“Ferhad, neredeyse dünyadaki tüm günahlardan kendisini sorumlu tutacak.”

 

Mehmet Anıl’ın son kitabı Edep Ya Hû’nun kahramanı, Yeniçeri Ocağı’nın ünlü 65. Orta’sına mensup bir acemi oğlanı: Kız Ferhad. Bosna eyaleti Avliya nüfusundan kendi halinde bir ailenin çocuğu iken alınıp İstanbul’a getirilen, önce bir paşanın, sonra bir yeniçeri ağasının kapatması olan, Atmeydanı’ndaki gizli bir zevk ve fuhuş yuvasında, buranın müdavimi haline gelen askerlere ikram edilen, duygulu, zeki, esprili Kız Ferhad… Yazarla, tarihsel gerçeklik fonu önünde, anlatılmamış bilinmeyen dünyalarda geçen romanını değerlendirdik, Osmanlı toplumunun ve resmi tarih yazımının açık sırrını, –tırnak içerisinde– “eşcinsel” yaşamı konuştuk.

Roman kahramanınız Ferhad, 400 yıl geçirdiği arafta, yaşamını ve kendince “günah”larını anlatıyor, Allah’ından bağışlanma diliyor. Bu ilahi adalete verdiği “ifade” sırasında biz de onu ve Osmanlı’nın çalkantılı bir dönemini tanıyoruz. Bu roman nasıl kafanızda şekillendi ve nasıl yazıldı?
Yeniçeri dünyası bana oldum olası büyüleyici gelmiştir. Bu kitabı yazmadan çok daha önceleri yeniçerilerle ilgili bulduğum her kitabı okurdum. Kafamda hep yeniçerilerle ilgili bir roman yazmak vardı ama içime sinen bir konu bulmak uzun zamanımı aldı. Bir de, tarihte kıyıda kalmış bir olayı –kendime göre– yazmayı arzuluyordum. 65. Orta’nın lağvedilmesi tarihçiler dışında pek az insanın bildiği ve ilgilendiği bir şeydir. İkisini birleştirince Edep Ya Hû’nun ana konusu ortaya çıktı. Bununla birlikte yeniçeriler edebiyatta ve sinemada gerçekten ihmal edilmiş bir mecra. Onları hep acemice giyinmiş takma bıyıklı figüranlar olarak gördük. Oysa Yeniçeri Ocağı başlı başına bir tarihtir. Umarım kitabım bir kapı açar ve bu efsanevi ocak hak ettiği ilgiyi görür.

Önceki kitaplarınızdan farklı bir konu ve tarzla karşı karşıyayız. “Tarihi roman”lar sürecek mi?
Tarihi roman yazmayı seviyorum. Yeni bir tarihi roman daha yazmak isterim. Ne var ki aynı zamanda tekrara düşmekten de korkarım. Edep Ya Hû’nun tekrarı olacak bir işe kalkışmam. Tarihi romanların diğerlerine göre daha uzun bir mayalanma süreci vardır. Şu an yeni romanımın ana hatlarını düşünme ve not alma sürecindeyim. İçime sinen bir konusu ve kurgusu var. İyi yazabileceğime dair içimde kuvvetli bir inanç mevcut, aksi halde asla başlamazdım. Ekim ayı gibi masaya oturmayı planlıyorum. Bu tarihi bir roman değil. Bu kitabın yazım ve basım aşamaları umarım bana yeni bir tarihi romanın mayalanması için gerekli zamanı da kazandırır.

MEHMET.ANIL1 MEHMET.ANIL2

Kahramanımız Ferhad, ne edebiyatımızda ne de resmi tarih yazımında kolaylıkla karşımıza çıkan kişiliklerden biri. Bugünün diliyle söyleyecek olursak, Osmanlı’da “eşcinsel” bir karakteri ve dolayısıyla onu tutkuyla seven tarihi kişilikleri okumaya alışık değiliz. Böyle bir temaya yoğunlaşırken ne gibi tepkiler bekliyordunuz, nasıl tepkiler geldi?
Konu tarih ve eşcinsellik olunca tepki beklememek olanaksız tabii. Yazarken de bu duyguyu sık sık yaşadım. Kimi zaman kalemimin titrediği anlar oldu. Şunu gurur duyarak söyleyebilirim ki, sansürden de zalim otosansüre yenik düşmeden yazmayı başardım. Ben yazarken sadece edebiyat düşünür ve gereklerini yerine getirmeye gayret ederim. İşimi önemser ve çok çalışırım. Bunun dışında kalan şeylerle ilgilenmiyorum. Edebi eleştirilere sonuna kadar açığım. Kitabımı tarihsel olarak da sonuna kadar savunabilirim. Karşıma çıkanın bu konuda donanımlı olmasını tavsiye ederim. Polemik ve sataşmalaraysa yüz vermek niyetinde değilim. Dileyen istediğini söyleyebilir. Sonuçta her eser yolunu kendi kendine bulur.

Osmanlı’da eşcinsellik, “açık sır”… Osmanlı padişahlarının, paşalarının ve daha birçok kişinin gönüllerini, yataklarını bir erkekle paylaştıklarının konuşulmasındaki “tehlike” nedir?
Bilmem, bence bir tehlike yok… Atatürk oğlanlara ilgi duymuştur dense ne olur, Mevlana Şems’le yatmış olsa nesi eksilir? Ulusal gururumuz mu incinir? Her toplumda hangi oranda eşcinsellik varsa, bizde de o kadar vardır herhalde. İran hariç, orada yasaklandı. IV. Murat koynuna oğlan aldı diye ahlakımız bozulmayacağı gibi, bunu duyan hiç kimse de özenip oğlancı olmaz. İşin uzmanı ya da eşcinsel değilim ama ben eşcinselliğin sonradan edinilen bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bence doğuştan gelen bir durum. Yani bir erkek sırf edepsizlik olsun diye gey olmaz. Niye olup da hayatını zorlaştırsın? Hele ki Türkiye’de. Ailesi reddedecek, arkadaşları reddedecek, toplum reddedecek, iş bulamayacak, cinselliğini ya bastıracak, ya gizli gizli yaşayıp mutsuz olacak. Deli mi bu adam? Cinsiyet, tamamen kişinin özeline giren bir konudur. Bırakalım herkes bildiği gibi yaşasın. Faşistliğin manası yok.

Osmanlı ve tarihle ilginiz, bu konudaki bilgileriniz, nereden geliyor? Hangi kaynaklardan yararlandınız?
Osmanlı tarihi kimin ilgisini çekmez ki? Özellikle 15., 16., 17. yüzyıllar bin bir gece masallarını aratmayacak kadar heyecanlı ve renkli. Geçmişi bilmeyen, bugünü doğru algılayamaz. Entelektüel düşüncenin olmazsa olmazıdır tarih. Okuduklarım aslında hep bilinen kaynaklar. Halil İnalcık Hoca, Peçevi Tarihi, Naima Tarihi, Evliya Çelebi, Reşat Ekrem, De Lamartine vs, vs, vs. Ama ben en çok yabancı elçi ve seyyahların gezi notları ve anılarını okumayı severim. Oralardan çok şey öğrenebilirsiniz. Özellikle günlük yaşantı hakkında. Herkese bu tür kaynakları tavsiye ederim.

Osmanlı’da cinsellikle, eşcinsellikle ilgili sanırım en popüler kaynak Reşat Ekrem Koçu’nun eserleri. Sizin kitabınız da ondan bir epigrafla açılıyor. Reşat Ekrem Koçu’nun anlattığı cinsel dünya, karakterler, zaman ve daha birçok şey, sizi bir romancı olarak nasıl etkiliyor?
Reşat Ekrem okumasını severim ama Osmanlı’da cinsellikle ilgili başka birçok kaynak daha var. Reşat Ekrem’in tarihçiliği, tarih okumasına soğuk bakanlar için ideal bir başlangıç sayılabilir. Özellikle Osmanlı İstanbulu’nu bir roman gibi keyifle okutur. Beni etkileyen o kadar çok şey var ki, Reşat Ekrem nasıl etkilemiştir tam olarak bilemiyorum. Sevdiğim için herhalde olumlu etkilemiştir diyorum.

MEHMET.ANIL4 MEHMET.ANIL3

Romanınıza dönecek olursak; öncelikle kullandığınız dil, bugünde geçiyor. Bugünün dili ama anlattığınız yaşamı ifade edecek kadar da “eski”. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?
Nihayet bu soruyu soran biri çıktı. Dil, kitabımda en gururlandığım unsurların başında gelir. Bu konuda tevazu göstermeyeceğim, çünkü çok uğraştım. Bu dengeyi nasıl tutturduğumun anlatabileceğim açık bir formülü yok. Düşüne düşüne, yaza boza ve çokça içgüdü ve sezgiyle olsa gerek. Tarihi romanların işte böyle bir sıkıntısı var. O günkü dille yazamazsınız, kimse anlamaz. Bugünkü dili kullanmak da abes olur. Döneme, roman kişiliklerinin karakterlerine ve hikâyenin konusu ve kurgusuna göre bir dil yaratmak gerekir ki başlı başına bir çalışma konusu. Neyse, bu kitapta başardık galiba. Darısı ikincide.

Roman, Osman Han’ın tahttan indirilişi tarihsel gerçekliği fonunda geçiyor. Anlattıklarınızın hangilerini tarihsel gerçeklik diye okumalıyız? Hikâyenizi demiyorum elbette ama, mesela “Aşiyan” gibi fuhuş yuvaları var mıydı, anlattığınız karakterlerden hangileri gerçek tarihi kişilikler?
Tarihte, geriye gittikçe azalmak suretiyle bilgi adacıkları mevcuttur. Bunlar, akademik olarak kabul edilmiş, değiştirilemez bilgilerdir. Örneğin III. Ahmet’in iki gözü de kördü diyemezsiniz. Tarihi roman yazarı, bu adacıkların arasını, adacıkların kesin bilgilerine ters düşmeyecek şekilde doldurma hakkını kullanır. Kullanamazsa zaten romanı yazması da mümkün olmaz. Bununla birlikte yazar, bilgi adacıklarına kayıtsız şartsız uymak zorundadır, aksi halde tarihi saptırmış olur. Bu, namussuzluktur. Genç Osman’ın ihanete uğrayıp tahttan indirilişi ve ağlaya ağlaya Yedikule’ye götürülüşü tarihsel gerçektir. Olayları ve kişileriyle. Tabii bazı diyalog ve ufak tefek ayrıntılar bana ait. Ferhad ve Firuz Ağa’yla ilgili kısımlar ise tamamen kurgusal. Osmanlıda fuhuş yuvaları elbette vardı. Örneğin hamamlarda oğlancılık sık görülen bir şeydi. Ama “Aşiyan” tamamen kendi hayal ürünüm. Namlı bir yeniçeri kahvehanesi ile batakhane karışımı bir yer.

Kahramanınız Ferhad’ın bu iç dökmeyi bizim yaşadığımız çağda, dört yüz yıl arafta bekledikten sonra yapıyor olması hem güzel bir buluş, hem de romanın dilini güncel kılmış. Peki, siz Ferhad’ın günümüz “gey argosu”na yaklaştığını, zaman zaman güncel tahayyüllerden konuştuğunu düşünüyor musunuz?
Hayır, düşünmüyorum. Çünkü öyle olmamasına gayret ettim. Üstelik günümüzün gey argosu hakkında fazla bilgim de yok. Siz bazı yakınlaşmalar bulduysanız öğrenmek isterim. Tabii şu da var. İnsan duygu ve düşünceleri yüzyıllar boyunca pek az değişim gösterir. Kutsal kitaplar, efsaneler, kadim edebiyat o yüzden bize tanıdık gelir. Bu açıdan bakıldığında mümkün diyorum.

Ferhad, roman boyunca Allah’ına yalvarıyor. Şahane bir dil kullanıyor ifade verirken, yakarırken… Olağanüstü saygılı, sevgi dolu, ama çok sıkışınca da “Amaan, ne de olsa senin eserinim” deyip umursamıyor onu… Hatta güzelliği ve kırdığı “cevizler” konusuna gelince okurlar için eğlence başlıyor: “Her şeyi böyle açık açık anlatıyorum diye bana kızmıyorsun değil mi Allah’ım?” Bu esprili dil, Ferhad’a hemen ısınmamıza ve romanda eğlenerek ilerlememize neden olmuş. Bu bir anlamda, sizin kotardığınız “tarihi” bir “gey humoru” mu?
Her şeyden önce, ben edebiyatın eğlenceli yönünün çok önemli olduğunu düşünürüm. Eğlence derken, tabii ucuz edebiyattan söz etmediğimi anlamışsınızdır. Zaten zor olan da budur. Avama düşmeden iyi vakit geçirtmek. Daha açıklayıcı olması bakımından kendimden örnek vereyim. İyi bir romana kendimi kaptırdığım zaman, dışarıdaki işlerimi bitirip romanıma dönmek için can atarım. Çünkü iyi roman bana iyi vakit geçirtir. Eğlenirim. Eğlenmek gülüp oynamak değildir yalnızca. İçin için mutlu olmaktır. Örneğin Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü –ki bence dünyaca ünlü bir başyapıt sayılmalıdır– okurken eğleniriz. Bu çok önemlidir. Romanın zor ya da kolay okunurluğundan, mizah veya melodram olmasından bağımsız bir şeydir. Saramago kolay okunur bir yazar değildir ama, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’u okurken insan hoş vakit geçirmez mi? Tarihi gey humoru kotardığımı düşünüyorsanız ben buna ancak memnun olurum. Planlamadan, kurgu gereği olsa da başardıysam ne mutlu bana.

Ferhad’ın kendisini cinsel olarak suçlu ve günahkâr hissetmesi “tarihsel” mi, “psikolojik” mi size göre?
Psikolojik. Ferhad bulunduğu durumu tarihi bakımdan irdeleyecek bir kişilik değil. Daha ileri gidersek eşcinsel olmasına da pek takılmayacak derim, ama rezalet diz boyu olunca kendini suçlu ve günahkâr hissetmesi kaçınılmaz oluyor.

MEHMET.ANIL5 MEHMET.ANIL6

Ferhad, eşcinsel ilişkiye zorlandığı için ve hayatı hep böyle geliştiği için kendini çok da suçlu hissetmiyor, bağışlanacağına inanıyor. Ama onları sevmiş olduğunu da hatırlayınca mı kafası karışıyor, kafasında “günah” fikri beliriyor…
Bir kere unutmayalım ki Ferhad yetişkin olmadan ölüyor. Hayatı, bir fırtına gibi savrularak geçiyor. Bu şartlarda sağlıklı bir değerlendirme yapması olanaksız. Kafası, devşirildiği günden karışmaya başlıyor, ta ki idam edildiği ana kadar. Son nefesinde ve sonraki 400 yıl boyunca kesin bir fikre sahip olduğunu ben düşünmüyorum. Nasıl olsun?

“Yalnızca öfkeliyim. Öfkeyi geç, aslımı bilmeden öleceğim için kızgınlıktan kuduruyorum. Beni başından beri böyle acayip mi yarattın Allahım, yoksa onlar mı bu hale getirdi? Bir bilebilseydim.” Ferhad için bu sorunun yakıcılığı, sadece günahına sorumlu aramasıyla mı ilgili, yoksa daha derinde, bugün adına “kimlik” dediğimiz, daha varoluşla ilgili bir mesele mi?
Önceki sorunun devamı olarak Ferhad’ın özelinde sadece günahına sorumlu aramasıyla ilgili. Bugüne gelirsek eşcinsellik çok ciddi bir kimlik meselesi. Bilinen sorunları bir kez de ben tekrar etmeyeyim. Toplumun eğitim ve kültür düzeyi yükselmedikçe yalnızca eşcinselliğe bakış değil, siyasete, sanata ve genel olarak hayata bakış hep böyle marazi kalacaktır. Peki, düzeliyor muyuz? Hayır. Düzelecek miyiz? Ümitsizim.

Evet, hayatındaki bütün ilişkiler zorla oldu. Ama o çocukluk anısı, Andrey her şeyi karıştırıyor. Her şeyi Allah’ına ve bize anlatan Ferhad, konu Andrey olunca, temel bir psikozla, bir şeyleri saklıyor. Andrey, Ferhad’ın aslında erkekleri sevdiğinin “kanıtı” mı?
Sorun da bu zaten. Bir türlü emin olamıyor. Andrey’le olan tecrübesi eşcinsellikten bağımsız bir yeniyetmelik merakı da olabilir pekâlâ. Bunu bilemiyor. O gün yaşadıklarından hoşlanmış, evet. Ama bu onun erkeklerden hoşlandığının kesin bir kanıtı değil. Dediğiniz gibi Andrey tecrübesi yaşanmasa her şey daha anlaşılır olacak ve kafası karışmayacak. Ama o Andrey yok mu, bütün işi bozuyor.

Ferhad, çocukluk aşkı Andrey’le, iktidardan alaşağı edilen, boğularak katledilen Hünkâr Osman Han’la nasıl bir paralellik kurdu zihninde, gönlünde? Andrey’in köyden gidişi ile tanımadığı Osman Han’ın tahttan düşüşü hangi paralelliği kuruyor?
Bu aslında öldükten sonra kafasında olgunlaşmaya başlayan bir izlenim. Yani, defalarca düşüne düşüne belki de birbirine karışıp birleşen bir duygu. Andrey’i dayak yerken yalnız bırakışıyla, genç Osman’ı öldürülürken yalnız bırakmasıyla başlayıp geriye doğru yaşanan bir paralellik. Açıklamak gibi olacak ama buradaki tema, Ferhad’ın suçluluk duygusunu tamamen içselleştirmiş olması. Genç Osman’ın katlinde ne suçu var? Ama o neredeyse dünyadaki tüm günahlardan kendisini sorumlu tutacak. O denli. Üstelik her ikisinin de sitem eden güzel ve kederli bakışları var.

Neredeyse çocukken Paşa’nın sevmesinden, yatağından geçen Ferhad, bu ilk “sahibini” çok sevdi. “Çok geçmeden aramızda alışmadık bir ilişki gelişmeye başladı. Nasıl desem, yerine göre sevgili, yerine göre baba-oğul, yerine göre de paşa-hizmetkâr karışımı tuhaf bir güven duygusuyla kaynaşıverdik birden” diye anlatıyor Paşa’yı… Sizce bu nasıl bir ilişki?
Cümlede anlatıldığı gibi. Paşa, fırtınalı İstanbul ummanında yalnız başına kalmış bir çocuğun sığındığı bir liman. Güven ve huzur sonuçta beraberinde sevgiyi de getirir. Çocuklar şartlara, biz yetişkinlerden daha hızlı uyum sağlamasını biliyorlar. Ferhad da, Paşa’nın sayesinde gurbete alışıveriyor. Bunda yetersiz baba figürü eksikliğinin de etkisi olmalı.

MEHMET.ANIL7 MEHMET.ANIL8

Paşa’dan bahsederken, “Nasıl demeli, benden, kendisine sevilecek birini yaratmıştı.” diyor. Allah’tan onu bağışlamasını istiyor, ben affettim diyor. Bu aşk, değil mi?
Kısa bir yanıt olacak: Aşk nedir, bilen varsa beri gelsin.

Sonra bir yeniçeri ağasının kapatması oluyor ve başka erkeklerin kucaklarına sunuluyor Ferhad. Bu nargile ocağı, gizli bir fuhuş yuvası olarak iş görüyor ve Ferhad, ağası tarafından pazarlanıyor. Bu mekan, “Aşiyan”, Ferhat için masumiyetin bittiği bir yaşam dönemini mi simgeliyor?
Öyle de denebilir ama masumiyet devşirildiği anda bitiyor bence. Diğer bir bakış açısıyla Ferhad başına gelenlerin hiçbirinden sorumlu tutulamayacağına göre, masumiyetini hiç kaybetmediği de söylenebilir. O hep bir çocuktu ve çocuklar masum olur. Burada azmettiricileri sorgulamak daha doğru.

Burada erkek cinselliğin her türlü gizini, erkekliğin türlü ikiyüzlülüklerini Ferhad’la birlikte tanıyoruz. Ferhad gönül kırıklıklarını, başkalarıyla rekabetin yakıcılığını ve tabi yeniçeri kumpaslarının tezgâhlanışını burada yaşıyor. “Aşiyan”, bir erkek mekânı ve erkek erkeğe seksin de mekânı. Ferhad’ın burayı “yuva” gibi yaşaması çaresizlikten miydi?
Karşı çıkma gücü var mıydı? Bugünün çağdaş(!), uygar(!) ve demokratik(!) Türkiye’sinde bile küçücük kız çocukları koca koca adamlarla zorla evlendirilirken, 400 küsur yıl öncesinin katı erkek egemen yeniçeri dünyasında başka ne beklenir? Orada her şey, edeplice söyleyeyim: döve döve!

Bugün eşcinsellikten bahsettiğimizde, modern kimlik politikalarının diliyle konuşuyoruz. 400 yıl öncesinde geçen hikâyenizde ve biliyoruz ki tarihimiz boyunca da, çeşitli sosyalliklerde, eşcinsel ilişkiler yaşandı. O günden bugüne değişen, değişmeyen şeyler neler sizce?
Okudukça ve öğrendikçe, kadim zamanlarda eşcinselliğin bugüne kıyasla daha normal karşılandığını söylemek durumundayız. Burada maalesef yalnızca erkekler arasında yaşanan cinsellikten söz ediyoruz. Kadınlar arası dünyayı irdelemek çeşitli nedenlerden hep ihmal edilmiş. Bugün ve özellikle Türkiye’de kavramlar giderek gerçek manalarından sapmaya başlamış durumda. Bunu söylemek ne kadar anlamlı olur ama, suni bir kültür ve din olgusuyla karşı karşıyayız. Her dönem kendi anlayışını beraberinde dayatıyor. Kavramlar kaygan zeminde yalpalayıp duruyor. İnsani doğrular aşağı yukarı belli de, bir türlü sıra onlara gelemiyor.

Osmanlı tarihi boyunca yaşanan eşcinselliğe, bugünün dünyasından daha farklı bir mercekle mi bakmalıyız?
Kesinlikle. Dediğim gibi özellikle oğlancılık açıkça konuşulan, utanmadan yaşanılan bir şeydi. Kitapta da geçtiği gibi, yeniçeri zabiti “Aşiyan”daki oğlancılığa kızmıyor da, yerli yersiz gülbank çekilmesine söyleniyor. Disiplinli kışla ortamında kısılı kalmış, evlenmesi yasak, cinsel hayatlarının dorukta olduğu sağlıklı genç erkeklerden söz ediyoruz. Ya ne olacaktı?

Edep Ya Hû güzel bir roman olmakla kalmıyor, belki de Türkiye edebiyatına, en enteresan eşcinsel karakteri ekliyor. Kız Ferhad, –yaratıcısının ifadesiyle– nasıl biri?
Ferhad’cığım dersem hemen anlaşılır sanırım. Mazlum, zayıf ve iyi kalpli biri. En önemli özelliği de şanssız oluşu. Devşirilmeseydi, kafası karışmadan güzel güzel yaşayıp gidecekti. Hadi onun ağzıyla söyleyeyim: Allah’ı bilmem ama ben Ferhad’ı çoktan affettim.

Edep Ya Hû / Yazar: Mehmet Anıl / Can Yayınları / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Kapak Tasarımı: Ayşe Çelem Design / Kapak Resmi: Selin Çır / 1.Basım Nisan 2012 / 186 Sayfa

Mehmet Anıl; 1962 yılında İzmir’de doğdu. İstanbul Saint Joseph mezunu… Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi. AIESEC bursuyla İtalya’da Credito İtaliano Bankası’nda staj yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü. 1989 yılında kendi şirketini kurdu. 2001 yılından bu yana yalnızca edebiyatla ilgileniyor. Pembe Otobüs romanıyla 2008 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanan yazarın, yine Can Yayınlarından çıkmış, Geri Gelmemek Üzere (2003), Bitik (2005), Forbes Cinayetleri (2009) kitapları var. İzmir’de yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.