Marksizmin Anlamı – Paul D’Amato

 

“Bu kitap sadece kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlik ve adaletsizliği eleştirmekle kalmıyor, onun çalışma prensiplerini de gözler önüne seriyor. Yeryüzünün tüm ezilen ve sömürülen insanlarını adil ve eşitlikçi bir sistemin kurucu öznesi kılıp bu uğurda kapsamlı mücadeleler veren Marksist düşüncenin miadını doldurmadığının da altını çiziyor. Bugün kapitalist sistemin yarattığı insani, toplumsal ve çevresel tahribatlar, savaşlar, baskılar ve zulmün geldiği nokta göz önüne alındığında bu eser, aynı zamanda önemli bir çağrıda bulunmakta. Kapitalist hegemonyanın şiddetine maruz kalan herkesi, şimdiye dek ona karşı kurulmuş en sistematik, en devrimci ve felsefi düşünce ailesinin sesine ve deneyimlerine kulak vermeye çağırıyor. Güncel deneyimler, tartışmalar ve sorunları derin bir tarihsel birikimle birleştiren eser, yalın diliyle okurlara önce Marksizmin genel ekonomik, politik ve ideolojik esaslarını sunuyor. Ardından yüz elli yıllık bir tarihsel deneyimi de arkasına alarak, sendika mücadelesinden çevre mücadelesine, ırkçılık, cinsel ayrımcılık ve kimliksel farklılıklara yönelik baskılardan kitlesel devrimci savaşımlara ve daha birçok önemli tartışmaya Marksizm ışığında çözümler arıyor, yeni yorumlar geliştiriyor.” Marksizmin Anlamı’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

Marksist Ekonomi: Kapitalizm Nasıl İşler

Dünyayı ve Birleşik Devletleri, bu kitabın ilk baskısı yayımlandıktan çok kısa bir süre sonra onlarca yıldır görülmüş en kötü ekonomik kriz vurdu. Kanadalı Marksist David McNally “kayda değer her ölçüye göre” diye başlamıştı:

Büyük Durgunluk 1929-33 yıllarındaki felaketten bu yana küresel kapitalizmin yaşadığı en derin ve uzun gerileyişti. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) en büyük 30 ekonomisi Gayri Safi Yurtiçi Hasılalarında (GSYH) %6’lık bir kayıp yaşadılar ve işsizlik oranları ortalama değerlerin üçte iki yukarısına sıçradı. Dünya geneli endüstriyel çıktılar %13, uluslararası ticaret %20, küresel borsalar %50 oranında kayıp yaşadı. Batık banka dalgası Birleşik Devletler ile Avrupa’yı kasıp kavurarak, 1930’lardan beri benzeri yaşanmamış bir mali panik yarattı ve serbest pazarın her derde deva olduğuna ilişkin güven sarsıldığından hâkim sınıf çevrelerinde yoğun bir entelektüel krize yol açtı. 2008-9 yıllarındaki küçülme sadece 1930’lardan beri yaşanan en derin kriz olmakla kalmadı; aynı zamanda son 80 yıl boyunca yaşanan durgunluklara kıyasla ortalama iki kat daha uzun sürdü. 

Dolayısıyla krizlere neyin yol açtığı sorusu, hayati bir sorundur. Ancak birçokları için, ekonomi çözümsüzce bir kenara atması daha iyi olacak bir gizemden ibarettir. Ekonomistler birbirlerine alternatif olarak ya anlaşılmaz dahiler ya da sahte ilaç satan üçkâğıtçılar olarak görülmektedirler. Her iki bakış açısında da ekonomi, iç karartıcı, sıkıcı, anlaşılması zor ve nihai bir zaman kaybıdır.

Bu şüpheler hiç de temelsiz değildir. Anaakım ekonomicilerin büyük çoğunluğu, genel olarak ekonomik eğilimleri açıklamaktan veya gelecekte ne olabileceğini tahmin etmekten acizdirler. Bunun sebebini anlamak zor değildir. En başta burjuva ekonomicileri için, kapitalizmin içsel çalışma prensiplerine dair tarafsız bir sorgulama içine girmesi imkânsızdır; çünkü “politik ekonomi üzerine yazılmış tüm tezler özel mülkiyeti sorgusuzca kabul etmektedir; yani temelleri insanlığın başlangıcından beri varolan kapitalizmin en iyi ve tek toplum biçimi olduğunu kabul etmektedir.

Kapitalizmin gelişiminin ilk aşamalarında, yani feodalizmle çatışma içerisinde oluştuğu dönemde, politik ekonomi kapitalizmin işleyişine dair birtakım önemli bilimsel kavrayışlar sunmuştu. Ancak işçiler ve kapitalistler arasında daha tehditkâr ve örgütlü bir sınıf mücadelesinin ortaya çıkışı, Marx’ın sözleriyle “bilimsel burjuva ekonomisinin ölümünü haber veren bir çan gibi çınlıyordu.” Bu noktadan itibaren, ekonomi Marx’ın tabiriyle “vulgar ekonomiye” olduğu şekliyle sistemin üstkünkörü bir biçimde meşrulaştırılmasına dönüştü. “Tarafsız ve önyargısız sorgulamaların yerine, kiralık ödül avcıları geldi; hakiki bilimsel araştırmaların yerini ise savunmacıların kötü vicdanı ve niyetleri aldı.”

Örneğin son otuz yıldır ekonomiye hâkim olan şey, ekonomik kriz olasılığını reddeden ve “kişilerin özçıkarına yönelik sınırlanmamış gayretlerinin, kaynakların optimum dağılımıyla sonuçlanacağı” konusunda ısrarcı olan teorilerdir.  Popüler Etkin Pazar Hipotezine (EPH) göre, her biri pazara dair yeterli güncel bilgiye sahip olan “kâr maksimize ediciler” arasındaki rekabet “bir tahvilin gerçek fiyatının rastlantısal olarak gerçek değeri civarında seyretmesine sebep ol-malıdır.”  Bu senaryoda pazarlar “kendi kendini düzeltir” ve denge durumunda olma eğilimindedir. Bu model, tahvillerin değerindeki “şişirmeyi” –varlıkların fiyatlarında uzun süreli bir enflasyon– veya çöküşü değerlendirmekten acizdir ve aslında bu ihtimalleri açıkça göz ardı etmektedir.

1998 yılında, dünyanın o dönemdeki en büyük koruma fonu olan ve ortaya attıkları EPH temelli ekonomik modeller sayesinde Nobel Ödülü kazanmış iki adamın yönettiği Uzun Vadeli Sermaye Yönetimi’nin çöküşü bile, temel yaklaşımlarını değiştirme konusunda ekonomistleri ikna edemedi. McNallu şunları yazmıştı: “2007 yazında bu tür modeller, konut fiyatlarının düşmesini bırakın, istikrarlı yükselişinin sona erebileceği ihtimalini bile göz ardı ediyordu.”  Nitekim konut fiyatları gerçekten de düşmekle kalmayıp, bu düşüş bir dünya ekonomik krizini tetiklemiş oldu. Çalışan bir arabayı inceleyip, bir haftalık test sürüşlerinden hareketle onun asla bozulmayacağı tahmininde bulunmak gibi bir şeydi bu. Bu tahmin yanlışlanıncaya ve araba bozuluncaya kadar doğru olacaktı; araba bir süre daha, hatta birkaç yıl daha çalışmaya devam edecekti.

Çoğu ekonomist genelde iyi dönemlerde krizlerin sona erdiğini ilan ederler ve krizleri aslında başka durumlarda iyi dengelenmiş bir sistemin içindeki bozulmalar şeklinde örtbas ederler. Bolluk dönemlerinde, burjuva ekonomicileri sınırsız bolluğun yakın olduğunu müjdelerler. 1929 Wall Street iflasının hemen öncesinde bir ekonomist şunu yazmıştı: “Amerikan endüstrisi ve iş dünyası, önceki yıllarda endüstri ve iş dünyasını etkilemiş, bolluk döneminden bunalıma doğru radikal geçişin bir kez daha yaşanmasından korkmak zorunda kalmayacağı bir refah konumuna çıkmıştır.”  Benzer coşkulu iddialar, 1990’lı yıllardaki Clinton’lu ekonomik canlanma döneminde de ortaya atılmıştı: 1996 yılında “eski büyük, korkunç iş döngüsü artık ehlileştirildi” diye duyurmuştu Wall Street Journal.  Bu dünya genelinde bir dizi bankanın iflasına yol açmış Asya krizinden birkaç yıl önce olmuştu.

Anaakım ekonomiciler en sonunca aşikâr olanı, yani kapitalizmin dönem dönem krize girdiği gerçeğini kabul etmek zorunda kaldıklarında, bunu kapitalizmin içsel bir özelliği olarak değil, pazara içkin değil, onun haricindeki bazı faktörlerin yol açtığı, “normdan istisnai sapmalar” olarak açıklamaktadırlar.  Örneğin, ekonomist Olivier Coibion ve Yuri Gorodniçenko Ocak 2010’da yayınlanan bir blog iletisinde, 2007 yılındaki mali krizi “normalde ılıman dönemlerde yaşanmış şiddetli bir fırtına” olarak tanımlamışlardı.

Büyük Durgunluğun hemen ardından yaptığı bir konuşmada ABD Merkez Bankası başkanı Ben Bernanke, “ekonomistlerin krizin doğasını, zamanlamasını ve önemini tahmin etmede hemen hemen hep başarısız olduklarını” kabul ettikten sonra, pazarların etkin ve “kendi kendini düzenlediği” fikrini temel almış standart ekonomik modellerin terk edilmemesi gerektiğini söylemişti. “Ekonomik modeller sadece tasarlandıkları bağlam içinde faydalıdırlar” diye açıklıyordu. “Durgunluk dönemleri de dahil olmak üzere çoğunlukla, ciddi mali istikrarsızlıklar gerçek bir mesele değildir. Standart modeller krizin olmadığı dönemler için tasarlanmıştır ve bu bağlamda oldukça kullanışlı oldukları kanıtlanmıştır.”  Sanki Bernanke birbirinden tamamen farklı iki ayrı ekonominin var olduğunu düşünmektedir: Biri üzerine modeller inşa ettiğimiz ve işleyen bir ekonomi; diğeri ise modellerimizin olmadığı işlemeyen bir ekonomi! O halde ekonomistler meteorologlar gibi olmalı: Bugünkü ve muhtemelen önümüzdeki birkaç günkü ekonomik eğilimleri genel hatlarıyla tahmin edebilirler; ancak günümüzden ileriye ne kadar çok gidilirse, tahminleri o derece az güvenilir hale gelir. Açıkça, krizleri tahmin etmekten aciz bir ekonomi “bilimi” –gerçekte teorik modelleri ya kriz olasılığını imkânsızlaştıran ya da ekonomik gerçekliğin bu yönünü kapsamadığını iddia eden bir bilim– pek de bilim sayılmaz.

Krizleri görmezden gelmek veya dışlamak arzın kendi talebini yarattığını söyleyen J. B. Say ve James Mill gibi 18. ve 19. yüzyıl ekonomistlerine dek uzanır. Mill’in iddiasına göre “lüzumundan fazla meta” olamaz çünkü üretilen her şey bir alıcı bulacaktır.  Marx bu fikri ağır şekilde eleştirir. Karl Marx Kapital’de şöyle yazmıştır: “Her satış bir alım ve her alım bir satış olduğu için, meta dolaşımının zorunlu olarak satış ile alım arasındaki dengeye işaret ettiği kaidesinden daha çocuksu bir şey olamaz.”  Bu rahatlatıcı bir fikir olabilir ancak gerçeklikle nadiren örtüşür çünkü gerçek hayatta ekonomik krizler temel olarak, tam da alım ve satım arasındaki kırılmayla ortaya çıkarlar.

Marx ekonomiyi bu iktisatçıların elinden kurtarmış ve onu eşitsizliği, sömürüyü ve krizi açıklayacak –aynı zamanda bu üçüne son verecek– bir araca dönüştürmüştür. Bunu yapabilmiştir; çünkü kapitalizmi tarihsel bir bakış açısından hareketle, önceki tüm üretim biçimleri gibi doğup, gelişip, ortadan kalkacak bir sistem olarak görmüştür. Marx’ın kapitalist iktisat anlayışının temelinde yatan “emek değer teorisidir.” Bu kavram, kapitalizm teorisini meydana getiren büyük eserinin temelidir.

Emek Değer Teorisi

Marx, en önemli eseri Kapital’in başında kapitalist zenginliği “metaların hudutsuzca birikimi” olarak tanımlar.  Kapitalizmin nasıl işlediğiyle başa çıkabilmek için Marx işe, kapitalist organizmanın temel hücresiyle yani metalarla başlar ve bütüne dair sistematik bir tablo sunmak amacıyla ek özellikleri ilave ederek onun üzerine çalışır. Bu, bir soruna çözüm getirmek istediklerinde, sorgulamak istedikleri fenomeni yalıtmak için olabildiğince fazla değişkeni ortadan kaldıracak bir deney tasarlayan bilim insanlarının yöntemine çok benzemektedir. Bir bakıma Marx işe bu şekilde başlamıştır çünkü sistemin temel faktörlerini yalıtmak ve ardından etkileşim ile hareket halindeyken nasıl işlediklerini göstermek amacıyla onları yan yana getirmek istemiştir. Ancak bir diğer sebep de, pazardaki metaların görünürdeki “eşit mübadelesinin” eşitsizlik ve sömürüyü nasıl kamufle ettiğini göstermek istemesidir. En yüzeysel seviyede kapitalizm, pazara yönelik meta üretiminin hâkim biçim haline geldiği bir sistem olarak tanımlanabilir. Birçok ekonomik analizin sorunu, bu seviyenin ötesine geçmemeleridir.

Marx’ın öne sürdüğü üzere, metaların ikili bir niteliği vardır. Hem “kullanım değerine” hem de “değişim değerine” sahiptirler. İnsan emeğinin yarattığı her ürün gibi kullanım değerleri vardır; yani alıcı birey veya ilgili toplum için birtakım faydalı niteliklere sahiptir. Bu meta gıda ürünleri gibi doğrudan tüketilebilecek bir şey olabilir; yahut başka faydalı şeyleri üretmede kullanılabilecek, testere, çekiç veya torna gibi bir alet de olabilir; veya tahta ve iplik gibi başka metaların yapılmasında hammadde olarak kullanılan, aletlerle işlenecek bir materyal de olabilir. Bir meta maddi bir şey olmak zorunda değildir; sağlık bakımı, temizleme, enstrüman çalma veya kuaförlük gibi, pazarda satılan bir hizmet de olabilir. Bir meta bazı potansiyel alıcılar için fayda getirmek zorundadır (yani kullanım değeri olmalıdır); yoksa satılamaz. Ancak aynı zamanda değişim değerine de sahiptir, yani belli miktarlarla diğer metalarla değiş tokuş edilebilir. Fakat metaların, kullanışlılık derecelerine göre değiş tokuş edilmediği açıktır. Sağ kalım ölçeğinde gıda ürünleri arabalardan daha önemlidir ancak göreli fiyatları bu şekilde belirlenmez. Ağırlıkları da ölçü değildir. Bir kilo buğday karşılığında bir kilo gümüş alamam. Ancak tüm metaların sahip olduğu nicel bir ilişki olmak zorundadır. Marx’ın belirttiği üzere, “çeşitli ve birbirlerinden farklı görünüşlerine rağmen” metaların “ortak bir paydası” vardır.

Bu ortak payda insan emeğidir. Emeğin belli türleri değil, soyut biçimiyle emektir. Tüm metalar emeğin ürünüdür. Onları belli oranlarda değiş tokuş edilebilir kılan, niteliklerine göre onları birbirlerinden ayıran özellikleri yani ne tür bir ürün oldukları değil, ortak olarak hepsinin sahip olduğu şeydir; yani hepsinin emek ürünü olmasıdır. Marx’ın iddiasıyla, metaların pazarda büyük miktarlarda alınıp satılması, onları üreticilerinden gizli olarak soyut emek-zamanın niceliğine indirger. Bir metanın değerini, yani başka bir meta karşılığında ne kadarının değiş tokuş edilebileceğini belirleyen şey, onu üretmek için gerekli olan emek-zaman miktarıdır. “Gerekli emek-zaman” basitçe, az çok hâkim üretim tekniklerinin kullanılmasıyla o ürünü yapmak için harcanan zaman miktarı anlamına gelir. Örneğin ben bir mutfak dolabını ellerimle bir günde yapıyorsam ancak aynı kalitede bir dolap fabrikada bir saatte yapılabiliyorsa, ürünümü fabrikadan çıkan dolaba kıyasla yirmi dört kat fazla ücretle satamam. Benim dolabı yapmak için harcadığım zamanın büyük bölümü, bu sebepten ötürü “toplumsal olarak gerekli” emek olarak sayılmaz; pazar söz konusu olduğu sürece bu boşa harcanmış emektir.

Emek değer teorisi, örnek olarak, bir arabanın bir radyodan veya bir bilgisayarın bir kalemden neden daha değerli veya pahalı olduğunu açıklar. Üretim sürecine giren tüm unsurları yapmak ve nihai ürün haline gelmesi amacıyla birleştirmek için gereken emek-zamanın tümünü eklerseniz, hâkim üretim koşulları içinde birini yapmak için gereken emek-zaman diğerine göre daha fazladır. Nitekim bu mantıksal olarak metaların farklı değişim değerlerini belirleyen şeydir.

Marx’a etki eden, Adam Smith ve David Ricardo gibi politik iktisatçıların sunduğu yeni ekonomik temelli dünya analizleriydi. Burjuvazinin politik zaferinden önceki bir dönemde yazmış olan bu iktisatçılar, sonraki iktisatçıların sahip olmadığı bir bilimsel özen ve dürüstlükle yazdılar. Ricardo şunları yazmıştı: “Bir metanın değeri üretimi için gereken göreli emek miktarına bağlıdır.”

Bu “emek değer teorisi” sonraki iktisatçılar tarafından bir kenara atıldı ve yerine değerin fiyata eşit olduğu, fiyatı belirleyen şeyinse metanın göreli kıtlığı veya bolluğu olduğu fikri aldı. Emeğin değer ölçütü olduğu fikri çok tehlikeliydi çünkü kapitalist kârın kaynağının emek olduğunu itiraf ediyordu. Ancak Marx’ın gösterdiği gibi, arz ile talep “pazar fiyatlarının geçici dalgalanmaları dışında hiçbir şeyi düzenlememektedir. Bir metanın pazar fiyatının neden değerinin üzerine çıktığını veya altına indiğini açıklar ancak asla değerin kendisini açıklayamaz.”  Bir ayakkabının fiyatı ile deri tabanı gibi onu meydana getiren bileşenlerinden birisinin fiyatı dalgalanabilir ancak ayakkabının tümü tabandan daha pahalı olacaktır çünkü ayakkabı tabana kıyasla daha fazla emek-zamanı bünyesinde taşımaktadır.

Çağının iktisatçıları fiyatlar ile değerler arasındaki uyuşmazlığı göstererek Marx’ı itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Fakat fiyatlar ile değerler, üretim planlanmadığı için çakışmaz. Mesele, kapitalizmde üretim ve meta mübadelesini belirleyen yasaları belirlemektir. Marx’ın kalemiyle “vulgar ekonomistler”:

Gerçek, günlük değişim ilişkileri ile değer ağırlıklarının doğrudan özdeş olamayacağı hususunda en küçük fikre bile sahip değildirler. Burjuva toplumunun görüşü kesin surette, üretime ilişkin a priori hiçbir toplumsal düzenlemenin olmadığıdır. Doğası gereği makul ve gerekli olan şeyler, kendilerini sadece körlemesine işleyen bir ortalama olarak gösterirler. Vulgar iktisatçı, içsel karşılıklı bağımlılığın ifşası karşısında, şeylerin yüzeysel anlamda farklı göründükleri konusunda ısrar ettiğinde büyük bir keşif yapmış olduğunu düşünür. Aslında bu yüzeysel görüntülere bağlı kaldığı ve onların nihailiklerine inandığı için kendisiyle gurur duyar. Hal böyle olunca neden bilime gerek olsun ki?

Elbette bir metaya –bir araba, ayakkabı veya kitap– bakıp onda herhangi bir değişim değeri bulamazsınız. Göreceğiniz tek şey, insanların elleriyle şekil verdiği yararlı bir nesnedir. Bunun sebebi değerin aslında, renk, biçim veya tat gibi nesnelerin içsel olarak sahip olduğu bir nitelik olmamasıdır. Değer gerçek bir şey değil, insanlar arasında “şeyler arasındaki ilişkinin hayali biçimini” almış ve tarihsel olarak evrimleşmiş bir ilişkidir.  Marx, kapitalist toplumun nesneleri maddi olarak sahip olmadıkları özelliklerle donatma biçimini “meta fetişizmi” olarak adlandırmaktadır.  Değer pazar ilişkileri pazar dışında, yani bağımsız ve birbirinden ayrı meta üreticilerinin yan yana geldikleri pazarın dışında anlamsız bir kategoridir. Tüm insan toplulukları yararlı şeyler üretmiştir ancak tarih boyunca her toplum bunları mübadele amacıyla, yani alıp satmak için üretmemiştir. Marx’ın belirttiği gibi, “fayda sağlayan eşyalar metalara dönüşür ve bunun yegâne sebebi, birbirinden bağımsız bir şekilde çalışan özel bireylerin veya grupların emeğiyle üretilen ürünler olmasıdır.”

Ancak Marx’a göre, emeğin kullanım değerinin yani maddi zenginliğin tek kaynağı olmadığını belirtmek gerekir. Marx’ın kalemiyle, “Doğa da aynı emek gibi kullanım değerinin kaynağıdır (elbette maddi zenginlik bunlardan oluşur!); nitekim emeğin kendisi doğal bir gücün, insanın sahip oldu-ğu emek gücünün açığa çıkmış halidir.”  Bu kitabın sonraki bölümlerinde, kapitalizmin doğa üzerindeki etkisinin incelendiği kısımda bu mesele daha da önemli hale gelecektir.

Para Kadar Harikulade Bir Şey Yoktur

“Sapsarı, pırıl pırıl, kıymetli altın” der Timon Shakespeare’in Atinalı Timon eserinde, “karayı ak, çirkini güzel, yanlışı doğru, alçağı soylu, yaşlıyı genç” ve hatta “korkağı cesur” kılacak güce sahiptir.

Para adeta gizemli güçlere sahip gibidir: Taşıyıcısına karşılığında, istediği veya gerek duyduğu gerçek nesnelerle değiştirme gücü veren kâğıt veya metal parçası. Hepimizin önünde eğildiği bir tür fetişe veya idole dönüşmüştür. Paranın toplumdaki rolüne öyle alışmış durumdayız ki, insan toplumunun doğal bir hali gibi görünmektedir. Ancak parada büyülü hiçbir şey yoktur. Aslında İspanyol fatihler paranın saf biçimi olduğundan altın uğruna insanları öldürürken, İnka toplumunda bu metal son derece değerli olsa da hiç para birimi olarak kullanılmamıştır. Çünkü İnkalar mübadele amacıyla hiç para birimi kullanmamışlardır.

Marx şöyle yazmıştır: “Parasal sistemin tüm ilüzyonları, kendine has özelliklere sahip fiziksel bir nesne olmasına rağmen, paranın toplumsal üretim ilişkilerini yansıtmakta olduğunu görememekten ileri gelir.”  Peki bu ne anlama gelir? Para ilk olarak, bağımsız üreticiler arasında metaların mübadele edilmesini sağlayan bir araç olarak açığa çıkar. Tüm eşyaların ortak olarak üretildiği ve paylaşıldığı bir toplulukta, herkes bunu yapabildiğinden ötürü işe katkı sunar ve herkes ortak depolardan ihtiyacı kadarını kendine alır. Böyle bir toplumun paraya ihtiyacı yoktur çünkü metalar arası mübadele gerçekleşmez.

Mübadelenin en eski biçimi takas olmuştur. Farklı topluluklar ara sıra bir araya gelmişler ve gerek duymadıkları veya istemedikleri artık ürünlerin karşılığında, istedikleri ve ihtiyaç duydukları ancak kendi başlarına üretemedikleri, başka yerlerde üretilen eşyalar almışlardır. Örneğin, bir topluluk elindeki fazla tuzu almış ve ona ihtiyacı olan bir cemaate götürmüş, karşılığında onların elindeki fazla obsidyenle veya kürk postlarla değiştirmiştir. Takas kabaca, her bir topluluğun kendine has ürünü üretmek için gereken emek miktarını temel almıştır. Bu takas türü muhtemelen, ilk avcı-toplayıcı toplumlarda bile var olmuştur. Ancak bu isteğe bağlı bir ticaretti, grubun sağ kalımı için elzem değildi. Başka bir deyişle, toplumun ürettiği kullanım değerinin büyük bir bölümü asla metaya dönüşmüyordu; aksine mübadele edilmeksizin doğrudan tüketiliyordu. Marx’ın Kapital’de yazdığı gibi, “karşılıklı yalıtılmışlık ilişkisi” yani bağımsız üreticilerin oluşturduğu bir toplum “ister ataerkil bir aile, ister antik bir Hint topluluğu veya İnka Devleti biçimini alsın, doğal kökene sahip ilkel bir topluluğun üyeleri için geçerli olmaz. Metaların mübadelesi toplulukların sınırlara sahip olduğu, diğer topluluklarla temas kurdukları anda başlar.”

Başlangıçta ticaret rastlantısal ve gelişigüzeldi ancak düzenli ve sürekli hale geldi. Nitekim bu sayede topluluklar kabaca, bir türden şeyin karşılığında diğer şeyden ne kadarının değiş tokuş edilebileceğini hesaplayabilir oldular. Tarımsal artığın birikimiyle gelen ekonomik gelişmeler, tarım ile örnek olarak silah, alet edevat ve lüks ürünlerinin imalatı arasında daha büyük bir işbölümü yarattı. Bu da sonrasında, sadece topluluklar arasında değil topluluk içi büyüyen meta bölüşümüne; diğer bir deyişle çeşitli eşyalara yönelik bir pazarın büyümesine yol açtı. Ticaret daha düzenli bir hal aldıkça, belli türden aracılar mübadeleyi kolaylaştırmak için gerekli hale geldi; bu herkesin üzerine mütabık olduğu ve diğer tüm metaları satın almak için kullanılabilecek bir metaydı. İlk başta bu çoğunlukla hangi taşınabilir meta en çok istenen ve bol bulunan metaysa o oluyordu: Büyükbaş hayvanlar, atlar, kabuktan boncuklar ve daha sonra metal işçiliğinin gelişimiyle gümüş ve altın gibi değerli metaller. Fakat sadece kapitalizmin yükselişiyle, meta üretiminin –pazara yönelik üretimin– hâkim üretim biçimi haline geldiğini unutmamak gerekir. Örneğin, toprak sahibi sınıfın büyük köle topluluklarını sömüren devasa mülkler biriktirdiği Antik Roma’da, ticaret toplam gelirin küçük bir bölümüne tekabül etmekteydi.

Kolaylıkla şekillendirilebilir olduğundan altın ve daha az derecede gümüş üstün para metaları haline geldi. Devletler çeşitli ağırlıklarda, üstlerine belli hükümdarların suretlerinin basıldığı gümüş veya altın sikkeler üretmeye başladı. Altında sihirli hiçbir şey yoktur. O da diğer tüm eşyalar gibi bir metadır ve değeri onu üretmek için gerekli olan emek-zamanla ölçülür. Uzlaşma sonucunda, Marx’ın “evrensel eşdeğer” dediği; tüm diğer metaların kendi değerlerini ona göre ifade ettiği bir meta haline gelmiştir.  Bir diğer deyişle para, salt bir mübadele aracı değil, aynı zamanda değer ölçütüdür. Anlaşma yoluyla ayakkabı bağcıklarını para haline getirebilir ve ardından tüm fiyatları ayakkabı bağı cinsinden belirleyebiliriz. Ancak değerli bir şey satın almak için çok ama çok fazla bağcığa ihtiyaç duymak gibi bir sorun ortaya çıkacaktır, bu sebeple de para olarak kullanılmaya uygun bir meta değildir. Benzer sebeplerden ötürü kurşun asla para olamamıştır. Kurşun para kullansaydık, cüzdanlarımızı el arabalarında taşımak zorunda kalırdık.

Paranın gizemini pekiştiren şey, kapitalizm geliştikçe bir dolaşım ve mübadele aracı olarak paranın yerini, kâğıttan para sembollerinin ve ucuz metallerle ayarı bozulmuş metalik paraların almasıydı. Ancak bu paralar ve kâğıttan semboller başta, sembolleri olması gereken altın veya gümüş ağırlıklarla adlandırılmışlardı (örneğin bir banknot pound, başlarda bir pound sterling gümüşünü temsil ediyordu). 1970’lerin başlarına dek, bir kâğıt doların değeri altına sabitlenmişti; bir dolar, bir ons altının otuz beşte birine eşdeğerdi. O zamandan bu yana, kâğıt paralar doğrudan (yasal olarak belirlenmiş bir oranda) altına veya gümüşe çevrilemez; bu parayı kökenlerinden, metaların dünyasından iyice uzaklaştıran ve onu daha da gizemli bir şey gibi gösteren bir şeydir. Ancak bu banknotların nihayetinde gerçek değerin sembolleri olduğu gerçeğini açıkça gözler önüne seren şey, bir hükümet istediği anda kâğıt para basmak istediğinde, yani daha fazla para dolaşıma sokulduğunda ve para arzı metalar ile hizmetlerin arzından daha hızlı olduğunda, değerinin azalması ve fiyatların artmasıdır.

Her şeyin alınıp satılabildiği modern kapitalist toplumda, paranın tarihsel kökenleri tamamen görünmezdir ve insan iradesinden bağımsız bir güce sahipmiş gibi görünmektedir. Marx kapitalizm hakkında şunları yazar: “İnsanlar o andan itibaren, toplumsal üretim sürecinde birbirleriyle tamamen atomistik bir biçimde ilişki içine girerler. Dolayısıyla kendi üretim ilişkileri, kendi denetimlerinden ve kendi bilinçli bireysel eylemlerinden bağımsız bir maddi şekil kazanır. Bu durumu en başta gözler önüne seren şey, insanın emeğiyle ürettiklerinin evrensel olarak meta biçimini almasıdır. Bu sebeple para fetişi bilmecesi, meta fetişi bilmecesidir ve artık görünür hale gelmiş, gözlerimizi almaktadır.”

Kapitalizmin İtici Gücü

Bugün, endüstriyel kapitalizmin üzerinden taş çatlasa birkaç yüz yıl geçtikten sonra, pazarın eksiksiz hâkimiyeti ekonomik yaşamın öylesine normal bir özelliği haline gelmiştir ki, başka türlü ekonomik varoluş biçimlerini idrak etmek dahi güçtür. Ne var ki insan tarihinin ölçeği yakın zamanlı bir fenomendir. Ancak bu iktisatçıları, uzak geçmişi kapitalist üretim ilişkilerinin merceğiyle yansıtmaktan asla alıkoymamıştır. 18. yüzyılın meşhur iktisatçısı Adam Smith, “insan tabiatının eğilimi alışveriş yapmak, takas etmek ve mübadele yapmaktır” diye yazarken bunu en meşhur biçimiyle ortaya koyar.  Marx, “sermayenin kökenini, vahşi insanların kovaladıkları hayvana fırlattıkları ilk taşta” keşfe-den bir iktisatçıyla alay eder.

Marx, ıssız bir adada mahsur kalmış, “bireysel, yalıtılmış avcı ve balıkçılardan” hareketle modern ekonomik yasaları tespit etmeye çalışan burjuva iktisatçılarını, “Robinsonculuk” kurgusunda bulunmak şeklinde adlandırdığı “hayal gücünden yoksun kibirlerinden” ötürü eleştirmiştir.  Örneğin 19. yüzyıl Fransız iktisatçısı Bastiat’a göre, aynı ekonomik yasalar eşit oranda hem “yalnız insanların tümü” hem de yalıtılmış bireyler için geçerlidir.  Ancak insanlar münzevi değil, sosyal yaratıklardır. “Yalıtılmış tek bir bireyin toplum dışında yaptığı üretim –toplumsal güçlerin hali hazırda dinamik bir şekilde mevcut olduğu koşullarda, medeni bir insanın tesadüfen yaban hayatına atıldığı durumlarda nadir bir istisna olarak gerçekleşebilir– beraber yaşayıp birbirleriyle konuşan bireyler olmaksızın, dilin gelişebilmesi kadar saçmadır.”

Marx ironik bir tarzda şu gözlemde bulunur: “Yalıtılmış bireye ait bu bakış açısını üreten çağımız [kapitalizm], aynı zamanda şimdiye kadarki en gelişmiş toplumsal ilişkilerin de çağıdır.” İnsanların, toplumsal bir grubun parçasından ziyade bireyler şeklinde kavramsallaştırılması, “bireylerin, önceki tarihsel dönemlerin onu sınırlı ve belirgin insan topluluklarının üyesi haline getiren doğal bağlardan kurtulmuş gibi göründüğü bir özgür rekabet toplumundan” ileri gelmektedir.

Bu tür görüşler, kapitalizm ve pazarın sanki insan toplumunun ebedi özellikleriymiş, doğamıza içkin unsurlarıymış gibi gösterilmesine hizmet etmektedir.

Ticareti edebileştirmenin yanı sıra, burjuva iktisatçıları kapitalist pazarın amacının, ürünlerin ihtiyaç duyuldukları yerlere dağıtılmasını kolaylaştırmak olduğunu da iddia et-meye çalışırlar. Meşhur ABD’li iktisatçı Paul Samuelson ekonomiyi, “insanların ve toplumların (…) tüketmek amacıyla çeşitli metaları üretip dağıtmak için (…) kıt kaynaklardan faydalanmayı (…) seçme biçimleri” olarak tarif etmiştir.

Burada dikkat çekilmesi gereken unsurlardan biri, Samuelson’un ekonomiyi meta üretimine eşitlemesi; ikincisi ise kapitalist pazarı salt bir dağıtım mekanizması, yani tüketicilere ürünleri ulaştırma aracı olarak görmesidir. Adam Smith ve David Ricardo gibi önceki iktisatçılar, etraflarında gelişen kapitalist sistemi değerlendirme konusunda, Samuelson gibi sonraki savunuculara nazaran çok daha dürüsttüler. Adam Smith seminerlerinden birinde şöyle açıklıyordu: “Tüm dünyanın kıyafetlerini diken insanların paçavralar içinde olduklarını söylemek oldukça yerinde olacaktır”; nitekim aynı gözlem, 18.yüzyılda olduğu gibi bugün de yapılabilir.  Samuelson kapitalizmi önceki tüm üretim biçimlerinden ayıran en önemli şeyi; temel amacı kâr üretmek olan bir sistem olduğunu söylemekten acizdir. Marx’ın kalemiyle, “kullanım değeri” yani faydalı şeylerin üretimi ve dağıtımı, “bu sebeple asla kapitalistlerin dolaysız amacı olarak ele alınmamalıdır.”

Tüm toplumlar sağ kalmak için, gerek duydukları şeyleri üretmek ve dağıtmak zorundadır. Mesele, bunun gerçekleşeceği özgün biçimin ne olacağı ve bunun nasıl değişeceğidir. Dostu Ludwig Kugelman’a yazdığı bir mektupta, Marx nükteli bir şekilde şunları belirtir:

Her çocuk bilir ki, bir ulus, bırakın bir yılı, sözgelimi birkaç hafta çalışmayı bıraksa yok olur. Ver her çocuk, farklılaşan miktarda ihtiyaçlara tekabül eden ürün miktarının, toplumun bütün emeğinin farklılaşmış ve nicel olarak belirlenmiş bir miktarını talep ettiğini de bilir. Toplumsal emeğin belirgin oranlarda dağıtılmasına ilişkin bu gerekliliği, toplumsal üretimin belirgin biçiminin ortadan kaldırmadığı açıktır; ancak onun ortaya çıkma biçimlerini değiştirebilir. Doğal yasalar asla ortadan kaldırılamazlar. Değişebilen tek şey, tarihsel olarak değişen koşullarda bu yasaların kendilerini açığa vurduğu biçimlerin kendisidir. Toplumsal emek içindeki karşılıklı bağlılığın kendisini emeğin bireysel ürünlerine ait özel mübadeleler şeklinde ifade ettiği bir toplumsal durum içerisinde, emeğin bu oransal dağılımının kendini açığa vurduğu biçim, bu ürünlerin değişim değeridir.

Şayet kapitalizm, tek amaçları gereksinim duydukları ama üretmedikleri şeyleri (eşit değerdeki) edinmek için mallarını pazara getirmek olan bağımsız üreticilerin oluşturduğu bir sistem olsaydı Sameulson haklı olabilirdi. Bir çift ayakkabı yapmam, para karşılığında bunu satmam ve bu parayı bahçende yetiştirdiğin havuçları almak için kullanmam gibi. Marx bu ekonomik döngüyü M-P-M (meta-para-meta, bir metanın paraya çevrilmesi ve ardından bu paranın başka bir metaya çevrilmesi) formülüyle yahut satın almak amacıyla yapılan satış ifadesiyle basitleştirmişti. Bu formülün, kapitalist olmayan çoğumuzun yaptığı şeyi –(ihtiyaçlarımızı) satın almak için (emeğimizi) satmamız– tarif ettiği gerçek.

Ancak kapitalistler için satmanın amacı, ticaret sonunda eşit değerde başka şeyler edinmek değildir. Bu zaman kaybı olacaktır. Y miktarda çekiç almak için x miktarda parçacık satmanın mantığı nedir ki? Bu parçacıkları kendi tüketimim için üretmedim ve onca sayıda çekici kendim tüketemem. Kapitalist olarak amacım, başlangıçta elimde olan paradan daha fazla para elde etmektir. Metaları alıp satma süreci, bu amaca erişmede bir araçtan ibarettir. Marx’ın sözüyle sermaye her şeyden önce, “kendi kendisini büyüten değerdir.”  Kapitalistler mallarına pazar bulabilmek için, birileri için faydalı şeyler üretmek zorunda olsalar da, ürünlerini getirebilecekleri kâr için salt değerleri karşılığında satarlar. Kapitalistler satmak için alırlar. Marx sermayenin temel döngüsünü P-M-P’ şeklinde tarif etmişti (para-meta-para, bir meta üretmek için para yatırma ve ardından ilk yatırımı aşan bir miktar karşılığında bu metayı satma). Bu döngüdeki P’, ilk başta yapılan yatırıma ek olarak satıştan sonra elde edilen ekstra değeri veya “artıkdeğeri” temsil etmektedir.

Yıllar sonra Samuelson’un da tekrarlayacağı sözlerin aynısını sarf eden çağdaşlarına karşı, Marx şu uyarıda bulunuyordu: “Kapitalist üretimde doğrudan kullanım değerinin değil değişim değerinin ve özellikle artıkdeğerin genişlemesinin önemli olduğu asla unutulmamalıdır. Bu kapitalist üretimin itici gücüdür; ve kapitalist üretimin çelişkilerini açıklamak için onun tam da kendi temelinden soyutlanmış, üreticilere ait tüketimin doğrudan tatmin edilmesini hedefleyen bir üretim olarak tarif etmiş bir kavramsallaştırmadır.”

“Hiçbir Şey Yoktan Var Olamaz”

Bir pazar ekonomisinde, metaların birbirlerinin muadilleri olarak, yani içerdikleri emek-zaman miktarına göre değiş tokuş edildiğini göstermiş bulunuyoruz. Ancak içlerinde taşıdıkları emek-zaman miktarına göre eşit değerler pazarda değiş tokuş ediliyorsa, kâr nereden geliyor? Nasıl oluyor da bir şey, satın alınırken harcanandan daha fazla değere satılabiliyor?

Belki bu tam da kârın olduğu şey, maliyeti üzerinde bir fiyatın belirlenmesidir. Ancak metalarını satışa çıkaran herkes basitçe ürünlerinin maliyetini artıracak olsa, aynı şeyi yapan diğer satıcıların yükselttiği fiyatları ödemek zorunda kalırlar. Her şeyin nominal fiyatı artabilir ancak her bir şeyin göreli değeri değişmez ve bu durumda kimse kazanmaz. Diğer deyişle, fiyat artışları birbirlerini hükümsüz kılar ve ortada ekstra bir değer de olmaz. Marx’ın terimlerini kullanacak olursak, dolaşım sürecinde metalara herhangi bir “artıkdeğer” eklenmez. Artıkdeğer başka bir yerden gelmek zorundadır: Üretim sürecinde.

Halihazırda belirttiğimiz üzere, kapitalizmin evrimi sadece yalıtılmış bireylerin pazar için üretim yaptığı bir işbölümünü içermekle kalmaz; üretim araçlarının –üretim için gerekli alet edevat, makineler, materyaller ve fiziksel ortam– çalışanlardan koparılmasını da içerir. Bu kopuş gerçekleştiği anda, çoğunluk yani işçi sınıfı emek güçlerini, toprağı ve üretim araçlarını ellerinde toplamış azınlığa yani kapitalist sınıfa satmaya zorlanırlar. Nitekim, bunun sonucunda üretim araçlarının sahipleri emeğin ürünlerine sahip olur ve bu satıştan nemalanırlar.

Marx’ın kinayeli bir biçimde aktardığı gibi, eşyaların değiş tokuş edildiği pazar, her bir “mübadele eşdeğerler arasında” olduğundan, “Özgürlük, Eşitlik [ve] Mülkiyetin hüküm sürdüğü, insanların doğal hakkı olan Cennet” olarak görülür.  İşçilerin sağ kalmak zorunluluğuyla emeğini satmaya zorlandığı, emek ile sermaye arasındaki mübadele iki eşit taraf arasında gerçekleşen adil bir mübadele olarak resmedilir.

Ancak bir metanın değerini belirleyen şey onun üretilmesi için gereken ve o üründe içkin olan emek-zaman miktarıysa, emeğin değeri nedir? İşte bu noktada harcanılan emeğin değeri ile (iş veya ürün miktarı içinde bulunduğundan harcanmış olur) kişinin çalışma kapasitesinin değeri arasında ayrım yapmak zorundayız. Marx, bu özel metaya yani emek gücüne ait değerin, işçinin üretebileceği şeye değil, bir işçiyi ve onun ailesini hayatta ve işler halde tutmak için gereken maliyeti karşılayacak emek-zamana eşit olduğunu ileri sürer; bu, emek gücünün üretilmesi ve yeniden üretilmesi için gereken maliyettir. Marx şu şekilde ifade eder:

Emek gücünün değeri, diğer tüm metalarda olduğu gibi, onun üretilmesi ve sonuç olarak bu özel metanın yeniden üretilmesi için gereken emek-zaman ile belirlenir. Değer taşıdığı sürece, içerisinde nesneleşmiş olan ortalama toplumsal emeğin belli bir niceliğinden fazlasını temsil etmez. Emek gücü sadece yaşayan bireylerin bir kapasitesi veya gücü olarak var olur. Üretimi nihayetinde onun varoluşunu şart koşar. Söz konusu birey olduğunda, emek gücünün üretimi onun kendisini yeniden üretmesi veya kendisini hayatta tutmasıdır. Hayatta kalması için belirli bir miktarda geçim aracına ihtiyaç duyar. Dolayısıyla emek gücünün üretilmesi için gereken emek-zaman, kendisini, bu geçim araçlarının üretilmesi için gereken emek-zamana indirgenir; diğer bir deyişle emek gücünün değeri, ona sahip olanın hayatta kalması için gereken geçim araçlarının değeridir.

Marx, emek gücünün değerinin sadece emekçinin eğitimi ve geçimine dair maliyetleri değil, “bu özgün meta sahiplerinin oluşturduğu ırkın pazardaki varlığını devam ettirmesi için” işçinin yerini alacak çocukların maliyetini de içerdiğini söyler.

Üretim sürecini harekete geçirmek için kapitalistler, üretim araçlarıyla (makine ve hammadde) emek gücünü pazardan satın alarak bir araya getirmek zorundadırlar. Bu makineleri kullanan işçiler, hammaddeyi işleyerek satılacak nihai ürünü üretirler. Kullanılan hammaddenin değeriyle makinelerdeki marjinal aşınma (amortisman) miktarı, ürünün nihai değerinin sadece bir kısmını oluşturur. Bu şeyler geçmiş emeğin ürünüdür ve kullanıldıkça değerlerini yeni ürüne geçirirler.

Ancak mevcut, canlı emekle nihai ürünü geliştirmek için yeni emek-zamana gerek vardır ve bu da ürünün nihai değeri içine katılır. Diğer bir deyişle, bir metanın değeri iki unsurdan oluşur: Tamamen veya artarak nihai metalara geçen, ölü veya birikmiş emek ile canlı emek (makinedeki ve materyalde içkin olan “ölü” emekten yararlanan işçinin eklediği emek-zaman). Marx makinelerle materyalleri “sabit sermaye” olarak adlandırır çünkü kullanımları sonucunda sadece mevcut değeri nihai ürüne aktarır, ek bir değeri değil. Emek gücünün değerini ya da diğer adıyla ücreti “değişken sermaye” olarak adlandırır. Peki neden değişkendir? Çünkü emek gücü harekete geçirildiğinde, ürüne kendi değerini aşan ve onun üzerinde yeni bir değer ekleyebilir. Kapitalist birikmiş veya “ölü” emeğin kattığı tüm değeri öderken, canlı emeğin kattığı değerin sadece bir kısmını öder. Bir kapitalist ürününü, ücretlerin, materyallerin ve makinelerdeki aşınmanın toplam maliyeti karşılığında satışa çıkardığında, elbette kâr diye bir şey olmaz; kapitalist sadece ödediği miktarı geri almış olur.

Marx’ın belirttiği üzere, emeğin kullanımının “kapitalistin kullanmak için ödediği miktardan” daha büyük olması “bir talihtir.”  Emek gücünün değeri (yani ücretler) bu emeğin üretebildiği çıktıların değerinden daha düşüktür. Başka bir ifadeyle işçiler, iş günlerinin belli bir dilimi içerisinde ücretlerinin maliyetini (değişken sermaye) karşılayacak kadar değer üretmektedirler. İş gününün geri kalanında sarf ettikleri emeğin karşılığında ücret almazlar; bu “artıkemektir”, “artıdeğeri” oluşturur ve dolayısıyla ürün satıldığında, bu ücreti ödenmemiş olan miktar kapitalistlerin cebine girer. Marx Kapital’de bunu şu şekilde ifade eder:

Kapitalist emek gücünün değerini öder (veya fiyat bundan saparsa o fiyatı öder) ve karşılığında canlı emek gücünün kendisini tüketme hakkını alır. Emek gücünden faydalandığı süre dilimi iki ayrı parçaya ayrılır. İlk kısımda işçi, sadece emek gücünün değerine eşit bir değeri üretir, yani kendi muadilini üretir. Dolayısıyla kapitalist emek gücünün fiyatını ödemeleri karşılığında, aynı fiyata sahip bir ürün elde ederler. Bu ürünü pazarda hazır halde almış olsaydı bu fiyat aynı olurdu. Artıkemeğin yaratıldığı diğer kısımdaysa, emek gücünün kullanılması kapitalist için, karşılığında ona hiçbir maliyeti olmayan bir değer yaratır. Böylelikle emek gücüne ödeme yapmaksızın onu harekete geçirebilir. Bu bağlamda, artıkemeğe ücretsiz emek de denilebilir.

Dolayısıyla artıkdeğerin ve kârın kaynağı ücretsiz emektir. Pazarda kapitalistin emeği “adil bir fiyatla” satın aldığı eşitlik görüntüsü, bugün gördüğümüz gibi eski tip sömürü ilişkilerini gizleyen bir şeydir. Kapitalistler aslında ellerine başladıkları miktardan daha fazla para geçtiği sürece, çelik kiriş mi yoksa bilgisayar mı, fasulye mi yoksa golf topu mu ürettiklerini umursamazlar. Ve bunu sömürmeksizin, onun bakım ve üretim maliyetinden daha fazla emek gücü çekmeden yapamazlar. Bu sömürü önceki toplumlarda açık bir şekildeydi. Feodal lordların ve köle sahiplerinin zenginliklerinin, serflerinin veya kölelerinin emeğinden gasp ettikleri artıktan geldiğini inkâr etmek zordu. Benzer şekilde kapitalist sınıf da, çalışan sınıfların ürettiği toplumsal artık zenginliği gasp etmekte. Bu sürece paranın ve pazardaki değiş tokuşun eşlik etmesi bu gerçeği gizlemektedir ve ancak özünde diğerleriyle aynıdır.

Burjuva iktisatçıları bu gerçeğin etrafında eğilip bükülürler. Uzun zaman boyunca kârı, kapitalistlerin kapitalist oldukları, aksi takdirde açlıktan ölecek insanlara iş verecek kadar iyi oldukları ve “risk aldıkları” için aldıkları “ödül” gibi resmetmeye çalıştılar. Kâr, 19.yüzyıl iktisatçısı John Stuart Mill’in 1848’de yazdığı üzere, kapitalistin “sermayesini kendi kullanımı için harcamaktan imtina etmesi” karşılığında aldığı bir “tazminat”, “perhizinin mükafatlandırılması” olarak yansıtılmaktadır.  Bu mantığa göre, kapitalist zorla kazandığı sermayesini yatırıma dönüştürmek için kendi ihtiyaçlarından ödün verecek kadar fedakâr olduğu takdirde, karşılığında bir şeyler almalıdır. Nitekim Mill, kapitalistin eline geçen artığın başka bir yerden gelmesi gerektiğini kabul etmek zorunda kalmıştı. “Kârın sebebi” diye başlıyordu itirafına, “emeğin kendisini sürdürmesi için gerekenden daha fazlasını üretmesidir.”  Bu tüm açıklığıyla ortaya konduğunda, söz konusu mantığın savunulması zorlaşmaktadır.

Kapitalistin “ödülü” aslında, işçilerin kendi emekleriyle ürettikleri ürünleri “tüketmekten imtina etmeleri” sonucunda oluşur. Kapitalist ister artığı üretimi genişletmek için tekrar yatırıma dönüştürsün, isterse kendi şahsi lüksü için harcasın –nitekim her ikisini de aşırı oranlarda yapmaktadırlar– kendisinin üretmediği bir zenginlikten faydalanmaktadır. kârı açıklayan şey, patronların çektiği değil, işçilerin çektiği perhizdir.

Rekabet: Büyük Balık Küçük Balığı Yutar

“Burjuvazi” diye başlar Marx, “üretim araçlarını ve dolayısıyla üretim ilişkileriyle birlikte toplumun tüm ilişkilerini sürekli devrim yapmadan var olamaz.”  Kapitalistler daha fazla para kazanmak ve kâr elde etmek için para yatırırlar. Amaçları Marx’ın belirttiği gibi, “kesintisiz kâr üretimidir.”

Para kazanmak için, kapitalistler ürünlerini pazarda satmak zorundadırlar. Bu mallara yönelik bir talep olmak zorundadır. Ancak tek tek kapitalistler pazarı kontrol etmezler; aksine pazar onları kontrol eder. Merkezi bir kontrol yoktur, bir bütün olarak ekonomide planlama yoktur; bireysel üreticilerin pazar payı için birbiriyle rekabet etmeye zorlandığı anarşik bir pazar vardır ve ancak ürünlerini pazara getirdikleri anda onları satıp satamayacaklarını öğrenirler. Bu rekabet, kapitalistleri üretim araçlarında sürekli devrim yapmaya, yani ürünlerini ucuzlatıp rakiplerini geride bırakmak için üretim maliyetlerini düşürmeye iten unsurdur. Rakipleri tarafından yok edilmek pahasına, kapitalistler ürünlerinin çoğunu satmakla kalmayıp bunu kâr edecek şekilde satabilmelidirler. Sonrasında bu kârın bir kısmını, üretimi genişletmek ve rakiplerini yenmek için yatırıma dönüştürebilmelidirler. Marx şöyle yazar: “Biriktirin, biriktirin! Musa da böyle der, peygamberler de! Dolayısıyla biriktirin, biriktirin; yani artıkdeğerin veya artık ürünün olası en büyük kısmını sermayeye dönüştürün! Salt birikim uğruna birikim, salt üretim uğruna üretim: Bu formülle klasik ekonomi, burjuvazinin tarihsel misyonunu dile getirmiştir.”

Kapitalistler bunu iki şekilde yapar. İlkin, ücretleri ve sosyal yardımları olabildiğince azaltmak ve yanlarına kalı-yorsa en asgari düzeye düşürmek için mücadele verirler. Yatırımın ne kadar küçük bir kısmı emeğin maliyetlerine giderse, işgününde ödenmeyen emeğin miktarı ve dolayısıyla artıkemek o kadar büyük olur. Bunu yapmanın diğer yolu ise, aynı ücret karşılığında işçileri daha uzun süre boyunca çalıştırmaktır.

Kapitalizmin ilk dönemlerinde, düşük ücretler ve korkunç derecede uzun çalışma saatleri (çocuk emeğinden bahsetmeye bile gerek yoktur) olağandan sayılıyordu. Ancak kapitalizm geliştikçe, işçiler daha kısa çalışma günleri için örgütlenmeye başladılar; birçok kapitalist de, işçilerin kendilerini başarılı bir şekilde yeniden üretmesi ve yeni nesil işçileri yetiştirmesi, ardından gelecekteki işçiler olarak alacakları rolü asgari şekilde onlara öğretmesi için, on iki, on dört, on altı saat boyunca ölümüne çalışamayacaklarını fark etti.

Kapitalistler daha çok verimliliği –yani her işçinin saat başı ürettiği çıktıyı– artırmanın yollarını bulmaya çalışır oldular. Bunu önce işçileri daha az sürede daha fazla üretmeleri için çok daha sıkı şekilde çalıştırarak yaptılar. “Taylorizm” veya yanlış ismiyle “bilimsel yönetim” –hayatını endüstriyel etkinliği artırmaya adamış, yirminci yüzyılın başlarında yaşamış bir mühendis olan Frederick Winslow Taylor’un ismiyle anılmaktadır– tüm “ölü zamanları” ve “gereksiz hareketleri” ortadan kaldırmak amacıyla yöneticilerin işçileri gözetlemesi ve hareketlerinin zamanını tutmasıyla ilgiliydi. Amaç, işçiyi modern bir otomata çevirmekti.  Kapitalistler ödedikleri ücret sayesinde, sadece işçileri çalıştırma hakkına değil onların işlerini nasıl yapacaklarını da belirleme hakkına da sahip olduklarını düşünmektedir. İşçinin doğal olarak üzerindeki emek yükünü hafifletmek için kullandığı, bir işi yaparken en etkili yolu bulmada sahip olduğu kendi yaratıcılığı kapitalist yöneticiler tarafından alınmakta ve emeğin suyunu sıkmak için kullanılmaktadır. Bir yazar United Parcel Service’teki işçiler üzerinde kullanılan, askerileşmiş “bilimsel yönetim” yöntemlerini şöyle tarif etmektedir: “UPS işçilerinin her biri, her hareketi, her adımı, her yaptığı araştırılmakta, ölçülmekte ve zamanlanmakta. Şoförler kesinlikle UPS yöntemlerine göre çalışmak zorunda: Sol ayakla değil sağ ayakla kamyona girmeliler; sağ kollarıyla değil, sol kollarıyla paketleri taşımalılar; kamyonun anahtarlarını sağ ellerinin serçeparmağıyla taşımalılar, diğer parmaklarla değil.” İşçilerden biri karısının kendisini nasıl “UPS robotu” diye çağırdığını anlatır.

Yazar Simon Head’ın açıkladığı gibi, benzer şekilde Amazon da çalışanlarının emeğini sonuna dek kullanmak için insanlık dışı teknikler kullanmaktadır:

Amazon’un çalışanları takip etme sistemi (…) en son gözetim teknolojileriyle, Taylor’un 1890’larda Pensilvanya makine-alet endüstrisinin atölyelerinde uygulamaya başladığı “işlevsel ustabaşı” sistemini bir araya getirmektedir (…) Amazon’un İngiltere, Rugeley’deki merkezinde Amazon, çalışanlarını, onlara sadece mal sevkiyatlarını yapmak için gitmeleri gereken rotayı aktarmakla kalmayıp, depodan yaptıkları yolculuklar için hedef zamanlar koyan ve bu hedeflerin yerine getirilip getirilmediğini ölçen kişisel satnav (uydu seyir sistemi) bilgisayarlarla takip etmektedir.

Bütün bu bilgiler gerçek zamanlı olarak yönetimin erişimine açık haldedir ve çalışanlardan biri programın gerisinde kaldığında, uyarıda bulunan ve hedefine ulaşmadığı takdirde sonuçlarına katlanacağını söyleyen bir mesaj gönderilmektedir. Amazon’un Pensilvanya, Allentown’daki deposunda (…) Kate Salasky günde on bir saat vardiya yapar hale gelmiştir ve bu sürenin çoğunu depoyu katetmekle geçirmiştir. Mart 2011’de yöneticisinden aldığı uyarı mesajı, vardiyası sırasında birkaç dakikayı verimsiz geçirdiğinin tespit edildiğini ve bu sebepten ötürü kovulduğunu iletmiştir. Bu işçi takip sistemi, Amazon’un dünya genelindeki merkezlerinde halen yürürlüktedir.

Patronlar ayrıca daha verimli makinelere yatırım yapma yoluyla da daha büyük verim alırlar; böylelikle ürün başına düşen maliyeti azaltırlar ve düşük ücretle satarak rekabeti ortadan kaldırırlar. Emek değer teorisine dönecek olursak, makineler metaları üretmek için gerekli olan zamanı kısaltırsa, ürünün değeri de düşer. Kapitalistin rekabet değerinde veya altında ürününü satmasına izin veren şey budur. Her yeni icatla bazı kapitalistler iflas ederken, diğerleri yeni teknolojiyi benimseyecek ve onu ilk bulan kapitalistin avantajını ortadan kaldıracaktır. Ardından bütün süreç baştan başlayacaktır.

Kapitalizmin tarihi boyunca, verimlilik önceki toplumlardaki teknolojik değişimin ağırlığına kıyasla astronomik oranda yükseldi. İktisat tarihçisi Michel Beaud şöyle yazı-yordu: “19. yüzyılın başından 20. yüzyılın sonuna dek, dünya genelinde kişi başına düşen verimlilik altı kat arttı; bu dönemde dünya nüfusu bir milyardan altı milyara yükseldiği için, toplam dünya verimliliğinin otuz altı kat arttığını hesaplayabiliriz.”

Örnek verecek olursak, bir araştırmaya göre 1973 ile 1990 arasında, dünyadaki makine verimliliği %50’den daha fazla arttı.  Son otuz yıl içerisinde, çelik üretim yöntemlerindeki değişimler, bir ton çeliğin üretilmesi için gereken zamanı %90 oranında azalttı.  En az verimli olan sabanlı tarım ile en verimli makineleşmiş tarım arasındaki oran, “20. yüzyılın başında 1’e 10’ken, bugün 1’e 100’dür.”

Kapitalist rekabetin bir diğer sonucu ise, tikel sermayenin daha da büyümesidir. Bu büyüme yalnızca, kârların daha büyük ve verimli faaliyetlere yatırılması sonucu kârın artmasıyla değil, büyük balıkların küçükleri yutmasıyla olur. Bu büyük firmaların küçükleri satın almasıyla ve kârlı girişimlerin yenik düşenleri satın alıp süpürmesiyle olur. “Bir kapitalist hep birçoğunu yok eder” diye yazar Marx Kapital’de. Bu süreci sermayenin temerküzü (daha büyük birimler haline gelmesi) ve merkezileşmesi (daha az sayıda birim) olarak adlandırır.  Bu küçük işletmelerin bir fenomen olarak ortadan kalkması (her ne kadar küçük işletmeler çok daha büyük oranda başarısız olsa da) anlamına gelmez; ekonomik açıdan gittikçe daha az önemli hale geldikleri anlamını taşır. Nihayetinde, Birleşik Devletler’de görece çok az sayıda büyük şirket ekonomik faaliyetlerin oldukça büyük bir diliminden sorumludur. Örneğin toplamda 3,6 milyon çalışana sahip olan, Birleşik Devletler’in en büyük 10 şirketinin 2012’deki toplam geliri 2 trilyon doların üzerindedir; bu miktar Kaliforniya’nın toplam GSH’sine eşittir.

Dolayısıyla az çok “serbest” rekabet olarak başlayan şey (gösterdiğimiz gibi, devlet politikaları ve şiddetin manipüle etmediği hiçbir pazar olmamasına rağmen) zamanla, az sayıda büyük şirketin tüm pazarı denetlediği tröstlerin, kar-tellerin ve tekellerin büyümesiyle sonuçlanmıştır.  Bu süreç 1800’lerin sonlarında, önde gelen kapitalist ülkelerde –Birleşik Devletler, Britanya, Almanya, Fransa ve Japonya– çarpıcı bir biçimde gerçekleşmişti. Örneğin dalga halindeki şirket birleşmeleri, “1890’lar sırasında kayda değer bir endüstriyel yoğunlaşma doğurdu. Bir bütün olarak ABD ekonomisi ele alındığında, 1898-1902 yılları arasında 3 bini aşkın şirket birleşmesi gerçekleşti. 1901 yılında ABD Çelik Şirketi, yaklaşık 165 farklı firmanın dahil olduğu bir dizi birleşmeyle kuruldu. Dünyanın ilk milyar dolarlık firması olmakla birlikte, ABD çelik pazarının %60’ından fazlasını kontrol ediyordu.”

Bu kapitalist kaygılar büyüdükçe, sermaye öyle bir büyüklüğe erişti ki ulusal sınırların dışına taşarak yatırımın, üretimin ve metaların rutin halinde sınırları aştığı, entegre bir dünya pazarının yaratılmasına yol açtı. Kapitalizm, gezegenin her bir köşesini “kendi nakdi bağlarına” çeken ve ger-çekten de bir dünya sistemi olan ilk ekonomik sistemdir.  Bugün dev çokuluslu şirketler, tüm dünyayı saran, yüz binlerce insanı istihdam eden ve net gelirleri ülkelerin toplam GSYH’leriyle yarışan üretim ve dağıtım ağlarına sahiptir. Onlarca imal ürüne katılan materyaller, parçalar ve emek kimi zaman düzinelerce ülkeyi içine katmaktadır. David McNally’nin açıkladığı gibi, “Bir şahsi bilgisayarın üretilmesi çoğunlukla on ile yirmi arasında ülkede gerçekleşen, 1.000’den fazla ayrı emek faaliyetinden oluşur.”  Philips’in ürettiği bir elektrikli diş fırçası, farklı beş saat dilimi içerisindeki yirmi ayrı ülkede üretilen otuz sekiz parçanın birleştirilmesiyle üretilir.

Kapitalizm geçmişte benzeri duyulmamış muazzam zenginlikler yaratır ancak bunu yarattığı zenginliği sömürdüğü çoğunluktan esirgeyecek şekilde yapar. Teoride makine temelli imalatın gelişimi, iş yükünü hafifletme, işgününü kısaltma ve herkese iş vermenin aracı olmalıdır. Aslında, “makineler kendi başına iş saatlerini kısaltmaktadır ancak sermaye tarafından kullanıldığında aksine onu uzatmaktadır; kendi başına emeğin yükünü hafifletir ancak sermayenin ellerinde onun yoğunluğunu ağırlaştırır; kendisi insanın doğa güçleri üzerindeki zaferidir ancak sermayenin ellerinde insanı bu güçlerin kölesi yapar; kendisi üreticilerin zenginliğini artırır ancak sermayenin ellerinde onları fakirleştirir.”

Emek verimliliğindeki astronomik büyümeye rağmen, çalışma saatlerimiz asla günde sekiz saat, haftada kırk saatin altına düşmez, aksine bunun da üzerine çıkar. Emek İstatistikleri Bürosu’nun verilerine dayanacak olursak, müteveffa biyo fizikçi ve çevrebilimci Erik Rauch, 2000 yılında “orta-lama bir işçinin bugün, 1950’de haftada 40 saatlik çalışmayla üretilen miktarı üretmek için sadece 11 saat çalışması gerektiğini” hesaplamıştı.  Ancak bugün hiçbir işçi, günde 2,2 saatlik çalışmaya yaklaşamamaktadır! Aksine yaşanan şey, ücret artışı verimlilik artışıyla aynı tempoda olmadığı için, kapitalistlerin işçileri sömürme oranının ve ücretsiz emeğin ücretli emek karşısındaki oranının artmaya devam etmesidir.

Kent plancısı ve tarihçi Lewis Mumford, Marksist olmamasına rağmen, teknolojik ilerleme vaadiyle onun kapitalist uygulanışı arasındaki derin uçurumun, nasıl sistemin merkezinde yatan en çarpıcı çelişki olduğunu görebilmektedir: “Bu makinelerin çıktısı öyle büyüktür ki tüm insanlara giysi verilebilir; bu yeni tarım yöntemleri ve yeni tarımsal uygulamalar öyle büyük miktarda mahsuller vermektedir ki, tüm insanlara gıda verilebilir; bütün bir insan topluluğuna iyi bir yaşamın temellerini sunacak olan aygıtların kendisi, ne sermayeye ne de toprağa sahip çoğunluklar için işkence aygıtlarına dönüşmüştür.”

Başlangıcından bu yana kapitalizm, büyüme esnasında kendisine çekebildiği ancak büyüme yavaşladığında yine onları kapı önüne atabileceği bir işsizler veya yarı işsizler havuzunun varlığına dayanmıştır. Bu istihdam edilmemiş “rezerv ordusu” ülkeden ülkeye değişir ancak hiçbir yerde nüfusun %6 veya 7’sinin altına düşmez; nitekim birçok yerde bunun bir hayli üzerindedir. 2007’de krizin patlak vermesi, beş yıl sonra bile hafifletilememiş bir yüksek işsizlik dönemi başlattı; ABD’de bu oran %8’in üzerindeyken, Avrupa’da %11’in üzerinde seyretmekte; aynı rakamlar genç insanlar ve “cesaretleri kırılmış” işçiler dahil edildiğinde çarpıcı şekilde artmaktadır.

Kapitalizmin büyümesi iş yaratır; nitekim bu başkanların ve uzmanların sürekli dillerine doladıkları bir gerçektir. Ancak uzun vadede, kapitalizm aynı zamanda emeğin üretim sürecindeki rolünü azaltması sonucunda, meslekleri yok eder. İşsizlik kapitalizmin içkin bir özelliğidir, diğeri ise kapitlistlerin işi olan işçilere uyguladığı disipline bel bağlamasıdır. Herkesin çalışma saatini azaltmak ve herkese iş vermek yerine, kapitalizm çalışma saatlerini ve yoğunluğunu azamiye çıkarır; bunu yaparken, işçi sınıfını kontrol altında tutmanın, emek maliyetlerini azaltmanın ve böylelikle kârı büyütmenin bir aracı olarak işsizlik tehditinden, yani işçilerin yerini daima daha ucuza çalışmaya hazır kişilerin bulunabileceği tehditinden faydalanırlar. Bir diğer deyişle, verimliliği artıran ve bu sayede herkes için daha iyi yaşam standartlarıyla daha az iş imkânı sağlayan sürecin kendisi, kapitalizmin etkisiyle işçilerin pahasına sömürü artırmanın ve milyonlarca insanı geçim kaynaklarından yoksun bırakmanın aracına dönüşür.

Kapitalistlerin kendilerine dışsal bir zorunluluk olarak dayatılmış olan, daha fazla biriktirmek amacıyla birikim yapmaya dönük fanatikçe niyetleri, toplumun üretici güçlerinin büyümesini tetikleyen bir rol oynar. Bunu yaparken bu gelişmenin, sömürdüğü ve bir kenara attığı çoğunluğa sağladığı yararı inkâr etse de böyle olur. Sistem ancak üretimin maddi koşullarını yarattığı noktada meşrulaşır; nitekim bu “tek başına, içerisinde her bireyin eksiksiz ve serbestçe gelişiminin temel ilke olacağı bir daha üstün bir toplum biçiminin temelini şekillendirecek şeydir.”

(…)

Çevirmen: Akın Emre Pilgir
*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Paul D’Amato Amerika’da üç ayda bir yayımlanan International Socialist Review dergisinin editörleri arasında ve aynı zamanda Socialist Worker’e katkı sunmaktadır. Sosyalist ve aktivist bir yazar olan D’Amato Şikago’da yaşamaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.