaya doğru eğilmiş duruyordu. Önündeki küllük ağzına kadar sigara izmaritleri ile doluydu, üstelik normalde sigara içmezdi bile. Saçları diken diken olmuştu, tıraşsızdı ve eski, ekşi şarap gibi kokuyordu.

Polis, kulübenin kapısını çaldığında pek şaşırmış görünmemişti. Ne de olsa kız arkadaşı kayıptı. Sorgulama için onu hemen oraya getirmeye karar vermişlerdi.

Şimdi ise titreyen parmakları arasındaki sigarası ile orada oturuyordu. Akşamdan kalma ve acınacak bir halde. Görünüşe göre aynı zamanda şoktaydı.

“Bununla birlikte, gerçek durumun bu olup olmadığını söylemek olanaksız” diye düşündü, masanın öteki tarafında oturmakta olan Başmüfettiş Knutas. Ne olursa olsun Bergdal’in kız arkadaşı ölü bulunmuştu, olay sırasında başka yerde olduğunu gösteren bir kanıt yoktu, ayrıca boynunda, kollarında ve yüzünde gözle görülür sıyrıklar vardı.

Karin Jacobsson, Knutas’ın yanındaki sandalyede oturuyordu. Sessiz ama dikkatli.

Bergdal başını kaldırdı ve odadaki tek pencereden dışarı baktı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur pencere camını dövüyordu. Rüzgâr yine hızlanmıştı ve Norra Hansegatan’ın öteki tarafında, otoparkın üzerinden, surların Österport yakınlarındaki bölümleri görülebiliyordu. Kırmızı bir Volvo geçip gitti. O araba Ay’da olsa, Bergdal’e ancak bu kadar uzak görünebilirdi.

Anders Knutas masanın üstündeki kayıt cihazını ayarladı, genzini temizledi ve kayıt düğmesine bastı.

“Öldürülen kurban Helena Hillerström’ün erkek arkadaşı Per Bergdal ile görüşme” dedi otoriter bir sesle. “Tarih 5 Haziran, saat dördü on geçiyor.” Görüşme Başmüfettiş Anders Knutas ve tanık müfettiş Karin Jacobsen tarafından yürütülmekte.”

Başını önüne eğmiş masaya bakmakta olan Bergdal’e sıkıntılı bir bakış fırlattı. “Helena’nın kayıp olduğunu ne zaman fark ettiniz?”

“Uyandığımda henüz saat on olmamıştı. Helena yatakta değildi. Kalktım, evde de bulamadım. O zaman köpekle dışarı çıkmış olmalı diye düşündüm. Sabahları genellikle önce Spencer ile yürüyüşe gider. Benim uykum ağırdır, dolayısı ile gittiğini fark etmedim.”

“Ne yaptınız?”

“Odun sobasını yaktım ve kahvaltı ettim. Sonra oturdum, kahvemi içip, dünün gazetesini okudum.”

“Nerede olduğunu merak etmediniz mi?”

“Radyoda saat on bir haberleri verildiğinde, hâlâ geri dönmemiş olmasının garip olduğunu düşünmeye başladım. Dışarı verandaya çıktım. Evimizden denize kadar tüm yolu görebilirsiniz ama yoğun bir sis vardı ve yalnızca birkaç metre ötesini görebiliyordum. O zaman giyindim ve aramak için dışarı çıktım. Sahile indim, seslendim ama ne onu ne de Spencer’ı bulabildim.”

“Onları ne kadar süre aradınız?”

“En az bir saat oralarda dolaşmış olmalıyım. Sonra, belki bu arada kulübeye dönmüştür diye düşündüm ve koşa koşa eve döndüm. Ev hâlâ boştu.” Sesi duyulmaz oldu. Elleri ile yüzünü kapadı.

Anders Knutas ve Karin Jacobsson sessizce beklediler.

“Devam etmeye hazır mısınız?” diye sordu Knutas.

“Sadece onun öldüğüne inanamıyorum” diye fısıldadı Berdgal.

“Eve geri döndüğünüzde ne oldu?”

“Ev hâlâ boştu, o yüzden belki yakınlarda oturan arkadaşlarımıza gitmiştir diye düşündüm. Onları aradım, ama orada da değildi.”

“İsimleri nedir?”

“Soyadları Larsson, Eva ve kocası Rikard. Eva, Helena’nın çocukluğundan beri tanıdığı eski bir arkadaşıdır. Burada yaşıyorlar, evleri bize yakın mesafede.”

“Nereye gitmiş olabileceğine dair bir fikirleri var mıydı?”

“Hayır.”

“Telefona kim çıktı?”

“Eva.”

“Kocası da evde miydi?”

“Hayır, bir çiftlikleri var; sanırım orada çalışıyordu.”

Bergdal bir sigara daha yaktı, öksürdü, sonra sigarasından derin bir nefes çekti.

“Sonra ne yaptınız?”

“Yatağa uzandım ve gitmiş olabileceği farklı yerleri düşündüm. Sonra düşmüş ve yaralanmış olabileceği aklıma geldi. Belki düşmüş, yerden kalkamamıştı. Bu yüzden yine dışarıya, onu aramaya çıktım.”

“Nereye?”

“Kumsala. Sis biraz kalkmıştı. Kumsalda onun ayak izlerini gördüm. Ormanda da aradım, ama bulamadım. Sonra eve geri döndüm.”

Yüzü çarpıldı. Ağlamaya başladı, sessizce, hareket etmeden. Gözyaşlarının burnundan akanlarla karıştığını fark etmedi bile. Karin ne yapacağını bilemedi. Onu rahatsız etmemeye karar verdi. Bergdal birkaç yudum su içti ve kendini topladı.

Knutas görüşmeyi devam ettirdi. “Boynunuzdaki şu izler nasıl oluştu?”

“Ne? Ha, bunlar mı?” Utanarak boğazına dokundu.

“Evet, şunlar, tırnak izi gibi görünüyorlar” dedi Knutas.

“Biz, şey, dün gece bir parti verdik. Bazı arkadaşlarımızı çağırdık. Helena’nın arkadaşları aslında. Yemek yedik, dans ettik, hoş vakit geçirdik. Hepimizi biraz fazla içmişiz. Benim bir kıskançlık sorunum var. Yani bazen gerçekten çok kıskanç olabiliyorum, dün gece de öyle oldu. Adamlardan biri dans ederlerken Helena’ya asıldı.”

“Ne şekilde?”

“Poposunu elledi… Biraz fazla… Birkaç kez. Sarhoştum ve dürüst olmak gerekirse çileden çıktım. Helena’yı çekip arka tarafa, dışarıya çıkardım, ne düşünüyorsam söyledim. Adeta delirdi. Sanırım o da çok fazla içmişti. Bağırıp üstüme atladı ve işte bu sıyrıklar da o zaman oldu.”

“Sonra ne oldu?”

“Ona vurdum. Bir tokat attım, o da koşarak banyoya girdi ve kapıyı kilitledi. Helena’ya daha önce hiç vurmamıştım.” Onları ikna etmek istercesine Knutas’a yalvaran gözlerle baktı. “Sonra Kristian benimle konuşmaya dışarı geldi. Helena’yla dans eden oydu ve ona da sağlam bir yumruk attım, karşılık verme fırsatı bulamadı çünkü diğerleri araya girdi. Sonra her şey duruldu ve hepsi evlerine gittiler.”

“Sonra ne yaptınız?”

“Helena’nın en iyi arkadaşı, Emma ve kocası Olle hâlâ oradaydı. Olle benim yattığımdan emin olana kadar bekledi. Ben uyuyana kadar kalmış olmalı. Bu sabah uyanana kadar başka bir şey hatırlamıyorum.”

“Niye tüm bunları bize en baştan anlatmadınız?”

“Bilmiyorum.”

“Partide olanlar kimlerdi?”

“Çoğunlukla Helena’nın çocukluk arkadaşları. Bahsettiğim gibi Emma ve Olle Winarve ve komşularımız Eva ve Rikard Larsson. Helena onları uzun süredir tanıyordu, Beata isimli bir arkadaşı ve onun kocası John, Dunmars’lar. Amerika’da yaşıyorlar, o yüzden onları daha önce hiç görmemiştim. Ve Kristian denilen adam, beni böyle delirten adam. Adam bekâr ve Helena’yla çok uzun zamandır tanışıyorlar. Bir dönem bir hayli yakın olduklarını düşünüyorum.”

“Yakın olmak derken neyi kastediyorsunuz?”

“Yani, birkaç kez yattıklarını düşünüyorum. Helena inkâr etti, ama içimden bir ses haklı olduğumu söylüyor.”

“Size bunları düşündüren kıskançlığınız olamaz mı?”

“Zannetmiyorum.”

“Ne kadar süredir Helena ile birlikteydiniz?”

“Altı yıl.”

“Oldukça uzun bir süre. Kaç yaşındasınız?”

“Otuz sekiz.”

“Niye evlenip çocuk sahibi olmadınız?”

“Uzun süreden beri istiyorum. Helena daha isteksizdi. Öğrenimine daha geç başlamıştı ve bir aile kurmadan evvel biraz daha çalışmak istiyordu. Yine de evlenmeyi düşünüyorduk. Bu konuda konuşurduk.”

“İlişkiniz hakkında güven sorununuz mu vardı? Kıskanç olduğunuza göre?”

“Hayır. Bilmiyorum. Giderek daha iyiye gidiyordu. Uzun bir zamandır böyle delirmemiştim. Dün öyle bir patlama yaşandı.”

“Burada, adada, onunla sorunu olan birini biliyor musunuz? Ondan hoşlanmayan biri?”

“Hayır, o herkesin hoşlandığı insanlardandı.”

“Hiç tehdit alıp almadığını biliyor musunuz?”

“Hayır.”

“Burada Gotland’da arkadaşınız var mı, partide olanlardan başka?”

“Sadece Helena’nın bazı akrabaları. Alva’da yaşayan halası ve Hemse’deki birkaç kuzeni. Onun dışında genellikle kendi kendimizeydik. Buraya rahatlamaya gelmiştik… Stresten arınmaya… Ve sonra böyle bir şey oldu.”

Güçlükle konuşabiliyordu.

Knutas şimdilik daha fazla devam etmek için bir neden göremedi ve görüşmeyi bitirdi.

(…)

Çevirmen: Olcay Avcı
*Bu okuma parçasının yayını için Beyaz Baykuş Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.