Marilyn – Norman Mailer

 

“Norman Mailer’ın Marilyn’i, ilk kez 1973 yılında yayınlandı. Büyük bir ilgiyle karşılanan ve Marilyn Monroe’nun ölümü ile ilgili tartışmalara neden olan bu eser, iki kez Pulitzer Ödülü’ne layık bulunan Norman Mailer’ın da yıllar içinde en çok okunan kitaplarından biri oldu. Peki kimdi Marilyn Monroe? “Aşırı dozdan ölen bir melek” mi, “gümüş bir cadı” mı? “Bir hayat âşığı” mı, “ölümün korkak sırtlanı” mı? “Meleksi”, “masum” bir “çocuk-kız” mı, “seksi” ve “kibirli” bir aktris mi? “Bir biyografi sadece altı ya da yedi benliği aktarırsa eksiksiz kabul ediliyor, oysa bir kişinin rahatlıkla bin kadar benliği olabilir,” der Virginia Woolf. Marilyn’i anlamak için sadece olgulara değil kurguya da ihtiyacımız var, çünkü “hırsızın peşine hırsız, sanatçının peşine sanatçı düşmeli.” Norman Mailer’ın Marilyn’inde Marilyn Monroe hakkında yazılan biyografilerden alınan olgular, yazarın şaşırtıcı ve etkileyici üslubuyla birleşiyor ve ortaya eşsiz bir roman biyografi çıkıyor.” Marilyn’den bir bölüm yayımlıyoruz.

Canlı Gömülmek

Her ne kadar annesi, Gladys Baker, film teknisyeni olarak çalışmışsa da, herhalde bu, fevkalade parlak zekâlı bir otomotiv mühendisinin, babasının Detroit’te bir otomotiv montaj bandında ustabaşı olarak çalışmış olmasından daha fazla bir tesadüf değildi. Aslına bakarsanız Gladys Baker ustabaşıydı; emrinde beş kız çalışıyordu; Consolidated Film Industries’teki görevleri, işlem görmüş negatifleri birbirlerine eklemekti. Baba (en azından Gladys’in iş arkadaşlarının tahminine göre baba addedilen adam) da Consolidated’ta çalışıyordu. Gladys ile birkaç ay süren bir aşk ilişkisi oldu. Bu süre C. Stanley Gifford için normaldi, çünkü şirketteki lakabı “âşık” idi ve dolayısıyla başka ilişkilere doğru kayması uzun sürmezdi. 1926’da Hollywood, söz konusu seks hakkındaki ahlaki kuralları kırmak olduğunda diğer yerlere göre daha hoşgörülüydü, iş arkadaşları arasında doğum masraflarına yardım için para toplandı. Yekûn 140 $ oldu ki bu, o günkü şartlarda Los Angeles General Hospital’ın (tam teşekküllü hastane) faturalarının büyük bir kısmını öderdi. Gifford yardım fonuna katkıda bulunmadı. Aygırın psikolojisi sessizliğinde konuşuyor: “Kaltağın bana döktürdüğü ter hesaba katılırsa….” Tabii ustabaşıların kölebaşısı olarak bilinen Gladys Baker sivri dilliydi. Yirmi beş yıl sonra, Marilyn babasının Hemet, California’da oturan başarılı bir mandıra işletmecisi olduğunu öğrendi ve ziyaret etmek için onu aradı, çünkü onu hiç görmemişti. Adam telefona bile çıkmadı. “Size tavsiyesi,” dedi karısı, “bir şikâyetiniz varsa Los Angeles’taki avukatıyla görüşmeniz. Kaleminiz var mı?”

Gilford bir küçük kasaba vicdan azabı abidesi mi, karısından mı korkuyor, ya da eskide kalmış piçlerin para sızdırma niyetlerinden mi şüphe ediyor? Belki de eskiden beri süregelen bir garezi vardır – Gladys Baker’ın erkekliği konusunda sarf ettiği bir sözün acısının hâlâ içinde kaldığını rahatlıkla varsayabiliriz. Her halükarda, yirmi beş yıl sonra, kimlik arayışındaki bir genç kadın için pek küçük bir ödüldü. Büyük bir olasılıkla gayrimeşru kızına verdiği en büyük armağan libidosu olmuştu. Aygırların iş bittikten sonra kalpsiz olmaları tesadüf değildir. Onların mantığına göre anneye zaten iyi davranmış bebeğe iyi bir başlangıç bahşetmişlerdir. Eğer terk ettiği kızı Thomas Wolfe’tan bu yana Amerikan hayat tarzını yaşayan herkesten daha büyük zorluklar çekerek bir arayışa girmek zorunda kalacaksa; bu da kaderin bir cilvesi olsa gerekti: ne de olsa annesi de bir aygır aramıştı.

Babasının karakteri konusunda spekülasyon yapmak patavatsızlığın en uç noktası ise, kendimize şunu sıkça hatırlatmakta yarar var; C. Stanley Gifford hakkında çok az şey bilsek de, büyükbaba Mr. Monroe hakkında, adı dahil, daha da az şey biliyoruz. Marilyn’in büyükannesi, Della Monroe Grainger’in Missouri eyaletinde, alt orta sınıf Hogan ailesinin bir ferdi olarak yetiştiği ve ergenlik çağında Batıya geldiği, daha sonra ilk kocası çalıştığı petrol şirketi tarafından Hindistan’a gönderilince onunla oraya gittiği söylenebilir. Ayrıca Aimee Semple McPherson’un müritlerindendi ve Angelus Tapınağı’ndaki dua seanslarına muntazaman giderdi, hatta Norma Jean’i Della, Grainger ile evliliği bitip de Hindistan’dan Howthrone’a döndüğünde, Foursquare Gospel kilisesinde Aimee’ye vaftiz ettirmişti. Artık altı aylık olan bebek, Norma Jean, yolun karşısında haftada beş dolar gibi makul bir paraya ona bakan Bolender adlı bir ailede kalıyordu ve cumartesi günleri Gladys Baker Hollywood’taki möbleli odasından (tekrar Consolidated şirketinde çalışmaya başlamıştı) uzun bir tramvay yolculuğu yapıp Howthrone’a gelirdi. Geceyi orada geçirip pazar günü de bebekle beraber olacağı varsayılıyordu, ama cumartesi akşamları Hollywood’ta randevusu olurdu genellikle ve tramvaya binip geri dönerdi. Randevular gerekliydi eğer kızına bir yuva kurmak için bir koca bulacaksa. Ne var ki, bir fotoğraftan, net ve zarif hatlarıyla bize gözünü dikmiş bakan bu genç güzel annenin (Gloria Swanson’un gençliğini hatırlatan yüzüyle) Bolender evinde kendisinin olan, ama yabacısı olduğu bir bebekle geçirdiği yalnız, yavan öğleden sonralarını hayal etmek zor değil. İşte şimdi gene orada; fotoğrafı çekilmemiş, Bolenderlerin oturma odasında bebeğine sarılmış; bir aşk çocuğu. Kararın boyutunu takdir etmemiz gerekir. Her ne kadar 1926’da kürtaj olağan değilse de, Hollywood’ta mümkündü. İçinden gelen bir ses bu çocuğun aldırılmayacak kadar özel olduğunu söylemiş olabilir, zira Gladys’in bebekler konusunda pek duygusal olmadığı açıktı. Diğer iki çocuğunun sürekli vesayeti ilk kocası Baker’daydı. Hatta Gladys Norma Jean’i doğurmak için hastaneye yatarken onları “ölü” olarak kayda geçirtmişti. Belki de Gladys için on beş yaşında Meksika’da evlenmesine neden olan aşk kadar ölüydüler – amma da hayatı olmuştu Gladys Monroe Baker’ın daha yirmi beşine bile gelmeden! Şimdi de bir kariyer ya da iyi bir evlilik yapma şansını darmadağın eden bu çocuk vardı kucağında ve aile deliliği imgesi canını sıkıyordu, ondan uzaktı, yabancı bir bebek, garip bir plana bağlamıştı kendisini, şu anda amacının adını koyamadığı, hele de cumartesi öğleden sonra, oturma odasının duvarında renkli bir İsa posteri asılı olacak kadar dindar bir evde otururken. (Posta görevlisi, Bay Bolender, evinin arkasındaki atölyede dini broşürler basar.)

Bolenderlerin evinin karşısında annesinin evi var, o da tek katlı, verandalı ve ön bahçesinde çarpık çurpuk bir palmiye olan yalancı mermer bir ev, ve Della Grainger ile zaman geçirmek Bolenderlerle zaman geçirmekten daha beter. Annesinin öfke krizleri kendininkilerden bile daha kestirilemez (ama babasınınkilerden de beter olmasa gerek). Gladys’in babasından bize kadar uzanan tek hatıra kızının kucağından yavru bir kediyi kapıp duvara çarptığı andır. Görüyoruz ki bu yarı deli adam, kadınlar ve kediler arasındaki karanlık cilveleşmelerle ilgili derin bir görü sahibidir ve şimdi karısı, dünyanın en vahşi öfkesine sahip kızıl saçlı cadının ve büyüdükçe cadı olacağının tüm emarelerini gösteren, kediyle oynayan kızının yanında; hayır efendim o ki, Başkan Monroe’nun soyundan gelmiştir ve şimdi kendi düzeyinin epey altında yeşil gözlü, kızıl saçlı, havalara giren bir Hogan ile evlidir, kendi evinde boyunduruk altına giremez – kedilere ölüm. Tanrı onu alkışlayacaktır.

Evet, bebek, bütün bir hafta sonu ya Bolenderlerin ürkek ruhani ortamında hapsolmak, ya da terk edilmiş ve hanımefendi havalarındaki annesinin gelip giden öfke krizleriyle haykırışlarına maruz kalmak anlamına geliyordu. Oysa Hollywood’ta, sonsuz Los Angeles’ın bir tramvay yolculuğuyla varılan öbür ucunda, The Jazz Singer (Caz Şarkıcısı) filmini yeni bitirmişlerdi, Al Jolson, Greta Garbo ve Joan Crawford, Gloria Swanson ve Clara Bow, Constance Bennet ve Norma Talmadge filmin başyıldızlarıydı. Norma Jean adı –tahmin yürütelim bari– Norma Talmadge’dan esinlenlenerek konmuş olabilir. Ama Gladys de ona benziyor. John Barrymore, Gifford’un çok daha yakışıklı versiyonu, başaktör ve John Gilbert, Adolphe Menjou, Valentino ki Gladys’in kızı onun ayak izlerinin üstünde duracaktır, yeni ölmüştür. Bu “güçlü ve erkeksi” âşıklar arasında bıyıksız olan bir o vardır.

Tabii, Gladys zaman zaman Hawthorne’da geceyi geçirecek ve Pazar sabahı kucağında Norma Jean, Bolenderlerle kilisede ayine gidecektir. Bebek nadiren ağlayacaktır. Hatta daha sonra Norma Jean yürümeye başladıktan sonra, Gladys ara sıra onu film laboratuvarına götürüp kendisi çalışırken orada sessizce oturmasına izin verecektir. Çalışanlar da bu kadar terbiyeli çocuktan dolayı anneyi tebrik edecek. Ancak bu bir ihtimal, ilgi beklemeyen manevi yetimliğin ilk belirtisidir, ve sonraki yıllarda bu kadar sakin davranışlar daha az övülecektir. Bir zamanlar onun drama koçu olan, sonradan aşağılayıcı bir biçimde işine son verilen Natasha Lytess şöyle söyleyecekti: “Çoğu kez onun etrafta dolaşan bir uyurgezer olduğu hissine kapılırdım,” ve senaryo yazarı, Nunnally Johnson, onu “suyun üç metre altında… kalın pamuk bir duvar… Tembelhayvanı hatırlatıyor bana. Bir iğne batır, sekiz gün sonra ‘ayy’ der,” sözleriyle tarif edecekti. Bir mahkûmun hücresinde volta atışının bir gezinti olanağı sunması gibi muhtemelen daha bebekken dairesel bir döngüye girmiş olan düşünceleri de buna benzer bir ilişkiye katlanıyordu.

Ancak çoğu pazar sabahı iyi huylu bebek kilisenin içini annesiyle birlikte görmüyordu. Anne Hollywood’taydı, cumartesi gecesinden sonra onsuz uyanıyordu. Gladys’in kendisini bebeğe en yakın hissettiği anların onsuzken olduğunu varsaymak mantıklı mı? Hawthorne’a gitmenin verdiği duygusal yük durmadan artıyordu. Her hafta Della’nın dengesi daha da kötüye gidiyordu. Servis ya da dağıtım yapan gençlere bir gün ciyak ciyak bağırırsa ertesi gün nazik olabiliyordu. Çocuklardan biri ondan o derece korkmuştu ki, müdürüne haftalık faturayı postayla göndermesini rica etti ve Ida Bolender bir kâse yemeği devirdiği için Norma Jean’i döverken yakalandığında Della’nın şöyle bağırdığını duydu: “Sakın ha bir daha böyle bir şey yaparken yakalamayayım seni!” Sesi o bildik kana kan tonunda olmuş olmalı ki, zaten gözü pek bir kadın olmayan Ida Bolender, o günden sonra Della korkusuyla yaşadı ve Della nihayet büyükanneliğe soyunup da Norma Jean’i yolun karşısındaki evine bir süreliğine aldığında müthiş endişelenir ama karışamazdı ve içerlediğini de tahmin edebiliriz, çünkü Della elli yaşına bastıysa da bir büyükanne olarak bile hâlâ sanatsever havalarına girecek kadar güzeldi.

Bu klasik Amerikan küçük kasaba komedisidir. Kıskançlık üretilir, nezaket kuralları istismar edilir ve adaba uygunluk korunurken kasabanın diğer ucundaki sessiz pejmürde sokaklarda insanlar çıldırmaya başlar. Ama Amerikan çılgınlığının temel duygusu, şu en mahmur Pazar öğleden sonrasında bile sessizliğin gerisinde elektronik uğultu gibi yaşayan şiddet, Hollywood’un hoş kokulu temiz astropikal akşamlarında ürüyor: Amerika sınırının rüyası ışık kutusunun içine girmiş ve beyaz perdeye üç metre boyunda hortlaklar olarak yansımıştır.

Eğer kişinin kimlik algısındaki bir boşluk, içinde delilik filizlenen bir zihinsel bataklıksa, o halde Amerika diğer ülkelerden daha fazla bir deliler bataklığıdır. Kızılderililer haricinde hepimiz, son 350 yılda her türlü göç ölçüsünde nakledilen ıskarta bir milletiz. Kızılderililer de, esasında toprak ve gökyüzüyle bir televizyon alıcısının telepatisinden daha hassas bir ilişkiye sahipken, dengelerini karmakarışık etmemiz sonucu delirdiler, dolayısıyla, evet çılgınlığı iki ile çarpın Kızılderililer ve diğerleri – bu, en azından, geçerli bir varsayımdır. Los Angeles böyle bir odağın içindeki odak olmalıydı, bataklık ülkesindeki en derin bataklık, otların en otu, I. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan dönemde kişi yer değiştirmez ise deliliğin kapıda olacağı tehdidi (ki bu daha önce onlarca milyon kişiyi Avrupa’dan buraya getirmişti) şimdi de kendisini yaşadığı çevrede bir ot gibi hisseden pek çok kişiyi alıp bir kez daha Batı sahiline nakletti. Ve 1927’de Hawthrone’da biten ot, Della Hogan Monroe Grainger sakin Hawthrone’un psişik batak hayatında çürürken, inanılıyor ki bir öğleden sonra yolun karşı tarafına geçmiş, bebeği almış kendi evine getirmiş ve orada bir yastıkla onu boğmaya başlamış. Hiçbir şahit yok ortada ve kanıt da yok Marilyn Monroe’nun kendi anısından başka. Şahitliği kayıtlara birden fazla kez hatalı olduğu yönünde geçmiş olsa da, bu onun ilk anımsadığı imge, doğru olsun olmasın. – “Öğle uykumdan uyanıp ölüm kalım savaşı verdiğimi hatırlıyorum. Yüzüme bir şey bastırılıyordu. Bir yastık olabilirdi. Bütün gücümle karşı koydum.” Bu böyle kaydedilmiş, Marilyn’in ağzından Arthur Miller’a, ondan da Guiles’e aktarılmış. Marilyn başkalarına da anlatmış bunu. Sürekli anlattığı öykülerden biri bu. Her ne kadar benzer birtakım dramatik anlatılar genellikle yanlış ise de -örneğin gazetecilere yıllar yılı yedi ya da sekiz yaşında tecavüze uğradığını anlatsa da büyük ihtimalle böyle bir şey olmadı– ama gene de, Della yaklaşık olarak bu zamanda, ardı ardına, gittikçe şiddetlenerek gelen krizlerin sonucunda Norwalk akıl hastanesine kapatılmıştı. Ida Bolender bebeğe bir saldırı olduğundan habersiz olduğunu iddia edecekti, ama Della’nın hastaneye kapatılmadan birkaç hafta önce Norma Jean’i görmekten neredeyse tamamen vazgeçtiği biliniyor. Ayrıca, Monroe’nun daha sonraki müthiş uyku bozukluğu işkencelerinde öyle bir şey var ki, kesinlikle travmatik bir kaynağa işaret ediyor. “Uyku onun iblisiydi,” diyecekti Miller, “hayatının temel endişesiydi” ve bunu ondan daha iyi bilecek kimse de yoktu.

Açıklamada biraz faydası olacaksa, varsayalım ki, bir tür kısmi boğulma büyük ihtimalle meydana geldi. Pek tabii ki on üç aylık bir bebek yetişkin bir kadının bastırdığı yastığı itemez, yani bebeğin bir anda –böyle bir vakada– yeterince güç ve atiklik kazandığını varsaymazsak, tıpkı hayatı için savaşan bir kedi yavrusu gibi. Ama ille de bir boğuşma hayal etmeye gerek yok. Ola ki büyükanne kendini fazlaca şevk ve hareketle oyuna kaptırmıştır ve bebek battaniyelere dolanıp altlarında havasız kalmış ve panik yaşamıştır, ya da yastığı hafifçe çocuğun yüzünün üstüne koymuş ve birkaç saniye orada tutmuştur, sonra biraz daha fazla tutmuştur, uzak bir büyünün ilk notalarını duyar gibi –ve vakit geçmeye başlamıştır– ikisi için de bilincin güm güm atan yüreğinden ölüme doğru inen o uzun koridordan geçmek için yeterli zaman var mıydı, büyükannenin içine girdiği büyünün cinayetten söz ettiğini anlayacak kadar zamanı var mıydı; ve bebek, ölümün başladığını fark edecek kadar boğulmaya zorlanmış mıydı ve bir parça olsun cazibesine kapılmış mıydı ki sonraki yıllarda uykuya dalmak bütün alarmlarını harekete geçirecek hale gelsin, zira ölüm, az baştan çıkartıcı değildir. Eğer bu Marilyn’in ilk anısı ise, yaklaşan uyku ölümün yakın olduğunu akla getirebilir – bu yüzden adrenalinin verdiği heyecanla kol ve bacaklarını hareketlendirebilir.

Tarihin tüm sınırlarını ihlal ettik. Ama büyükannelerin torunlarına saldırdıklarını tasavvur etmek deliliğin ilk mantığını da kabul etmeden mümkün değildir: “Ben sonsuzlukla diyaloga girmiş en muazzam boyutların ruhuyum.” Della gibi bir kadın sonsuzlukla ilişkisinin kötücül olduğuna karar verirse, ondan gelen çocuklar da kötücüldür: görev evladı öldürmektir. Bu mantık sadece büyükanneler bir yaşındakileri boğmaya kalkıştığında delilik olarak kabul edilir; bir yaşındakiler hiç ilişkileri olmayan genç adamlar tarafından bir mil ya da daha yüksekten, gökten atılan ateşle yakılınca, pek o kadar delice görülmez – hayır, mutlaka bütün şiddet eylemleri, aşk ve savaş ebediyetle bilinçdışı bir diyalog olduğunu farz eder. Temiz yüzlü yirmi yaşında bir Amerikalı pilot köylerin üstüne ateş bombaları atamaz, büyük bir ülkenin vatandaşları da bu eylemleri kendi mafya babalarını yeniden seçerek desteklemezdi, eğer ebediyet ile olan bilinçdışı diyaloğumuz Amerika’nın tanrıya diğer bütün ülkelerden daha yakın olduğunu varsaymasaydı. Bahçenin gerçek çiçeğinin kendisi olduğunu bilen otun gururudur bu. Bu mantıkla, Della Monroe Grainger çoğu kişi kadar Amerikalıydı.

Tabii, Marilyn’in şaibeli tanıklığından başka Della’nın çocuğa el sürüp sürmediğini de bilmiyoruz. Belki de anı sadece bebeğin Della ile yalnız kaldığında yaşadığı aşırı korkudan başka bir şey değildi; ve büyükanne, zavallı kadın, tamamen masum olmuş olabilir ve Norma Jean sadece battaniyesine dolanmış ve Della da onu kurtarmıştı. Hatta mümkündür ki Marilyn daha sonra kendisini acındırmak için icat edeceği öykülerde biraz beceri kazanmak uğruna alıştırma yapmak hesabıyla hepsini kafasından uydurmuştur. Diğer yandan, ortada böyle bir hikâye yoksa, onun şiddetli uyku bozukluğu için de hiçbir dramatik açıklama yok demektir. Bu konuyu burada bırakalım. Marilyn’in karakterinin oluşumu hakkında daha kolay anlaşılır deliller hayatının ilk yılının geçtiği Bolenderlerin dindar evinin atmosferinde bulunabilir. Norma Jean Ida’ya “anne” dediğinde kesinlikle azarlanırdı. “Senin annen kızıl saçlı hanımdır,” yanıtını alırdı. Bir çocuğun elinden tutmuş yürüyen bir kadın gördüğünde söylediği, “işte anne gidiyor” Norma Jean’in ilk cümlelerinden biriymiş. Bu duygulandırıcı öykü Ida Bolender’in ağzından, fakat maazallah bebek gerçek kızıl saçlı annesinin yanında yanlış kadına anne derse diye Ida’nın Gladys hışmından yaşadığı korkuyu hissedebiliyor insan. Ancak, Ida’nın gerçekten korktuğu insan Della’dır, artık kiliseye gitmeyen Della, en sıradan konuşmaları yanan gazyağı kadar kızgın bir öfke aleviyle kavuran Della, Hawthrone sokağı için dehşet verici bir ayaklanma yaratan Della.

Ama tarifi Fred Guiles’e bıraksak da olur artık, ne de olsa şimdiye kadar onun yazdığı biyografiyi kullandık.

O kritik cumartesinin erken saatlerinde, Albert Wayne Bolender ön bahçede bir patırtı duydu. (Kırk yıl sonra bile ayrıntıları capcanlı anımsıyordu.) Della büyük bir hiddetle ön bahçelerinden onlara doğru yürüyordu. Onun yaklaştığını görünce Albert kapıyı hızla kapatıp sürgüledi.

Kimse Della’nın ne söylediğini anlayamıyordu. Ancak konunun Norma Jean olduğu açıktı; orada olması için başka neden yoktu. Ida mutfaktan oturma odasına geldi ve kapılarını yumruklayan kadına baktı pencereden. “Polisi ara Wayne,” dedi. “Acele et!”

Birkaç dakika içinde siyah bir polis arabası Bolender evinin önünde durdu. Bu arada Della sokak kapısının panellerinden birini kırmayı başarmış, elini yaralamıştı. İki polis memuru onu sakinleştirip arabaya sürükledi. Della tanrıdan yardım istercesine kafasını geriye atmıştı.

Della,Norwalk’ta akıl hastanesine yatırıldığından birkaç hafta sonra, tanrının insafıyla son nöbeti esnasında geçirdiği kalp krizinden 23 Ağustos 1927’de öldü.

Tabii, kalp krizinin tanrının insafından olup olmadığını bilmiyoruz. Krizin sebebi Norma Jean’in hayatını söndürme misyonunu yerine getirememenin verdiği aşırı hiddet de olabilir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.