Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı? – Luigi Pirandello

 

“Nobel Edebiyat Ödüllü Pirandello, trajediyle komediyi birleştiren yapıtlarıyla ün kazandı. Şiirlerinin yanı sıra öyküleri, romanları ve oyunlarında sergilediği tavır onu edebiyat dünyasında daima ayrı bir yere koydu. Bu kitapta da, en ünlü karakterlerinden Mattia Pascal aracılığıyla, yaşamın anlamını, ölümü ve ötesini, özgürlüğü hatta sonsuz özgürlüğün sınırlayıcılığını, varoluşu ve dini sorguluyor. Üstelik bunu kimi zaman neredeyse absürd denebilecek bir mizah aracılığıyla yapıyor. Öldü zannedildiği için bunaltıcı yaşamının dayatmalarından kurtulan ancak kendisini sınırsız özgürlüğün hapishanesinde bulan Mattia Pascal sahiden yaşadı mı yaşamadı mı?” Kitaptan bir bölüm yayımlıyoruz.

ÖNSÖZ

Kesin olarak bildiğim bir şey varsa o da adımın Mattia Pascal olduğudur. Bundan da her fırsatta yararlanırım. Biri benden herhangi bir öğüt isteyecek kadar şaşkınlığa düşmüşse, omuz silker, gözlerimi kırpıştırarak ona şöyle derim:

“Benim adım Mattia Pascal.”

“Evet evet, biliyorum bunu.”

“Peki sence bunun bir önemi yok mu?”

Aslında, benim için bile pek önemli bir şey değildi bu. Fakat o zamanlar bunu bile bilmemenin, yani eskisi gibi yeri gelince:

“Benim adım Mattia Pascal,” diyememenin ne anlam taşıdığını kestiremiyordum.

Belki anasız, babasız, geçmişsiz ve geleceksiz olduğunu anlayan bir zavallının nasıl ıstıraplar içinde kıvranabileceğini düşünerek bana acıyan (bu o kadar önemli bir şey değil) biri çıkar. Belki o zaman zavallı bir günahsıza bunca acı çektiren, ahlaki yozlaşmalar, kötülükler ve zarar verenler karşısında hiddet duyanlar olur (bu da pek önemli değil).

Eh, şunu söyleyeyim ki söz konusu olan bu değil. Burada pekâlâ aile soyağacımı çıkararak nereden gelip nereye gittiğimizi anlatabilir ve yalnız anamın babamın değil, atalarımın da adlarını bildiğimi ispatlayabilirim.

Peki ne çıkar bundan?

Şu çıkar: Çok acayip ve görülmemiş bir durum benimkisi! İşte bu kadar acayip ve görülmemiş olduğu için anlatacağım, başıma gelenleri.

Bizim mahallenin kitaplığında iki yıl kadar “fare avcılığı” yaptım ya da başka bir deyişle kütüphanecilik! 1903’te Monsenyör Boccamarza adında biri ölürken, kitaplığını bizim mahalleye bırakmıştı vasiyetinde. Şüphe yok ki bu Monsenyör ya hemşerilerini ve alışkanlıklarını pek iyi bilmiyordu ya da sağladığı bu kolaylık sayesinde, zamanla okumaya merak saracaklarını umuyordu. Şimdiye dek hiç kimsede böyle bir merak doğmadığına tanıklık edebilirim; bunu da onların “istikrarını” övmüş olmak için söylüyorum. Bu armağanı için mahalleliler Boccamarza’ya karşı hiç de minnet duymuş değildi; öyle ki, adamın bir büstünü bile koymayı akıllarına getirmediler. Kitapları da yıllar ve yıllar boyu rutubetli büyük bir depoya yığdıktan sonra, bilmem neden, kitaplık haline getirilmiş olan o küçük, tenha Santa Maria Liberale kilisesine taşıdılar. İşte ne hale geldiğini de düşünebilirsiniz bu kitapların! Sonra da burasını bazı aylaklar için arpalık haline getirdiler; bu adamların bütün görevi, birkaç liret karşılığında, her gün birkaç saat, kitaplardan yayılan küf kokusunu koklamaktan ibaretti.

Bu iş bir gün benim de başıma geldi. Daha ilk günden (çoğu pek nadir ve eski) bu basma ve yazma kitaplara o kadar az değer verildiğini gördüğüm için, yazmak hiç aklımda yoktu. Ancak demin de söylediğim gibi, hikâyemin gerçekten acayip olduğunu bildiğim için ve belki günün birinde meraklı biri çıkar da, şu iyi yürekli Monsenyör Boccamarza’nın dileğine uygun olarak bu kitaplıktan içeri adım atarsa, ona yararı olur diye yazdım bu kitabı ve de bu kitaplığa armağan ettim. Ama kimsenin üçüncü, en son ve kesin ölümümün üstünden elli yıl geçmeden el sürmemesi şartıyla.

Çünkü ben halihazırda iki kez ölmüş bulunuyorum (bunun bana ne kadar acı verdiğini Tanrı biliyor). İlkinde yanlışlıkla olmuştu bu, ikincisinde ise… Nasıl olsa okuyacaksınız şimdi…

image

MATTIA PASCAL SAHİDEN YAŞADI MI YAŞAMADI MI?

İKİNCİ ÖNSÖZ (Filozofça)

KENDİMİZİ HAKLI GÖSTERMEK ÜZERE

Bunları yazma fikrini, daha doğrusu öğüdünü bana veren, şu sırada kütüphanecilik yapan dostum Don Eligio Pellegrinotto’dur; bu müsveddeleri de kitap bittiğinde ona emanet edeceğim.

Şimdi şuracıkta, kitaplık haline getirilmiş küçük kilisenin kubbesine asılı fenerin ışığında yazıyorum. Ben etrafı parmaklıklı, alçak bir bölmeyle kitaplık görevlilerine ayrılmış yerde bu satırları yazarken, Don Eligio, balık istifi gibi, birbirinin üstüne yığılmış kitap kümelerini biraz düzene sokmak için, kan ter içinde didinip duruyor; ama korkarım ki, hiçbir zaman üstesinden gelemeyecek bu işin. Ondan önce kimsecikler, Monsenyör’ün, mahallesine ne çeşit kitaplar bağışladığını merak bile etmemişti; bütün bu kitapların, hiç olmazsa büyük bir bölümünün, din konusunda olduğu sanılıyordu. Oysa Don Eligio, Monsenyör’ün kitaplığındaki kitapların son derecede değişik konularda olduğunu görerek pek keyiflenmişti. Kitaplar depodan gelişi güzel çıkartılıp öylece raflara yerleştirilmiş olduğu için, anlatılmaz bir karışıklık meydana gelmişti. Böylece, yan yana düşen çeşitli konulardaki kitaplar, pek acayip bir dostlukla kaynaşmıştı birbiriyle: Pellegrinotto’nun, bana dediğine göre, Anton Muzio Porro’nun 1571’de yayınlanmış olan üç ciltlik, Kadınları Sevme Sanatı adlı açık saçık kitabı, 1625’te çıkan Polironeli Benedikten Keşişi Ermiş Faustino Materucci’nin Hayatı ve Ölümü adlı kitaptan ayırmak için akla karayı seçmişti. Rutubet yüzünden, bu iki eserin ciltleri kardeşçe yapışmıştı birbirine. Şunu da söyleyelim ki, adı geçen açık saçık kitabın II. cildinde manastır hayatı, manastırda olup bitenler ele alınmaktaydı!

Bütün gün bir merdivenin tepesinde tüneyerek çalışan Don Pellegrinotto, kitaplığın raflarından, bu çeşit nice meraklı ve eğlenceli kitap toplamıştı. Böyle bir kitabı bulur bulmaz zarif bir hareketle, yukarıdan orta yerdeki büyük masanın üstüne attığında, küçük kilisenin içinde yankılar eşliğinde bir toz bulutu kalkıyordu havaya. O zaman birkaç örümcek ürkerek şuraya buraya kaçışıyordu; bunun üzerine ben hemen parmaklığın üstünden atlayarak koşar, önce kitabı alıp örümcekleri kovalar, sonra da açıp içindekilere bir göz gezdirirdim.

Yavaş yavaş, böyle kitapları okumaktan zevk alır oldum. Şimdi, Don Eligio’nun bana dediğine göre, kitabım, onun kitaplıkta bulup ortaya çıkardığı kitaplara örnek alınarak yazılmalı ve ayrı bir kokusu olmalıymış. Ama ben omuz silkerek bunun, benim işim olmadığını söyledim. Kaldı ki benim yapacağım başka şeyler vardı.

Şakaklarından ter sızarak toz içinde merdivenden inen aziz dostum, arka tarafta etrafını çitlerle çevirdiği küçücük bahçeye çıkıp, ciğerlerini biraz temiz hava ile şişirdikten sonra yanıma gelmişti. Çenemi bastonumun topuzuna dayayarak, içinde oturduğum bölmeden, ekip biçtiği bahçeyi sulayan Don Eligio’ya:

“Sevgili dostum,” dedim, “bana öyle geliyor ki bir eser filan kaleme almanın sırası değil şimdi; bu, birazcık gülüp hoşça vakit geçirmek için olsa bile. İster edebiyat olsun ister başka şey, içimden hep şu sözü söylemek geliyor: Lanet olsun Kopernik’e!”

“Amma da yaptınız ha! Kopernik’in ne ilgisi var bütün bu işlerle?” diye Don Eligio, hasır şapkalı kafasını kaldırıp, alev alev yanan yüzünü bana çevirerek bağırdı.

“Evet, kabahat onun, Don Eligio, yani demek istiyorum ki dünyanın dönmediği zamanlarda…”

“Hoppala, dönmediği zaman yoktu ki dünyanın!”

“Doğru değil bu. İnsanlar bilmiyordu bir zamanlar. Bu da dönmüyor demektir. Kaldı ki, birçok insan bugün de bilmiyor dünyanın döndüğünü. Geçen gün bunu, bizim ihtiyar köylülerden birine söyleyince ne dedi bana biliyor musunuz? Sarhoşlar, kabahatlerini örtmek için, dünya dönüyor derler, dedi. Kaldı ki, siz de azizim, herhalde Yuşa’nın  vaktiyle, güneşi durdurmuş olduğundan asla şüphe edemezsiniz. Geçelim bunu. Diyorum ki, dünyanın dönmediği zamanlarda, yani bir Yunan ya da Romalı gibi giyinen insan, kendisini dev aynasında görerek, yüceliğine inandığı günlerde, pekâlâ gereksizce dallanıp budaklanan detaylı hikâyeler anlatabilirdi. Quintilianus’a dayanarak, bunu bana öğreten siz kendinizdiniz: Hikâyeler anlatılmak için yazılır, bir şeyler ispatlamak için değil…”

“İnkâr etmeyeceğim bunu,” dedi Don Eligio, “Ama hiçbir zaman bugünlerdeki kadar kılı kırk yararcasına sudan ayrıntılarla dolu kitap yazılmamıştır: Yani, sizin deyiminizle, dünya dönmeye başladığından beri.”

“Orası öyle. Bu sabah Kont hazretleri erkenden kalktı, saat tam sekiz buçuğu vururken… Kontes leylak renkli bir elbise giydi. Bu elbisenin açık yakası kat kat dantelle süslenmişti… Lucrezia, yüreğini yakan aşk ateşiyle inliyordu. Tanrı aşkına, bana ne bütün bunlardan? Bir güneş ışınının harekete geçirdiği, hemen hemen gözle görülemeyecek kadar küçük, deli gibi durmadan dönen bir toz zerresinin üstünde miyiz? Ve de sanki hiçbir hedefe varmadan, böylece dönüp durmasından zevk alırmış gibidir bu nesne: Bu dönüşü sırasında bizi bazen ısıtır, bazen de serinletir ve elli ya da altmış yıl sonunda, çok kere de ömrümüzde bir sürü budalalıktan başka şey yapmadığımızı düşündürerek, kendini ölümün kucağına atar. Ah, aziz dostum Kopernik’tir insanlığı umulmadık bir derdin içine atan, hep şu Kopernik. Gitgide sonsuz derecede küçük varlıklar olduğumuz yolundaki yeni düşünceye alıştırdık kendimizi. Bunca güzel icadımızı ve keşiflerimizi unutarak şu evrende hiçin hiçi olduğumuza inandık. Hal böyleyken insanların uğradığı felaketlerin, büyük yıkımların ışığında bizim ferdi dertlerimiz hakkındaki bilgilerin ne önemi kalır? Bizim hikâyelerimizin kurtçukların yaşamöyküsünden farkı yok… Antiller’de meydana gelen şu küçük afattan, kıyametten haberiniz var mı? Yoktur herhalde. Şu Polonyalı papazın isteğine uyarak, amaçsızca dönüp duran zavallı dünyamız, biraz sabrı taşarak, o çok sayıdaki ağzının birinden püskürtüverdi içinin ateşini. Tanrı bilir, hangi sinek ısırdı da böyle öfkelendirdi onu. Belki de her zamankinden çok, günümüzde daha çekilmez olan insanoğlunun budalalıkları yol açmıştır buna. Söylediğimize bir nokta koyup geçelim. Altı üstü birkaç bin kurtçuk kavrulup gitti. Ve de oyun devam etmektedir. Artık kimse sözünü etmez olmuştur bunun.”

Gel gör ki Don Eligio bana şunu hatırlattı: Cömert bir tabiatın bize armağan ettiği, ama hiçbir zaman gerçekleştiremediğimiz hülyaları koparıp yıkmak için ne kadar çaba harcarsak harcayalım hiçbir zaman bunu başaramayız. İnsan, mutluluğu uğrunda kolayca unutkan olur.

Doğru. Takvimde gösterilen bazı gecelerde bizim mahallenin fenerleri yanmaz; bu yüzden azıcık siste göz gözü görmez olur. Yani bize göre, geceleri ayın, gündüzleri de güneşin bizi aydınlatmaktan, yıldızların da gözümüze hoş bir manzara sunmaktan başka varlık sebebi yoktur. Gerçekten de böyledir. Çok kere ve de isteyerek, sonsuz derecede küçük atomcuklar olduğumuzu unutarak, birbirimize hayranlıkla saygı göstermekle kalmayıp, ufacık bir toprak parçası için dövüşmeye hazırızdır; ya da gerçekten, kendimizde var saydığımız düşüncenin zerresine sahip olsaydık, çocuk oyuncağı sayacağımız şeylerden yakınıp durmazdık.

Hem bu tanrısal unutkanlık yüzünden hem de durumumun acayipliğinden ötürü kendimden söz edeceğim, ama elimden geldiği kadar kısa, yalnızca zorunlu gördüğüm bilgileri vermekle yetinerek. Şüphesiz, bu bilgilerden bazıları yüz ağartacak şeyler değil benim için; ama gelgelelim ki şimdi öyle eşine az rastlanır bir durumdayım ki, kendimi çoktan hayattan uzak, yani her türlü yükümlülükten ve kaygıdan kurtulmuş sayıyorum.

Öyleyse başlayalım.

EV ve KÖSTEBEK

Daha başlarken babamı tanıdığımı söylemekte acele etmiş oldum. Onu tanımıyordum, ben dört buçuk yaşındayken ölmüştü. Yelkenli gemilerden biriyle bir iş için Korsika’ya gittiği zaman, otuz sekiz yaşında, karahummaya yakalanmıştı. Karısına ve Mattia (bu bendim ve ben olacaktım) ile iki yaş büyüğü Roberto adlı oğullarına rahatça yaşayabilecekleri kadar bir servet bırakmıştı.

Memleketteki bazı ihtiyarlar, babamın zenginliğinin (kaldı ki kısa sürede başka ellere geçtiği için onlara dert olmamalıydı), “esrarengiz bir kaynağı” olduğunu anlatarak keyiflenirlerdi.

Bazılarına göre babam bunu, Marsilya’da bir İngiliz ticaret gemisinin kaptanı ile kâğıt oynayarak kazanmıştı. İngiliz kaptan, cebindeki bütün parayı verdikten sonra, gemiyi kiralamış olan Liverpoll’lu bir tüccar hesabına (bu ayrıntıyı ve adamın adını da biliyorlardı) ta uzaklardaki Sicilya’dan yüklediği kükürtleri de kumar masasına sürmüştü. Bu kumarda kaybetmesi üzerine kedere kapılarak enginlere açılmış, kendini denize atmıştı. Böylece gemi, yükünü kaybettiği gibi, kaptanın ağırlığından da kurtularak Liverpool’a varıyordu. Babamın oyundaki bu şansı kötü huylu hemşerilerinin diline pelesenk oldu.

Arazimiz ve evlerimiz vardı. Ya ince düşünceliliğinden ya da maceracılığından olacak, babamın belli bir işyeri yoktu: Hep yelkenli gemilerinden biriyle memleket memleket dolaşır durur, en elverişli şartlarla aldığı her çeşit malı satar; öyle büyük ve riskli işlere girişmez, eline geçen parayı da küçük memleketindeki toprağa ve binaya yatırırdı. Herhalde bunca güçlükle elde ettiği refah içinde, ömrünü karısı ve çocukları arasında geçirerek huzura ereceğini umuyordu. İşte dut ve zeytin ağaçlarıyla dolu İkizdere arazisini sonra da Tavuk Kümesi Çiftliği’ni (bu çiftliğin içinde suyu değirmene akıtılan bir kaynak vardı) daha sonra Mahmuz adı verilen ve bizim bölgenin en iyi bağlarının bulunduğu tepeleri, en sonunda da San Rocchino’yu aldı; burada çok şirin bir köşk yaptırdı. Şehirde, oturduğumuz evden başka, iki evle birlikte, bugün tersane yapılan adayı satın aldı.

Neredeyse ansızın gelen ölümü bizi yıktı. Babamdan kalan malı mülkü çekip çevirmekten âciz olan annem, babamdan gördüğü onca iyilik nedeniyle minnet duyacağını sandığı bir adama işlerin yönetimini bıraktı. Bu da o adama, göstereceği namusluca gayretten başka hiçbir fedakârlığa mal olacak değildi. Hatta emeğine karşılık, dolgun bir maaş da bağlanmıştı kendisine.

Ah ne mübarek kadındı annem. İçine kapanık, sakin bir insandı, çok az hayat tecrübesi vardı ve insanları pek az tanırdı. Annem konuşurken sesini duyan, onu kız çocuğu sanırdı. Genzinden konuşur, genzinden gülerdi. Çünkü gülmekten utanıyormuş gibi dudaklarını büzerdi her zaman. Çok zayıf yapılı olduğu için, babamın ölümünden sonra kendini toparlayamadı bir türlü; ama rahatsızlığından yakındığını hiçbir zaman duymadık. Kendisinin de sağlık durumunun bozukluğundan pek fazla üzüntü duyduğunu sanmıyorum. O buna, başına gelen felaketin tabii bir sonucu olarak katlanıyordu. Belki, çektiği acılara dayanamayarak öleceği günü bekliyordu. Bu kadar ezik ve acılı olduğu halde kendisini, çocuklarının başından eksik etmeyen Tanrı’ya şükrediyordu.

Hastalık derecesinde düşkündü bize. Her an bir şey olacak diye yüreği çarpar, azap içinde yaşardı; bizi her an dizinin dibinde görmek isterdi. Sanki kaybetmekten korkuyormuş gibi, ikimizden biri biraz uzaklaşacak olsa hizmetçiler seferber olup bizi aramaya koyulurlardı koca evin içinde.

Bir çocuk gibi, kocası idare ederdi kendisini; onu kaybedince dünyada tek başınaymış gibi şaşırıp kaldı. Yalnız pazar günleri çıkar olmuştu evinden. Sabahın erken saatinde, akraba kadar yakın gördüğü iki ihtiyar hizmetçi kadınla birlikte, yakındaki kiliseye giderdi. Evde de hayatı üç odanın duvarları arasında geçer, öteki odaları, temizliğe pek de meraklı olmayan hizmetçilerin eline bırakırdı. Kardeşimle ben de cirit atardık bu odalarda.

Bu odalardaki modası geçmiş eşyalardan, rengi uçmuş duvar kâğıtlarından, geçmiş günlerin soluğunu andıran eski şeylere özgü bir koku yayılırdı ortalığa. O yıllarda çok kere kullanılmayan cansız, eski eşyaların sessiz durağanlığının verdiği derin bir hüzünle bakınırdım etrafıma.

Annemi en çok ziyaret eden misafirlerin başında babamın kızkardeşi gelirdi, gözleri sincap gözüne benzeyen esmer, aksi, titiz bir kadındı, adı Scolastica idi. Geldiğinde çok oturmazdı. Konuşurken birden parlar, kimseye allahaısmarladık demeden kapıyı vurup giderdi. Küçüklüğümde halamdan çok korkardım, hele böyle birden öfkeyle yerinden fırlayıp, bir ayağını kızgın kızgın yere vurarak anneme:

“Duymuyor musun bu köstebeğin, evinin temelini oyduğunu?” diye bağırdığı zaman bir köşeye büzülüp korkudan titreyerek onu seyrederdim.

O, bu sözleriyle işlerimize bakan Malagna’nın bizi bir uçuruma yuvarlamakta olduğunu anlatmak isterdi.

Scolastica Hala (bunu sonradan öğrenmiştim) ne pahasına olursa olsun annemin tekrar evlenmesini isterdi. Genel olarak görümceler böyle bir şeyi akıllarından geçirmez ve bu konuda öğüt vermezler yengelerine. Ama çok sert ve titiz bir adalet duygusu vardı bu kadında; bizi sevdiğinden çok, bundan olacak, bu adamın bizi soymasına hiçbir tepki göstermeyişimize dayanamıyordu. Annemin de beceriksizliğini ve olup bitenleri göremeyecek bir yaradılışta olduğunu bildiği için bir koca bulmasından başka çare düşünemiyordu. Böyle birini bulmuştu bile: Gerolamo Pomino, yine kendiyle aynı adı taşıyan oğluyla birlikte yaşıyordu. En yakın arkadaşımdı bu çocuk; ileride anlatacağım gibi arkadaştan da fazla bir şey. Daha çok küçükken bize geldiği zaman, kardeşim Berto ile ikimizin fena halde keyfi kaçardı.

Bu adam, gençliğinde uzun zaman Scolastica Hala ile evlenmek istemişti; halam bundan bahsedilmesini istemezdi; hoş başka hiçbir erkeğin de adını almazdı ağzına. Bunun sebebi sevmek ihtiyacı duymadığından değildi; ama sevdiği adam, sadece kafasının içinden bile kendisine ihanet etse, bir cinayet işleyebileceğini söylerdi. Bütün erkekler yalancı, edepsiz şeylerdi ona göre. Pomino da mı, diyeceksiniz. Hayır, böyle görmezdi Pomino’yu. Ama çok geç anlamıştı bunu. Kendisiyle evlenmek istemiş olan erkeklerin hepsinin, karılarına az çok ihanet ettiklerini keşfederek, bundan zalimce bir zevk duymuştu. Yalnız Pomino böyle değildi. Aksine zavallı adam karısının kurbanı olmuştu.

Peki öyleyse neden evlenmiyordu şimdi onunla? O işin içinde iş var! Duldu çünkü! Daha önce bir kadının olmuştu, olur ki zaman zaman düşünürdü bu kadını. Hem sonra… Çünkü… Görmemek için kör olmak lazımdı. O kadar çekingen olduğu halde âşıktı, evet âşıktı. Kime olduğunu anlıyorsunuz herhalde; Pomino’cuğuna…

Tahmin edebileceğiniz gibi, annem buna asla razı olmadı. Bu ona gerçekten büyük bir günah gibi görünüyordu. Belki de kadıncağız, şakalaştığı halamın bunu ciddi ciddi söylemesine bile inanmıyordu. O, kendine özgü gülüşü ile görümcesinin parlamalarına ve bu tartışmaları dinleyen zavallı Bay Pomino’nun hayret ve itiraz sesleri çıkarmasına gülüyordu.

Ufak tefek, tertemiz, tiril tiril bir adamdı. Bay Pomino’nun gözlerinden iyilik akardı; galiba yanaklarına pudra sürüyordu, belki de biraz allık… Saçlarının hâlâ dökülmemiş olmasından övünç duyduğu belliydi, özene bezene kırlangıç kanadı biçiminde taradığı saçlarını sık sık eliyle düzeltirdi.

Annem, kendisi için değil de, çocuklarının geleceğini düşünerek, Scolastica Hala’nın öğüdünü tutup Bay Pomino ile evlenseydi işlerimiz nice olurdu bilemem; ama Malagna’nın yönetiminde olduğundan daha kötü gidemezdi şüphesiz.

Berto ile ben büyüdüğümüz zaman malımızın mülkümüzün büyük bir bölümü uçup gitmişti; ama kalanını bu hırsızın elinden kurtararak refah içinde değilse bile, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilirdik, gevşek davrandık, tatlı canımızı sıkıntıya sokmayarak, annemizin küçükken bizi alıştırdığı yaşantımızı sürdürdük.

Annem bizi okula göndermek bile istemiyordu. Öğretmen olarak Pinzone diye birini tuttu. Asıl adı Francesco Giovanni del Cinque idi bu adamın, ama herkes Pinzone derdi bu adama. Kendisi de buna öylesine alışmıştı ki adını sorana Pinzone diyordu.

Upuzun, korkunç derecede sıskaydı. Daha da uzayacakmış gibi gelirdi: Bereket versin sırtı uzamaktan yorulmuş da, ensesinin altında belli belirsiz bir kümbet halini alarak kamburlaşmıştı; boynu bu kümbetin içinden, yeni tüylenmiş bir yarkanın boynu gibi, zaman zaman girip çıkıyordu. Pinzone sık sık dudaklarını ısırırdı; böylece gülecekmiş de gülmesini saklamak istiyormuş gibi bir hali vardı; ama çabası boşa gidiyordu; bu gülümseyiş, dudaklarından kurtulup kendini açığa vuramayınca, gözlerinden daha keskin ve daha küstahça fışkırıyordu.

O küçük gözleriyle, evin içinde annemizin de bizim de görmediğimiz bir şeyler görüyordu herhalde. Ama hiçbir şey söylediği yoktu. Bunu üstüne vazife saymadığı için, ya da -bu düşünce benimdi, bana daha akla yakın görünüyordu- için için keyiflendiği için böyle yapıyordu yılan herif!

Ona etmediğimizi bırakmıyorduk. Hiç ses çıkarmıyordu; vicdanına kulak vermiş gibi göründüğü bir anda ve hiç ummadığımız bir şekilde bizi ele veriyordu.

Mesela, bir gün annemiz Pinzone’ye, bizi kiliseye götürmesini söylemişti; paskalya yortusu yakındı, günah çıkartmamız gerekiyordu. Günah çıkarttıktan sonra da, Malagna’nın evine uğrayıp, sakat karısının hatırını soracaktık ve hemen eve dönecektik. Bunların ne de iç açıcı şeyler olduğunu tahmin edebilirsiniz! Ama biz sokağa çıkar çıkmaz, Pinzone’ye, sıvışmak istediğimizi söyledik. Eğer kiliseye ve Malagna’nın evine götürecek yerde, kuş yuvası bulmak için Tavuk Kümesi Çiftliği’ne gitmemize göz yumarsa kendisine tam bir litre şarap ısmarlayacağımızı söyledik.

Keyfinden ellerini ovuşturarak razı oldu. Şarabını yuvarladıktan sonra çiftliğe gittik. Tam üç saat, bizimle yapmadığı çılgınlık kalmadı; ağaçlara tırmanmamız için bize omuz verdi, kendi de tırmandı, ama akşam daha evin kapısından içeriye adım atar atmaz, annemiz günah çıkartıp çıkartmadığımızı ve Malagna’nın evine gidip gitmediğimizi sorunca, büyük bir hayâsızlıkla:

“Bakın, anlatayım size…” diye bir bir bütün yaptıklarımızı anlattı.

Onun bu ihanetlerinden öç almak için yaptıklarımız da boşa gitti hep. Ama pek de şaka sayılmazdı bu adama yaptıklarımız. Bir akşam, Berto ile ben yemekten önce -Pinzone’nin holdeki sandığın üstünde şekerleme yaptığını biliyorduk- yataklarımızdan fırladık; bilmem hangi yaramazlığımız yüzünden, bizi her zamankinden erken yatırmışlardı. Elimize bir boru aldık, içini bulaşık suyu ile doldurduk; ayaklarımızın ucuna basarak öğretmenimizin ta yanıbaşına kadar geldik; borunun bir ucunu adamın burnuna doğru tutup öbür ucundan üfleyiverince bizimki tavana kadar sıçradı.

Böyle bir öğretmenden ne öğrenebileceğimiz kolayca kestirilebilir. Bununla birlikte bütün kabahat Pinzone’de değildi, aksine, bize bir şeyler öğretebilmek için, dikkatimizi çekmek amacıyla, her türlü disiplin kuralını ve yöntemi hiçe sayarak biri sürü şey icat ederdi. Bu yolla benim üzerimde başarı sağlıyordu; çünkü kolay etkilenirdim. Gelgelelim bu adamın, kendine göre bir bilgeliği vardı; çok acayip ve ilgi çekici bir şeydi bu. Cinaslı konuşmakta, kelime oyunu yapmakta pek ustaydı. Değersiz şairlerin ses benzerlikleriyle düzdükleri tekerlemeleri, ses taklidi ile uydurdukları kelimeleri durmadan sayar döker, kendisi de pek antika kafiyeler bulurdu.

San Rocchino’da geçirdiğimiz o günü hatırlıyorum, bizi bir tepenin tam karşısına oturtup “Yankı” adlı şiiri defalarca, defalarca söyletmişti. Şiir şöyleydi:

Kar tanesi gibi ak sevdiceğim, kalbi var mıdır?

– Hayır.

Nedir maddesi, marifeti ki böylesi olumsuz?

– Buz.

Öyleyse hadi söyle Yankı, doğruysam ver ödülümü,

– Üzüntü.

Giulio Cesare Croce’nin Enigma’larındaki tüm sekizli hece veznini, Moneti’nin sonelerini ve kendini Utica’nın Cato’su ismi ardına gizleme cüreti gösteren bir kendini bilmezin sone formundaki şiirlerini çözmek işine koştu bizi. Pinzone bunları tütün rengi bir mürekkeple eski bir defterin sarı sayfalarına kaydetmişti.

“Şunu dinleyin bir, durun da dinleyin şimdi. Stigliani’den. O kadar güzel ki… Cevabını verebilir misiniz? Dinleyin!”

Aynı zamanda hem birim, hem iki

Dün birken bugün ikilendim.

Benim birimle senin beşinin iki işi var

İnsanın tacına çöreklenen birçoklarına karşı.

Sanki koca bir ağız oldum, belden yukarısı,

Dişsiz olduğuma bakma, daha beter ısırırım.

Savaşan iki kutbum ve karşıt zevklerim var:

Parmaklar gözlerimde, gözlerimse ayaklarımda.

Hâlâ onu bu dizeleri okurken görebiliyorum, yüzünden neşe fışkırıyor, göz kapakları yarıya kadar inmiş ve parmakları nazikçe birbirine kenetlenmiş.

Annemiz, Pinzone’nin öğrettiği şeylerin bize yeteceğine inanmıştı. Scolastica Hala ise tam aksini düşünüyordu. Gönlünde yer eden Pomino’sunu anneme yamayamayınca Berto ile beni ezmeye başlamıştı. Ama annemiz, üstümüze kol kanat gerdiği için, kulak astığımız yoktu onun sözlerine. Buna o kadar kızıyordu ki, kimse görmeyecek, duymayacak olsa derimizi yüzerdi ikimizin de.

Hatırlıyorum da bir gün, her zamanki gibi elinden kaçmıştım. Beni boş bir odada yakaladı, çenemi parmaklarının arasında sıkarak “Sevgili yavrum, sevgili yavrum, sevgili yavrum,” diye diye yüzümü kendi yüzüne doğru çekti; konuşurken bir yandan gözlerini de gözlerime dikmişti… Önce homurdandı, sonra sıkıca kenetlenmiş dişlerinin arasından tısladı:

“Eşek kafalı!”

En çok bana içerliyordu; Pinzone’nin derslerini Berto ile kıyaslanamayacak kadar çok beklediğim halde, donuk yüzlü oluşumdan mı, yoksa hep başka taraflara bakmak hevesine kapılan gözlerimi düzeltmek için taktıkları gözlüklerime sinirlendiği için mi ne, beni görünce çileden çıkıyordu halam.

Bana gerçek bir işkenceydi bu gözlük. Öyle ki, günün birinde fırlatıp attım da gözüm keyfince istediği yere baktı. Kaldı ki bu göz, dosdoğru baksaydı bile beni yakışıklı yapacak değildi! İyi görüyordu, bu da yeterdi bana.

On sekiz yaşıma gelince kırmızımtırak ve kıvırcık tüyler kapladı yüzümü; zavallı buruncuğum bu tüy ormanı ile geniş ve çıkık alnımın arasında kaybolmuş gibiydi.

Eğer insanlar yüzlerine en uygun düşecek burnu istediği gibi seçebilseydi ben, ufacık yüzünde pek hantal duran iri burunlu birisini gördüğümde “Şu burun bana iyi gidecek, aldım gitti!” der ve kendi burnumla değiş tokuş ederdim. Güzel gözlerimi ve daha nice başka şeylerimi de değiştirmeye can atardım. Evet! Böyle bir şeyin olmayacağını bildiğim için, yüzümden memnun olarak, bir daha da tasalanmadım bunun için.

Berto hem yüz hem de vücut bakımından (benimle karşılaştırılınca) güzel bir çocuktu. Aynanın karşısından ayrılmaz, durmadan saçlarını düzeltir, kendine çeki düzen verir; kravatlara, çarpıcı kokulara, çamaşırına, elbiselerine avuç dolusu para harcardı. Bir gün dolabından yepyeni bir ceketini, kadife yeleğini giyip, silindir şapkasını da kafama geçirerek, bu süslü kıyafetle ona gitmiş, onu çileden çıkarmıştım.

Bu sıralarda, Batta Malagna anneme gelip, birkaç yıl üst üste iyi mahsul alınmadığını, üstelik bizim aşırı masraflarımızı karşılamak ve çiftliklerdeki bitip tükenmek bilmeyen onarım işlerini yapmak için borca battığını yana yakıla anlattı.

Ne zaman eve gelse, “Güzel bir kiremitimiz daha damdan düştü!” derdi.

Ya İkizdere’de, çiçekteki zeytin ağaçlarını kar kavurmuş ya da Mahmuz’daki bağları asma biti harap etmişti. Bağlara bu hastalığa dirençli olan Amerikanasma fidanı dikmek lazımdı. Bu da yeniden borca girmeyi gerektirmişti. Böylece, önce Mahmuz sonra da İkizdere çiftlikleri satıldı. Ardından da San Rocchino. Elimizde kala kala birkaç ev, Tavuk Kümesi Çiftliği ile değirmen kalmıştı. Annem artık adamın bir gün gelip kaynağın kuruduğunu söylemesini de bekliyordu.

İşin doğrusu şu ki, biz iki kardeş, ikimiz de tembeldik ve har vurup harman savuruyorduk. Yalnız bunun kadar gerçek bir diğer şey de Batto Malagna’nın, yeryüzünde eşi görülmemiş hırsızın biri olduğu idi. Onun hakkında bundan daha fazlasını söyleyebilirdim ama bu adamla akraba olmak zorunda bırakılışım bunu engelliyor.

Annem sağlığında bizim hiçbir şeyimizi eksik bırakmıyordu. Ama bu rahatlığın, çılgınca bir heves derecesine varan serbestliğin bedelini annemin ölümünden sonra, tek başıma uçuruma yuvarlandığım zaman ödedim. Kardeşim zengin bir adamın kızıyla evlenerek paçasını kurtarmıştı.

Benim evliliğim ise, aksine…

“Gerçekten bunu da anlatmam gerekiyor mu? Yani evliliğimi…”

Tünediği merdivenin tepesinden Don Eligio Pellegrinotto bana cevap verdi:

“Elbette, şüphesiz! Ama lütfen en uygun üslubu kullanarak anlatın.”

“Uygun üslup mu? Siz de çok iyi biliyorsunuz ki…”

Don Eligio’nun kahkahasıyla kilise çınladı ve ardından dedi ki: “Sizin yerinizde olsam Bay Pascal, önce Boccacio’dan ya da Bandello’dan bir iki hikâye okurdum. Hani konuya uygun anlatımı bulabilmek için, anlıyorsunuz ya…”

Adamcağızın derdi de “üslup”, hay Allah!

Ama ben içimden geldiği gibi yazacağım. “Öyleyse cesaret!” deyip işe koyulalım.

(…)

Çevirmen: Didem Ünal Biçicioğlu

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

 

Luigi Pirandello, 1867’de Sicilya’nın güneyindeki Agrigento şehrinde doğdu. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Pirandello, Palermo’da okuduktan sonra Bonn Üniversitesi’ni de bitirip Roma’ya yerleşti. Yalnızca edebiyatla uğraşmaktaydı. 1893’te ilk önemli yapıtı “Marta Ajala”yı yazdı. Bu eser, 1901’de L’esclusa adıyla yayımlandı. 1894’te ise ilk kısa hikâye kitabını yayımladı. Aynı yıl evlendi ve evlilik hayatıyla birlikte edebiyat çalışmaları arttı. Bu arada ardı ardına bir oğlan bir kız çocuğu sahibi oldu. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Piradello için büyük bir yazınsal verimlilik dönemiydi. Ne var ki 1903 yılında babasının işinin bozulması üzerine aile bütün varlığını yitirdi. Hem babasının tüm servetini yatırdığı hem de eşinin çeyizini yatırdıkları kükürt yatakları bir sel baskınıyla yok olmuştu. Felaketi öğrendiği anda eşi Antonietta yarı-felç geçirdi ve yaşadığı psikolojik şok nedeniyle akli dengesi tedavi edilemez ölçüde sarsıldı. Pirandello, başlangıçta intiharı bile düşündüyse de zamanla durumu kabullendi ve öğretmenlik yapmaya başladı. İşte geçen günlerin ardından hasta eşinin başında beklediği geceler boyu “Il Fu Mattia Pascal” (Merhum Mattia Pascal) adlı yapıtı yazdı. Bu eser, o günleri anlatan otobiyografik öğeler taşır ve kısa sürede büyük başarı kazanarak Almancaya çevrilmiştir. Gün geçtikçe Pirandello’nun bir yazar olarak ünü ve başarısı artmış, öte yandan özel yaşamı gittikçe aşırı kıskanç ve şüpheci olan, hatta saldırganlaşan karısı yüzünden zorlaşmıştır. İtalya’nın I. Dünya Savaşı’nı girmesi üzerine oğlu da savaşa katıldı ve Avusturyalılar’a esir düştü. 1917’den itibaren önemli tiyatro eserlerini yazmaya başlayan yazar, 1919’da eşini akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldı, ancak daha sonra onu hastaneye yatırdığı için büyük acı duyarak evde bakmak istedi, ama Antoniette hem hapishanesi hem sığınağı olan hastaneyi terk etmedi. Pirandello 1925’te Mussolini’nin desteğiyle Roma Sanat Tiyatrosu’nun sanat yönetmeni oldu. Bu destek ona dünya çapında ün ve dünya turu yapma olanağı sağladı. 1925-1926 yılları arasında son ve en önemli romanı olan “Uno, nessuno e centomila”‘yı (Biri, Hiçbiri, Binlercesi) yazdı. 1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan iki yıl sonra 10 Aralık 1936 günü Roma’daki evinde tek başına iken hayatını kaybetti.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.