Maria Bir Melekti – Fırat Ceweri

 

“Daniel’in başına neler geldiğini, nasıl bir ruh hali içerisinde kaybolan benliğini aradığını, travmalarıyla boğuşurken hayatındaki iki kadından birinin göğsüne saplanan bıçağın her şeyi nasıl değiştirdiğini gösteriyor Fırat Cewerî. Göstermekle kalmıyor; çarpıcı biçimde hissettiriyor. Derin bir his bu, bireyin iç dünyası irdelenirken toplumsallığın hiç kaybolmadığı ima ediliyor Maria Bir Melekti’de. Cewerî, Daniel’in şahsında 12 Eylül cehennemini, Kürt ve Ermeni sorununu, sürgünlük yaşamını ve aidiyetin esaslı sorularını, edebiyatı ve estetiği asla ihmal etmeden ustalıkla işliyor…” Maria Bir Melekti’den bir bölüm paylaşıyoruz.

Camekânın önünde, iki elin koltuklarının altında vitrini, içindeki cansız mankenleri, onlara giydirilmiş kıyafetleri seyrettiğin o an değişti her şey; bütün hayatın alt üst oldu. Vitrinde gençliğini görüyordun. İncecik boyu, uzun saçları, kulak memesinin altındaki favorileri ve güler yüzüyle arkanda durmuş olan gençliğin, seninle birlikte vitrini seyrediyordu. Aniden ona dokunmak için arkana döndün ama arkanda gençliğin yerine, durup sana bakan karınla karşılaştın. Onu boş verip gençliğinin ardına düştün. Hamle edip yakalayınca, yakaladığın kişinin sen olmadığını anladın, kendini tanıyamadın onda. Çakılıp kaldın öylece. O arada, otuzlu yaşlarda, hayat dolu, uzun sarı saçları omuzlarına dökülmüş, deniz mavisi gözleriyle sana gülümseyen bir kadın gördün.

Hiç düşünmeden;

“Kendimi, gençliğimi arıyorum,” dedin.

“Gençliğin, kalbinde yaşıyor…” dedi.

Seni gençliğine götürmüştü söyledikleri ve ona doğru yöneltmişti. Sana uzandı, ellerini avuçlarına aldın. Hava soğuk olduğu halde elleri sıcacıktı, sıcaklık bütün vücuduna yayıldı. Belki de aradığın gençliğin değil, oydu; hayat dolu o sıcaklıktı. Gençliğin seni bırakıp gitmiş ama bu kadın sana elini uzatmıştı. Karın değildi, ona benzemiyordu; belki de oydu. Allah başka bir renge büründürmüş, başka bir elbise giydirip bu biçimiyle yaratmıştı.

Seni kucakladı, sımsıkı sarılarak usulca dedi:

“Seni ne kadar özledim, ne çok aradım seni.”

Ne kadar düşünsen de durumu anlayacak gibi değildin…

“Seninim ben,” dedin, “her zaman da senin olacağım!”

Sabahtan beri yağan kar durmuştu, kar her yeri beyaza kesmiş ve kuru bir soğuk bütün şehri kuşatmıştı.

El ele tutuştuğunuz kadınla, hâlâ birbirinizin adını bilmeden, sadece hislerinizle hareket ediyordunuz.

Biraz şehir içinde dolaşıp bir sokağa girince adını söyledin ona ve onun da adını sordun. Hiç olmasa artık adının Daniel olduğunu biliyordu, onun da adı Rozîn olarak aklında kalmıştı. Rozîn nereye gideceğinizi biliyordu ama senin bundan haberin yoktu. Kol kola, mesut bir şekilde kuru soğuk altında dolaşıyordunuz. Gençliğin sana görünmüş, sen de peşine düşmüştün; kadere bak ki el eleydiniz. Villaların bulunduğu bir mahalleye girince, artık onun evine gittiğinizi anladın. İyice emin olmak için dönüp sordun:

“Nereye gidiyoruz?”

Durdu, sana döndü, dudağından öpüp yanıtladı:

“Eve gidiyoruz yakışıklım benim.”

Hâlâ yüzüne dikkat etmemiştin, aynı boyda olduğunuz halde, yüzünün güzelliğini henüz görmemiştin. Ama sözleri çok güzeldi.

Villanın kapısına varıp otomatik ışık yanınca, yüzünün ne kadar güzel olduğunu gördün.

Hâlâ kol kolaydınız. Kapının önünde kolundan çıktı, çantasını omzundan indirdi, elini çantanın içinde biraz gezdirerek anahtarı çıkardı. Kapıyı açar açmaz çabucak içerden kilitledi, çantasını yere atıp boynuna sarıldı. Neren rast geldiyse orandan öpmeye başladı. Sonra iki eliyle omuzlarını tutup seni birazcık kendisinden uzaklaştırdı, hüzünle yüzüne bakıp sitemkâr bir ifadeyle sordu:

“Beni neden bırakıp gittin?”

Sanki yıllardır seni kaybetmiş de tekrar bulmuş gibiydi. Söylediklerine hiçbir anlam veremedin. O ise sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu:

“Nasıl elin vardı, beni nasıl bırakıp gittin?”

Bir süreliğine seni sevdiği birisine benzettiğini sandın. Ama o adını söyleyerek söylenmeye devam ediyordu:

“Seni ne kadar sevdiğimi bilmiyor muydun, seni ne kadar sevdiğimi?”

Her ne kadar mutfağa gidip bir kahve koymayı istiyorsan da, o seni yatak odasına doğru sürükledi. Okuyucunun tahmin ettiği şeyi yaptıktan sonra, elini başucu lambasına uzatıp yaktı. Sen sırt üstü uzandın, o yüz üstü, yüzünü sana doğru çevirdi, uzun uzun yüzüne baktı, parmaklarıyla bir süre yüzünü okşadı, gözlerinin içine baktı, ağlamaklı bir sesle aynı şeyi sordu:

“Beni nasıl bırakıp gidebildin? Seni ne kadar sevdiğimi bilmiyor muydun?”

İlk defa yüzünü bu kadar net görüyordun. Yüzü karın Maria’nın yüzüne benziyordu. Çok güzeldi. Ama bakışlarından süzülen bir buğu yüzünün güzelliğini örtüyordu. Yüzüne büyülü bir hüzün çökmüştü. Yüzüne düşmüş zülfünü parmağınla kulağının arkasına götürdün ve parmaklarını yüzünde gezdirdin. Sonra iki elinle başını kendine çekip öptün onu.

Komodinin üstünde duran sigara paketine uzandı, sigara yaktı, bir nefes çekip dumanı öbür tarafa savurdu. Sigarasını bitirinceye kadar ağzından tek kelime çıkmadı. Sigarasını derin hayallerin içinde, derin derin içip bitirdi. Sen de sessizliği bozup onu hayallerinden uzaklaştırmak istemedin. Zaten sen bizzat hayaller içindeydin. Bir tesadüfün sonucuydu olup bitenler. Amaçsızca şehre inmiştin, gençliğine rastlamıştın, gençliğin yerine bu kadın elinden tutmuştu, gönül düşürmüştü sana, seni bu eve misafir etmişti ve şimdi de yatağındaydın. Bir tesadüftü evet, ama senin anlamadığın o seni tanıyordu.

Sigarasını içtikten sonra daha önceki sözlerini tekrarladı, kendini tutamayıp sordun:

“Beni başkasıyla karıştırıyor olmayasın?”

“Nasıl dersin bunu?” dedi. “Ne çabuk unuttun beni?”

Sonra tekrar seni öptü. Her ne kadar sigara sonrası öpücük mideni biraz bulandırdıysa da sen de cevap verdin. Sonra yataktan inip yerde sevişmeye devam ettiniz. Bir ara gözün apış arana kayınca, kan revan içinde kaldığını gördün. Bu durum seni çok korkuttu. Başın döndü, bayıldın. Orada ne kadar kaldığını bilmiyordun, gözlerini açınca, onu yerde çömelmiş buldun, başını dizine koymuş saçlarını okşuyordu. Hâlâ kendine gelmiş değildin, bir rüyadaydın sanki. Bulanık görüyordun onu. Kendine gelip kanı merak ettiğini söyleyince, korkarak cevap verdi sana:

“Ne kanı?”

Bütün odayı kaplamış gibi gözüne görünen kan, seni başka bir zamana götürdü. Kasıklarına inmiş şiddetli bir tekmenin acısını hissettin, yürek yakan bir acı bütün bedenine yayıldı. Ama neyse ki o cehennem azabı çektiren andan çabucak sıyrıldın.

Sonra kalktınız. O çıplak, sen donla, beraber mutfağa gittiniz. Mutfak saati sabahın beşini gösteriyordu. Soğuğun sertleştirdiği dışarıdaki kar, sokak lambasının ışığı altından mercan gibi parlıyordu. Mutfak penceresi perdesiz olduğu halde, Rozîn çıplaktı. Özgürdü.

Sen de onun evinde özgürdün. Hiç olmasa o ana kadar öyle hissediyordun. Sonra olacaklardan henüz habersizdin. Sonra olan şey ve yaşadıkların, sanki bir sinema filminden fırlayıp, hayatının bir parçası haline gelmişti.

Rozîn buzdolabını açtı, portakal suyu çıkardı, iki bardak aldı, birini sana ötekini de kendine doldurdu. Ardından yağ, peynir, ekmek ve salatalık koydu masaya ve ikinize sandviç hazırlamaya başladı. Sonra sen söylemeden kalkıp banyoya gitti, pembe bir bornozla gelip yerine oturdu. Çok mutlu görünüyordu. Mutluydu, kaybettiğini, yıllarca aradığını bulmuş, şimdi karşısında oturmuş, seher vakti onunla kahvaltı ediyordu.

Sessizce sandviçlerinizden birkaç lokma aldıktan sonra, kafasını kaldırıp derin derin, sevgiyle sana baktı ve usulca konuştu:

“Seni ne kadar aradığımı bilemezsin. Şehrin bütün sokaklarını, caddelerini arşınladım, bütün kafe ve restoranlara girip çıktım.

Şehrin bütün otobüslerine bindim, her tarafını gezdim, her yerde seni aradım. Ama sen yoktun. Üç gün boyunca şehrin her yerini kolaçan ettim ama nafile. Yahu nereye gitmiştin sen?”

Doğrudan doğruya gözlerine bakıyordun, bu tuhaf durumdan dolayı ağzın açık kalmıştı. Söylediklerine o kadar dalmıştın ki, son cümlesinin soru olup olmadığını anlamadın.

Sanki ruhsal durumunu biliyor ve yaralarını iyileştirmek istiyormuş gibi devam etti:

“Yıllarca biriktirdiğimiz emeği nasıl çiğneyip gittin? Ha, nasıl yapabildin?”

Kendini kaybettin, başka bir ana gittin.

“Kenara çekilmeseydim tekrar tutuklanırdım. Yıllarca hapis yatardım. Görülmemiş işkenceler yaparlardı bana.”

Sonra aniden, başka bir andan bahsettiğini anladın. Hemen kendini toparlayıp sözü değiştirdin:

“Gerçekten mi söylüyorsun? Beraber yaşadık mı? Öyleyse hiçbir şey hatırlamıyorum.”

“Zaten bizim sorunumuz da buydu. Bir şey yapıyordun, sonra da ‘hatırlamıyorum’ diyordun. Kendini kaybediyordun. Zaman, yer ve isimleri hatırlamıyordun. Korkuyordun. Seni nasıl kucakladığımı hatırlamıyor musun? Kucağıma alıp, ‘burada kimse yok, kimse sana zulmedemez’ diyordum sana. Kucağımda nasıl ağladığını hatırlamıyor musun?”

Hayır, hatırlamıyordun.

Bir süre sonra kalkıp banyoya gitti ve bu kez beyaz bir bornozla döndü. Bornozu sana uzattı:

“Buyur, bu da senin bornozun…” dedi. “Beraber sana almıştık, hatırlamıyor musun?”

Hayır, onu da hatırlamıyordun.

O gayet normal kadın, sözleriyle seni anormal biri haline getiriyordu. Sanki bir rüyadaydın da bir türlü uyanamıyordun. İçinde olduğun rüya güzel bir rüyaydı ama gerçek hayatını altüst edip seni kendinden kuşkuya düşürüyordu.

Sana uzattığı beyaz bornozu elinden aldın, bir süre elinde tuttun, hatırlamak için derin düşüncelere daldın, bornozu ne zaman birlikte almıştınız acaba, bütün zorlamalarına rağmen bir türlü hatırlamıyordun. Bornozu giydin. Doğruydu, sanki senin için dikilmişti. Bornozla koridordaki aynanın önüne geçtin, bir süre aynada kendini seyrettin; bornoz sana yakışıyordu. Bir türlü Rozîn’le birlikte onu ne zaman satın aldığınızı hatırlamıyordun. Neredeyse yatak odasına koşuyor, bornozu çıkarıyor, çabucak elbiselerini giyiyor, rüzgar gibi kapıdan çıkıp bir daha kadını görmemek üzere çekip gidiyordun.

“Evet, bir sabah erkenden kalktın, hiçbir şey söylemeden, elbiselerini giydin, kapıyı açtın, arkandan kapıyı çarparak rüzgâr gibi çekip gittin ve bir daha dönmedin. Çarptığın kapının sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor.”

Sohbet boyunca seni tanıdığına emin oldun. Bahsettiğin şeyleri biliyor, senin için yabancı olmayan bazı isim ve kişilerden bahsediyordu.

O pazar gününü sohbetle, yeme içmeyle, sevişmeyle geçirdiniz. Birbirinizin koynunda günü pazartesi ettiniz.

İkiniz de evde kaldınız. Güzeldi. O daracık odandan çıkıp bir villaya konuk olmuş, seni seven, kalp atışlarına kulak veren bir kadının şefkatine sığınmıştın. Birlikte geçirdiğiniz o iki gün senin de onu sevmeni sağlamıştı. İkiniz de yıkanmış, bornozlaydınız. Yine birlikte mutfağa gittiniz. Buzdolabını açtı, portakal suyu kutusunu çıkardı, bir bardağa doldurdu, sana uzatıp kendisine de doldurdu. Portakal suyunu içtikten sonra sana yaklaştı, bornozunun kuşağını çözdü, iki eliyle bornozun altından seni kucakladı. Sonra seni bıraktı, kendi bornozunun da kuşağını çözdü, iki kolunla seni kendisine sardı. Böylece yeni sudan çıkmış bedenlerinizi birleştirdiniz.

Öğlene doğru kalktınız, sana bir kitap verdi ve öğlen yemeğini hazırlamak üzere mutfağa gitti. Birlikte yavaşça, şakalaşarak öğlen yemeğini yediniz. Akşamüzeri eve uğrayıp geleceğini söyledin. Ama o izin vermedi, gidersen eğer daha önce yaptığın gibi tekrar dönmeyeceğini söyledi sana.

O gece de kaldın. İkiniz de dışarı çıkmadınız. Üçüncü gün giyindi, senin evde kalmanı, markete gidip biraz yiyecek ve birkaç şişe şarap alıp geleceğini söyledi.

Dışarı çıktı, arkasından kapıyı kilitleyip gitti. O gittikten sonra villayı dolaşmaya başladın. Dört odaya da girip çıktın. İçerisi temiz ve tertipliydi, olağanüstü hiçbir şey yoktu. Bir odanın duvarında aniden senle Maria’nın birlikte çekilmiş bir fotoğrafını görünce, yerinde kaskatı kesildin. Bu neydi, nasıl oluyordu da karınla çekilmiş fotoğrafın bu duvarda asılıydı?

Orada, duvarda asılı fotoğrafın karşısında durdun, resme bakıp derin düşüncelere daldın. Hatırlamak için gözlerini kapattın, ama hiçbir şey hatırlamadın. Gözlerini açınca, duvardaki resimde sen yoktun, başka bir erkek vardı onun yanında. Tekrar dikkatlice baktın, evet, sağ elini onun omzuna atmış kameraya bakan kişi sen değildin. Acaba Maria seni aldatıyor muydu, başka birisiyle ilişkisi mi vardı?

Bütün odalar iyi döşenmişti, tertemizdi ve hali vakti yerinde birisinin evine benziyordu. Sevindin. Onunla yaşayacak, hayatın tadını keşfedecektin.

Kendi evindeymiş gibi oturma odasına geçip televizyonu açtın. Bir çizgi film vardı televizyonda. Daldın komik filme, gülmeye başladın. Bir süre sonra kapı açıldı ve Rozîn girdi içeri. Kapıda adınla çağırdı seni, evde olup olmadığını ölçüyordu. Dört poşet dolusu öteberi almıştı. Kapıyı bu kez içerden kilitleyip anahtarı pantolonun cebine koydu. İki poşeti o aldı, ikisini sen, mutfağa girdiniz. Yiyecekleri beraber buzdolabı ve mutfak dolaplarına yerleştirdikten sonra, çantasını aldı, içinden küçük bir paket çıkarıp sana uzattı. Şık bir hediye paketiydi.

Merak ettin:

“Ne bu?”

“Bir hediye,” dedi. “İçimden geldi, sana aldım. Aç bakalım beğenecek misin?”

Yavaşça, sevgiyle açtın küçük paketi. Bir parfüm şişesi çıktı içinden. Dudaklarına uzanıp öptün, teşekkür ettin.

“Umarım beğenmişsindir?” dedi.

“Beğenmez miyim? Tam da sevdiğim parfümü almışsın.”

“Bu kokuyu sevdiğini biliyorum,” dedi. “Sürekli bunu kullanırdın.”

Yalnızlığından kurtulmuştun ve aniden güzel bir karın, büyük bir evin olmuştu. Yine de her an geçtikçe, zindana düşmüş gibi bir tutsaklık duygusu sarıyordu seni. O geniş güzel ev, onun sevgisi seni kötü bir hale sokuyordu. Özellikle de neden durup dururken çekip gittiğini sana sorduğu zamanlarda.

“Hiçbir yere kaybolmuş değilim,” dedin bir kez öfkeli ve yüksek bir sesle. “Yeter, başımın etini yedin.”

“Nasıl kaybolmadın?” dedi senin ses tonunla.

“Hayır, kaybolmuş falan değilim,” dedin tekrar. “Yıllardır bu şehirden başka bir yere gitmedim.”

Beş gün boyunca içerde kaldın. O da işe gitmedi. Belki de işi yoktu, rol yapıyordu. Ama parası vardı. Villada yaşıyordu ve arabası kapıdaydı. Beş gün boyunca yiyecek bir şeyler almak için iki kez dışarı çıktı. Her defasında da kapıyı ardından kilitleyip öyle gidiyordu. Her dönüşünde de mutlaka sana bir hediye alıyordu.

Günler geçip seni bırakmayınca, yavaş yavaş kendini bir tutsak gibi hissetmeye başladın. Hapis günlerin geliyordu aklına. Sıkılıyor, artık ona çıkışıyordun. Seni ne kadar sevdiğini söyledikçe, gözünden düşmeye başlıyordu. Bu şekilde, hiç dışarı çıkmadan iki hafta boyunca evde kaldın. Kavga edip, camı kırıp dışarı çıkamazdın. Böyle bir şey yapsaydın anında tutuklanırdın. Düşündükçe, hiçbir çıkar yol aklına gelmiyordu. Uğraşıp didiniyor, güzellikle anlatıyor, tekrar döneceğine söz veriyor, tekrar kaybolmayacağına ikna etmeye çalışıyor ama bir türlü onu ikna edemiyor, sana güvenmesini sağlayamıyordun. Bir kez gizlice pencereyi kurcaladın, pencere açılmıyordun. Diğer pencereler de hakeza… Eyvah, tekrar zindana düşmüştün!

Bir kez ikiniz de yataktan çıkıp banyoda yıkanınca, bu kez beyaz bornozu giymedin, banyoda asılı bulunan ve o zamana kadar kullanmadığın bir havluyla kurulandın, çabucak giyinip, artık gitmen gerektiğini söyledin. Tekrar gitmene izin vermedi. Bir süre ayakta tartıştınız. İkiniz de sesinizi yükselttiniz, birbirinizin sözünü kestiniz. İyice sinirlendin, ittin onu. İtmenle birlikte sırt üstü kanepeye düştü, oradan da yere yuvarlandı. Hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkıp, gitmene izin vermeyeceğini söyledi. Çok öfkelendin, bağırmaya başladın. Ciddi olduğunu ve vazgeçmeye niyetin olmadığını anlayınca, biraz daha üzerine gidersen çırılçıplak dışarı çıkıp, komşulara günlerdir onu içeri kapatıp, ona tecavüz ettiğini diyeceğini söyledi. Daha çok kendi sözlerine inanıyordu. Ama sen her şeyi göze aldın, her defasında farklı yerlere sakladığı anahtara yeltendin. Bir süre de anahtar için boğuştunuz. Sen anahtarı avucunun içine alıp yumruğunu sıktın. Anahtarı senden alamayacağını ve gitmene engel olamayacağını anlayınca, mutfağa koşup bir bıçak getirdi. Ancak bıçağı sana doğrultmadı, kalbine götürüp ağlamaya başladı, titredi, yüzünün rengi değişti ve dışarı adımını atar atmaz bıçağı kalbine saplayacağını söyledi. Tehdidinde ciddi olduğunu anlayınca durdun sen. İkna yoluyla, sevgi göstererek, konuşarak onu ikna edip öyle dışarı çıkmaya karar verdin.

Yumuşak bir edayla elini yüzüne götürdün ama o yüzünü çevirdi. Ona yaklaştın, o senden uzaklaştı. Hâlâ bıçak elindeydi. Bu arada bornozunun kuşağı çözülmüştü. İki dik memesi dışarı çıkmış, apış arasını kaplayan sarı tüyleri meydandaydı. Bir ara elindeki bıçağa saldırıp almayı, elde bıçak var gücünle dışarı kaçmayı düşündün. Elindeki bıçağa atılınca, bıçağı sıkıca tuttuğu için, nasıl olduğunu anlamadın; bıçak hart diye kalbine saplandı. Bir iniltiden başka bir sesi çıkmadı, kıpkırmızı bir kan kalbinden süzüldü, iki memesinin arasından bir yol yaparak apış arasına doğru akmaya başladı. Karşısında put kesildin, sesin soluğun gitti. Ağzın açık kaldı, gözlerin fal taşı gibi parladı. Bir süre sonra yüzü Rozîn’den Maria’nın yüzüne döndü, bir gülümseme yayıldı yüzüne ve o gülümsemeyle birlikte sarsılarak yere yığıldı. Bir süre yerde debelendi. Hemen eğilip onu sırtüstü uzattın. Kalbine saplanan bıçak biraz daha derine girmişti. Gözleri açıktı, sanki sana bakarken can vermişti.

Ne olduğunu anlamadın, ne sen onu öldürdün, ne de o bıçağı kalbine sapladı. Öyle sessiz, başucuna çömelmiş bir halde durdun. Meselenin ciddiyetini henüz kavramamıştın. Bir ölünün başında bulunduğunu, cesedine doğru eğildiğini bir süre sonra anladın. Ne yapmalıydın? Yavaşça kapıyı açıp gitmek mi? Yoksa onu kurtarmak için bir ambulans mı aramak? Acaba onu öldürmüş müydün? Acaba neden? İki hafta, bir ay, bilemedin bir yıl onun yanında kalsaydın ne olurdu ki? Sana bağlı bir hayat sürüyordu, kendini sana feda etmişti.

Bir yol bulmalı, bundan kurtulmalıydın. Ama bu kuşkudan kendini kurtarman mümkün görünmüyordu. Ne yapsan kurtuluşun yoktu, karını öldürmüş, katil olmuştun.

Başucundan kalktın, onu orada bırakıp kanın donmuş bir halde mutfağa girdin. Ama çabucak cesedin başına döndün, sonra tekrar mutfağa geçtin. Mutfakta bir sandalyeye oturdun, dışarıyı seyredip hadiseyi düşünmeye başladın. O sırada yaşlı bir kadın köpeğiyle pencerenin önünden geçti. Köpek yüzünü sana çevirdi, havlayarak sana doğru hamle etmeye çalıştı ama sahibi ipini çekerek onu azarladı. Kadın seni gördü mü bilmiyorum ama sanki köpek bir şeyi hissetmiş gibi sana doğru hamle yapmaya devam etti. Kadınla köpek gözden kaybolunca, tekrar cesedin yanına gittin. Hâlâ boylu boyunca yerdeydi. Allah’ım, ne yapmalıydın? Eğer bıçak olmasaydı, düşüp kafasını çarpsaydı, banyoya götürüp su dolu küvete bırakıp gidebilirdin.

Olmazdı, bunu yapamazdın. Eğer bırakıp gitseydin, iki gün sonra olay yerine dönecek, böylece kendini ele verip onun katili olarak tutuklanacaktın.

(…) 

Çeviren: Muhsin Kızılkaya

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Fırat Cewerî; Mardin doğumlu. Kürt edebiyatının modern isimlerinden olan Ceweri, ilk gençlik yıllarını Nusaybin’de geçirdi. Yirmili yaşlarına varmadan Kürtçe edebiyata yöneldi. 1980 yılının hemen öncesinde İsveç’e yerleşti. O zamandan beri edebiyatın çeşitli alanlarında Kürtçe eserler üretmektedir. Kürt edebiyatını siyasetin cenderesinden çıkaran Nûdem dergisini on yıl boyunca aralıksız çıkardı. O yıllardan itibaren daha çok öykü alanında yoğunlaşan Cewerî, aynı zamanda dünya edebiyatından klasik ve modern onlarca eseri Kürtçeye çevirdi. Modern Kürt edebiyatının temel taşı olarak nitelendirilen Hawar dergisini yeniden toparladı ve Nûdem Yayınları arasından basılmasını sağladı. 1987 yılından itibaren İsveç Yazarlar Birliği’nin üyesidir ve İsveç PEN Kulübü yönetim kurulu üyeliğinin yanı sıra yıllarca “Sürgündeki Yazarlar Komitesi”nin başkanlığını yaptı. Bugüne kadar Kürtçe on üç kitap yazan Cewerî, Dostoyevski, J. Steinbeck, A. Çehov, S. Beckett, Yaşar Kemal, J. P. Sartre, Gunnar Ekelöf de dahil pek çok yazarın eserlerini Kürtçeye çevirdi. Kürtçe ve isveççe edebi çalışmalarım sürdüren Ceweri’nin öyküleri; İsveççe, Almanca, Farsça, Arapça ve Türkçeye çevrildi, Türkçede Solgun Romans adıyla öykülerinden bir seçkisi de Avesta Yayınları arasında yayınlanan Cewerî, aynı zamanda Kürtçede son yılların en önemli edebiyat olaylarından sayılan iki ciltlik “Antolojiya Çîroken Kurdi”yi (Kürt Öykü Antolojisi) yayınlayarak geniş kitlelerin Kürt öykücülüğünü en başından tanımasında yardımcı oldu. Şu ana kadar üç romanı: Geç Bir Sonbahardı, Birini Öldüreceğim ve Lehî Muhsin Kızılkaya tarafından Türkçeye çevirildi. Maria melekek bu adlı yeni Kürtçe romanıyla okuyucularıyla buluşan Cewerî, edebi çalışmalarına İsveç ve Türkiye’de devam etmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.