‘Bu cinayetlere baktığımda sevgisizlik, merhametsizlik, öğrenilmiş çaresizlik ve kültür yoksulluğu görüyorum.’

 

Gazeteci Mehmet Çelik’in çok konuşulan ve toplumsal hafızada yer etmiş cinayet vakalarını incelediği yazı dizisi gazete sayfalarında kalamazdı, nihayet bir kitaba dönüştü. Çünkü bu uzun soluklu yazı dizisi, toplamına bakıldığında neredeyse Türkiye’deki cinayetleri ve o cinayetlerin ardındaki katil psikolojisini anlatan bir kılavuza dönüşmüştü. “Türkiye’yi Sarsan Cinayetler, ülkemizin en uzun yazı dizilerinden biriydi. Kitaba konu olan cinayetler ülke gündemini uzun süre meşgul etmiş, duruşmalarına halk bir eğlence yerine gider gibi gitmişti. Bu kitapta eski İstanbul’un eğlence hayatından mafya babalarının şaşkınlık verici yaşantılarına uzanan, ihtiras, tutku, aşk, ihanet, sapkınlık ve intikam dolu cinayetler bulacaksınız.”

‘Türkiye’yi Sarsan Cinayetler’ en uzun soluklu yazı dizilerinden biri… Yıllardır çok konuşulan cinayetleri araştırıyorsunuz. Bu yazı dizisi, kitap oluşu ve gazete okurlarından aldığınız tepkiler hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Şüphesiz gazetelerdeki her yazı dizisi kitaplaşmıyor, bu açıdan kendimi çok şanslı sayıyorum. Gazete çok canlı bir yayındır ama insanı bir yerde yorar. Kitabın daha ağırbaşlı ve sakin havasını seviyorum. Üstelik gazetenin ne kadar güzel olsa da bir ömrü var. Yani siz dünyanın en güzel gazetesini yapın, ertesi gün bir başka gazete hazırlanıyor, böylece sürekli bir koşturmaca içinde oluyorsunuz. İşim gereği her gün çıkan gazetelere bakıyorum. Benim de kitaplaşmasını istediğim kadri bilinmemiş yazı dizileri veya uzun soluklu olabilecekken heba edilmiş yazılar oluyor. O gün o gazeteyi yakalamanız lazım, yoksa kaçıp gidiyor, bulunması da çok zor. Derleme kütüphanelerinde bile pek çok gazeteye ulaşamıyorsunuz. “Türkiye’yi Sarsan Cinayetler” yazı dizisi daha yayımlanmaya başlandığı 2011’de okurlardan kitap olması yönünde teşvik edici yorumlar almaya başlamıştı. 2012’nin sonlarında yazı dizisi sürerken yine kitap olması yönünde talepler devam ediyordu. Nihayetinde Şubat 2014 gibi kitap hazırlandı. Bu kitaba Posta gazetesinde yayımlanan öykülerin sadece yarısını alabildim. Bu kadarı bile 325 sayfa sürdü.

1A 1B

Kitapta şöyle bir notunuz var; “Haftanın bir günü arşivin sessizliğini ve loş ışıklarını geride bırakıp yazı işlerine gidiyordum. Gazetede günün olayları için hazırlıklar yapılırken, ben de onların yanında geçmişin acılarını, huzursuz ruhlarını, haksızlıkları ve adalet arayışını yazmakla tuhaf bir ruh hali içinde bulunuyordum.” Bu nasıl bir ruh hali?
Arşivde veya kütüphanede çalışırken dünyaya daha serin ve uzaktan bakabiliyorsunuz. Fakat Yazı İşleri’nin havası öyle değil. Geçmişin acılarını ve adalet arayışını derleyip arkasından Yazı İşleri’ne sayfanın hazırlanması için gittiğimde günümüzün yeni acılarını ve umutsuzca adalet arayışını görüyordum. Bazen günümüzde işlenen bir cinayet ile 100 yıl önceki bir cinayetin tarihler dışında farklı bir yanının olmadığını görmek mümkün. İnsanın çok eski zamanlardan günümüze kadar değişmeyen vahşi bir yanı var maalesef. Bu durum da ister istemez ruh halimi etkiliyordu. Kişisel olarak daha iyimser bir görüşe sahip olmak isterdim. Ne yazık ki vicdan insanın en kolay harcadığı sermayesi.

Geçmiş zamanlara dair, toplumdaki etkileri unutulmamış cinayetleri de yazıyorsunuz, güncel hikâyeleri de… Sizin için hangisi daha elverişli bir kalem oynatma alanı?
Geçmişi daha kolay yazabiliyorum. Çünkü geçmişte bilinmeyenler daha çok ama kanlı ayrıntılar daha az, işin vahşet kısmı çok kötü, okurken de yazarken de ruhu zedeliyor. Günümüze geldiğimizde ise olayları yazmak zorlaşıyor. Bazen öylesine ayrıntılı bilgiler okuyorum ki rahatsız edici oluyor, bilmemek daha iyi diye düşünebiliyorum. Yazarken mümkün mertebe olayların kanlı ve şiddet dolu yönlerine değil de hayatların hangi noktada kırıldığı ile ilgileniyorum. Yaşanan o kırılma noktasına nasıl gelindiği, sonrasında ise neler yaşandığı benim asıl merak ettiğim konulardır.

2A 2B

Cinayetleri yazmak sizin için nasıl bir duygu? Üstelik de gerçek cinayetler…
Kurgu yazmak bir nimet aslında. Yaşanmış bir olayı yazmak ise azap verici. Üstelik sonu mutlu bitmeyen, katillerin hemen her zaman serbest, ölenin de öldüğüyle kaldığı bir sistem var. Notları alırken ve yazı yazarken kalemi bırakıp düşündüğüm çok oldu.

Bu kitabın yazarıyla en çok konuşmak isteyeceğim şey şu; Türkler neden ve nasıl öldürüyor? Yıllardır cinayetleri araştıran ve yazan biri olarak sizdeki duygusal birikimi, çalışmanızın toplamındaki duyguyu merak ediyorum…
İncelediğim her cinayet bir zamanlar ülkemizde çok konuşulmuş ve kendine özgü farklılıklar barındıran özellikli olaylardı. Temelde sevgisiz bir toplum oluşumuzun büyük etkisi var cinayetlerde. Çocuk yaşlardan itibaren kendine güvensiz ve suça eğilimli bireyler olarak yetiştiriliyoruz. Görünen ve görünmeyen baskılarla çevrili olduğumuz için özgür değiliz ve yalnız bırakılıyoruz, bu durum da memlekette neden kadınlara saygı duyulmadığını, neden sabırsız ve kolaycılığa kaçan bir yapıda oluşumuzu açıklar. Toplumsal baskıların ve çıkar çatışmalarının büyük etkisi var cinayetlerde ama temel neden bence sevgisiz oluşumuz. Sevgiyi ve başkalarına saygı duymayı ne ailede, ne arkadaş çevresinde, ne de çalışma hayatlarında gören insanlar bir yerde arıza çıkarıyor. Sevgilisinin düşüncelerine saygı göstermeyen bir âşık, eline kolayca bıçak alabiliyor veya haksızlığa uğradığını düşünen biri bunun acısını masum insanlardan çıkartabiliyor. Bütün bunların çözümü için çaba gösterilmedikçe görünüşte düzgün ama perdelerin arkasında canavarca hisler besleyen sayıca çok insan tarafından cinayetler sürüp gidecek.

3

Türkiye’de suçu ve gerçek suç hikâyelerini araştırmak isteyen insanlar için ne gibi imkânlar, kaynaklar var?
Maalesef cinayet tarihçilerinin işi çok zor. Çünkü bu konuda çok cılız bir iki çalışma dışında doğru dürüst ve ciddi çalışma yok. En büyük kaynak yine gazeteler. Geçmişte gazeteler cinayet olaylarının üstüne gitmiş, arka planı merak etmişler ve bunu da kimi zaman magazinleştirmiş de olsalar son durumdan okurlarını haberdar etmişler. Bugün özel haber peşinde koşan muhabir sayısı çok az, bu bir lüks gibi görülüyor. Bu nedenle güncel birikim yeterli değil ve birbirinin aynı bilgiler dönüp duruyor. Bu nedenle araştırmacıların ilk işi derleme kütüphanelerine gitmek. Fakat kütüphaneler gazete koleksiyonlarına yeterli özeni ve ilgiyi göstermemiş maalesef. Kaynaklar dağınık bir halde duruyor.

Polis kaynaklarına dayalı olarak gazetecilik yapmak en çok tercih edilen yoldur. Hatta sadece bu kaynak üzerinden haber ve yazı üretilir. Siz böyle yapmıyorsunuz. Özellikle de geçmiş yıllardaki hikâyeler için kapsamlı bir çalışma göze çarpıyor… Nasıl çalışıyorsunuz?
Bir gazetede çalışmanın bana kattığı zenginlikler var. Elimin altında büyük bir arşiv ve deneyimli muhabirlere ulaşma olanağı var. Öncelikle konuyla ilgili çıkmış bütün haberlere ulaşmaya çalışıyorum. Bunları tarihsel sıraya koyup bilgileri sıralıyorum. Sonra çelişkili konuların sağlamasını yapmaya çalışıyorum. Ardından sorunlu noktalar için danışacağım kişileri belirliyorum. Bazen sınırlı zaman içinde gereken bilgilere ulaşamadığım oldu ancak belirsiz noktaların tümünü tespit edip yazmak da güç, her bir cinayete özel 300 sayfalık kitaplar hazırlamak gerekir bunun için.

Kitabınızdaki hikâyelerin Türkiye için bir temsil değeri olduğunu söyleyebilir miyiz? Yazıları seçerken kriterleriniz ne idi?
‘Bir İhtimal Daha Var, O da Ölmek mi Dersin?’ kitabı bir zamanlar ülkemizin gündemini meşgul etmiş, okuyanların zihnine en az bir çentik atmış olaylardan oluşturuldu. Öncelikle her olayın kendine özgü çarpıcı bir yönü olmasına önem verdim. İkinci olarak olaylardaki insani durumlara dikkat çekmek için kişisel öykülere baktım. Geçmişten günümüze en yoksul yerde yaşayanlardan şehirlerdeki en lüks mekânlarda gezenlere kadar toplumun her kesiminden insanın karıştığı bir dizi olay var kitapta. Anlatılan cinayetler, olaydan önce ve sonra yaşananlar sosyolog gözüyle incelense Türk insanına ilişkin bazı değerlendirmeler yapabilir, çıkar ilişkileri, hırs, sapkınlık, ihanet, aşk ve intikam gibi kavramları yeniden değerlendirebiliriz. Bu olayların benzerleri şimdiki zamanda da yaşanıyor maalesef.

6A 6B

Popüler kültürde derin izler bırakmış cinayetleri anlatmışsınız. Görünüşte herhangi bir magazin figürü gibi görünen ama sosyal göstergeler sunan olaylar, cinayetler de anlattınız. Örneğin ‘acıların kadını’ Bergen’in cinayeti… Bu cinayet hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bergen cinayeti, başarılı olmak, sevilmek istenen bir kadının acıklı sonunu işaret ediyor. Tesadüfen sahneye çıktığında 19 yaşındaymış Bergen. Gece hayatının bir kölesi yapılmak istenmiş, başarısından başkaları para kazanmış, yüzüne kezzap atılmış, bir gözü kurtarılınca yine sahneye dönmüş ama bu sefer bıçaklanmış, son olarak 29 yaşında 6 kurşunla öldürülmüş bir kadın. Bergen, kaba ve çıkarcı erkek kültürünün kurbanı olan kadınlardan sadece bir tanesi. Katilin cinayetten sadece birkaç ay yatıp tahliye edilmesi adalete olan güveni sarsmıştır. Benzer olaylarda hukukun mağdurların değil, zalimlerin yanında yer almasının örneklerinden sadece biri. Buna benzer çok olay var, ölen öldüğüyle kalıyor, katiller serbest geziyor maalesef.

Değişmeyen gerçek ise şu: Bu ülkede her gün bir kadın, erkek şiddetinin kurbanı oluyor. Bergen uç bir örnek gibi görülebilir ama kesinlikle değil, sevdiği kadının peşini hiç bırakmayan bir erkek tipi var. Bu erkek, kendini mağdur gibi gösterip ne pahasına olursa olsun, kadına boyun eğdirmeye, “sevdiği” kadını köle gibi kullanmaya kararlı. Değiştiğini söyleyip uzaklaşan kadını kendine tekrar çekse de aslında hiç değişmiyor. Bu erkek tipi günümüz toplumunda kimi kadınlar arasında bile kabul görüyor maalesef. Ne yazık ki namus kisvesi altında çıkar sağlama gayreti, giderek muhafazakârlaşan toplumda kendine önemli bir yer edinmiş durumda. Cehaletin özendirildiği, çocukluktan itibaren kız çocuklarıyla erkek çocuklarının sağlıklı iletişim kurmalarının önüne geçildiği bir toplumsal düzenimiz var. “Üstün” erkek çocukları kendi aralarında şiddete dayalı bir kültürle pişiyor, kız çocukları ise özgüvenleri kolayca yıkılacak bir şekilde büyütülüyor. Daha iyi bir erkek tipi de olmadığından yahut Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” kitabında çok güzel anlatıldığı gibi, (Maria karakteri, kendisinden “inanmak kabiliyetinin alındığından” söz eder) kadınların karşısına hep kötü örnekler çıktığından iyisini gördüklerinde de inanamıyorlar.

4A 4B

Yine bir star cinayeti, Feri Cansel’in öldürülüşü… Gece hayatının ve eğlence sektörünün kadınları öldürülmeye bu kadar yakın mıdır?
Feri Cansel cinayetinin Bergen cinayetinden pek bir farkı yok. Yine “çok seven” bir adam, yine “Ya benimsin ya kara toprağın” mantığı ile işlenmiş bir cinayet. Feri Cansel olayında bir kez daha anladığım bir gerçek var; galiba kadınlar her zaman daha çok seviyor! Kadınlar bu sert tabiatlı adamlarla, başlarına gelecekleri hissettikleri halde, “Belki değişir, belki onu değiştiririm” düşüncesiyle hareket ediyor ve safiyane bir şekilde düşünüyor. Oysa kötülükler farklı tarihlerde ama hep aynı şekillerde yaşanıyor. Eğlence hayatının içinde korkunç bir şekilde işleyen bir sistem var: Güçsüz olan eziliyor, hırpalanıyor ve acımasızca dolandırılıyor. Açıkgözlerin, daha çok para hırsıyla hareket edenlerin yönettiği bir tür savaş meydanında kaybedenlerin çoğunlukla kadın olması bir tesadüf değil.

Bütün cinayetlerde yoğun bir erkek kültü göze çarpıyor. Toplumsal erkeklik cinayetle bu denli içiçe midir sizce?
Erkek egemen bir düzende yaşıyoruz. Tarih boyunca icat edilen, insanları ezen ve belirli kalıplara çeken her düşünce akımı gibi cinayete giden yolda yaşanan olayların temelinde erkeklerin yetişme ve yarışma mantığı var. Vahşi tip erkekler toplumca onaylanan bir dizi süreçten geçerek “kötü” oluyor. Sadece diğer erkeklerle yarışmayan, sevdiği kadınla da yarışan bir erkek kültürü egemen. Maalesef eğitim sistemimiz, yöneticilerimiz ve en çok insana ulaşan TV kanalları da kültürden sanattan ziyade amaca ulaşmak için her yolun uygun görüldüğü bu erkek kültürünü onaylıyor ve yaygınlaştırıyor. Tek kelimeyle, genel erkeklik kültürüne bakıldığında sığ bir yaşantımız olduğu görülecektir. Acı olan, bu sığ kültüre bilinçsiz kadınların destek olmasıdır.

7

Tüm bu cinayetleri yazmak size ne hissettiriyor? Sizce insanlar neden ve nasıl bu kadar kolay cinayet işleyebiliyor?
Biraz geriye çekilip baktığımda, sevgisizlik, merhametsizlik, öğrenilmiş çaresizlik ve kültür yoksulluğu görüyorum. Zalimlerin affı yok, hukuk da onların lehine çalışıyor, geçmişte çıkartılan af kanunları bir işe yaramadığı gibi daha çok cinayetin işlenmesine neden olmuş. Ama bu da bir sonuç. Nedenler daha önemli.

Bir İhtimal Daha Var O da Ölmek mi Dersin? – Türkiye’yi Sarsan Cinayetler / Yazar: Mehmet Çelik / Destek Yayınevi / İnceleme – Araştırma / Şubat 2014 / 328 Sayfa

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.