Kitle İletişim Araçları ve Sanat – Prof. Mukadder Çakır

 

Süreç başından itibaren, işçilerin, memurların, burjuvaların, entelektüellerin, sanatçıların bir arada yaşadığı bir ‘karşılaşma’ meknı olan kentlerde, şehirlerde cereyan eder. Farklı kesimlerin bir aradalığı; sosyal çatışmaların, çelişkilerin ve gerginlik süreçlerinin daima canlı olması, düşünsel ve sanatsal alanda da sorgulamaların, karşı çıkışların, protestoların ve arayışların hep devam etmesi anlamına gelir. Kitle iletişim araçlarının konumlandığı kentsel ortamlar, alımlayıcıyı da, fikir ve sanat üreticisini de kuşatır, içine çeker. Bu ortamdaki üretim ve tüketim biçimleri de koşullara uygun içeriklerde gerçekleşir.

Modern sanatın geliştiği çok lisanlı kentler Brodbury’nin açıkladığı gibi yalnız ünlü isimlerin değil, genç yerli yazarların, olası sanatçıların, edebi seyyahların, sürgünlerin bir araya geldiği, yeni sanatın ateşli atmosferini geliştiren ortamlardır. Bu kentlerdeki kafe ve kabareler, dergiler, yayıncılar, galeriler kuşakların tartıştığı, akımların çekiştiği kültür iklimleridir. Tesadüfi karşılaşma ve kesişme noktaları olmayıp, yeni sanat çevrelerinin, entelektüellerin, kültürel çatışma ve gerilim gruplarının akın ettiği noktalardır. Kütüphaneler, müzeler, kitapçılar, tiyatrolar, dergiler ve patronlar kentlerdedir. Baskılar, yenilikler, tartışmalar, tecrübeliler, para, çalışan kitleler, değişim göstergeleri, farklı diller, fikirler de öyle. Kent, kültürlerin yaşadığı ve yaşarken sürekli çatıştığı kaos ortamıdır. Entelektüel aktivite buralarda odaklaşır. Nüfusu artar ve sürekli göç alır. Psişik stresler, özgürleşme, teşhir, kentlerde yaşanmaktadır. Yabancılaşmanın yoğunlaştığı bu modern ortamlarda, şehirlerin büyümesi ile oluşan aşırı kültürel yenileşme, değerlerdeki ve ifadedeki kriz duygusu, öncelikle sanatçıları etkilemiştir. Kentin uygarlık merkezleri her an yıkmakta ve yeniden kurmaktadır. Modernist sanat da şekil ve şekilsizlik biçimlerinde yankılar bu süreci. Kültür-başkenti, modern sanatçı için bir akademi işlevi görür. Değişim ortamında kültürel barınaklar, yazar ve sanatçı hareketleri, akışan düşünce dalgaları, sanatsal üretim bu modern-kentlerde gerçekleşmiştir “Ama modernizm bir kentten daha fazlasıydı; o, birçok başkentin ve ulusun ve birçok farklı entelektüel ve estetik çaba ve ruh halinin damıtılmasıydı.”

image

Aynı zamanda teknolojik gelişmenin fetiş niteliği ile ortaya çıkar çıkmaz kaba reaksiyonlara neden olduğu ve mükemmelleştikten sonra daha önce ihmal edilmiş sosyal sorunların çözümlendiği yanılsamasını yarattığı ortamlardı kentler. Bu ortamlarda egemen olan Kültür Endüstrisi Adorno’nun tespit ettiği gibi eski ve bildik olanı yeni bir biçimle birleştirmekte ve kitlelere sunulan ürünleri aşağı yukarı belli bir plna göre birbirine benzetmektedir. Bunu teknik, ekonomik olanaklarla ve yönetsel oluşumlarla başarıyor, binlerce yıldır birbirinden ayrı olan alt ve üst kültür ürünlerini bir arada olmaya zorluyordu. Kültür Endüstrisi kitlelerle ilgili spekülasyonlarında kitleleri ikincil düzeyde ve hesapların nesne’si durumunda ele alıyordu. Kültür Endüstrisinden üretilen “Medya” Kavramı, vurguyu değiştirerek, Kültür Endüstrisini daha tehlikesiz bir konuma taşıdı. Medya, ne kitleler için, ne de iletişim teknikleri açısından temel önemde bir sorundu ama yöneticiler için temel bir sorundu. Yöneticiler ve Kültür Endüstrisi için kitlelerin düşünce kapasitesi verili ve değişmezdi ve bu mentaliteyi yinelemek, sağlamlaştırmak, değiştirmemek gerekirdi. Buradaki yaklaşım, varolmak için kitlelere ihtiyaç duymasına rağmen, tamamen bir endüstri ideolojisi idi.

Yani Kültür Sanayii, önce tekelci sonra oligopol yapılı kapitalizmin koruması altında idi. Mal, hizmet ve bilgi akışındaki hız ile iç yaşam yoksullaştırılmakta, fark edilmeyen bir eriyip-gitme süreci yaşanmakta, medya’nın ürettiği “ikame doyum kriterleri” ile (deyim Habermas’ın) yitirilen gerçek ruhsal deneyimlerin yerini yapay deneyim ve kederlenme pratikleri almakta idi. Duygular ve değerler dünyası, aşk, öfke, hüzün, sadakat… vb., eğlence sektörünün kuşatmasında olup, sistem aykırı olanı tehlikeli gördüğü için dışlamıştı. Kitle kültürünün ve kitle iletişim araçları sorununun aynı zamanda “siyasal” bir sorun olduğu çok açıktır çünkü doğrudan iktidarın söylemi yayılmakta, yönetilenlerin bu söylemi benimsemeleri, bunu desteklemeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Kitle iletişim araçları yoluyla, spor, siyaset, sanat, eğlence gibi tüm yaşamsal alanlarda bireye hazır anlam ve tanımlamalar sunularak iktidarın onaylaması için genel bir konsensus (uzlaşma) yaratılır ve böylece tehlikeler uzaklaştırılır. Kitle iletişim araçlarında günlük olarak nelerin tartışılıp tartışılmayacağı genel olarak bellidir. Soyut kavram ve fikirlere değil, somuta dayalı bir tartışma evreni yaratılarak eleştirme ve düşünme olanağı giderek sınırlandırılır. Böylece hep, istenilen konuları, istenilen bir dille konuşan, onun dışına çıkamayan, perspektifi belirli bireyler olma özendirilir.

Kültür endüstrileri kendileri ile çelişecek şekilde sınırsız müstehcenliğine rağmen fazilet taslar. Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği’nde açıkladıkları gibi cinselliği seri olarak üretirken, sevgiyi aşk macerasına indirger ve âşık olmayı film yıldızlarına endeksler. “Güzel” mekanik olarak sürekli üretilirken, mizah ve gülüş, eğlence sanayiinin “çelik banyosunda” yalan mutluluğunun aracına dönüşür. Gülüş, bir hastalık gibi mutluluğun yakasındadır ve onu toplumun sahteliğine ortak etmek istemektedir. Gülmek, birisiyle alay etmeye dönüşmüş, gülen kalabalık insanlığı alaya almakla işlevlendirilmiştir. Birey, ancak, genelle özdeşleştiğinde kabul edilir olmuş, bireysel davranışlar seri üretimlere dönüşmüştür.“Sahte-bireysellikte” ses, aksan, saç biçimi, bıyık vb. şeyler bireyin izi-kimliği olmaktan çıkmış, genele çok yaklaştırılmıştır. Sinema ve müzik sanatsal büyücülükle bu sürecin hizmetine koşulmuş; kurbanlarını yargıç ilan eden Kültür Endüstrisi, müşterilerin istediğini verdiğini savunmuş oysa Endüstriyel kültürü “kalpazanca” sürekli yeniden üretmiştir, üretmektedir.
Kültür tüketicisi, yaşamı, kültür ürünlerindeki sunumun, felsefenin devamı gibi algılar. Sinema bu yanılgıyı kolay ve zevkli hale getirerek, fantezi ve düşleri filmin sınırlarında tutar ve böylece günlük gerçek daha kolay kabullenilir. Görüntüler gerçek gibi sunularak imgelem ve kendiliğindenlik felce uğratılır; çünkü film bunları bireyin yerine kendisi yapar. Kültür Endüstrisi hayatın gerilimini azaltmak için neşeli ifadeyi, eğlenceyi, gülüncü sürekli yeniden-üretir. Aslında çalışmanın uzatılması olan eğlence, yine çalışmaya dönmek için aranır. Ancak kitle iletişim araçlarında bu süreç sıkı bir denetim altındadır ve bireyin zihinsel katkısını yok eder. Böylece gerçek bir eğlence süreci olmaktan çıkarak varolan acıları unutma ve düşünmeme aracına dönüşür. Arzu duyulanı ve çıplak vücutları teşhir eden kitle iletişim araçları bayağı zevki besleyerek süreci pekiştirir.
Unutma (Amnezi) ya da belleksiz-kalma, eleştirelliği ve zihin zenginliğini kaybediştir, bir teslim olmadır. Varsıl ile yoksulun, yöneten ile yönetilenin birbirine özdeş olduğu yanılsamasını oluşturmak üzere üretilen Kitle Kültürü insanın yılgınlık zamanlarında, gerçekleri unutmak istediği zamanlarda kullandığı bir kültürdür. Bu kültürün üretiminde, tüketicilerinin hiçbir payı yoktur. Tasarı, dizayn, üretim, dağıtım ve satış aşamalarında tüketiciler, en fazla müşteri konumundadır. Kitle kültürü ürünleri olan kitap, plk, kaset, CD, müzik, film, konfeksiyon giysileri ve TV dizilerinde, tüm bunları tüketecek kitleler düşünülür. Yani, neleri seçip seveceğimiz, nelerden korkacağımız, nelere güleceğimiz, kimleri kıskanıp, kimlere hayranlık duyacağımız, kimleri küçük görüp kendimizden hoşnut olacağımız belirlenmeye çalışılır. Böylece hoşnut tutulan kitlelerin, değişimi gereksiz görmeleri, edilgin ve umutsuz olmaları sağlanır. Zaman zaman kırgınlıkları, karşıtlıkları ve inançsızlığı işleyen kültür ürünleri bunu yaparken bile gerçeğin güzelliğini vurgular ve bu çift yönlü sunum ile daha ikna edici, yatıştırıcı olurlar. Yalnızlaşmış, toplumda atomize olmuş birey onların başarısının garantisidir. Sızlanma ve şikâyet olabilir ama değiştirmek olamaz.

Hegemonik ideolojinin öğelerini taşıyan ve acı çeken insanın özgürleşme beklentilerini dile getiren karşıt öğeleri de içinde taşıyan Popüler Kültür ise sanayileşme öncesi toplumlarda ve çok gelişmiş ülkelerde olmak üzere iki tip gelişim gösterir. Sanayi kapitalizminden önceki toplumlarda popüler kültür, sistemin yönetme ve hükmetme mekanizmalarının yeterince gelişkin olmamasından; kültürel ve siyasal denetimin tek tip bir kültürü yayamamasından, devlet bürokrasisinin açık denetimi sağlayacak kadar etkin olamamasından kaynaklanır; bu sayede hayat bulur. Merkeze uzak taşra halkı din, gelenek, dil, sözlü kültür, folklor, müzik gibi alanlarda kendi tercihlerini uygulayarak hayatı eleştirebilir, masal ya da öyküler oluşturabilir. Akrabalık ilişkileri, aile gelenekleri, giyim-yemek tarzları kendi belirledikleri gibidir; yani homojenleştirilememiştir. Yerel kültür ve özgün-kültürel kimlikler yaşama şansı bulmuşlardır. Bunların en önemli sebebi ise, tek bir pazarın, tek bir ekonomik iktidarın henüz kurulmamış olmasıdır. İkinci tür Popüler kültür, homojenleşmeye karşı tepkilerin tüketimi düşürdüğü ve bu nedenle rafine/muhalif kültüre izin verilmesinin kaçınılmaz olduğu çok gelişmiş ülkelerde yaşanan şeklidir ve bu kitle kültürü ile iç içe yaşar. Onu kullansa bile realitenin neden olduğu acıları, öfkeleri, istek ve beklentileri dile getirir. Bazı pop müzik türlerinde, TV dizilerinde, çizgi romanlarda, popüler romanlarda, filmlerde yaşatılarak farklı bir rahatlama, soluklanma ya da belki de renkli bir yanılsamaya dayalı rahatlama yaratılır. Bu tip Popüler Kültür yabancılaşmayı yokmuş gibi göstermek yerine, rafine yollarla bireyselliği, özgürlüğü, doğallığı geliştirmeyi amaçlar ve kitle kültürünün yarattığı anomiyi hafifleterek bunun yerine spontanelığı, farklılığı, yaratıcılığı koyar. Sisteme bağlıdır ama tüketicisini uyutmak yerine eleştirmeye yönlendirir. Eleştirilerin ve muhalefetin dile gelişi ise, üretim teknolojilerine bağımlıdır. Yani gelişmişlik yüksek ise, muhalefet de yüksektir. Ancak popüler kültürün yaşattığı bu muhalif kültür, süre olarak sınırlı olup, hayatın gerçekleri başladığı anda biter. Bu nedenle popüler kültür aynı zamanda incelikli bir yanılgı halidir. Hayata uyumlanmayı kolaylaştırır ama bunu, verili gerçekliği değiştirme ve yeni bir hayat kurma düşünü canlı tutarak, buna izin vererek yapar. Buna bir açıdan da, sistemin devamını sağlamak için, kaçınılmaz olarak, zorunlu olarak, istenmeden izin verilir; sistemin devamını tehlikeye sokan “atropi” ve “anomiyi” hafifletmek için bu özgürlüklere ihtiyaç duyulur.

Pek çok örneğinde popüler kültürü de kendi sınırlarına hapseden Kitle Kültürü, sanatçıların çalışırken, kitle’yi, satış olanaklarını, kolay anlaşılır olmayı amaçlamasına neden olur. Bir roman yazarı, romanın sinemaya uyarlanabilirliğine dikkat eder hale gelir; bir şair ya da besteci nasıl daha fazla ve her kesimden insana hitap edebileceğini hesaplar. Bu ve bunun gibi hesaplara dayalı “biçimsel akıl çağı”nda insan, sadece, varlığını sürdürme amacına hapsedilir, bu amaç için her aracı kullanmaya başlar; sonuçta araçlar amacın da önüne geçer.

Sürecin değişiminde, bugünkü haline gelmesinde sanılandan daha fazla etkisi olan Televizyon, salt bir teknoloji olayı değildir. Tam tersine televizyonu teknolojiye indirgemek sorunun maskelenmesine neden olur; bu nedenle ‘toplum ve teknik’, ‘toplum ve kültür’ ‘toplum ve psikoloji’ kavramları ile birlikte açıklanmalıdır. Televizyon, teknolojik alanda, elektrik, telgraf, fotoğraf, sinema ve radyonun bulunuşundan sonra geliştirilen bir oluşumdur. Endüstriyel üretimin ilk dönemlerinden sonra oluşan sermaye birikimi ve iş teknolojilerindeki gelişim, toplumsal düzeyde yepyeni gereksinimleri ortaya çıkarmıştır. Bunlar aynı zamanda yeni olanaklar anlamına gelmektedir ki televizyona kadar varan iletişim sistemleri, bunların sonucudur.

Endüstri Devriminden sonra, insanla-insan ve insanla nesneler arasında değişen ilişki biçimleri, okul, aile ve kilise gibi kurumlara söyleyecek çok az şey bırakmış; yeni bilgi ve yeni tür uyumlandırıcılar gerekli olmuştur. Yüzyılın ilk yarısına kadar yeni toplumun değişen gereksinimleri kitle iletişim araçları yoluyla karşılanmıştır: Politik ve ekonomik enformasyon için basın; toplum, aile ve kişisel yaşam için fotoğraf; merak ve eğlence gereksinimleri için hareketli resim; iş, enformasyon ve bazı önemli kişisel mesajlar için telgraf ve telefon kullanılmıştır. Radyo ve televizyon yayıncılığı, tüm bu özel makinaların bileşkesi olmuş; bundan sonra, yönlendirme ve manipülasyon, hareketli, ev merkezli ve özelleştirilmiş yaşam formlarına dönüşmüştür. Son yıllardaki yeni iletişim araçlarına, cep telefonu, internet gibi çok önemli yenileri eklense de yaygın kitleyi etkileme derecesinde başrolü hâlâ televizyon oynamaktadır.

image

Kitle İletişim Araçlarının Sanatı Kullanım Biçimleri ve Yöntemleri

Modern dönemde sanatın kitle iletişim araçlarına bağlılığı, neredeyse piyasaya bağlılığı kadar yoğunlaşmış; bu araçlarda güncelliğin sınırlarında da olsa yer alabilmek kaygısı sanatçıyı hep, daha önce duyulmamış, görülmemiş yenilik arayışlarına endekslemiş; zaman zaman dikkat çekmek için yapay sansasyonlar, anlamsız tepkiler ve tartışmalarla gündemde kalma çabası sıradan olaylar haline gelmiş, sanat’ın üzerine bunların gölgesi düşmüştür. Kitle iletişim araçlarından dolayı sanat farklı ülkelerde benzer sorunlarla yüz yüze kalmış, sanatçı açısından oldukça kaotik yapıda, içinde de dışında da durması olanaksız bir ortam oluşmuştur. Kitle iletişim araçları tarihsel gelişimlerinden bugüne sanatı kullanma biçimlerini oldukça rafineleştirmiş ama sanatın bağımlılığını giderek artırmıştır. Artık kitle iletişim araçlarını tümüyle karşısına alarak sanat yapmak mümkün değildir. Çünkü kitle iletişim araçları toplumun, sistemin temel omurgalarından biri haline gelmiş, hiç bir oluşum, onun etkisinin dışında kalamaz olmuştur. Kitle iletişim araçlarının sanatı kullanım biçim ve yöntemleri popüler kültürün bazı örneklerinde olumlu ancak genelde olumsuz sonuçlanmış; kitlesel etkileri sanatı ve sanatçıyı iletişim araçlarının ölçüt ve kıstaslarına göre sanat yapmaya yönlendirmiş; bundan eleştirel sanat zarar görmüştür. Aşağıda bu konu sanat’ta oluşan değişimler ve Kitle iletişim araçlarının yöntemleri açısından incelenecektir.

Kültür Endüstrisini oldukça radikal ve ayrıntılı bir şekilde inceleyen Frankfurt Okulu- düşünürlerinden Adorno’nun açıkladığı gibi, “Dünya, kültür sanayiinin süzgecinden geçirilerek yönetilmektedir.” Kültür Sanayii ürünleri ile diğer sıradan ürünler arasındaki farkın ortadan kalkmasından sonra sanatın mantığını sistemin mantığından ayıran fark feda edilmiş; bilinçaltı sürekli denetlenip düzenlenirken, yaratıcılığı ve düş kurması engellenmek istenmiştir. Burjuva estetiğinin özlemi olan, trajik yazgıyı, adil bulunan cezaya dönüştürme bilinç endüstrisi ürünlerinde gerçek olmuş, kötü kişilikler (örn. isterik bir kadın) filmlerde kötü bir şekilde ölmeye; toplumsala uymayan âşıklar bunun bedelini ölümle ödemeye başlamışlar, böylece trajedi ahlâklılığı sağlamak için bir tehdit gibi kullanılır olmuştur. Hakikat yalana, yalan hakikate dönüşmüş, Kültür Endüstrisi’nin biçimlendirmediği alan neredeyse kalmamıştır. Tekelin egemenliğindeki kitle kültürü giderek daha çok özdeşleşmiş; bir ticaret, bir sanayii olduğunu gizleme gereğini duymamaya başlamış, geldiği noktayı daha çok teknolojik yönden açıklayarak “standartlaşmayı” bir zorunluluk olarak gösterir olmuştur. Oysa, söz konusu olan, ekonomik olarak en güçlünün iktidarı ve kültür tekelidir.

Günümüzde metalara dönüşmüş olan imgelerin (imajlar) ve fantazyaların tarih ve kültür açısından değerlendirilmesi, şeyselleşmenin ve realitenin anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Çünkü bu imgeler ve fantazyalar yoluyla kişinin bugünü ve geçmişi öğrenme biçimi değişmiş; yaşam-deneyimi, yerini “haberdar olma”ya bırakmış; gerçekliğin, satışı artıracak sansasyonel yanlarının aktarılması düşünme ve bireyleşme sürecini deformasyona uğratmıştır. Modern insan paramparça olmuş gerçeklik karşısında şaşkın, dalgın ve edilgin insana dönüşmüş; bütünsel olarak anlamlandıramadığı hayat karşısında yalnızlığa ve hüzne sığınmış; kitle iletişim araçları da onun dikkatini, ilgisini ancak sansasyonla, değişimle çekme yolunu seçmiştir. İnsanın daha önce yardımına koşan fantazyalar, düşler de giderek yok olmaya başlamış; bunlar yerine nihilizmi ve şiddeti tavsiye eden, yenilgici ve pasifize edici fantazyalar Bilinç Endüstrisince sunulur olmuştur. Bu nedenle Özgürleşim sorunu, bugün çok daha fazla, fantazyaların Bilinç ve Eğlence Endüstrisine karşı özgürleşmesine de bağlıdır.
Beethoven’in radyoda yayınlanan senfonik müziğinin uğradığı değişimi inceleyen Adorno’nun tespitleri konumuza örnek olması açısından hayli çarpıcıdır: Müziğin radyoda yayınlanması sesin hacmini ve atmosferini daralttığından mutlak bir kalite kaybı olmakta, dinleyici müziğin atmosferini hissedememekte, müziği parça parça ve dağınık algılayarak senfoniyi bile hafif bir şarkı gibi yorumlayabilmekte, müzik dinleyicisinden kopuk varolmaktadır. Senfonik seslerdeki renk zenginliği yok olmuş, ardı ardına dizilmiş fonların yinelenmesine dönüşmüş ve gelişkin bir yapıyı yansıtmaktan uzaklaşmıştır. Dikkat bütünlükten tikel’e kaymış, senfonik zamanın yerini ampirik (bir anlamda gündelik ve sıradan) zamanın yaşanması almış; renk çeşitliliği bozulurken, müzik bir potpuriye dönüşmüştür. Bu şekliyle sanat, kitle iletişim araçlarında bir vakit harcama aracına, eğlence aracına, salon sanatına, yemek arası tanık olunan “zararsız ve evcilleştirilmiş” formlara dönüşmüştür. Hoş ve kolay yanları ön plândadır. Tartışılabilecek temaları sağlıksız algılama yüzünden alelâde, rutin şeylere; hayatı yansıtan kopuk izlenimler yığınına dönüşmüştür. Çünkü diyalektik bir algılama biçimi baştan yok edilmiştir. Ev sınırlarında yaşanan edilgin bir huzur, budalaca bir mutluluk, düzeni yeniden-üreten ve katharsis sağlayan bir eğlencedir bu haliyle sanat.

Kitle iletişim araçları tarafından yaratılan, teşhir edilen, bu teşhir olmasa kim oldukları bilinemeyecek olan ünlüler ve sanatçılar vardır. Bu insanları, kitle iletişim araçları yaşatır. “Reklamın kötüsü olmaz” mantığına inanan bu insanlar, olumsuzlukları yaşamaya başladıklarında mahremiyetlerini geri alamazlar. Istırap verici bir aleniyet, teşhir vardır ve bunları uyuşturucu, hastalık gibi tepkiler izler. Sanatçı ve entelektüel insan, sadece hayatını sürdürmek değil, insanlarla iletişimde bulunmak da ister; fakat kültürel meta piyasasının sunduğu iletişim araçları sınırlıdır. Ve sanatçı düşüncelerini duyurmak, insanlara ulaşmak için kitle iletişim araçlarını kullanmak zorundadır. Yani maddi ve düşünsel anlamda onlara bağımlıdır.

Aydınlatıcı fikirleri, yaklaşımları neredeyse tümüyle absorbe eden, geçersizleştiren; siyasal olsun olmasın her türlü eleştirel muhalif iletiyi manipüle eden bir ortam söz konusudur. Bu ortamda sanatçının işi oldukça zorlaşmış; yapıt kadar sanatçı da metalaşmıştır. Sanatçı, yayıncı, eleştirmen, galeri sahibi ya da tiyatro yöneticisi olsun sanat çevrelerinde en geçerli ve önemli ölçüt, en önemli sermaye, ünlü ya da tanınmış olmaktır. Bu ise daha önce yayın ya da sergi yoluyla kendini kanıtlamış olmak, basında sözü edilir olmak, yani ‘başarılı’ görülür olmak demektir. Eleştirmenlerin en önemli işlevlerinden biri de camiaya yeni girecek olan sanatçıların başarısı’nı öngörmektir. Bu konuda yanılmamak o eleştirmenin de değerini artırır. Başarı’nın yolunda ise hem söz konusu çevrelerin kabulü hem de kitlelerin kabulü temel kıstastır. Yarışmalar yoluyla ödüle değer görülen yapıt ve sanatçıları belirlemek, diğerlerini elemek bunun için yoğun olarak uygulanan bir yöntemdir. Büyük sermayenin finanse ettiği sanat ve dekorasyon dergileri, moda ve şov kavramlarına dayalı söylemlerle sanatsever burjuvaların beğeni ve konumlarına uygun düşen yaklaşımları sergilerler. Uluslararası ölçütten bakıldığında da en zengin ve güçlü ülkelerin en gelişkin iletişim teknolojilerini kullandıkları ve kendi kültürlerini bu teknolojilerle tüm dünyaya yaydıkları görülür. ABD, Almanya ve Japonya gibi gelişkin ülkelerin sanatsal ürünleri, filmleri, TV dizileri, video kasetleri, plkları, kaliteli reprodüksiyonları, kitapları, dergileri, afişleri, gazeteleri ve CD’leri dünyanın her yanına hızlı bir şekilde yayılır, tüketime sunulur ve yerli kültürleri yok eden en önemli güç olarak işlevlendirilir.

Süreç içinde yeni-olanlar, yenilikler, yenileştirmeler arttıkça, değişim insanın takip edemeyeceği hıza eriştikçe eski’ye ve yıkıntılara olan ilgi de tuhaf bir şekilde artar. Yıkıntıların peşine giderek daha çok insan düşer. Sanki eski-eşyalar mekânları doldurdukça eski ilişkiler de geri gelecek, böylece insan eski huzur ve güvene yeniden kavuşacaktır. Gönüllü bir tutsaklık şeklinde sürdürülen bu tutku kapitalizm tarafından körüklenir ve oldukça iddialı ve pahalı piyasalar yaratılır. Eski-olanın fiyatı sıradan insanın sahip olamayacağı kadar artar. Böylece bu da bir ayrıcalık, bir güç, zenginlik ve iktidar simgesi haline getirilmiş olur. Nostaljik ve insanın tarihine özgü anlamsal boyutunu yitirerek pahalı bir metaya, bir fetişe dönüşür. İlerici özelliği zedelenirken mülk-sahipliğine hitap eden boyutu güçlenmiş olur.

Modern kapitalist ekonomilerde basın-yayın, sinema, radyo, televizyon, reklam ve kayıt endüstrisi kurumları globalleşmenin de etkisi ile tüm sosyal ve ekonomik örgütlenmenin, en genel ve en kapsamlı öğeleri olmuşlar; kitle iletişim araçlarının maaşlı ya da sözleşmeli olarak çalıştırdığı profesyonel sanatçı ve entelektüel ilişkisi de, 20. yüzyıl insanlarının hâkim ve tipik ilişkisi haline gelmiştir. Bütün kültürel üretimi en başından düzenleyen bu piyasa şirketlerinde (yayınevleri, film şirketleri, radyo, televizyon kanalları, reklam ajansları, gazeteler vb.) tipik işletme istihdamı koşulları söz konusu olup, eski ilişki biçimleri yok olmuş, reklamcılık çalışmaları 20. yüzyıl sonlarının en karakteristik kültür-üreticiliğine ve kurumuna dönüşmüş; reklam ajansları sponsor olarak giderek daha çok kültür üretimini kendine bağlamış, sosyal-ekonomik ve politik alanda açıkça belirleyici konuma gelmiştir. Kuşkusuz eski tip ilişkiler, sanatçının tek başına çalıştığı formlar hâlâ vardır. Ama sayıları oldukça azalmıştır ve kuşatılı olarak sürdürülmekte, var olup olmama arasında gidip gelmektedirler.

Reklamcılıkta çekici ve güçlü anlatım için kullanılan sanat nesneleri (heykeller, resimler, mimari yapıtlar…) ile iki iş bir arada görülür: Buna göre; sanat bir zenginlik ve güzel yaşam simgesidir; Dünyanın zenginlere sunduğu değerli şeylerin bir parçasıdır. Sanat yapıtı sayesinde reklam ürünü hem lüks hem de ekinsel bir şey olarak sunulmuş olur. Sanat yapıtı ile sahibi arasındaki ilişki (Bkz: 3. Bl.: Çelişkilerle Dolu Yaratıcı Ortam ve Bu Ortamda Yağlı Boya Resmin Gücü) tüketicinin gururunu okşamak ve onu satın almaya yöneltmek için kullanılır. Oysa reklam, bu haliyle görsel sanatın “can çekişmesidir” Reklamın kullandığı biçimiyle sanat ne eleştiridir, ne protestodur, ne de tehlikeli bir şeydir. O rutin, doyumsuz, acımasız, adaletsiz bir hayatın şalı, estetik örtüsüdür.

Reklam temel olarak “kıskanılacak” insanı yaratır. Onun çekiciliği ön plânda gelir. Bildik, tanıdık bir zevki değil, yeni bir zevki vurgular. Bu nedenle hep gelecekteki tüketiciye seslenir. Bunun yolu ise başkalarının o kişiyi kıskanmasıdır. Reklam, tüketicisine, kıskanılmanın mutluluğunu vaat eder. Kıskanılmak insanda kendine-güven duygusu yaratır. Ama bunu hissetmek için mutluluğunuzu diğer insanlarla paylaşmamanız gerekir. Yani ne denli kişiliksiz, çekici, güçlü iseniz o denli kıskanılırsınız. Reklamdaki o ürünü alan kişi çekici, istenir, sevilen biri olacak, ürünü almayanlar bunları tadamayacak, sevilmeyecek ve mutlu olamayacaktır. Reklam işçi sınıfına sesleniyorsa, genelde, reklamı yapılan ürünün işçiyi tamamen değiştireceği öngörülür; orta sınıfa sesleniyorsa, o ürünü kullanmakla gelecek yeni ilişkiler vurgulanır. Zaman olarak hep ‘gelecek’ vardır ama ona bir türlü ulaşılmaz. Bunun nedeni, reklamın, gerçeklere değil, düşlere seslenmesidir. Bu düşler, seyirci-tüketicinin düşleridir. Reklam, bunlarla çakışma yaratarak zihinlerde etkinlik sağlar. Varolanlara ek olarak, bu doğrultudaki düş-dünyasını besler. Örneğin çekicilik, Modern Çağa özgü bir şeydir, tüketim hevesini güçlendirmek üzere yaratılmıştır. Dayandığı kişisel ve toplumsal kıskançlık, ancak sanayi toplumunda hayat bulan bir duygu olmuştur. Çalışan insan, kendisinin tükettiği zamanın düşlerini kurar. “Çalışan ben, tüketen beni kıskanır.” Reklam düş üretmez ama bize kıskanılabileceğimizi söyler. Ancak o süre hiç bitmez. Reklamın çok önemli bir diğer işlevi, demokraside kullanılacak siyasal seçme ediminin yerine, tüketime dayalı seçimi koymasıdır. Üstelik bunu pek çok sorunu göz ardı ederek, onların unutulmasını sağlayarak yapar. Her şeyi kendi diliyle açıklayıp, dünyayı yorumlarken, “bir tür düşünsel dizge olup çıkar sonunda.”

Kitle iletişim araçlarının yaşadığı rekabet, reklamcılar tarafından körüklenirken, hafif-eğlencelere endekslenen programlar yüzünden radikal çalışmalar, sıra dışı programlar ve sanatçılar doğrudan dışlanır. “Hafiflik” içinde yoğunlaşma ve derinleşme imkânsızlaşırken, reklama yer açmak için konu çabucak ve kısa sürede dile getirilir. Konuşmalar budanır ve dramatik yapı yavanlaştırılır. Programlar hızla ilerleyecek şekilde plânlanır; reklamın varlığı, kalitenin, düzeyin, yurttaşların çıkarlarının aleyhine işler. Zihinsel olarak geliştirici programlar sınırlandırılırken, şirketler ayrıcalıklı konuma getirilir. Kitle iletişim araçlarının yörüngesinden kurtulamayan sanat ve kültür, güncelin peşine takılarak tarihsiz ve ufku dar bir ortamın yaratılmasında kullanılır. Bir günde ünlendirilen romancılar, ressamlar, yönetmenler… yine çok kısa sürede unutturulup, yerlerini yeni sansasyon isim ve olaylara bırakırlar. Hatta olay çıkarma, sansasyon yaratma, reklamın önemli bir parçası haline gelir. Çünkü sansasyonla maliyetsiz reklam gerçekleşir. Kitle iletişim araçları için bunlar, kendini üretme biçimleri, özlemle beklenen hareketlerdir. Sürece, gündeme, can ve ruh katarlar. İlgiyi canlı tutar, satışı artırır, eğlentiyi besler, haber-bulma sorununu kısa süreliğine de olsa çözmüş olurlar. Reklam dünyasının ve kitle iletişim araçlarının temel besin kaynaklarındandır.

Böylece, görüntülere ve söylemlere dayanan iktidar mistikleşirken, gerçekleştirdiği ikna süreci ile birlikte aynı zamanda kalıcılaşır; “demokratikleşme” süreci ise geride kalır. Hiç kuşkusuz bağımlı kesimleri rahatlatacak özgürlükçü sunumlar yapılır; çünkü zaten yüzde yüz bir manipülasyon yoktur. Her kişinin öznel bir alımlama biçimi vardır. Ama bunlar ne yazık ki sunulanlarla sınırlıdır. İletişim araçları, sınıflar ve arasındaki eşitsizlikleri yalnız korumaz; onları geliştirir, güçlendirir ve artırır da.

Nietzsche’nin belirttiği gibi dünyayı bir “masal” haline dönüştüren medya “Gerçeklik” duygusunu yok ederken sunduğu sonsuz sayıdaki söz ve görüntü ile, insanın konuşma ve düşünme yeteneğini de geriletir. Nietzsche bunu şu örnekle açıklar: “İngiltere’nin aydın kesiminde Times okuyanlar, her on yılda bir görüş gücünde bir azalma olduğunu göstermedi mi dersiniz?”

Manipülasyona rağmen kitlelerin bilinçlenmesinden hatta teknolojinin, bilimin, sanatın potansiyelliklerinden korkulur. Özgürlükçü toplumsal ütopyaların gerçekleşmesi istenmez. Bu nedenle medya yoluyla gerici (distopian) bir fantazya dünyası oluşturulur ve kitleler bu dünyanın içinde tutulur. Kitle iletişim araçlarının en etkin ve en yaygın olanı televizyondur ve Oskay’ın televizyonda kullanılan sanatların deformasyonu ile ilgili tespitleri oldukça çarpıcı ve önemlidir. Bu tespitlerin başında, televizyonun, ancak yaygın etiğe karşı-olmayan bir anlatımı seçtikçe izlenebilen bir iletişim aracı olması gelmektedir. Televizyon ussal-mental bir sürekliliği izlemeyerek en yetkin eleştirel formlardan olan roman’a her anlamda ters düşer. Görselliğin ön plnda olması meknın bir fotoğraf gibi verilmesine, anlamlı ve can alıcı ayrıntıların yok olmasına neden olur. Bütün sorun, olay örgüsünü belli bir tempoda sürdürmek, aksiyonu her şeyin üzerinde tutmaktır. Bu aksiyon ise koşma ya da otomobil hareketinden ibaret olup, görünürlüğü önemlidir. Bu yüzden öykü ve karakterler derinlikten uzak kalırken, romandaki ve sinemadaki kadar sanatsal incelik ve doku kurulamaz. Korkular, acılar ve hüzünler olağan kolektif olgulara dönüştürülür. Sanat yapıtları, toplumun teşhirci, hiyerarşik, özgürlüksüz yaşam biçimini yeniden üretmekle yüz yüze bırakılır. Sanat yapıtının tüketimi fetişleştirilirken, sistem içi sınırlı bir algılama biçimi yaygınlaştırılır ve bu durum sanatı da sıradanlık düzeyine indirger. Televizyonun izlenirken hiçbir zihinsel çabaya gerek bırakmaması, tüm inisiyatifi kendisinin üstlenmesi görüntüleri ikon’a dönüştürür ve hızlılık, sürekli akış deformasyona uğramış bir alımlama-sürecini yaratır. Her türlü imgelem yeteneği kısıtlanıp disipline edilirken, televizyonda sunulan “hazır dünya” bir mutlak gibi algılanır ve eleştiri, kuşku duyma edimi kesintiye uğrar.

Televizyondaki süreklilik görsel öğelere dayalı, materyal varlık ve nesnelerle sınırlı bir sürekliliktir. Sinema da görselliğe dayalı olmasına rağmen çok farklı bir alımlama biçimine sahiptir ve televizyonun sınırlılıklarından kurtulan, romana en yakın olan sanat formu ve kitle iletişim aracıdır. Romanlar televizyona uyarlandığında ciddi bir çatışma yaşanır çünkü o yüzeyseldir ve etiği sorgulamayan bir katılma bekler. Ussal bir süreklilikle zenginleşen, simgesel ve eğretileme olabilen bir okuma-yazmaya dayalı romana hiç benzemez; hızlı olarak sürdürülen aksiyonla eşzamanlı tutulan sözel (narrative) öğe, aksiyona kurban edilir. Sinema ve romandaki geri dönüş seçeneği rahatça kullanılamaz. Çok önemli bir sınırlayıcılığı da iç söylemin görselleştirilmesinin zorluğu ve bazen olanaksızlığıdır. Ev içi ortamın rehavetinde bölünen, kesilen anlatım, ciddi-derinlikli bir algılamayı oldukça zorlaştırır. Bu şekliyle bir iletişim değil, bir eğlenim, talim yapma ve esir-olma aracına dönüşen televizyon, buna rağmen sanatçı ve entelektüeller için (özellikle uyarlama alanında, dizilerde…) önemli bir istihdam alanıdır.

(…)

Mukadder Çakır; İstanbul doğumlu (1964) olup İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo Televizyon Sinema bölümünden mezundur. Yüksek Lisansını ve Doktorasını Prof. Dr. Ünsal Oskay danışmanlığında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Ana Bilim Dalında tamamlamıştır. Halen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi RTS Bölümü İletişim Bilimleri Ana Bilim Dalında öğretim üyesidir (Prof. Dr.). Yayınlanan kitapları: Sanatta Eleştirellik (2002 ve 2013) Sanatlar ve Toplumsal Etkileşim (ed) (2010), Medya ve Modernlik (2013), Medya ve Sanat (2013), Yeni Medyaya Eleştirel Yaklaşımlar (ed.)(2014), Görsel Kültür ve Küresel Kitle Kültürü (2014) ve İnternette Gösteri ve Gözetim’dir. Lisans düzeyinde verdiği dersler: Sanat Sosyolojisi, İletişime Giriş, Kitle İletişim Kuramları, Görsel Kültür, İletişim Sosyolojisi, Medya Çalışmaları, Bilgi Toplumu ve Medya Okuryazarlığı; Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde verdiği dersler: Eleştirel Kuramda Medya ve Sanat, Modernizm ve Postmodernizm, İktidar İdeoloji ve Medya, Sosyal Medya ve Toplum, Karşılaştırmalı İletişim Kuramları, Eleştirel İletişim Kuramları, Medya Popüler Kültür Gösteri ve Bilgi Toplumu ve İletişim. Ulusal ve uluslararası hakemli ve hakemsiz dergilerde yayınlanmış makaleleri, çok sayıda kitaba yazdığı bölüm vardır. İlgilendiği konular iletişim, medya, modernite, modern toplum, sanat ve toplum, küreselleşme süreci, yeni medya, internet ve gözetim sorunlarıdır.

* Prof.Mukadder Çakır’ın Medya ve Sanat  kitabından yayınladığımız bu okuma parçası için yazara ve Parşömen Yayınlarına teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.