Martha Quest –  Şiddetin Çocukları 1 – Doris Lessing

 

“Martha Quest, İngiltere’den büyük umutlarla Afrika’ya gelen ailesiyle birlikte bir çiftlikte yaşayan zeki, duyarlı, tutkulu bir genç kız… Gündüz düşleri, vahşi doğada çıkılan yalnız yürüyüşler ve saatlerce dalıp gidilen kitaplarla geçen çocukluk yılları… Ardından yetişkinliğe geçiş sancıları, öfke nöbetleri, hayatı dolu dolu yaşamaya karar vermiş bir genç kadının aileden kopuşu… Başarılı olmuş bir isyanın sonunda gelen özgürlük ve trajedi… Martha Quest hayatı keşfetmek ve anlamlandırmak için çıkılan bir yolculuğun, bitmek tükenmek bilmeyen bir azmin öyküsü. Nobel ödüllü Doris Lessing’in hayatından izler taşıyan Martha Quest, iki dünya savaşı arasında doğup büyüyen bir nesli anlatan beş kitaplık “Şiddetin Çocukları” dizisinin ilk cildi. Modern Klasikler dizisinde yerini alan bu başyapıt, ilk kez Türkçe okurlarıyla buluşuyor.” Martha Quest/Şiddetin Çocukları 1’den okuma parçası yayımlıyoruz.

Verandanın iki yaşlı kadının oturup örgü ördüğü kısmı bir altın yağmur sarmaşığıyla güneşten siperlenmişti; güçlü dallar çiçekle öylesine doluydu ki kızgın ikindi güneşi bunların karşısında kendi ışığının sarkan portakal rengi salkımlarda görülen kırılmış dalgalarında tutsak kalmıştı sanki. Bu renkli bariyerin içi karartılmış bir boşluktu, iki tarafını kaba kerpiç duvarlar (evin dış duvarları) oluşturuyordu ve üçüncüsünde, içinde pembe ve beyaz sardunyalar bulunan boyanmış gaz tenekeleriyle dolu bir bank vardı. Yaprakların arasından geçen güneş kırmızı çimentodan zemine ve kadınların üzerine serbest altın renkleri serpiyordu. Kadınlar öğle yemeğinden beri buradaydı ve güneş batıncaya kadar kalacak, konuşacak, biteviye konuşacaklardı dizginlerinden boşanmış sevecen dilleriyle. Bunlar Bayan Quest ve Bayan Van Rensberg’di, ve Martha Quest, on beş yaşında bir kız, tamamen güneş içindeki basamaklara oturmuş, parlak ışığı gölgesiyle kitabından uzak tutmak için gövdesini biçimsiz bir şekilde çarpıtmıştı.

Kız kaşlarını çattı ve kadınlara zaman zaman sinirli bakışlar attı, dedikoduları yüzünden kitabına yoğunlaşmakta zorlandığını belli edercesine. Fakat kalkıp başka yere gitmesine engel olan da yoktu ve tam da bu yüzden kendisine bir şey sorulduğunda ya da ailenin günlük meseleleri konuşulurken adı geçtiğinde kızıp kasılması mantıksızdı. Kadınlara gelince, gözleri zaman zaman üçüncü bir kişiyi dışlayan o donuk bakışlarla kıza takılıyordu, hatta seslerini alçalttıkları bile oluyordu; bu anlarda kız başını kaldırıp onlara müthiş küçümseyici bir bakış atıyordu; çünkü onlar yaşamlarının tatsız yiyeceğine –hizmetçiler, çocuklar, yemek pişirme– bir doğumla ya da bir skandalla çeşni katardı. Kız Havelock Ellis’in seks hakkındaki kitabını okuduğundan ve onlar bundan haberdar olsunlar diye çok çaba harcadığından, alçaltılan seslerde bir anormallik vardı. Ya da daha doğrusu, kız aslında onu okumuyordu: Okuduğu Cohen’in oğullarının ona istasyonda verdiği bir kitaptı.

Ellis ise en üst basamakta, başlığı kolayca görünür bir şekilde, sinir bozucu bir şey olarak duruyordu. Fakat evin idaresinden sorumlu kadınların konuşmasında bazı ritüeller vardır ve hayatının büyük bölümünde böylesi konuşmaları dinlemiş olan Martha’nın bunlardan hiçbirinin şahsi ya da hakaretamiz bir kasıt içermediğini öğrenmiş olması gerekirdi. Ondan beklenen sadece, kendi alışılagelmiş rollerine karşılık “genç kız” rolünü oynamasıydı.

Verandanın öteki tarafında, çalılıklara ve mısır tarlalarına bakacak şekilde yan yana konmuş iki portatif sandalyede Bay Quest ve Bay Van Rensberg vardı; mahsulden ve havalardan ve yerliler sorunundan konuşuyorlardı. Ama sırtları kadınlara dönük oturmalarında, kimi zaman öfkeli aile atmosferinden kaçıp çiftlik işlerinden başka sığınacak bir şey bulamadan haftalarca kısılıp kalmış halde yaşayan erkeklere bu kişisellik dışı konuşmaların ne kadar hoş geldiğini gösteren katı bir tavır vardı. Konuşmaları Martha’ya kadınlarınkiler kadar tanıdık geliyordu; bu iki nehir kızın içinde uyuşuk uyuşuk akıp gidiyordu; uzun, çıplak ve güneş yanığı bacaklarının yerini çarpık duruşu yüzünden değiştirmek zorunda kaldığında duyduğu sinir bozucu ağrı olmasa farkına varmayacağı, kendi kanının akışı gibi. Sonra, “hükümetin çiftçilerden beklediği…” ve “Zenciler saygılarını tamamen kaybediyor çünkü…” gibi cümlelerle dırdır ettiklerini duyunca sert bir hareketle doğruldu ve içinden taşan öfke hem annesine hem de babasına karşı bir nefret seline dönüştü. Her şey aynıydı; o kendini bildi bileli hep aynı şeyleri söyleyip durmaları dayanılacak gibi değildi; bakışlarını onlardan uzağa, kırlara çevirdi.

Edebiyattan bildiği kadarıyla, çiftlik sözcüğünün zihinde uyandırdığı imge düzenli, bir arada, ekili bir şeydi; bir desen oluşturacak şekilde bir araya gelmiş tarlaların ortasında düzgün bir çiftlik evi. Martha birkaç kilometrelik fundalığın ötesindeki, sürülmüş topraktan oluşan pembe bir şeride baktı: Fundalık sonra bir sırta tırmanıyordu koyu yeşil ve kasvetli bir halde ve sonra yine bir çıplak toprak parçası, bu kez çamur sarısı; sonra arka arkaya sırtlar, arka arkaya kıvrımlar, fundalıklar mavi tepeciklerden bir çizgiye kadar uzanıp gidiyordu. Tarlalar, insanın izini pek bırakamadığı bu coğrafyaya ürkek bir müdahaleydi. Martha’nın tepesinde birkaç kilometre çapında daireler çizerek dönen şahin, uzun sırtın üzerine çömelmiş evi, bir buçuk kilometre ötedeki daha küçük bir yükseltide birbirine sokulmuş bir öbek saz damlı kulübeden oluşan yerli kampını gördü ve belki on-on beş parça çıplak toprak parçasını… ve bunların ötesinde, aşağıyı gözetleyen bu kadim gözü rahatsız edecek hiçbir şey, binlerce kuşak boyunca şahin atalarının görmediği hiçbir şey yoktu.

Bulunduğu tepenin üzerinde mavi göğün güçlü hava cereyanlarına doğru yükselen ev, dağlarla çevrili kocaman bir havzanın ortasındaydı. Ön cepheden Dumfries Tepeleri’ne on kilometre uzaklıkta, batıda Oxford dağ sırasının yükselmeye başlayan eteklerine on kilometre, on kilometre doğudaysa Jacob Kalesi denen uzun bir dağ sırası. Arkada, tepelerden oluşan sınırlayıcı bir zincir yoktu ama manzara sonsuz, sınırsız uzanıyor ve mavimsi bir sisin içinde gözden kayboluyordu, düş gücünün onsuz yapamayacağımız o hinterlandı gibi… Büyük düzlük kuzeye açıktı.

Hepsinin üzerinde bulutsuz Afrika göğü bir kubbe gibi uzanıyordu ama Martha ona bakamıyordu zira ışıkla titriyordu; gözlerini çalılıklara indirmek zorunda kaldı; ve bu o kadar tanıdık bir görüntüydü ki, uçsuz bucaksız manzara onda rahatsız edici bir klostrofobi duygusundan başka bir şey uyandırmadı.

Kitabına eğildi. Onu okumak istemiyordu; popüler bir bilim kitabıydı ve başlığı bile onu kasıyor, bulanık ama varlığı kesin bir öfkeyle dolduruyordu. Hissettiklerini ifade edebilseydi belki de, yazarlığın sakin ve nesnel havasının onun içini dolduran rahatsız edici duygulardan çok uzak olduğunu söylerdi; belki de, çevresindekilere ve annesiyle babasına öylesine kızgındı ki bu kızgınlık çevresindeki her şeye taşıyordu. Bu kitabı bıraktı ve Ellis’i aldı. Doğrusu, insan on beş yaşında olunca seksle ilgili bir kitaptan sıkılmak pek olası değildi ama huzursuzdu, çünkü bu ilginç olaylar seçkisi ona kendi sorunlarıyla pek ilgiliymiş gibi gelmiyordu. Gözlerini kitaptan kaldırdı ve on bir çocuk yapmış Bayan Van Rensberg’e bakarak hayallere daldı.

Şişman, yumuşak huylu, çok sevimli bir kadındı; çiçek desenli, temiz, epey bol, uzun bir pamuklu elbise giymişti ve boynundaki kıvrım yapan beyaz fularıyla Martha’nın büyükannelerinden birinin resimdeki haline benziyordu. Uzun etekler giymek ve boyna gevşek bir eşarp bağlamak modaydı ama konu Bayan Van Rensberg olunca moda inatla biçim değiştiriyordu. Martha bunu gördü ve büyülendi; ama o sırada yaşlıca kadının bacaklarına bakıyordu. Kalın ve biçimsizdiler, güneş yanığının maskelediği mor damarları vardı ve nasırlaşmış ayaklarının yüzsüz bir rahatlıkla yayıldığı yeşil sandaletlerle sonlanıyorlardı. Martha iğrenerek, kadının bacakları bu kadar çok çocuk yaptığı için böyle, diye düşündü.

Bayan Van Rensberg kelimenin tam anlamıyla eğitimsizdi; ve sosyal bir durum bunu gerektirdiğinde kendini özür diler durumuna sokmadan –ne öyle hisseder ne de öyle görünürdü– özür dileyebilirdi, örneğin Bayan Quest saldırgan bir şekilde, Martha’nın zeki olduğunu ve kariyer yapacağını söylediğinde. Hollandalı kadının böyle durumlarda sakin ve yumuşak kalabilmesi adamakıllı bir içsel gücün kanıtıydı, çünkü Bayan Quest “kariyer” sözcüğünü Martha’nın gerçekten yapabileceği doktorluk yahut avukatlık gibi bir şey için değil, dünyaya vurulacak bir mühür anlamında kullanıyor, “Benim kızım tanınmış biri olacak oysa sizinkiler sadece evlenecek,” diyordu sanki. Bayan Quest bir zamanlar açık kahverengi saçlı, bahar güneşi gibi içten, güzel ve atletik görünümlü bir İngiliz kızıydı; ama şimdi, İngiltere’de kalsa nasıl olacaksa aynen öyleydi; epey yorgun ve hayal kırıklığına uğramış, ama çocukları için hırsla planlar yapan, kararlı bir ev kadını.

İki kadın da yıllardır, en yakın kasabadan yüz kilometre uzak, ücra bir yer olan bu tarım bölgesinde yaşıyordu; ama bugünlerde dünyanın hiçbir yeri uzak sayılmazdı; evlerinde radyoları vardı ve ikisinin de kendi memleketi diye bildikleri farklı yerlerden düzenli olarak gazeteler geliyordu; Quest’ler için İngiltere’den muhafazakâr gazeteler, Van Rensberg’ler için de Güney Afrika Birliği’nden milliyetçi gazeteler. Zamanın ruhunu, çocuklarının onlara içgüdülerini şaşkına çevirecek bir şekilde davranabileceğini bilecek kadar kavramışlardı ve şimdi Martha’nın elindeki kitaba gelince, başlığında kendi deneyimlerinin epey dışında, tıbbi bir hava vardı. Aslında Martha, basamaklardan ayrılmamasında meydan okuyan bir şeyler olmasaydı, onaylanmadığını ima eden yumuşak ve geleneksel bir iç çekişten başka bir şeyle karşılaşmazdı. Martha’yı yarım saat aralıklarla, eğer gölgeye gelmezse başına güneş geçeceğini söyleyerek uyaran Bayan Quest sonunda, kızların o tür kitaplar okumasında bir zarar olmadığını düşündüğünü söyledi; ve Martha onlara yine bayağı küçümseyici bir bakış attı; aynı zamanda mutsuz ve bezgin bir bakıştı bu, çünkü nedense bu kitabı onlara karşı kendini kanıtlayacak bir araç olarak kullanmakta kararlıydı ama şimdi, elindeki silahın pörsüyüp işe yaramaz hale geldiğini görüyordu.

Üç ay önce annesi sinirli bir şekilde, Epstein ve Havelock Ellis’in iğrenç olduğunu söylemişti. “Bin yıl sonra bu uygarlığın kalıntılarını kazıp da Epstein’ın heykellerini ve Ellis denen adamın kitaplarını bulsalar tam bir vahşi olduğumuzu düşünürler.” Koloni sakinlerinin, diplomasi ve finans münasebetiyle, “modern sanat” denen şeyle gönülsüz bir şekilde karşı karşıya getirildikleri ve sanki birer birer ve toplu halde hakarete uğramış gibi davrandıkları zamanlardı. “Epstein’ın heykelleri,” diyorlardı, “bizi dolaylı bir şekilde bile temsil edecek şeyler değildir.” Bayan Quest bu lafı Zambesia News’taki bir başyazıdan almıştı; sanat yahut edebiyat hakkında belki de yirmi yıldır ilk kez bir yorum yapıyordu. Bunun üzerine Martha da istasyondaki Cohen kardeşlerden Epstein üzerine bir kitap almıştı. Şimdi, insanın beğenisinin belli bir okulda biçimlenmemiş olmasının avantajlarından biri de, bir Epstein eserine bir Michelangelo’yla aynı heyecanlı ilgiyle bakabilmesiydi; yaptığı da buydu. Şaşkına dönmüştü ve röprodüksiyonları gösteren kitabı annesine verdi. Bayan Quest o an meşguldü, o günden beri de Martha’ya, bu sanat eserlerindeki bu denli şok edici ve iğrenç şeyin ne olduğunu söyleme fırsatını hiç bulamamıştı. Havelock Ellis için de durum buydu.

Martha şimdi kendini aptal ve hatta rezil olmuş hissediyordu. Huysuz ve yabani olduğunun da farkındaydı. Her gün, artık bundan sonra çok farklı biri olacağına karar verip duruyordu. Ama hain bir şeytan her seferinde aklını başından alıyor ve annesinden gelen ufacık bir sözü bile üstüne alınıyor, kendini üzerinde düşünmek ve kafa tutarcasına karşılık vermek zorunda hissediyordu. ve bunlar olup bitene kadar hasmı ortadan kaybolmuştu; Bayan Quest ilgilenmiyordu işte.

“Ah,” dedi Bayan Van Rensberg bir sessizlikten sonra, “önemli olan ne okuduğun değil, nasıl davrandığın.” Ve yumuşak bir sevecenlikle dönüp, öfkeden ve güneşten bunalmış Martha’ya doğru baktı. “Başın ağrıyacak kızım,” diye ekledi otomatik bir şekilde; Martha inatla kitabının üzerine kapandı, yerinden kıpırdamadı ve gözleri yaşla doldu.

İki kadın, gayet doğal bir şekilde, gençken nasıl davrandıklarını konuşmaya başladılar, ama biraz çekinerek çünkü Bayan Van Rensberg kendi yaşadıklarında bu İngiliz kadının yadırgayacağı bir sürü şey olduğunu hissediyordu; konuştukları, neler yaptıklarıyla ilgili anılar değil, ikisinin de kendi geleneklerine has cümlelerdi ve kulağa çok benzer geliyordu. Bayan Van Rensberg Hollanda Reform Kilisesi’ndendi, Quest’lerse İngiliz Kilisesi’nden. Bunu tartışmıyorlardı, siyaseti tartışmadıkları gibi… Peki neyi tartışıyordu ki bunlar? Martha sık sık düşünürdü de, bunların yıllardır süren dostluğu sırf, söz edilmeyenler sayesinde ayaktaydı, yani önemli olan her şey ve bu düşünce onu harekete geçiren duyguyu, yani çevresine duyduğu abartılı nefreti körüklüyordu. Öte yandan, kadınlardan biri muhafazakâr İngiliz, öteki de muhafazakâr Afrikaner olduğundan, bu dostluk, nezaketin ve iyi duyguların neredeyse aşılmaz engellere karşı bir zaferi gibi görülebilirdi, çünkü ikisi de, birbirine benzeyen gelenekleriyle, birbirlerinden nefret etmeye mahkûmdu. Bu manzara da, dostluk standartları çok yüksek olan ve o gerçek, ideal dostun bir gün karşısına çıkmasını hâlâ bekleyen Martha’nın hoşuna gitmiyordu tabii ki.

“Dost,” diye geçirmişti günlüğüne, “Pasifik sularında zarifçe yüzerek denizcileri kandıran, palmiyelerle dolu bir adadır…” Ve sayfada ilerlediğinizde sonraki altı çizili cümle şuydu: “Adada yaşayanlar olduğu söyleniyor, ama gemisi batmış denizci sahilde hiç ayak izi göremedi.” Ve bir sonraki: “Gerçek dostlarımız, bağlandıklarımızın ancak uzak akrabalarıdır.”

Peki Bayan Van Rensberg uzak bir akraba bile sayılabilir miydi? Elbette hayır. Dostluğun kutsal adına bir ihanet olurdu bu.

Martha, Bayan Van Rensberg’in Bay Van Rensberg tarafından nasıl tavlandığının uzun hikâyesini (ilk kez olmamak üzere) dinledi; kadın, aşk ilişkisi diye tanımlanabilecek (gerçi zamanın tabularına içgüdüsel bir şekilde itaat eden Martha böyle tanımlamıyorsa da) her şeyi mizahi bir dille gülünçleştiriyordu. Sonra Bayan Quest de kendi nişanlanışının aynı şekilde mizahi ama çok daha kuru hikâyesini anlattı. Farkına varmadan da olsa bayağı sansürlenmiş bu iki hikâye bittiğinde ikisi dönüp Martha’ya baktı ve ikisi aynı anda, uysalca içlerini çekti. Gelenekler onların gençleri, duyarlı ve saygın yaşamlarının meyvelerini, uyararak onlara ahlaki yönden yardım etmelerini gerektiriyordu; ama Martha’nın bakışı ikisini de caydırdı.

Bayan Van Rensberg önce tereddüt etti ama sonra sert bir şekilde (sertliği kendi tereddüdüne yönelikti), “Bir kız kendini erkeklere saydırmalı,” dedi. Birden ona bakan Martha’nın gözlerindeki nefret ve küçümsemeyi görünce irkildi ve destek için Bayan Quest’e baktı.

“Doğru,” dedi Bayan Quest epey tereddüt duyarak. “Bir erkek asla, saygı duymadığı bir kızla evlenmez.”

Martha yavaşça doğrulup kitabını artık onun için yararsız bir şeymiş gibi kapattı ve sakince gözünü dikip onlara baktı. Nefretini bastırmak için harcadığı çabadan rengi bayağı sararmıştı şimdi. Kalktı ve sakin ama gergin bir sesle “Mide bulandırıcısınız,” dedi, “pazarlıklar ve hesaplar ve…” Gerisini getiremedi. “İğrençsiniz,” diye bitirdi zayıf bir sesle, dudakları titreyerek. Sonra bahçeye doğru sert adımlarla yürüdü ve koşarak fundalığa girdi.

İki kadın sessizce onu seyretti. Bayan Quest alt üst olmuştu, çünkü kızının onu niçin iğrenç bulduğunu bilmiyordu; bu sırada Bayan Van Rensberg’se duruma uygun düşecek, duygudaş bir söz bulmaya çalışıyordu.

“Çok inatçı,” diye mırıldandı Bayan Quest özür dilercesine ve Bayan Van Rensberg “Yaşından,” dedi, “tıpkı benim Marnie gibi.” Doğru sözü bulamadığının farkında değildi: Bayan Quest kendi kızını, tümüyle zevksiz bulduğu, on beşinde yetişkin elbiseleri giyip ruj süren ve “oğlanlar”dan konuşan Marnie’yle aynı seviyede görmüyordu. Bayan Van Rensberg arkadaşının duygularının şiddetinden neredeyse tümüyle habersizdi. Kadının Martha’ya karşı katılığını İngilizlerin o tuhaf kusurlarından biri sayıp üzerinde durmamıştı; ayrıca, Marnie’nin potansiyel olarak aklı başında bir kadın, iyi bir eş ve anne olacağını biliyordu. Konuşmaya devam edip Marnie’den söz ederken Bayan Quest bu sosyal gaftan ötürü sıkılarak dinliyor, “Tabii” ya da “Doğru” diyor, kızındaki sorunun yanlış çocuklarla arkadaşlık etmesinden kaynaklandığını düşünüyordu ve düşündüğü de bizzat Marnie’ydi. Ama Hollandalı kadın üstünlük taslanacak biri değildi, ulusal gururu İngiliz kadının üstünlük taslama merakı kadar güçlüydü ve konuşmaları hemen hizmetkârlara ve yemek pişirmeye kaydı. O akşam ikisi de kocalarına bir diğerini şikâyet edecekti; biri, İngilizce telaffuzun incelikleriyle, sınıfsal meseleler üzerine, Bayan Van Rensberg’in “gerçekten sabrını zorladığı” hakkında konuşurken diğeriyse gayet dobra dobra, bu Conilerin çok asabını bozduğunu, bunların hepsinin aynı olduğunu, üzerinde yürüdükleri her toprağı kendilerinin sandıklarını söyledi. Sonra, bu itiraf edilmemiş suçların ardından yerel telefondan birbirlerini arayacaklar ve yarım saat falan, yemeklerden ve hizmetkârlardan konuşacaklardı. Her şey eskisi gibi devam edecekti daha doğrusu.

Bu arada Martha yeni yetmelere özgü mutsuzluğunun ıstırabıyla bir ağacın altındaki uzun otların arasında yatıyor ve annesinin iğrenç olduğunu, bütün bu yaşlı kadınların iğrenç, yalanları, kaçamak konuşmaları, orta yol bulmalarıyla bütün bu ilişkilerin tamamen mide bulandırıcı olduğunu tekrarlıyordu kendi kendine. Zira, o yaştaki bütün gençler gibi Martha da bütün hücreleriyle istediği o tastamam hayat koşulları tarafından ihanete uğrayacağını biliyor ve acı çekiyordu.

Kısa süre sonra biraz sakinleşti. Beyninin kendini koruyan bir siniri uyarılmış ve bunun sonucunda kolları, bacakları ve hatta yüzünün kasları bile kasılmıştı. Kayıtsız ve kafası karışık bir halde bakıyordu hemen ayağının dibindeki, güneş içinde ve pırıl pırıl fundaya; çünkü onu görmüyordu, kendini görüyordu ve bunu sahip olduğu tek donanım olan edebiyat sayesinde yapabiliyordu. Çünkü insan eski zamanlarda geçen romanlar okursa ve romanlar da kendi dönemlerindeki yaşamı, umduğumuz ve güvendiğimiz gibi doğru bir şekilde yansıtıyorsa, insan o zamanlar genç olmanın şimdikinden çok daha kolay olduğu sonucuna varmak zorunda kalır. X ve Y ve Z, o kaygısız erkek ve kadın kahramanlar okuldan nefret ediyor, onları hiç anlamayan ana babalarını ve hocalarını küçümsüyor, yıllarını kendilerinden tamamen aşağıda gördükleri bir çevreden kurtulmak için mücadeleyle mi geçiriyorlardı? Hayır; öte yandan, yüz yıl sonra insanlar bu yüzyılın romanlarını okuyacak ve (istisnasız) herkesin yeniyetmeliği bir hastalık gibi çektiği sonucuna varacak, çünkü ellerine hangi romanı alsalar bu durumu betimliyor olacak. O halde? Martha işkence çekiyordu ve bundan kurtuluş yoktu.

“Belki de,” diye düşündü (böyle anlarda sığınağı olan kara mizaha doğru çekilerek) “insan, diyelim on dört yaşından yirmi yaşına kadar olan, yani yeniyetmelerin yaşamdan yeniden keyif duymaya başlayacakları günlere kadar geçen vakti sadece okumaya mı ayırmalı? O müstakbel yazarlar ne kadar şanslı,” diye düşündü, “içlerinden geldiği gibi ve bir sorundan kaçındıkları hissine kapılmadan yazabilecekler”: “Martha normal şekilde okuluna gitti, hocalarını seviyordu, ana babasıyla dosttu ve geleceğe, mutlu, güzel geçecek bir yaşama duyduğu güvenle bakıyordu!” Fakat o zaman (ve burada, onun durumunu sürekli ve kitaplar dolusu analiz eden o soğukkanlı akıl hocalarına karşı bir kinin iç burkan spazmını hissetti) neyi yazacaklardı ki?

Bu savunucu kin onu rahatlattı ve neredeyse kendine güven duyarak yeniden sırt üstü uzanıp kendini düşünmeye başladı. Daha önceki zamanlarda yaşamış gençlerin hiç bilmediği bir yükü çekmesi gerektiğinin bilincine sık sık öfkeli bir şekilde varmışsa, bu durumun, bunu taşımasını mümkün kılacak bir silahı geliştiriyor olduğunun bilincine varmasından başka bir anlamı yoktu. Martha sadece mutsuz değildi, düş kırıklığına uğramış bakışlarını bu mutsuzluğun üzerinde yoğunlaştırabiliyordu. Belki de alnının hemen arkasında yer alan çok aydınlık bir boşluk gibi hissettiği bu nesnel gözlemci, son iki yıldır ona hep ödünç kitaplar veren, istasyondaki Cohen çocuklarının armağanıydı. Joss Cohen ekonomi ve sosyolojiye eğilimliydi ve Martha bunları kişisel olarak pek içine girmeden okuyordu. Solly Cohen psikolojiye âşıktı (bunu niteleyecek başka bir sözcük yok); bununla ilgili her şeyi tutkuyla savunurdu, hatta kahramanları birbiriyle çelişkiye düştüğünde bile. Martha bu kitaplar sayesinde kendisine dışarıdan bir gözle bakabilmeyi öğrenmişti. O bir ergendi ve dolayısıyla mutsuzluğa mahkûmdu; İngilizdi ve dolayısıyla huzursuz ve savunmadaydı; yirminci yüzyılın dördüncü on yılında yaşıyordu ve dolayısıyla ırksal ve sınıfsal sorunlarla, kurtulamayacak bir şekilde kuşatılmıştı; dişiydi ve geçmişin zincirlenmiş kadınlarını reddetmek zorundaydı. Ona suçluluk ve sorumluluk ve özbilinç ile işkence ediliyordu. İşkenceden dolayı üzülmüyordu, gerçi Cohen kardeşlerin kendisini bu şekilde görmesinden haince bir zevk aldığını net bir şekilde gördüğü bazı anlar vardı, ama bu da gayet doğaldı. Aslında bakılırsa, arada onlardan nefret ettiği de oluyordu.

Fakat belki de tahmin edemedikleri şuydu; kendisine böyle katı bir nesnellikle bakmak, onu mantıksızca endişelendirmek yerine sadece düşünmeye sevk ediyordu. Evet, bütün bunlar söylendiğine göre, niçin bunu sonuna kadar sürdürmek zorunda olayım? Eğer bunu biliyorsak, niçin bunu yaşamak gibi meşakkatli bir işe katlanalım ki? Martha, belli belirsiz olsa da, artık yeni bir şeye geçmenin zamanının geldiğini hissediyordu ve yeter denmesi gereken şeylerin adını koymanın.

Öte yandan, bizzat uzmanlar da onun kendini nasıl görmesi gerektiği konusunda kuşkuluydu sanki. Yaşamının daha Bayan Quest’in rahminde bir şey görmeden büzülerek durduğu zaman belirlenmiş olduğunu söyleyen bir grup vardı. Martha balık ve kertenkele ve maymun aşamalarından geçerek büyüyor, çok eski denizlerin sularında çalkalanıyordu, kulaklarında gelgit ritimlerinin ninnisiyle. Ama bu gelgitler, yani Bayan Quest’in nabızla vuran kanı ona belirsiz mesajlar değil, bebeğin pasif beynine bir kader gibi çöken öfke ya da sevgi ya da korku ya da kin şarkıları söylüyordu.

Sonra, Martha’yı kader yoluna sokan şeyin bizzat doğum olduğunu söyleyenler vardı. Karakteri ve dolayısıyla yaşamı, uzun bir dehşet gecesinde, yani Bayan Quest’in rahminin kasıldığı ve yükünü direngen kemik kapılardan dışarıya atmak için mücadele verdiği (çünkü Bayan Quest ilk çocuğunu doğurmak için epey yaşlıydı) zor bir doğum gecesinde, şoka girmiş ve bitkin, yüzü forsepslerden ötürü geçici yaralarla morarmış halde çıktığı o doğumda belirlenmişti.

Peki ya sadece tek bir şeyde, yani yaşamın ilk beş yılının daha sonraki her şey için değişmez bir temel oluşturduğunda uzlaşan gruplara ne demeli? O yıllarda (gerçi hatırlayamıyorsa da) onda sonsuza dek sürecek ciddi izler bırakan olaylar cereyan ediyordu. Kader, kaçınılmaz yazgı duygusu hepsinde ortak tek mesajdı. Martha, ana babasına karşı şiddetli muhalefetini gösterirken, onların üzerindeki etkisinin değiştirilemeyeceğini, kendisini değiştirmek için artık çok genç olduğunu öğreniyordu sürekli. O kitapların hiçbirini, sanki annesiyle bir kavgadan yeni çıkmış gibi bir bitkinlik hissetmeden okuyamaz hale gelmişti. Bir yerli, kırlardan koşturarak, elinde Cohen kardeşlerin gönderdiği yeni bir kitap paketiyle çıkageldiği zaman kitapları görmeye bile dayanamıyor ve kendini okumaya hazırlamak için bıkkın bir gönülsüzlükle mücadele etmek zorunda kalıyordu. O anda bile halihazırda yatak odasında bir kenara bırakılmış beş-altı kitap vardı ve bunları okumanın kendisi hakkındaki bilgilerini artıracağını ama diğer yandan bu bilgileri nasıl kullanacağı hakkındaki fikirlerinin giderek azalacağını gayet iyi biliyordu.

Fakat kitaplarını okumak onu mutsuz etse de, dükkânda onları ziyaret etme fırsatı bulduğunda hayatının en mutlu anlarını yaşıyordu. Konuşmaları onu neşelendiriyor, o an her şey daha kolay görünüyordu. Ana babası istasyona gittiğinde Martha yürüyerek zenci dükkânına gider, bazen de oradan geçen bir arabaya binerdi. Bazen de, çoğu zaman gizlice, bisikletiyle gittiği olurdu, çünkü yasaklanmıştı. Ama bu dostlukta Bayan Quest yüzünden daima bir tedirginlik vardı; daha geçen hafta Martha’ya çıkışmıştı. Kadının derdi neyse, doğrudan “Senin Yahudi dükkân sahipleriyle görüşmeni istemiyorum,” diyemiyordu. Yahudilerle Yunanların yerlileri herkesten daha çok sömürdüğü konusunda bir tirada başladı ve sanki annesini elinden geldiği kadar mutsuz etmeyi kafasına koymuş gibi davranan bu kızla ne yapacağını bilemediğini söyleyerek bitirdi. Martha’nın hatırladığı kadarıyla ilk kez ağladı ve sözleri sahtekârcaysa da duyguları öyle değildi. O gözyaşları Martha’yı çok derinden etkilemişti.

Martha daha dün, istasyona gitmek için bisikletini çıkarmak üzereydi, Cohen kardeşleri görmeye fena halde ihtiyacı vardı; fakat annesiyle yaşanacak yeni bir münakaşayı daha düşününce durdu. Suçluluk duyarak bisikleti olduğu yerde bıraktı. Gerçi onlara Bayan Van Rensberg’in şahit olduğu aptalca ve abartılı davranışını anlatmayı her şeyden daha çok istiyordu, böylece onlar da buna güler ve onu yumuşakça düzeltirlerdi; ama bisikletini çıkarıp gizlice istasyona gitmek şöyle dursun, o büyük ağacın altından kalkacak gücü bile bulamıyor, özlenmeyeceğini umut ediyordu. Öylece, kökleri sırtının altında ikinci bir belkemiği gibi sert duran ağacın altında kaldı ve yukarıya, yaprakların ötesinde bronz bir ışık yaygarası gibi parlayan gökyüzüne baktı. Etli yaprakları parmaklarıyla ezdi ve annesiyle Bayan Van Rensberg’i düşündü yine. O, Bayan Van Rensberg gibi şişman ve hantal bir ev kadını olmayacaktı; annesi gibi sert, öfkeli ve tatminsiz de olmayacaktı. O halde kim gibi olacaktı ki? Aklı, kendisine sunulmuş kadın kahramanlara yöneldi, fakat onları da bir kenara bıraktı. Kendisiyle geçmiş arasında bir uçurum vardı sanki ve düşünceleri kafasında şaşkın ve aç bir halde yüzüyordu. Doğruldu, tutulmuş sırtını ovuşturdu ve bodur ağaçların arasındaki koridorlardan, tüy gibi pembe çimenlerle dolu bir vadinin ötesindeki, evden bakınca görünmeyen bir tarladaki kırmızı toprak parçalarına baktı.

Orada hareket eden bir öküz grubu vardı, bir saban, uzun kırbacıyla sabanı süren bir yerli; öküz grubunun önünde de, en öndeki öküzlerin burun deliklerinden geçirilmiş ipleri çeken, bir peştemal dışında tümüyle çıplak, küçük bir siyah çocuk. Saban süren adamdan hoşlanmadı Martha; kırbacı çok büyük bir zevkle kullanan haşin ve sert bir adamdı; ama kendisi için reddettiği acıma duygusu dışa taşarak o siyah çocuğu koruyucu bir battaniye gibi sardı ve düşünceleri yine yüzdü ve çırpındı sanki suyu temizlermiş gibi. Şimdi bir siyah çocuk yerine bir sürü çocuk görüyordu ve böylece, her zamanki hayaline kolayca dalıverdi. Sürülmüş tarladan uzağa, kırların ötesindeki Dumfries Tepeleri’ne baktı ve kimsenin işine yaramayan o diyarı kendi hayaline uyarladı. Orada, haşin çalıların ve bodur ağaçların üzerinde bembeyaz parıldayan, soylu bir kent yükseliyordu; dört köşe biçiminde inşa edilmişti ve basamaklar halinde inen, çiçeklerle çevrili terasları boyunca uzanan sütunlu revakları vardı. Suları şapırdayan çeşmeler ve flüt sesleri vardı; sakin ve güzel, siyah ve beyaz ve kahverengi kentliler birlikte dolaşıyordu; yetişkinlerden oluşan bu gruplar çocukları görünce duraklıyor ve zevkle gülümsüyordu; Kuzey’in mavi gözlü, beyaz tenli çocukları ile Güney’in bronz tenli, siyah gözlü çocukları el ele oynuyordu. Evet onlar bu efsanevi ve antik kentte çiçeklerin ve terasların, beyaz direklerin ve büyük ağaçların arasında koşup oynayan bu çok babalı çocuklara gülümsüyor, onları onaylıyordu…

Yaklaşık bir yıl sonraydı. Martha aynı ağacın altında ve tam da aynı pozisyonda oturmuştu. Ellerinde farkında olmadan ezip yeşil ve yapışkan bir hamura dönüştürdüğü yapraklar vardı. Kafası yine aynı hayalle, yalnız daha bir ayrıntılısıyla meşguldü. O kentin, merkezdeki pazar yerinden, dört dış kapısına varıncaya kadar bir planını çizebilirdi. Kapılardan birinin dışında annesiyle babası, Van Rensberg’ler, daha doğrusu, hayal gücünden yoksunlukları ve kıt anlayışları yüzünden altın kentten sonsuza dek dışlanmış bölge halkının çoğu duruyordu; üzüntü içinde bekliyor, içeriye girmeye can atıyorlardı ama katı ve acımasız Martha tarafından engelleniyorlardı; çünkü maalesef her şeyin, hatta rüyanın bile ağır bir bedeli vardı ve Martha’nın altın çağ versiyonunda en az bir kişinin kapıda durup değersizleri kovması gerekiyordu. Ayak sesleri duyup başını çevirdi ve yerlilerin patikasında dikkatle yürüyen Marnie’yi gördü; kızın yüksek topukları taşların üzerinde yalpalıyordu.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.