Masumiyet Çağı – Edith Wharton

 

“Kendisini kıta Avrupa’sının kökleşmiş ve kemikleşmiş alışkanlıklarından soyutlayarak, yeni tarz bir yaşama biçimi ve yeni tarz bir sosyete yaratmak hevesindeki Amerikan burjuvazisi, kendilerine Avrupa’dan geçmiş pek çok alışkanlığı küçümserken, aslında benzer bir hayatın içinde yaşadıklarını bilmiyorlardı. Hayata bakışları da öyleydi. Bir kadın için en kötü evlilik dul kalmaktan daha iyiydi. Ama evlenilecek erkeğin duruşu, sosyal statüsü ve serveti, seçimleri zora sokuyor, bayanlar arasındaki rekabeti arttırıyordu. May, Archer ile evlenmek konusunda çok istekliydi; Archer’ın kalbi ise Madam Olenska’daydı ve onun kocasından boşanıp kendisiyle evlenmesi için elinden geleni yapıyordu. Madam Olenska ise, ne servetten vazgeçiyor, ne de Archer’a duyduğu sevgiden… Gizlice yapılmış anlaşmalar, kadınların ayak oyunları, gizli buluşmalar, küçük ama ayıp karşılanan tensel yaklaşımların gölgesinde var olmaya çalışan bir aşk… Ama kimin aşkı daha gerçekti? Hem kıtalar ne fark ediyordu ki? Aşk, Amerika’da da Avrupa’da da aşktı… Amerikan edebiyatının önemli kadın yazarlarından biri olan Edith Wharton, aşkın masumiyetini anlatırken bu yoldaki her türlü gizli kapaklı işi kabul edilebilir sayan Amerikan toplumuna da eleştiri getirmekten alamıyor kendisini. Pulitzer Ödüllü bu romanı okurken May’in acısını yaşayacak, Archer için endişelenecek ve Madam Olenska’nın durumuna şaşıracaksınız. 20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının en önemli kadın yazarlarının başında gelen Edith Wharton, dünyadaki ününü Masumiyet Çağı adlı kitabına borçludur. Yayınlandığı andan itibaren artan bir şekilde ilgi görmüş olan bu kitap yazarına Pulitzer Edebiyat Ödülünü de kazanmıştır.” ‘Masumiyet Çağı’ romanından bir bölüm yayımlıyoruz…

 

Kontes Olenska, “saat beşten sonra” demişti ve beş buçukta Newland Archer, duvar sıvası dökülmüş, mor salkımın demirden yapılma balkonun etrafını kuşattığı, Batı Yakası’nın aşağısında Yirmi Üçüncü Cadde’de havai Medora’dan kiraladığı evin zilini çaldı.

Yaşamak için kesinlikle garip bir yerdi. Küçük terziler, ölü kuş doldurucuları ve “yazarlar”, kontesin en yakın komşularıydılar. Bu dağınık caddenin çok aşağısında Archer, çok kez karşılaştığı Winsett adlı yazar ve gazetecinin oturduğunu söylediği, kaldırım döşeli yolun sonunda, bakımsız, ahşaptan yapılma bir ev fark etti. Winsett evine misafir davet etmezdi ama gece gezinirlerken bir keresinde Archer’a göstermişti ve sonrasında Archer kendi kendine, biraz ürpererek, diğer başkentlerde de sanatçıların bu türden döküntü yerlerde oturup oturmadıklarını düşündü.

Madam Olenska’nın yaşadığı yer de aynı görünüşe sahipti. Sadece cam çerçeveleri biraz daha renkliydi ve Archer, evin gösterişsiz ön cephesine geldiğinde, kendi kendine, Polonyalı kontun, kontesin hem geleceğini hem de hayallerini çaldığını düşündü.

Genç adam mutsuz bir gün geçirmişti. Sonradan May’i parkta yürüyüşe çıkarabileceği ümidiyle Wellandlarla öğle yemeği yemişti. Bir önceki gece ne kadar büyüleyici gözüktüğünü, onunla ne kadar gurur duyduğunu ve bir an önce evlenmek istediğini söylemek için onunla yalnız kalmak istemişti; fakat Bayan Welland aile ziyaretlerinin yarısının bile henüz tamamlanmadığını hatırlatmış ve Archer, düğün tarihinin daha öne alınmasını ima ettiği zaman da sitem ederek kaşlarını kaldırıp, “Daha çeyizlerimin nakış işlemeleri bitmedi,” diye iç geçirmişti.

Ailece at arabasına bindikten sonra, bir kapıdan öteki kapıya gezip durmuşlardı ve Archer, akşamüzeri gezmesi bitip nişanlısından ayrılırken kapana kısılmış vahşi bir hayvan gibi hissetmişti kendini. Bu doğal ve sade duygularını böyle bir yöne çekme sebebinin, sosyal bilimler üzerine okuduğu kitaplardan kaynaklandığını düşündü; ama Wellandlar’ın, düğünü gelecek sonbahardan önce planlamadıklarını hatırlayıp, o zamana kadar hayatının nasıl olacağını kafasında canlandırınca ruhuna bir karamsarlık çökmüştü.

“Yarın Chiversler’e ve Dallaslar’a gideceğiz,” diye seslendi Bayan Welland arkasından ve Archer aileleri alfabetik sırayla dolaştıklarını, kendi ailesinin sadece alfabenin ilk çeyreğinde yer aldığını fark etti.

Kontes Olenska’nın, o öğleden sonra Archer’ın kendisini aramasını istediğini (ya da daha çok emrini) May’e de söylemek istemiş; ama yalnız kaldıkları o kısa anlarda söylemesi gereken daha önemli şeyler olmuştu. Ayrıca bu konuyu ona açmanın biraz saçma olacağını düşündü. May’in, özellikle kuzenine kibar davranmasını istediğini biliyordu. Nişanlandıklarının duyurulmasını hızlandıran neden, bu isteği değil miydi? Bunu düşünmesi garip bir his uyandırmıştı içinde; ama kontes gelmemiş olsaydı, o kadar özgür bir adam olamasa da, yine de daha az kesin bir söz vermiş biri olacaktı. Ama May böyle olmasını istemişti ve kendisine daha fazla sorumluluk verilmiş olması, May’e bir şey söylemeden kuzenini arama konusunda onu nasıl olduysa biraz rahatlatmış ve özgür hissettirmişti kendisini.

Madam Olenska’nın kapı eşiğinde dururken hissettiği en yoğun his merak duygusuydu. Emir verirmiş gibi çıkan ses tonu kafasını karıştırmıştı. Bundan, göründüğünden daha zor biri olduğu sonucunu çıkarmıştı.

Kapı, esmer, yabancı görünümlü bir hizmetçi tarafından açıldı. Renkleri canlı bir boyun atkısının altından göğüs çıkıntısı belli oluyordu. Archer, kızın Sicilyalı olduğunu tahmin etti. Beyaz dişleriyle Archer’ı karşıladı. Sorduğu soruları anlamadığını işaret eden bir baş hareketiyle, Archer’ı dar koridordan, şöminesi kısık ateşte yanan oturma odasına geçirdi. Oda boştu ve kız onu orada uzun bir süre yalnız bıraktı. Archer, onun, evin hanımını bulmaya gittiğini ya da buraya geliş sebebini anlamadığını sandı. Güney soyundan gelenlerin birbirleriyle pantomim sanatıyla anlaştıklarını biliyordu ve kızın anlaşılamaz bir şekilde omuz silkmesi ve gülmesi onu utandırmıştı. Bir süre sonra bir lambayla geri döndü ve Dante ile Petrarch’dan hatırladığı bir grup sözcük, kızın verdiği cevabı aklına getirdi: “La Signora e fuori; ma verra subito.” Anlamı şuydu: “Hanımım şu an evde yok; ama yakında gelecek.”

Bu arada, lambanın yardımıyla, solgun, karanlık bir çekiciliği olan, daha önce hiç görmediği türden bir oda gördü. Kontes Olenska’nın bazı eşyalarını (kendi deyimine göre bir yıkıntıdan arda kalan eşyalar) beraberinde getirdiğini biliyordu ve bunların, koyu ahşaptan yapılma masaların üzerinde sergilendiğini farz etti. Yunanistan’dan gelme narin bir parça, şömine rafının üzerinde duruyordu ve kırmızı bir şam kupası da, içerisinde İtalyan görünümlü bir çiftin resimlerinin bulunduğu eski çerçevelerin arkasındaki renksiz duvar kâğıdına monte edilmişti.

Newland Archer, İtalyan sanatı hakkında bildikleriyle gurur duyuyordu. Çocukluğu Ruskin ile beraber geçmişti ve son zamanlarda yayımlanan bütün kitapları okumuştu: John Addington Symond’ı, Vernon Lee’nin “Euphorion”ını, P.G. Hamerton’ın denemesini ve “Walter Pater ile Rönesans” adlı mükemmel yeni seriyi. Botticelli hakkında her şeyi biliyordu ve Fra Angelico hakkında da biraz havalara girerek konuşuyordu. Fakat bu resimler onu şaşırtmıştı; çünkü hiçbiri İtalya’ya gezmeye gittiğinde bakmaya alışık olduğu şeylere benzemiyordu ve belki de düşünce gücü, görünüşe göre kendisini kimsenin beklemediği ve tuhaf bir şekilde içinde bulduğu bu garip ve boş ev tarafından zayıflatılmıştı. Kontes Olenska’nın isteğini May Welland’a söylemediği için suçluluk ve nişanlısının kuzenini görmeye gelme ihtimalini de düşününce biraz rahatsızlık duydu. Archer’ı bir bayanın şöminesinin yanında akşam karanlığında yalnız bir şekilde beklerken bulsa ne düşünürdü acaba?

Fakat geldiğine göre beklemeliydi de. Bir sandalyeye oturdu ve ayaklarını kütüklere doğru uzattı.

Onu bu şekilde emrederek davet etmesi ve unutması çok tuhaftı ama Archer, küçük düşürülme hissinden çok merakla doluydu. Odanın havası daha önce içinde nefes aldığı odalardan çok faklıydı, ki bilinci macera hissiyle kaybolmuştu. Daha önce de duvarında kırmızı bir şam kupası ve “İtalyan okul” resimleri asılı oturma odalarında bulunmuştu. Fakat onu asıl etkileyen şey, Medora Manson’ın kiralamış olduğu, arka planı bozan, bozkır otlu ve küçük heykelli bu eski evi, biraz dokunuşla ve birkaç eşyanın ustalıkla yerleştirilmesi sonucu özel, “yabancı”, eski, romantik sahneleri ve duyguları çağrıştıran bir yere dönüştürmüş olmasıydı. Masa ve sandalyelerin dekoruna bakarak bu hileyi çözümlemek için ipucu bulmaya çalıştı. Aslında sadece iki tane gül (kimsenin bir düzineden daha az almayacağı) dirseğinin yanındaki ince vazoya konmuştu ve mendillere sıkılandan değil de, daha çok bir çarşı kokusunu; Türk kahvesi ya da kurutulmuş gül kokusunu anımsatan bir koku etrafa yayılmıştı.

May’in aklı oturma odasının nasıl göründüğü düşüncesiyle başka yerlere gitti. “Çok kibar” davranan Bay Welland’ın, Doğu Yakası’nda Otuz Dokuzuncu Cadde’ deki inşaatı yeni bitmiş bir evde gözü olduğunu biliyordu. Semt uzaktı ve boru tesisatının mükemmel olduğunu düşünen ama standart rengin, New York’u soğuk çikolata sosuna dönüştürdüğü fikrini savunan genç mimarların kahverengi taşa karşı yaptıkları protesto sonucu ev, soluk, yeşilimsi sarı bir taşla inşa edilmişti. Archer, ev konusunu göz ardı etmek için seyahat etmeyi tercih ederdi. Wellandlar, uzun süre Avrupa’da yapılacak olan balayını (belki bir kış boyu da Mısır’da) onaylamış olsalar da, geri dönüş için çiftin kesinlikle bir evi olması gerektiği fikrindeydiler. Genç adam, kaderinin mühürlenmiş olduğunu hissetti; çünkü geri kalan hayatı boyunca o yeşilimsi sarı evin kapısının demir parmaklıkları arasında gezinecek ve antreden, cilalı sarı tahta kaplamalı salona geçip duracaktı. Ama bunun da ötesinde, hayal gücü genişleyemeyecekti. Yukarıdaki oturma odasında bir cumba olduğunu biliyordu; ama May’in onunla nasıl başa çıkacağını hayal edemedi. May, Welland oturma odası için mor saten ve sarı püsküller, sedef işlenmesi taklit edilmiş masalar ve içi kırılacak eşyalarla dolu yaldızlı vitrinler öneriyordu. Kendi evinde olanlardan farklı bir şey istemesi için bir neden göremedi ve Archer’ı rahatlatan tek şey, muhtemelen kütüphanesini kendisinin yerleştirmesine izin vereceği düşüncesiydi ki kesinlikle mobilya ve kapakları camsız, sade, yeni kitaplıklarla dekore edilecekti.

Yuvarlak göğüslü hizmetçi içeri girdi, perdeleri açtı, bir kütüğü geriye itti ve teselli ederek, “Verra, verra,” dedi. O gidince Archer ayağa kalktı ve etrafta gezinmeye başladı. Daha fazla beklemeli miydi? Bulunduğu konum saçma sapan bir hâl almaya başlamıştı. Belki de Madam Olenska’yı yanlış anlamıştı. Belki de onu hiç davet etmemişti.

Arnavut kaldırım taşlı sakin caddeden insan sesleri geldi. Evin önünde durdular ve bir at arabası kapısının açıldığını duydu. Perdeyi aralayarak akşam karanlığına baktı. Sokak lambası yanıyordu ve ışığının altında Julius Beaufort’un büyük bir at tarafından çekilen İngiliz at arabasını gördü. Bankacı, Madam Olenska’ya inerken yardım ediyordu.

Beaufort elinde şapkasıyla arkadaşının onayladığı bir şey söylüyordu. Sonra el sıkıştılar ve Olenska basamakları çıkarken bankacı da arabaya atlayıp gitti.

Odaya girdiğinde, Archer’ı orada gördüğüne hiç şaşırmadı. Şaşırmak, en az alışık olduğu duygulardan biri gibi gözüküyordu.

“Benim komik evimi nasıl buldun,” diye sordu. “Bana göre burası bir cennet.”

Konuşurken bir yandan küçük kadife başlığını çıkardı ve uzun pelerinini bir köşeye atarken düşünceli gözlerle Archer’a baktı.

“Çok zevkli düzenlemişsiniz,” diye karşılık verdi kelimenin tekdüzeliğini hissederek; geleneklere hapsedilmiş, basit ama etkileyici.

“Ah, zavallı, küçük bir ev. Akrabalarım çok aşağılıyorlar beni. Ama ne olursa olsun, van der Luydenlar’ınkinden daha az kasvetli.”

Bu söylenenler onu çok şaşırtmıştı; çünkü van der Luydenlar’ın görkemli evini kasvetli diye adlandırmaya cesaret edecek çok az kişi vardı: Eve giren ve ev hakkında “güzel” diye bahseden ayrıcalıklı insanlar; ama Archer aniden, Ellen genel görüşü yansıttığı için memnuniyet duymuştu.

“Bu eve yaptıklarınız çok etkileyici,” diye tekrar etti.

“Bu küçük evi seviyorum,” diye itiraf etti Olenska. “Ama sanırım beni esas mutlu kılan, burada, kendi ülkemde ve kendi kasabamda olmam ve burada yalnız olmanın verdiği huzur.” O kadar alçak sesle konuştu ki, Archer en son söylediği kelimeyi zar zor duydu.

“Yalnız olmayı çok mu seviyorsun?”

“Arkadaşlarım bana yalnızlık duygusunu hissettirmediği sürece evet.” Ateşin yakınına oturdu ve “Natasha birazdan çayı getirecek,” deyip sandalyesine dönmesi için Archer’a işaret verdi “Bakıyorum ki siz köşenizi çoktan seçmişsiniz,” sözünü ekleyerek.

Arkasına yaslanarak kollarını başının arkasına koydu ve göz kapaklarının altından ateşe baktı.

“Bu en sevdiğim saat.”

Ağırbaşlılığı onda cevap verme hissini uyandırmıştı: “Geleceğimi unuttuğunu düşündüm. Beaufort çok ilgi çekici bir adam olmalı.”

Neşeli bir şekilde baktı. “Niye? Çok mu bekledin? Bay Beaufort bana birkaç ev gezdirdi; çünkü görünüşe göre burada oturmama izin vermeyecekler.” Hem Beaufort’u hem de kendisini aklından çıkarmışa benziyordu ve devam etti: “Daha önce hiçbir şehirde des quartiers excentrique (garip semtlerde) oturmaya karşı çıkıldığını görmemiştim. Birinin nerede oturduğu neden bu kadar önemli ki? Bu caddenin de saygıdeğer olduğunu duydum.”

“Modaya uygun bir yer değil.”

“Moda! Hepiniz böyle mi düşünüyorsunuz? Neden bir insan kendi modasını yaratmasın ki? Ama sanırım ben çok bağımsız yaşadım ve ne olursa olsun, ben de sizin yaptıklarınızı yapmak istiyorum. İlgilenildiğimi bilmek ve kendimi güvende hissetmek istiyorum.”

Bir önceki akşam bir yol gösterene ihtiyacı olduğunu söylediği zamanki gibi duygulanmıştı.

“Arkadaşlarınız böyle hissetmek istiyor. New York aşırı güvenli bir yerdir,” diye ekledi biraz alaylı bir tavırla.

“Evet öyle. Bunu gerçekten de hissedebiliyorsun,” diye haykırdı espriyi anlamadan. “Burada olmak sanki iyi bir kız olup bütün ödevlerimi yapmışım da tatile çıkmışım gibi bir şey.”

Durumunu çok güzel örneklemişti, ama bu, Archer’ı büsbütün memnun etmedi. New York hakkında saygısızca konuşmaktan kaçınmazdı ama aynı ses tonuyla başka birinin bunu demesinden de hoşlanmazdı. New York’un ne kadar güçlü bir makine olduğunu ve kendisini nasıl ezip geçtiğini hâlen anlamadığını düşündü. Lovell Mingottlar’ın yemeğindeki sosyetenin en seçilmiş insanları ona, kaçmasının ne kadar olanaksız olduğunu göstermiş olmalıydı. Fakat ya bir felaketin eşiğinde olduğunun farkında değildi ya da van der Luydenlar’da kazandığı zaferin etkisi altında bunu tamamen gözden kaçırmıştı. Archer ilk teorisinde karar kıldı: Hâlen kendi New York’unun ayrım gözetmediğini sandığını düşündü ve bu varsayım onu kızdırdı.

“Dün gece,” dedi, “New York ayaklarına serilmişti. Van der Luydenlar bir şey yaptılar mı eksiksiz yaparlar.”

“Ah, ne kadar nazikler! Çok güzel bir geceydi. Herkes onları takdir ediyordu.”

Kullandığı sözcükler duruma hiç de uygun değildi. Ancak sevgili yaşlı Bayan Lanningler’de yapılan bir çay partisi hakkında böyle konuşabilirdi.

“Van der Luydenlar…” dedi Archer konuşurken biraz havalara girerek, “New York sosyetesindeki en etkili insanlardır. Ne yazık ki, Bayan van der Luyden’ın sağlığından ötürü, nadiren konuk kabul ederler.”

Ellerini başının arkasından çekti ve düşünceli bir şekilde Archer’a baktı.

“Belki de nedeni budur.”

“Neyin nedeni?”

“Yarattıkları bu büyük etkinin nedeni. Yani kendilerini bu kadar az göstererek.”

Archer’ın yüzüne biraz renk geldi; ona baktı ve aniden neyi ima ettiğini anladı. Bir atışta, van der Luydenlar’ı delip geçmişti ve onlar da çökmüşlerdi. Archer güldü ve van der Luydenlar’ı feda etti.

Natasha kulpsuz Japon fincanlar ve küçük tabaklar içinde çayı getirdi ve tepsiyi alçak bir masaya koydu.

“Ama sen bana bunların hepsini anlatacaksın. Bilmem gereken her şeyi,” diye devam etti Madam Olenska, fincanı Archer’a uzatmak için eğilerek.

“Bana anlatacak, çok uzun zaman baktığım için artık göremediğim şeyleri, gözlerimi açıp tekrar görmemi sağlayacak olan kişi sensin.”

Bileziklerinin birinden küçük, altın renginde bir sigara çıkardı; Archer’a uzattı ve kendine de bir tane aldı. Şöminede, sigaraları yakmak için uzun çıralar vardı.

“O zaman ikimiz de birbirimize yardım edebiliriz. Fakat benim daha fazla yardıma ihtiyacım var. Bana ne yapmam gerektiğini söylemelisin.”

Dilinin ucuna, “Beaufort ile sokaklarda görünme,” cümlesini yanıt olarak söylemek geldi ama odanın havasının içinde kaybolmuştu, ki bu da Olenska’nın havasıydı ve bu tarz bir öğüt vermek, Semerkant’ta gülsuyu için pazarlık eden birisine, New York kışına karşı palto giymesini tavsiye etmek gibi olurdu. New York, Semerkant’tan çok uzaktaydı ve eğer gerçekten birbirlerine yardım edeceklerse, yardımını, Archer’ın, kendi ülkesine tarafsız bir şekilde bakmasını sağlayarak sunmaya başlamıştı. Bu şekilde farklı bir bakış açısıyla bakacak olursa, gözüne çok küçük ve sınırlı gelmişti ama Semerkant’tan baksa gerçekten böyle görürdü.

Kütüklerin arasından bir kıvılcım çıktı ve Olenska ateşe doğru eğildi. Ellerini o kadar yaklaştırdı ki, oval tırnaklarına güçsüz bir ışık dalgası yayıldı. Işık, saç örgüsünden çıkan koyu renkli saçları kızıllaştırdı ve solgun yüzünü daha da solgun gösterdi.

“Sana ne yapman gerektiğini söyleyecek bir sürü insan var zaten,” diye karşılık verdi Archer, anlaşılmaz bir şekilde onları kıskanarak.

“Ah, teyzelerim mi? Ve sevgili büyük annem mi?” Bu fikri tarafsız bir şekilde düşündü. “Onların hepsi yeni bir ev kurduğum için bana biraz kızgınlar. Özellikle de büyük annem. Beni kendi yanında tutmak istiyordu; ama özgür olmalıydım.” Çetin Catherine gibi rahat bir şekilde konuşması Archer’ı etkilemişti ve Madam Olenska’ya bu yalnızlık türünden özgürlüğü isteten şeyin ne olduğunu merak etti. Ama Beaufort düşüncesi içini kemiriyordu.

“Sanırım nasıl hissettiğini anlıyorum,” dedi. “Yine de ailen sana öğüt verebilir, farklılıkları anlatabilir ve sana yol gösterebilir.”

İnce kaşlarını yukarı kaldırdı. “New York bir labirent mi? Beşinci Cadde’de yukarı ve aşağı doğru yürürken böyle düşündüm. Bütün çapraz sokakların da numaraları var!” Bu söylediği sözü Archer’ın pek onaylamadığını tahmin etti ve bütün yüzüne yayılan harika bir gülümsemeyle, “Bunu nasıl seviyorum anlatamam; yukarı aşağı yürümeyi ve her şeyin üzerindeki o büyük, dürüst etiketleri!” diye ekledi.

Fırsat bu fırsattı: “Her şeyin etiketi olabilir; ama herkesin etiketi yoktur.”

“Belki. Çok basite indirgeyebilirim ama eğer yaparsam beni uyar.” Archer’a bakmak için ateşe arkasını döndü. “Gerçekten beni anladıklarını ve bana anlatabileceklerini hissettiğim sadece iki insan var: sen ve Beaufort.”

Archer isimleri duyunca irkildi ve sonra, hızla buna alışarak, ne demek istediğini anladı; duygularını paylaştı ve ona acıdı. Şeytanın güçlerine çok yakın yaşamış olmalıydı ki onun havasında hâlen bu kadar özgürce nefes alabiliyordu. Archer’ın da kendisini anladığını hissettiği için yapması gereken şey, Ellen’ın, kendisinden iğrenmesine rağmen, Beaufort’u görmesini sağlamaktı.

Kibarca cevap verdi: “Anlıyorum ama yine de eski dostlarının öğütlerinden ayrılma. Yani yaşlı bayanları diyorum: Büyük annen Mingott, Bayan Welland ve Bayan van der Luyden. Seni seviyorlar ve sana hayranlar. Sana yardım etmek istiyorlar.”

Kafasını salladı ve iç geçirdi. “Ah, biliyorum, biliyorum! Yardım ederler ama sadece hakkımda hoşnut olmayacakları bir şey duymadıkları sürece. Welland Teyze bunu aynen bu şekilde izah etti… Burada kimse gerçeği bilmek istemiyor mu Bay Archer? Gerçek yalnızlık, sana sadece numara yapman gerektiğini söyleyen insanlar arasında yaşamaktır!” Ellerini yüzüne doğru kaldırdı ve Archer, zayıf omzunun hıçkıra hıçkıra ağlarken titrediğini gördü.

“Ellen! Ah, Ellen hayır, yapma!” diye haykırdı ayağa kalkıp ona doğru eğilerek. Ellen’ın bir elini aşağı doğru çekti; bir çocuğun eliymiş gibi kavradı ve ısıtmaya çalıştı. Bir yandan da onu teselli eden kelimeler mırıldanıyordu ama bir dakika içinde Ellen elini çekti ve ıslak gözlerle Archer’a baktı.

“Burada kimse ağlamıyor mu? Sanırım cennette ağlamaya ihtiyaç yok,” dedi gülümseyerek ve çıkan saç örgülerini sıkılaştırdıktan sonra çaydanlığa doğru eğildi. Ona “Ellen” demiş olması beynine kazınmıştı. Hem de iki kez demişti ve o bunu fark etmemişti. Düşüncelerinin derininde May Welland’ın, New York’ta, belli belirsiz beyaz görünümünü gördü.

Aniden Natasha, zengin İtalyancası’yla bir şey söylemek için başını içeri uzattı.

Madam Olenska, tekrar bir eli saçında, onayladığını belirten bir söz söyledi: “Gia, gia,” ve Aziz Austrey Dükü uzun kürklü, siyah peruklu ve kırmızı kuş tüylü bir bayana yol göstererek içeri girdi.

“Sevgili kontes, sizinle tanıştırmak için eski bir arkadaşımı getirdim: Bayan Struthers. Dün gece yemeğe çağrılmamıştı ve sizi tanımak istiyor.”

Dük, gruba selam verdi ve Madam Olenska bu tuhaf ikiliyi karşılamak için öne atıldı. İkisinin de ne garip bir şekilde uyuştuklarını ya da dükün, arkadaşını getirerek ne kadar büyük bir özgürlük kullanmış olduğunu fark etmemişe benziyordu. Archer, dükün kendisini görmediğini anladı.

“Tabii ki sizi tanımak istiyorum hayatım,” dedi Bayan Struthers, cesur tüylerine ve şımarık peruğuna yakışır bir şekilde sesini yuvarlayarak. “Genç, ilginç ve çekici olan her kişiyi tanımak istiyorum. Dük bana müzikten hoşlandığınızı söyledi, değil mi dük? Sanırım kendiniz de bir piyanistsiniz. Yarın akşamüzeri benim evimde kemancı Sarasate’yi dinlemek ister misiniz? Benim evimde her pazar bir şeyler olur. Bu, New York’un ne yapmak istediğini bilemediği bir gün. Bu yüzden ben de, ‘gelin ve eğlenin,’ diyorum. Dük sizin Sarasate ile baştan çıkacağınızı düşünüyor. Birçok arkadaşınızı da orada görebilirsiniz.”

Madam Olenska’nın yüzü sevinçten ışıldıyordu. “Ne kadar kibarsınız! Dükün beni de düşünmesi ne hoş!” Olenska çay masasına bir sandalye çekti ve Bayan Struthers sandalyeye oturdu. “Gelmeyi kesinlikle çok isterim.”

“Bekliyorum hayatım. Genç bayı da beraberinde getir.” Bayan Struthers arkadaşça selamlayarak elini Archer’a uzattı. “Sizin adınızı hatırlamıyorum; ama eminim sizinle daha önce tanışmıştık. Buradaki herkesle ya burada ya Paris’te ya da Londra’da tanıştım. Siz diplomat değil miydiniz? Bütün diplomatlar bana gelir. Siz de müzik sever misiniz? Dük, kesinlikle onun da gelmesini sağlamalısınız.”

Dük sakalının derinliklerinden, “Tabii,” dedi ve Archer da başını eğdi. Kendisini ilgisiz ve dikkatsiz büyükler arasındaki bir çocuk gibi hissetti.

Ziyaretinin sona erdiğine üzülmemişti. Sadece, keşke daha önce gelmiş olsaydı, diye düşündü. Böylece bazı duygularını bastırabilirdi. Soğuk geceye çıktığında, New York tekrar gözüne uçsuz bucaksız ve May Welland da içindeki en tatlı bayan olarak gözükmüştü. Ona her gün yolladığı zambaklardan göndermek için çiçekçiye döndü. Kargaşa arasında bu sabah çiçek yollamayı unuttuğunu hatırladı.

Kartın üzerine bir iki kelime yazar ve sarılmasını beklerken çiçeklerle donanmış mağazaya göz gezdirdi. Gözleri sarı güllere takılı kaldı. Daha önce bu kadar güneş sarısı güller görmemişti ve aklına gelen ilk şey, zambaklar yerine May’e sarı gülleri göndermek oldu ama güller ona hiç uymuyordu: Fazla zengin, fazla güçlü ve fazla güzellerdi. Ani bir fikir değişikliğiyle ve neredeyse ne yaptığını bilmeden çiçekçiye gülleri başka bir kutuya koymasını söyledi; kartını ikinci kutuya yerleştirdi ve üzerine Kontes Olenska’nın adını yazdı. Sonra tam gidecekken kartı tekrar içinden çıkardı ve buketi kutunun içine koydu.

“Hemen giderler mi,” diye sordu, gülleri işaret ederek.

Çiçekçi, Archer’a, derhâl gideceklerine dair güvence verdi.

(…)

*Masumiyet Çağı romanının 75-88 sayfaları arasındaki bu bölümün yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.