‘Bizler de mi kendisine inanıldıkça var olan kelimeleriz?’

 

Mehmet Cevat Yıldırım’ın Doğan Kitap’tan çıkan ‘Kâbusname’ kitabı sürpriz bir roman… “Yıl 1939. II. Dünya Savaşı kapıda… Edirne’de büyük bir konakta tuhaf olaylar yaşanmaya başlar. Önce hortlak gelir, ardından öcü… Kapıya gelen insan suretine bürünmüş cin, evdeki loğusaya musallat olan karabasan derken ev çeşitli yaratıkların giderek şiddetlenen saldırılarına maruz kalır. Korku içindeki ev halkı, İstanbul’dan yardıma çağrılan İmam Ziya Bey ile kimya âlimi Ethem Bey’le birlikte inançlarını sorgulayacak; dünya büyük bir yıkıma doğru giderken ev de adım adım felakete sürüklenecektir.” Zaman zaman sizi felsefi bir korku tartışmasının içinde hissettirse de, ‘unutulmuş bir ölü gibi’ görünen yaratıkları ile, zihnimizde saklı yerel-islami figürleriyle zehir zemberek bir korku romanı… Bütün büyük sürprizler gibi, -şimdilik- sessiz sedasız bir köşede okurunu bekliyor.

“… harp, onu tanıyanlar için sadece korku veren bir şey değildir. Harp belki korkmaya zaman bırakmadan insanı öldürmekle tehdit eder. Eğer harp koparsa bunun insanların bir kısmının daha “harp başladı!” haberini alamadan ölmeleriyle olacağı muhakkaktır. Bu ruhun derinlerinde kıpırdamadan yatan korkulardan başka bir şey, alınıp verilen nefeste hissedilen, şimşek gibi hızlı olan bir başka duygudur: Dehşettir. Dehşet korkudan farklı olarak birdenbire saldıran, gökten inen ya da yerden çıkan bir hayvan gibi hareket edebilir.” Bu romanı ‘bir korku romanı’ yapan bu mu? Yaklaşmakta olan savaşın yarattığı dehşet bütün kültürlerin ürettiği korku figürlerinden, efsanelerinden daha mı korkutucu?
Burada ve romanın genelinde yapmaya çalıştığım, dünyada gerçekten korkulması gereken şeylerle, mesela savaşın dehşetiyle bizi korkutan figürler arasında bir bağ kurmaktır. Savaşın ve diğer kötülüklerin hissettirdiklerinin kültürlerin ürettiği korku figürlerinin kaynağı olduğunu düşünüyorum. Bence bunların dehşeti ile korku arasındaki fark dehşetin hareketli olmasına karşın korkunun durgunluğu arasındaki tezatta yatıyor. Hayatta bizi dehşete düşüren şeyleri daha iyi görmek için onları durdurup, onlara yakından bakıp bizde uyandırdıkları duyguyu keşfetmeye çalışırız, neticede kültürel korku unsurları aslında gerçekte yaşananların birer eğretilemesi gibi görülebilir.

Edirne’de büyük bir konakta, büyük bir ailenin yaşadığı tuhaf olaylarla gelişen, ama aslında yaklaşmakta olan savaşın yarattığı ‘dehşet’ duygusunun romanı. Ama bir yandan da yedi seferde, yedi farklı biçimde gelen hortlağın romanı. Hortlak, öcü, gulyabani, dunganga ya da sanrılar, kolektif şuur kayıpları… Bu roman ne kadar ‘fantastik’?
Folklorik korku motifleri olan cinleri, perileri anlattığım öykümü daha gerçekçi kılmak adına savaş bekleyen bir dünyaya yerleştirdim. Çünkü gerçekte yaşanan korkunç olayları düşündükçe bunlar cin hikâyelerinden daha inanılmaz geliyor ve insan “gerçekten cin var mı?” diye sormaktan ister istemez geri duruyor: Olsa ne fark eder ki? Kötülük ve yıkım bu denli gerçek olduktan sonra korkmak için başka hiçbir şeye gerek yok.

mehmet_cevat_8 mehmet_cevat_2

Doğrusunu isterseniz, Ziya bey karakterinin hikâyeye dahil olmasıyla ve yaklaşımını ortaya koymasıyla ‘korku’nun kaynağı konusunda başlangıçta rahatlamıştık. Bu İtalya’da eğitim görmüş, ‘feylesof’ imam, ışıltılı kişilik bizi sakinleştirmişti. Romanınızın sürprizli akışı, ardından gelen hortlaklı öcülü korku bizi yeniden bildik gergin sulara çekti. Bu gel-git hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bunu yaparken korkunç bir şeyle karşılaştığımız zaman insan aklının doğal bir refleks olarak yaşadığı gel-gitleri resmetmek istedim. Hiçkimse uzun süre aralıksız bir şekilde korkmaya dayanamaz, aklımız irade dışı bir şekilde buna karşı refleksler geliştirir. Böylece kendimizi zaman zaman en korkunç şeylere alışan ya da bunları redden ya da unutan bir halde buluruz. Bu savunma mekanizmalarıyla bir yandan okura sürprizler yaşatmaya, diğer yandan korkunun daha canlı olmasına çalıştım.

‘Kabusname’ romanının özgün bir anlatım tekniği var. Korkutmayı, elindeki müthiş ve sonsuz yerel malzemenin imkanlarıyla değil, zihnimizde açtığı tartışmalarla beceriyor. Felsefeyle, düşünceyle bir şeye inandırıp, ardından darbesini indiriyor. Olağan bir anın içinde hissettirip, bir satırla bir cümleyle karanlık tarafa çekiyor. Bu dinamik okuma, perde perde açılan hikâyeyi capcanlı kılıyor. Ne dersiniz?
Sanırım benim çalışmamın korku romanlarının çoğundan ayrıldığı yer burası. Korku romanlarında korkudan başka bir şey olmasını pek beklemezsiniz, “canavar bir an önce sahneye çıksın da beni korkutsun” dersiniz. Bu çıplak bir korku anlayışı, buna karşın benim anlatımımda bir çerçeve içine yerleştirilmiş bir korku var. Tek anlattığım korkunç yaratıklar değil; burada bir öykü anlatılıyor, korkuya ise bu öykünün doruk noktalarında rastlıyoruz. Ben de bir romandan bunu beklerim; başı ve sonu belli bir gösteri yerine okuyunca bana yeni fikirler kazandıran tartışmalar sunan romanlar benim için daha kıymetlidir.

Konakta garip şeyler olmaya başladığında güngörmüş ‘burjuva’ aile, İmam Ziya beyi ve kimya âlimi Ethem beyi yardıma çağırıyor. Din adamı ve Kimya uzmanı… Ailenin bu seçimini romanın yazarına sorsam ne söyleyebilirsiniz? Laik bir parodi mi demeliyiz?
Öykünün geçtiği dönem bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’deki “burjuva” sınıfı için de bir geçiş dönemiydi. Bu geçişin Türkiye’deki seyri “geçmiş asırların gevşetici zihniyetinden” modern rasyonalizme doğruydu. O dönemde cin, peri gibi batıl inanışlar miadını doldurmuş muhafazakârlığı eleştirmek için kullanılan simgelerdi. Bu laiklik adına önemli bir atılımdı. Ancak buradan gerçekten laik/seküler bir dünya doğmadı ve kimya alimiyle temsil ettiğim rasyonel modernizm sonuçta tutkulu bir faşizm üretti. Savaş dışında kalan Türkiye’de bile modernist siyasetin kitlelerle ilişkisi ancak islami tutuculuk kadar akıl dışı ‘batıl inanışlarla’ mümkün oldu. Modernizmin boşlukları ve sebep olduğu zararlar bugün de devam eden “kutsalların rekabeti”ni doğurdu. Kutsalların rekabeti aynı zamanda bunların “öcülerinin” de rekabetini içeriyor. Dolayısıyla burjuva aile ister istemez imam ile âlimi, kutsalları ve öcüleriyle birlikte önündeki seçenekler olarak buluyor.

mehmet_cevat_4 mehmet_cevat_3

Bu anlamda da ‘Kâbusname’ beklendiğinden beklendiğinden daha da ‘siyasi’ bir roman…
Romanımın siyasetle bu kadar içli dışlı olmasının tek nedeni benim bu alanda çalışan bir akademisyen olmam değil. Asıl neden öcülerin ve perilerin de siyasi alanda sürekli boy göstermeleri. Hatta bundan iki hafta önce bir siyasi parti başkanı “Türk siyasetinde öcüler ve periler var” diye yakınıyordu. Kastettiği “dış mihraklar, filanca lobiler, içimizdeki hainler, şer odakları” gibi gözle görülmeyen korku unsurlarının kitlelerde siyasi hareketlilik yaratmak amacıyla kullanılması idi. Edebiyatta ve sinemada olduğu gibi siyasette de bu tür üçüncü sınıf korku unsurları izleyicisine/okuruna zekasıyla alay edildiği hissini verir. Kötü bir korku romanı okuyan, kötü bir korku filmi izleyen herkes bu duyguyu yaşamıştır. Öte yandan “korkacak hiçbir şey yok” klişesi tek başına bütün siyaseti ve toplumsal dönüşümleri kapsayamaz çünkü bence gerçekten korkacak bir şey var.Kâbusname’de gerçek dünyadaki kötülükle ilişkilendirdiğim korku unsurlarıyla biraz da bunu kastediyorum. Öykünün geçtiği dönemde Avrupa’da yaşananları sürekli anlatmakta yarar görüyorum: Ululanan liderler etrafında toplanan kalabalıkların yaptıkları öfke dolu tapınma ayinleri ve kendi güçlerinin büyüsüyle sarhoş olanları harekete geçiren şeytani ve yıkıcı saldırganlık her daim hatırlanmalı. Zira kötülüğün vücut bulmuş bu hallerini her an hayatımızda görmeye devam ediyoruz.

İmam Ziya bey ve Kimya Uzmanı Ethem bey… Bu iki ‘okumuş’ adam, romanın önemli bir fay hattını oluşturuyor bence. Bu iki kişi, bir anlamda ‘faşizm’ tartışmasının, bir anlamda da Türkiye’nin aydın tipolojisiyle ilgili bir tartışmanın kişileri. Bu iki karakter ile neler anlatmak istediniz, ya da bu iki karakter sözünü ettiğim tartışmalarla ilgili nasıl bir temsil değerine sahip?
Evet, bu iki kişi birer karakter olmanın ötesinde farklı birer düşünme biçimini temsil ediyor. İmam Ziya geleneksel dünyadan gelen ama eleştirel bir bakışa sahip birisi. Kimya âlimi Ethem Bey ise rasyonalist modernizmi temsil ediyor. Ziya’yla karşılaşmaları Ethem’in tutkulu modernizmine karşı post-modern bir eleştiriye dönüşüyor. Zira Ethem batıl inançlara karşı mücadele ederken kendisi de en az batıl inançlar kadar akıl dışı siyasi çıkarımlar üretiyor.İkisinin diyaloglarından çıkacak sonuç elbette modernizme karşı gelenekçiliğin savunusu olmamalı; aksine modernizmin ancak eleştirilerle yaşamaya devam edebileceği olmalı.

“Eğer Hayrullah Efendi hortladı ise, bu şüphesiz onun için bizim için olduğundan daha tatsız bir hadisedir.” diyebilen bir din adamı Ziya bey… Belki bu kitabın korkuya, karanlık öte tarafa yaklaşımını da özetleyebilecek bu cümle Ziya Beyi de anlatıyor. Sizin için Ziya bey nasıl bir adam?
Ziya öldürülme tehlikesi içinde bile diğerkâmlığından taviz vermiyor. Ziya bu dünyadansa öte dünyaya yakın bir adam, sanki ölüler içinden seçilip dünyaya gönderilmiş bir temsilci. Bunun nedeni kendi hayatında yatıyor. Geçmişinde yaşadıklarından ötürü ölülere karşı bir muhabbet duyuyor ve onlara karşı mücadele ederken dahi “merhamet” duygusuyla hareket ediyor. “Ne de olsa karşımdaki bir çirkin zombidir” diyerek saldırganlaşmayan bir başkarakter.

mehmet_cevat_6 mehmet_cevat_5

‘Ölülerden bahseden imam’ Ziya bey, benim için Türkçe edebiyatın en ilginç karakterlerinin arasındaki yerini aldı. Romanı okumamış okurlarımızın tadını kaçırmayalım diye fazla kurcalamıyorum, ama onun bizim hiç alışık olmadığımız tarzda bir ‘müslüman’ olması hakkında bir şeyler söyleyin isterim doğrusu…
Madem işin sürprizini kaçırmayacağız, Ziya’nın bir imam olmasına karşın inancının sıradışı olmasında benim için en etkili figürden bahsetmek isterim: Filmi ünlü olan William Peter Blatty’nin Şeytanromanındaki rahip Damien Carras’ın Ziya üzerindeki etkisinin güçlü olduğunu itiraf etmeliyim. İmam Ziya gibi rahip Carras da bizi kendi iç çelişkileriyle ve hayattaki acıya karşı Tanrı inancını korumak çabasıyla etkiliyor. Bu başkişilerin rolü elinin tersiyle vurup kötü yaratığı yere sermek değil, asıl yaptıkları acı çekmek ve din adamı olmalarına rağmen inanç krizleri yaşamak.

‘Kelimelere inanmak’ bahsinde, Ethem bey ve Ziya beyin tartışmaları zaten onun hep bir inanç yolculuğu içinde olduğunu gösteriyordu zaten… Bir rasyonalistin hakaret saydığı, ‘kelime’ olmak Ziya bey için ne demekti?
Ziya “bizler birer kelimeyiz ve her kelime gibi bir gün silinip gideceğiz” diyor. Çevresindekilere bunu kabullenmek zor geliyor çünkü kelimeler sadece söylendikçe, kullanıldıkça, kendisine inanıldıkça var olur. Oysa akılcı düşünen Ethem, azimli ve tutkulu bir şekilde insanın aklıyla doğaya (ve tabii diğer insanlara) hükmedebileceğine inanıyor. Bundaki tezat, Ziya’nın dinsel tevazusu ve faniliğe yaptığı vurgu ile Ethem’in rasyonel hırsı arasında yatıyor. Burada doğa içindeki insan fikri ile doğa üstündeki insan fikri, “diğerleriyle ilişki içinde olmak” ile “hâkim olmak” çatışıyor. Bir kelimeden ibaret olmak hırslı bir zihin için çok küçültücü.

Bir roman karakteri olarak Ziya’nın bunu söylemesinin hoş yönü kendisinin gerçekten bir kelime olması. Ama bu ister istemez okura da “ben de sadece bir kelime miyim?” diye sordurtuyor. Her okuru bilemem ama bence ben öyleyim.

Türk ve müslüman zihnin, çocukluktan beri duyup tanıdğı korku hikayalerinin birçok ögesine rastlıyoruz ‘Kâbusname’ de… Sizin korkuya ve en nihayetinde bu romanda anlattığınız korku figürlerine, efsanelerine ilginiz nasıl gelişti? Bu konularda nasıl bilgilendiniz?
Cin, peri, karabasan gibi figürleri hepimiz az çok biliriz. Ama nasıl biliriz? Yazılı edebiyatta bunlar Hüseyin Rahmi Gürpınar ve çağdaşlarından beri hemen hiç işlenmiyor. Ben de herkes gibi bunları sözlü gelenekle tanıyorum ki sözlü anlatının da edebiyat olduğunu burada hatırlamak gerekir. Anadolu kültüründe korku adına bir hazine yatıyor. Öte yandan güncel korku figürlerine bakıyorum ve hayal kırıklığına uğruyorum. Filmlerde ve kitaplarda dövüşken vampirler, çirkin zombiler, internetten saldıran ruhlar işleniyor. Bunlar korkunç değil ki. Oysa Süt Kardeşler filminde gördüğümüz gulyabani öyle mi? Geleneksel korku unsurlarını yeniden işlemenin bir ihtiyaç olduğunu düşündüm ve bu figürlere karşı ilgim bu noktadan hareketle gelişti.

Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Yazarlıkla ve edebiyatla olan ilginiz nasıl biçimlendi?
Özellikle ilkgençliğimden itibaren keşfetmeye meraklı bir okur oldum. Bu dönemde Fransızca ve İtalyanca öğrenmemin etkisiyle yabancı edebiyatı Türk edebiyatından önce keşfettim. Yazarlık ise bende okumanın doğal bir sonucu olarak gelişti.

Virgül dergisinde editörlük yapmışsınız. Kendi adıma, ben Virgül dergisini çok özlüyorum. Nasıl bir dönemdi sizin için? Virgül dergisi ve o dönemdeki çalışmalarınız hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Ben de herkes gibi Virgül’ü özlüyorum, Türkiye’nin ilk kitap ve eleştiri dergisiydi ve yüksek bir kaliteyi uzun yıllar sürdüren bir dergi oldu. Biliyorsunuz bir dergi için bunu sağlamak çok nadir mümkün olur. Benim için Virgül bir öğrenme dönemiydi. Yazarlık bakımından kalemimin olgunlaştığı mutfak oldu.

Sanırım bu yayınlanmış ilk kitabınız. Peki ilk romanınız mı?
Evet, ilk romanım.

Bir dönem romanı ‘Kâbusname’. Ve hem dil hem de anlatım itibariyle klasik romancılığımıza hakimiyetiniz açıkça görünüyor. Türkçe edebiyatın geçmişiyle ne kadar ilgilisiniz?
Tanpınar ve Uşaklıgil hem dillleriyle hem anlatım güçleriyle ben dahil Türkçe yazan herkes için geçilecek yolu açan kişilerdir. Bense daha ziyade Hisar’ın yetkin dilinden ve Proust’u andıran düşünsel ve hüzünlü anlatımından etkilendim. Anlattığım öykü 1939’da geçtiği için dönemin havasını verecek bir dil oyunuyla kaleme aldım. Ama bunda tek kaygım öyküye bir çeşni katmaktı, yoksa geçmişin dilini bir tarz olarak benimsemek hem tercihim değil, hem de bunu ancak Anar gibi benden çok daha yetkin yazarlar başarabilir.

Hangi yazarları okuyorsunuz? Sevdiğiniz kitaplar, romanlar neler?
İlkgençliğimden itibaren özellikle İtalyan edebiyatına ilgi duydum. Yeni gerçekçi yazarlardan Italo Calvino’nun benim için çok özel bir yeri vardır. Bir diğer zevkle okuduğum isim Marquez’dir.Türk edebiyatında ise klasik dönemin tadını özlerim, Abdülhak Şinasi Hisar ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı hayranlıkla okurum. Çağdaş yazarlardan İhsan Oktay Anar bu özlemimi gideren kalemdir.

Sizi ‘Kâbusname’ye götüren yolda, hangi yazarlardan, kitaplardan izler var?
Türk yazarlardan andığım isimler dil konusunda kimlere biraz olsun öykündüğüme dari bir ipucu verir sanıyorum. Ancak bu öykünmenin sadece Kâbusname’yle sınırlı kalmasını düşünüyorum. Benim için bir romanda en önemli unsur öykünün bütünlüğüdür. Baştan hangi yönünün nereye gideceği bilinen bir kompozisyon olmalı ve bunun içindeki unsurlar öykünün bütünü içinde işlevsel olmalılar. Bu işlev bir gizemi ortaya koymak ya da çözmek olabileceği gibi sadece okuru sonra geleceklere hazırlamak da olabilir. Bütün bu kaygıları bana kazandıran, aynı kaygılarla anıtsal romanlarını şekillendiren Italo Calvino, Umberto Eco ve kimi zaman özellikle Eco’ya rakip tahliller yapan Roland Barthes’dır.

Romanınız nasıl tepkiler aldı? Sizde yarattığı duygu ne?
Genelde biraz şaşkınlıkla beğenildi ve bu çok hoşuma gitti. Şaşkınlık, bir korku romanından düşünsel açıdan çok daha azının beklenmesinden kaynaklanıyor, bu açıdan Kâbusname’ye korku romanı dememeyi önerenler oldu. Ayrıca okurken çok korktuğunu söyleyenler oldu ki asıl bunu duymak beni mutlu etti.

Bununla birlikte korku edebiyatına daha aşina okurlar heyecanın başlamasını kitabın ortasına kadar beklemenin eleştirilmesi gereken bir yön olduğunu söylediler. Bu doğru; canavarı ortaya çıkartmak için hiç acele etmedim, bu korku okurunun eleştirisini göze alan bilinçli bir tercihti. Sonuçta bana ulaşan her eleştiri okurun tatmin olduğu noktasında birleşti.

Neler üzerinde çalışıyorsunuz? Yakında sizden neler okuyacağız?
Yakında değil ama biraz zaman alacak bir proje üzerinde çalışıyorum. Affetmek ve affedilmek üzerine alegorik bir roman düşünüyorum. Görünüşe göre bir yazar olarak önümde uzanan yol pek sık olmayan bir üretme temposuyla zor duyguları işlemek olacak.

‘Kâbusname’ye dönersek… “Bu feci hikâyeleri her gün hatırlayarak yaşamak kimin harcıydı ki? Hayat devam etmek zorundaydı. İşte bu nedenle korkunun hayatın yolundan çekilmesi mecburiydi. Korku unutulmaya yazgılıydı. Korku derinlere gizlenmeyi severdi.” İşte ben bu romanı okurken demek ki bu yüzden çok korktum. (!) Sizin anlatımınızda böyle bir güç var.
Bu güç aslında Anadolu sözlü geleneğinden geliyor, unutulan figürleri ve öyküleri anlatmayı tercih etmemde bunun etkisi var. Kitabın başka bir yerinde insanların “ben hiç cin görmedim ve cin hikâyesi duymadım” diye söze başlayıp sonra ihtimal veremeyerek, nihayetinde yeminler ederek cinleri anlattıklarını söylüyorum. Hayatımızda da böyledir, en korkunç cin hikâyeleri dinleyeni inandırmak için anlatılmaz, sadece öyle duyulduğu için anlatılır. Bunlara inanılıp inanılmayacağı genelde çelişkili bir duygudur. Neticede bu öyküler güçlü oldukları için unutulan ve unutuldukça güçlenen öykülerdir. Belki iyi niyetli görünmeyecek ama açıkçası sizi korkuttuğuma sevindim…

mehmet_cevat_9 mehmet_cevat_1

Kâbusname – Bir Korku Romanı / Yazar: Mehmet Cevat Yıldırım / Roman / Doğan Kitap / Kapak Tasarım: Geray Gençer / 1. Baskı Nisan 2013 / 282 Sayfa

Mehmet Cevat Yıldırım; 1979 Ankara doğumlu. Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Paris’te Sorbonne Nouvelle ve Saint Denis Üniversiteleri’nde yüksek lisans yaptı. Doktorasını İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı. 1999-2002 arasında Virgül dergisinde yazarlık ve editörlük yaptı. Kâbusname yazarın ilk romanıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.