‘Béla, aynı zamanda bir yalnızlığın romanı.’

 

Mehmet Bilâl’in yeni romanı ‘Osmanlı’da Bir Vampir – Béla’, her zamanı, her sokağı, her insanı hikâye dolu İstanbul’a gerçeküstü bir kahraman hediye ediyor. Osmanlı’da gözünü açan, çağlar boyu yaşayacak olan bir vampir… Murathan Mungan’ın yazdığı arka kapak yazısında söylendiği gibi, yeni maceraları beklenen “ölümsüz” bir kahramanımız var artık: “Öteki’leri bol Osmanlı tarihine bu kez de vampirler dahil oluyor. 19. yüzyılda doğup günümüze kadar yaşıyor olmanın zengin hatıra ve tecrübelerine sahip bir vampir bu. Erken ölmüş bütün “rock star”lar gibi o da hâlâ 27 yaşında. Üstelik onun bir köçek olması söz konusu; bu, hatıra ve tecrübeleri hayli renkli kılıyor.”

“Hayatının benden önceki zamanına hayıflanmayıp bundan sonra yaşayacağın her ânın seyircisi olmaya, gelecekteki hikâyeni yazmaya talibim…” Yüzlerce yıl yaşayan, yaşamı bitemeyen Béla, bu dünyada en çok aşkı anlamış görünüyor… Ne dersiniz?
Birkaç şekilde cevap verebilirim bu iyi niyetli soruya. Ancak verebileceğim karşılıkların her biri insanın aşk karşısındaki çaresizliği, ölçüsüz arayışları kadar zayıf kaçabilir. Aşkı herkes gönlü elverdiğince yaşıyor, dili döndüğünce de yazıyor. Vampir olma şaşkınlığını yaşadığı, gündüzü yasaklanmış bir hayata alışmaya çalıştığı, kanla beslenmeyi öğrendiği süreçte hiç tanımadığı bir duyguyla yani aşkla kanının çekildiğine tanık oluyoruz Béla’nın. İçini ateş gibi yakan bu duygunun aşk olduğunu dahi bilemeden henüz, o nedenle fena bocalıyor. Ama şurası çok açık, kahramanımız aşkı anlamaya ve sonuna kadar yaşamaya gözü kara bir şekilde talip. Belki vampirliğinin iki yüzüncü yaşında, bu yaşın bilgeliğiyle anlamış olabilir aşkı…

‘Osmanlı’da Bir Vampir – Béla’ renkli bir Osmanlı resminin ortasında açılıyor. Kahramanınız müthiş bir dönüşümle ölümsüzlüğe geçiş yapıyor. Sayısız maceradan geçebilecekken yolunu aşka düşürüyorsunuz ve hikâyenin ekseni yapıyorsunuz. Bir ölümsüzün aşkında anlatmak istediğiniz neydi?
Yabancı bir coğrafyada, bilmediği bir dilde, ona büyük imkânlar sunan ama tanımadığı beden ve kimlikte, yani tam anlamıyla acemi bir vampir olarak aslında epey bir maceradan geçiyor. Ama haklısınız, odağında ona kısa sürede her şeyi unuttururcasına bir kayma, sapma oluyor ve gönlü aşka düşüveriyor. Sevinçli bir telaşla olsun, tedirgin bir merakla, herkesin peşinden koştuğu sonu belirsiz bir bela olan aşk, benim kahramanımı da sürüklüyor. Yazılı veya sözlü bir anayasa maddesi gibidir belki de aşk. Yaydığı keskin ışıkla gözleri kör eden, kalpleri kıskıvrak yakalayan, her hal ve koşulda çaresiz bırakan bu duygu karşısında herkes eşittir, hem de dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle hiçbir ayrım gözetilmeksizin… Hiç kimseye imtiyaz tanımıyordur aşk!

mehmet_bilal_1 mehmet_bilal_2

Murathan Mungan, yazdığı arka kapak yazısında ‘Balkanlar’ın bir parçası olarak hâlâ bir vampir kahramanımızın olmaması’nın tuhaflığına dikkat çekiyor. Türkiye edebiyatını bu anlamda mutlaka kurcalamışsınızdır, hiç vampir imgesine yer veren ürün yok mu? Bunu neye bağlıyorsunuz?
Türk edebiyatında ilk vampir örneğini Ali Rıza Seyfi’nin Kazıklı Voyvoda adlı romanında verdiği, ilk baskısının 1931’de yapıldığı ve kitabın Bram Stoker’ın bir özeti gibi olduğu söylenir. Okuma imkânım olmadı ne yazık ki. Bir de romans kraliçesi olarak andığımız Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi var. Bu kitabın da bir tür uyarlama olduğu yazılmıştır. İmge seviyesinde de olsa vampire yer veren yerli edebiyat ürünleri konusunda benim de çok bilgim yok. Asla haksızlık etmek istemem, gözlerden kaçmış ve benim de ulaşamadığım örnekler vardır belki de, ama bir kahramanımızın olmadığı aşikâr. Niye az, niye yok sorusu elbette başlı başına bir inceleme konusu olabilir. Kişisel görüşüm, vampir söylencesinin bizim geleneğimizde kapladığı yerin azlığı, cılızlığı. Her ülkenin edebiyatında, sinemasında o coğrafyaya özgü yaratılan fantastik türde ürünler var elbette, korkuyu daha büyük korkularla unutmaya, yenmeye çalışmanın, bir tür kaçışın ve bundan haz almanın mümkün kılındığı ürünler. Sanırım cinler, periler, öcüler, gulyabaniler bize ne kadar yakın ve tanıdıksa, geleneksel algımızda bunlar ne kadar yerli ve bizdense, vampirler de o kadar yabancı görülüyor; dışarıya, Batıya özgü kabul ediliyor, bize yakıştırılmıyor pek.

Romanınızın büyük bir fikri var, aynı zamanda da bu bir iddiayı işaret ediyor: Osmanlı’da geçen bir vampir hikâyesi… Gerçeküstü, tarihi bir ‘tür’ romanı. Sizi heyecanlandıran tam olarak neydi?
Osmanlı sadece ele geçirdiği topraklar bakımından değil, başlı başına insan malzemesiyle de çok zengin, baş döndürücü bir çeşitliliğe, renk ve dokuya sahip. Savaşlar, fetihler, alışverişler sonucu dış dünyayla yoğun ilişkiler içinde; yabancıya, farklı olana, ötekine alışık bir yapısı var. Bu uçsuz bucaksızlıkta bir vampire de yer bulunur diye düşündüm! İşin aslı, çocukluğumdan itibaren vampir filmlerinden ve kitaplarından heyecanlanıyor oluşum… Eskiden yasak bir zevk gibi saklarken ilerleyen yaşlarda bu türü daha bilinçli olarak sevmeye başladım… Bu zevki aklı başında birçok insanın da paylaştığını gördüm… Yani bu türe karşı heyecanım hep vardı, yazma cesareti sonradan geldi diyebilirim. Vampir sözcüğünü duyan kimilerinin “Ne alaka?” diyen bakışları, dudaklarında beliren gülümseme, yüzlerinde beliren hafif yadırgayıcı ifadeye rağmen topladığım cesaret…

Béla, romanların tüm cümlelerine yerleşen, sayfalardan fırlayıp yanımıza gelecekmiş gibi konuşan roman kahramanlarından biri olmuş… Onun sıcaklığı zaman zaman anlatılanın kanla, kan içmekle, ölümle örülü bir hikâye okumakta olduğumuzu unutturuyor. Bu romanı yazıp bitirdikten sonra baktığınızda, kahramanınız hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Béla bu zamana kadar yarattığım en kanlı canlı, hatta aslında en sıcakkanlı karakter oldu ve doğası gereği çok yaramaz, ele avuca sığmıyor, kendini de beni de rahat bırakmıyor! Ona duyduğum sevgi ve bağlılık, Anne Rice’ın Lestat’a, J.K. Rowling’in Harry Potter’a duyduğu sevgi ve bağlılıktan hiç de az değil. Béla onulmaz, iflah olmaz bir şaşkın. Her şeye şaşırıyor oluşu onu beslendiği kandan daha fazla genç tutan bir özelliği. ‘Ben bunu görmüştüm, biliyorum, ne bekliyordunuz ki’ tavrında değil asla. Hem yeni olana bakarken, hem geçmişte yaşananlara göz atarken, hatta gelecekte olabileceklere ilişkin fikir yürütürken bildikleriyle yetinmiyor, her şeyi gördüğü kadarına sığdırmaya çalışmıyor. Bu sayede yaşlanmıyor, ihtiyarlamıyor da. Béla’yı zihinsel, bedensel ve duygusal olarak genç ve diri tutan bu şaşkın ve meraklı hali beni çok cezbediyor doğrusu.

mehmet_bilal_3 mehmet_bilal_7

Béla, bana kalırsa ölümsüzlüğün verdiği yalnızlıkla ve sonra da aşkla terbiye olan bir karakter. Romanın başlarında hayatı kavrayışında bir arsızlık ve kavgacılık vardı. Aşk insanı böyle mi yapar?
Aşkla terbiye olmak ne güzel bir tespit… Evet, Béla hırçın bir karakter başlarda. İnsanların içinde değil, doğanın ortasında kendini büyütmüş biri. İlk ihanetini annesinden gördükten sonra, ama bunu da kendine çok dert etmeden insanlardan uzak yaşamaya başlamış. En temel ve zorunlu temasların dışında insanlara ilişmeden, kendine de iliştirmeden yaşamış. İnsandan çok bir yabankedisi gibi hayatı… Ama ölmesine, kendini telef etmesine izin verilmiyor bir şekilde, dönüştürülüyor. Bu onu kavgacı, huysuz ve arsız yapıyor, yeni kimliğiyle nasıl yaşayacağını bilmediği için biraz da… Sonrası aşk, belirttiğiniz gibi. Ayağı yanık it gibi dolanırken bir an duruyor, durup içine bakıyor, kalbini dinliyor. Durabildiği, bakabildiği için insanları ve yaşadığı dünyayı daha iyi görüyor. İçini terbiye ediyor. Aşkın mucizesi diyelim isterseniz…

Osmanlı’da bir vampir… Ve bir “eşcinsel” aşk hikâyesi, hemcinsini seven bir kahraman. Vampir hikâyelerinin eşcinsel kültürüne yakın bir dokusu vardır, eşcinsellikten bahsetmese bile -içerdiği tutku ile ilgili olsa gerek- bu dünyaya yakın gelir, imgeleriyle akrabalık kurar. Béla’nın erkekleri seven bir erkek olmasının, anlatmaya çalıştığınız dünya içinde nasıl bir anlamı vardı?
Vampir hikâyelerinin bizim tanımlamalarımız çerçevesinde eşcinsellikle bağı, akrabalığı var elbette. Ama belki de hiçbir önemi yoktur o sınıflandırmaların. Her şey insana özgüdür ve doğada da karşılığı vardır bunun. Vampir edebiyatında erkekler arasındaki ilişkinin altının özellikle çizilmemesi bence boşuna değil. Belki de başka bir boyut bu sınırları, tarifleri ve etiketleri gereksiz kılıyordur. O boyut dili, beyni ve bedeni gerçek anlamda özgürleştiriyordur. Béla özelinde baktığımızda, bir şeyi düzeltmeme izin verin lütfen, o erkekleri seven bir erkek değil, ismini Güneş koyduğu bir erkeğe, kendinin de tarif etmekte güçlük çektiği bir tutkuyla bağlanan biri… Kitabın bir yerinde şöyle diyor: En büyük eserim, tek aşkım, yoldaşım, kardeşim, vicdanım, suçum, cezam olurdu. Kanlı göz yaşlarımın sonu olurdu. Kim bilir?”

‘Bela’nın eşcinselliği, Osmanlı’nın “normali” olarak mı bu romanda yerini alıyor, yoksa vampir imgesiyle kurulabilecek çağrışımlar hakkında mı kafa yormalıyız?
Béla’nın daha önceki cinsel hayatı veya yönelimine ilişkin bir ipucumuz yok. Aslında herhangi bir deneyimi yok diyebiliriz rahatlıkla. Normal koşullarda gördüğü şey, örneğin evliliğin kadın ve erkek arasında olduğu, çocukların bu birleşimden doğduğu, büyüyüp yetiştiği Köstence’de de, geldiği İstanbul’da da erkekler arası ilişkinin olabildiği, gizli saklı da yaşansa bu beraberliklerin herkesin malumu olduğu ve kimsenin gözüne sokulmadığı sürece bir sorun yaşanmadığı, bir ‘susbirliği’ içinde süregeldiği…

Bir şey itiraf etmeliyim; eğer kahramanınız eşcinsel olmasaydı, bir vampiri ‘öteki’ olarak düşünmezdim. Oysa ne kadar açık, bundan daha büyük bir yalnızlık olabilir mi?
Bence de… Béla aynı zamanda bir yalnızlığın romanı. İster çocukluğundan itibaren 27 yaşına kadar tek başına yaşayan bir yaban olarak, ister başka bir diyarın, dilin ve insan kalabalığının içine düşmüş bir yabancı olarak, ister bir erkeğe gönlü düşen bir erkek olarak ya da kurmaya çalıştığı alternatif ailesini bile kaybeden bir acemi, gariban ve hüzünlü bir vampir olarak… Hem yalnız hem de tek başına bir karakter Béla.

‘Üçüncü Tekil Şahıs’ ve ‘Adresinde Bulunmadı’ romanlarınız, ardından öykü kitabınız ‘Üvey’ eşcinsel temalarınızla da dikkat çekmişti. Siz önceki kitaplarınızın yarattığı etkiden mutlu musunuz?
Edebi anlamda, evet… İlk romanımı yazdıktan sonra birbiriyle yarışan iki korkum vardı içimde yaşattığım. Birincisi kitap olarak değerlendirilmeye layık görülüp görülmeyeceği, yani hem edebiyat çevresinde hem okur nazarındaki kabul seviyesi. İkincisi içeriğinden, net ve dolaysız dilinden dolayı nasıl tepkilerle karşılaşacağım meselesi… İlk kitabını yazanlar için kem gözler ve elde hazır sopalar beni de bekliyor olabilirdi pekâlâ. Neyse ki, iki korkumun da yersiz olduğunu görüp rahatladım, sonrasında kalemime daha çok özen göstererek, kendimi daha fazla yorup uykusuz bırakarak yazmaya devam ettim.

Kitaplarınıza ‘gay novella’ demek ne kadar doğru bilmiyorum. Endüstrinin tarif ettiği ‘tür romanı’ sizin romanlarınızı bence tanımlamıyor. Hem zenginliği ve çok boyutluluğu, hem de edebi perspektifleri nedeniyle… Sözü edilmeyenlerden söz etmek soylu bir davranış, çok da sevildi bu kitaplar ama belirli bir okur kitlesiyle sınırlandığınızı hissettiğiniz oldu mu?
Soylu davranış ne büyük bir laf, yüzüm kızararak teşekkür edebilirim sadece… ‘Üçüncü Tekil Şahıs’ da, ‘Adresinde Bulunmadı’ da yapısı, içeriği, hacmi ve diliyle novelladan çok birer roman olarak kabul gördü, sınıflandı. ‘Yeraltı edebiyatı’ ürünü olarak bakanlar da oldu. Belki novella tanımı bizde ve Batıda aynı anlamda tarif edilmiyor olabilir. Yine de bir novella yazmak istemedim değil. Özellikle ‘Üvey’deki ‘Uyarı Ateşi’ adlı öyküm gerçek bir novella olabilecek yapıya, içeriğe, dile uygundu aslında. O hikâye peşimi bırakmıyor bir türlü, hak ettiğini almak ister gibi bir hali var, hâlâ yaşıyor bende. Sanırım ilerde onu tekrar ve bir novella olarak yazacağım. Bir kara novella olacak elbette. Söylediğiniz gibi bu kitaplar sevildi ve ben belirli bir okur kitlesiyle sınırlandığımı hep hissettim.

mehmet_bilal_8 mehmet_bilal_4

‘Osmanlı’da Bir Vampir – Béla’ romanınızdaki güncel göndermeler çok eğlenceli. Bu romanınızın mizah boyutunu destekleyen bir fırsata dönüşmüş. Bu akıl kurcalayıcı oyunlar tarihi roman yazmanın eğlenceli yanlarından biri mi? Hele de çağlar boyunca dolaşabilen, ölümsüz bir kahramanınız varken?
O ölümsüz karakter bana öyle bir özgürlük alanı kazandırdı ki… Bir kere elimi çok rahatlattı, doğası gereği daha tutkulu, daha muzip, daha oyunlu bir dil imkânı sağladı. Ağır, hüzünlü, koyu karanlık, hadi diyelim “daha ciddi” kitaplardan sonra, kendimin de çok eğleneceği bir şeyler yazma ihtiyacı kendini dayattı. Belki kendine daha güvenen bir seviye bu. Hem ana temalarından, izleklerinden, dertlerinden vazgeçmeyen ve dolayısıyla hüznü, yalnızlığı dışarda bırakmayan bir devamlılık, hem de bunlara eklemlenen, bunlarla harmanlanan bir neşe, eğlence, mizah desteği… Önceki kitaplarımdaki dünyaları, karakterleri, hikâyeleri yazmak nasıl ihtiyaç idiyse, daha komik, renkli, daha güler yüzlü bir şeyler yazmak da kendimi keyifle teslim ettiğim bir zorunluluk oldu.

Béla’nın maceraları süreceğe benziyor. Yüzlerce yıl, sayısız coğrafya, zengin mi zengin toplumsal renkler… Béla’nın olası yaşamı beni heyecanlandırıyor. Ona nasıl dünyalar kuruyorsunuz, birazını paylaşır mısınız?
Sürmesini çok istiyorum doğrusu. Daha kitabın ortalarındayken kendini dayatmaya başlamıştı zaten karakterim devamı için. Bunu söylerken bir yanım korkuyor, çünkü kendime ve Béla’yı sevenlere söz vermiş oluyorum. Diğer yandan da bıraktığım yerde serüven nasıl devam edecek, Béla tarihin hangi dönemlerinde ne gibi serüvenlerin içinde yer alacak diye heyecanlanıyorum…

‘Vampir’ imgesi dev bir endüstriye ilham veriyor. Edebiyat ve ondan beslenen sinema-tv filmleri, dizileri büyük bir türe dönüştü ve çok ilgi çekiyor. Siz bu ürünlerin takipçisi misiniz, hangilerini beğeniyorsunuz?
İyi bir takipçiyim. Anne Rice’ın okumadığım kitabı kalmamıştır tahmin edersiniz ki. Bazen ikinci sınıf vampir romanlarını okuduğum da oluyor. Vampir konulu filmleri de kaçırmam. Diziler arasında ise True Blood son yıllardaki favorim. Fazla ‘light’ bulduğum Twilight filmlerine veya gençliği tavlamak için yapıldığı çok belli olan dizilere ise pek ısınamıyorum.

Sinemaya ve Tv yazarlığına ilginizi biliyoruz. Çok izlenen diziler yazdınız. Bu birikimle baktığınızda dünya televizyonlarındaki “Vampir Çılgınlığı”nı nasıl tarif edersiniz?
Son yıllarda edebiyatta, sinemada ve dizilerde vampirler yeniden hortladı, belki de geçmişte olmadığı kadar yaygınlaştı. Bu muazzam çığ zengin soslarla, farklı lezzetlerle, yeni yaklaşımlarla büyümeye devam ediyor. Elbette benim söylediklerim birer sonuç veya tespit, sebeplerini anlamak içinse sosyolojik bir çalışma gerekiyor. Ancak endüstriyel anlamda bakarsak, genel olarak fantastik veya bir kaçış türü olarak vampir, konu sıkıntısını hatırı sayılır ölçüde giderdiği gibi, yazana sınırsız bir imkân sağlıyor, yönetene benzersiz görsel fırsatlar sunuyor. Okur veya izleyici için ne demeli peki? Belki de dünya her zamankinden daha kaçılası bir yer olmuştur. İnsanlar bir film, bir bölüm veya kitap boyunca gerçek hayattan sıyrılıp korkulu serüvenlerin hazzına, lezzetli ürpertilere daha çok ihtiyaç duyuyorlardır. Veya gerçekliği bu egzantrik kahramanlar aracılığıyla ve yeni bir gözle izlemek, hikâyeleri bir yorum farkıyla okumak istiyorlardır.

Kitabınızın bir sinema macerası olacak mı? Béla ya da başka bir vampir hikâyesi, sizce Türkiye’de hangi yönetmenin filmografisine yakışır?
Kitabımın sinema macerası olacak mı, bilemem tabii ama çok isterim. Béla’nın sinematografik bir yapıya sahip ve görsel anlamda çok elverişli olduğunu okuyan herkes söylüyor. Türkiye’de bir vampir filmi çekmeye niyet eden yönetmen zaten kendine ve filmografisine bunu yakıştırmış demektir. Fazla diplomatik bir cevap oldu farkındayım, ama gerçekten bir isim söyleyemiyorum. Belki de bir yabancı talip olur. Kısmet diyelim!

mehmet_bilal_5 mehmet_bilal_9

Osmanlı’da Bir Vampir – Béla / Yazar: Mehmet Bilâl / Roman / Nar Kitap / Yayına Hazırlayan: Ayşe Düzkan / Kapak Tasarım: Nazlı Ongan / Kitap Tasarımı: Emine Konuk Öndaş / 1. Baskı Ekim 2013 / 220 Sayfa

Mehmet Bilâl;  15 Mayıs 1962’de İstanbul’da doğdu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. İlk öyküleri 1986’da Felek Yayıncılık’ın Yaşayan Öyküler Dizisi’nde yayımlandı. Beyoğlu dergisinde muhabirlik yaptı. Kapris, Şehir, Ala Carte ve Gergedan dergilerini yayımlayan Dönemli Yayıncılık’ta sayfa sekreteri ve düzeltmen olarak çalıştı. 1989-1991 yılları arasında Almanya’da yaşadı, Stuttgart Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı’nın yanı sıra Politika bölümünden dersler aldı. İlk romanı Üçüncü Tekil Şahıs 2003 yılında Tavanarası Yayıncılık, ikinci romanı Adresinde Bulunamadı ise 2005’te, Öykü Kitabı Üvey 2010’da Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Üçüncü Tekil Şahıs’ın yeni baskısı Everest Yayınları tarafından 2006’da yayımlandı. Türk pop müziği üzerine yazdığı yazılardan oluşan Türk Hafif Yazıları adlı deneme kitabı 2007’de www.altkitap.com sitesinde yayımlandı. (www.mehmetbilal.com)

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.