“Dünya çok büyük bir yer, söylenecek çok şey var”

 

Mehmet Korkut Öztekin, incelemesinde “manganın tarihine, takıntı, tepki ve beğenilerine odaklanarak, global başarısının nedenlerini irdeliyor. Heyecanlı, tutkusunu paylaşan, ehlivukuf olduğunu gösteren sabırlı ve mesafeli bir dil kullanıyor. Bazen Japon tarihine, kimi zaman siber punk edebiyata ve diğer fantastik türlere değinen, hikayeleri maharetle tartışan akıcı ve derin bir denge tutturuyor”, kitabın arka kapak yazısında söylendiği gibi…

Öncelikle sizin kendi manga yolculuğunu öğrenmek istiyoruz: Mangayla nasıl ve ne şekilde buluştunuz? Manga serüveninde sizin için kilometre taşları neler oldu?
İlk kez 1996 senesinde merhum Metin Demirhan’nın kült dükkanı Atılgan’da İstanbul’da bir Manga kitabını elime aldım. İlk satın aldığım Manga, Katsushiro Otomo’nun Akira’sının birinci cildiydi (Tundra yayınların çıkan sonradan renklendirilmiş baskısı) ve yine o yıllarda Robinson Crusoe kitapevinde bulmuştum onu.  Tabii Anime ile tanışmam çok daha erken bir döneme rastlar. Benim yaşımdaki bütün televizyon çocukları gibi Seksenlerin başında TRT’de Heidi, Şeker Kız Candy,-İzmir’de yaşadığım için ETV’yi Yunanistan televizyonunu çekiyordu antenlerimiz, tabi ki siyah beyaz- Starblazers ve Lancelot’u izliyordum. Çizgi roman ve çizgi film (o zamanlar öyle diyorduk, animasyon ya da canlandırma sonradan girdi dağarcığımıza) benim çocuk zihnimde kalıcı yaralar bıraktı. Çizmeye başladım. Delicesine çiziyordum. Sonradan eğitimimi ve kariyerimi bunun üzerine kurdum.

Şu anda kendinizi bir manga okuru ve doğal olarak araştırmacısı olarak nerede konumlandırıyorsunuz ?
Grafik tasarım okudum. Kendimi bir illüstratör olarak yetiştirdim. Ancak inkâr edemediğim ve oldukça ağır basan başka vasıflarım vardı. Akademiyi seviyordum, araştırmayı ve sıcağı sıcağına bulduklarımı paylaşmayı seviyordum. Hedeflerinizle mizacınız arasında bir denge tutturmaya çalışıyorsunuz hayatta. Ben akademisyen olmayı seçtim ve şimdilik bu disiplini icra etmeye çalışıyorum. Ben bir çizgi roman severim ve popüler kültür araştırmacısıyım. Manga çok celbezeli bir konu, hele ki grafik öyküleme okulu olarak çok önemli bir yerde duruyor. Manga’yı seviyorum, ancak bir Mangaka, bir Otaku değilim. Onu en az Franko-Belçika okulu, Amerikan okulu çizgi romanlar kadar çok seviyorum. Hepsinden öğrenecek çok şey olduğuna inanıyorum. Kendi kültürümüz için çağdaş sanatlar ve iletişim türlerine dair akademik bir birikim oluşturmak adına Genre özel incelemelere bir yerden başlamanız gerekiyor. Dünya çok büyük bir yer. Söylenecek çok şey var.

3

Kitabınız temelde bir tez. Bu tezi yeniden ve kitap olarak kurgularken (ve kimi dergi yazılarını eklerken) nasıl bir yol izlediniz? Kitabınızı tezinizden farklı kılan bir değişiklik var mı?
Kitabım bir Sanatta yeterlilik/Doktora tezidir. Yüksek lisansta (master’da) çizgi roman ve grafik tasarım ilişkisini irdeleyen bir tez yazdım. Ancak bu, Will Eisner’in S.V.A.’da verdiği derslerin notları ve Scott McKloud’un Understanding Comics kitabı üzerine gelişen bir çalışmaydı. İlerleyen dönemde onu da güncelleyerek yayıncılara sunmayı planlıyorum. Manga Bir Kültürel Direniş Aracı, daha önce görev yaptığım üniversitemin, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nün yayınlarından çıkmıştı. Kapalı güzel sanatlar çevresi haricinde geniş kitlelerle buluşamamıştı. İletişim ve sevgili hocam Levent Cantek çalışmamla ilgilendiklerinde dünyalar benim oldu. İletişim baskısında çalışmama yeni bir bölüm ve yeni, daha güncel bir sonuç ekledim. Eserlerin orijinal başlıkları Japonca olarak da verildi, ayrıca resim altı yazıları düzeltildi. Profesyonel redaksiyondan geçtikten sonra ortaya daha doğru bir dile sahip bir metin çıktı. Bu bilimsel metodoloji izlenerek oluşturulmuş bir metin. Ne yazık ki potansiyel okuyucumu kolay bir okuma deneyimi beklemiyor. Çok fazla çapraz referans var. Okuyucumun kendi ilgi alanına, düzeyine göre izleyebileceği çok fazla durum var. Buna rağmen kitap hepi topu 270 sayfa. Çok daha uzun olabilirdi, ancak bir noktada durmam gerekiyordu. Çizgi romanın sosyal, politik, ciddi bir vaka olduğuna inanıyorum. En azından Türkçe literatürde konuyu bu biçimde ele almaya cüret eden yayınların olması gerektiğini düşünüyorum. Amacım biraz daha üst dilden bir bakış açısı sunmak. Çizgi roman, grafik öyküleme, ardışık sanatlar ve canlandırma sanatlarının akademik platformda ciddiye alınmasını, bu alanda eğitim ve araştırma çalışmalarının ülkemizde çoğaltılmasını istiyorum. Bütün bunlar yüzünden böylesine bir yöntembilim izledim. Buna rağmen kitabıma ekleyemediğim o kadar çok şey var ki.

Manga’nın “yumuşak güç” ya da “kültürel asimile aygıtı” olarak ortaya çıkması Japon devletinin de desteklediği bir kültür hamlesi mi? Yoksa tamamen sivil bir çabayla gerçekleşen ve dünyaya kendiliğinden yayılan kültürel bir salgın mı?
“Asimilasyon” sözcüğünü sevmiyorum. Bana Uzay Yolu’ndaki Borg’ları hatırlatıyor. Hani şu ünlü sözleri vardır ya; “Resistance is futile. We will ad your technological and biological distinctiveness to our own / Direnmek boşuna. Sizin teknolojik ve biyolojik farklılıklarınızı özümüze katacağız”. Ya da Wells’in Dünyalar Savaşı’ndaki Marslıların kızıl salgını gibi… Wells bunu döneminde “kızıl tehlike” olarak adlandırılan sosyalist ideolojinin yükselişini vurgulamak için kullanmıştı. Artık günümüzde savaşlar daha kaypakça. Bizim insani zaaflarımıza, yoksunluklarımıza ve oburluğumuza saldırıyorlar. Bizi insan türü olarak soylu ve değerli kılan şeyin hayatta kalma bilgisi olarak özetleyebileceğimiz kültür olduğuna inanıyorum. Her topluluk, yüzleştiği özgün şartlara karşı geliştirdiği refleksleri toplayarak hikâyelerini ve masallarını örmüş. İnsanlık durumuna dair bizim çözemediğimiz bir sorunun cevabını Sudan’da ya da Mali’de yaşayan bir topluluğun yaşam bilgisi barındırıyor olabilir. Bu sebeple kültürü çoğaltarak saklamak bence çok önemlidir. Otuz milyon yıl boyunca bütün insan kuşaklarının tamamı aşık oldu, tamamının kalbi kırıldı, tamamı bir sebep yüzünden savaştı. Nasıl başa çıktılar sorusunun cevabı hikâyelerde saklıdır. Yaşama bilgisine yani kültürel mirasa yapılacak saldırı, olabilecek en dehşet verici en akıl almaz şiddet eylemlerinden biridir. İskenderiye kütüphanesinin yakılmasını düşünün.  Manga bir kültürel asimile aygıtı değil. Ancak kesinlikle bir yumuşak güçtür. Çünkü bir kültürü yok edebilecek bütün dönüştürücü ajanlara karşı güçlü bir direnci, neler olup bittiğini anlamlandırma çabasını ortaya koyan bir fenomendir. Bundan ister istemez etkileneceğiz bu arada. Çünkü Manga bir sanattır ve sanat zaten insanları etkilemek için yapılır. Devletler, ülkelerinin sanatlarının ve kültürlerinin gücünün yeni yeni farkına varıyorlar. Bu propaganda ve halkla ilişkiler kavramlarının ortaya çıkmasıyla birlikte gelişen bir durum. Neyin ne kadar masum olduğunu artık günümüzde tam anlamıyla kestirebileceğimizi sanmıyorum. Walt Disney, Norman Rockwell ve Amerikan idealleri hakkında, sanatçı ve devlet organlarının ilişkisi hakkında kitabımda bir sürü bir şey karaladım. Japon hükümetinin Manga’yı ne kadar desteklediği konusunda sadece tahminde bulunabilirim. Bu bir dönem Japon otomobillerinin Amerika, Detroit’deki otomotiv endüstrisini durma noktasına getirmesine benziyor.

4

Manga son derece geniş ve labirenti andıran bir dünya. Genelde de anlatılması zor ve karışık. Bunu aşmak için mi ülkemizde de bilinen ve seyredilmiş sinema uyarlamalarından yola çıktınız? Yoksa anime ve manga gerçekten birlikte değerlendirilence anlaşılabilecek bir olgu mu?
Evet! Akademik bir metin kaleme aldığınızı ve bunun çizgi romanı kültürel ve tarihi özgünlük çerçevesinde değerlendirecek, tanıtacak bir çalışma olmasını istediğinizi göz önünde bulundurun. Bu kitap Bleach’deki bütün karakterleri, tarihçeleriyle birlikte sayabilecek, zanpakuto’larının shikai formlarının ne olduğunu bir çırpıda söyleyebilecek ya da animelerden Japonca’yı sökmüş “fanboy-otaku”’lar için değil. Bu kitap, çizgi romanı, Japon kültürünü, popüler kültür ve sosyoloji etkileşimini, Asya-Pasifik tarihinin sanata olan etkisini merak eden, bu konuda bir başlangıç noktası arayan okuyucular içindir. Eğer sadece Hardcore Manga Fun’ları için bir şey yazsaydım bu biraz, kendi kendimizi tatmin etmek olmaz mıydı? Karşı kültür neferlerinin, çizgi roman severlerin, Rockçıların, Hip-hopçuların, grafiticilerin akademik ve entelektüel anlayışa ve ciddiye alınmaya ihtiyaçları var. Şaka yapmıyorlar, oyun oynamıyorlar. Onlar çağdaş dünyada onları kalıba sokmaya çalışan her türlü kuvvete karşı yarattıkları ya da yorumladıkları kültürel yollarla direniyorlar. Bu nedenle herkesin rahatça ulaşabileceği ve çok bilinen örneklerden yola çıktım. Onlar için dahi söylenebilecek tonlarca şey var zaten. Çizgi roman ve canlandırma sineması aslında morfolojik olarak türdeştir. İkisi birbirine çok hızlı dönüşebilir. İkisini bir birinden ayıran şey aslında birinin katı ötekisinin buhar halinde olmasıdır. Marshall McLuhan’ın sıcak ve soğuk medya örneğiyle açıklamak gerekirse, çizgi romanı deşifre ederken okuyucu daha aktiftir, animasyonu izlerken izleyici daha pasiftir. Ancak ikisi de grafik öykülemedir. Ekonomik kaygılar ve teknolojik araştırma geliştirme merakı, izleyici mahremiyeti olgusu ya da protest söylem kaygısı, aynı öykülerin canlandırmaya ya da çizgi romana dönüşmesini sağlamış. Ben ikisinin de çok önemli olduğunu düşündüğüm için hatta yeri geldiğinde ikisinden birden bahsetmem gerektiğine inandığım için anime’ye bolca yer verdim.

Anime Manga’nın çok katmanlı ve zengin yapısını yansıtmayı başaran bir sanat mı? Anime’nin Manga’ya kattığı unsurlar nelerdir? Aralarında ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Asla sanat türlerini, teknikleri ve aracıları birbirleriyle yarıştırmam ve karşılaştırmam. McLuhan’ın dediği gibi “Medyum mesajdır!”. Eğer bir şeyi çizgi romanla söylüyorsanız bir amacınız, canlandırma sineması kullanarak söylüyorsanız gene başka bir amacınız vardır. Alan Moore, çizgi romanın sinema ile karşılaştırıldığında özgün ve taklit edilemez anlatım özelliklerinin olduğunu vurgulamıştı. Ancak şunu unutmayın, çizebildiğiniz şeye her zaman film ve fotoğraftan daha fazla hâkimsinizdir. İşin içine kalemin ve çizginin girdiği her türlü aracıda tek sınır, yeteneğiniz, yetkinliğiniz, hayal gücünüz ve yıldızlardır.  Benim için anime ve çizgi romanı ayıran iki önemli temel fark var, bunlar da zaten türlerin birbirlerine karşı avantajlarını ve dezavantajlarını oluşturuyorlar; Canlandırma sinemasında format zamandır, çizgi romanda ise format alandır. Bu arada kabul ediyorum, çizgi romanın basılı bir medya olmasından dolayı daha sıcak daha protest daha karşı kültür bir duruşu vardır. Ancak bence her ikisi de aynı ana-babadan doğmuş kardeşlerdir. Manga söz konusu olduğunda şunu söylemeliyim. Çok uzun soluklu mangaların hikaye bazında tabii ki anime uyarlamalarına nazaran söyledikleri çok şey var. Ve evet altı ciltlik Akira destanını 120 dakikalık bir uzun metrajlı anime temsil etmeye yetmez. Ya da yirmi küsur ciltlik Blade of The Immortal serisini yirmişer dakikadan sekiz bölümlük OVA sürümü asla taşıyamaz. Gerçi ben son Evangelion filmlerini beğenmiştim. Ancak dediğim gibi okumak bazen izlemekten çok daha doyurucu ve tatmin edici bir tecrübe.  Animasyon çok pahalı bir iştir. Çok büyük bir yüktür ve ekonomik olarak oldukça dehşetli bir projedir. Çok minimalist davranmanız gerekir, çünkü zamanınız ve paranız her zaman azdır.

5

Manga, Japonya’nın özellikle 2. Dünya Savaşında Nanjing’de ve diğer bölgelerde gerçekleştirdiği katliamlarla ve insanlık suçlarıyla hesaplaştığı bir platform olmayı başarıyor mu ? Yoksa aksine Japonya’yı aklama çabasına mı hizmet ediyor? Manga Japon kimliğini nasıl tanımlıyor?
Genre olarak Manga’nın bunu destekleyen veya karşısında duran bir misyonu üstlendiğini düşünmüyorum. Özellikle sanatçıların kendi kültürlerine ve milletlerine has tarihi paradigmalarla yüzleşirken yalnız olduklarına inanıyorum. Bu uzun ve çileli bir yolculuktur. Ama Manga ya da çizgi roman sanattır ve sanat insanlık durumlarıyla ilgilenir. Bu durumların bazen insanlıkla uzaktan yakından alakası olmayabilir. Şiddet, her türlü anlatıda her zaman satan ve dikkat çeken bir emtiadır. Ancak genel olarak Manga yazarlarının ve çizerlerinin, şiddeti ve korkuyu tanımlarken daha hakikatli ve daha kabiliyetli olduklarını düşünüyorum. Manga yaratıcılarının, Japon tarihinde, özellikle yakın tarihinde saplandıkları kara delikler bulunduğuna, çağdaş Japon kimliğini belirleyen travma anlarının kendi adıma bu karanlık noktalar olduğuna inanıyorum.

“Ateşböceklerinin Mezarı” ve “ Yalınayak Gen” gibi savaş döneminde geçen mangaları bir sistem ve rejim eleştirisi olarak mı yoksa neredeyse seyredenin (ve okuyanın) içini boğan melodramatik metinler olarak mı görmek lazım?
Siz nasıl okuyorsanız öyle görmeniz lazım. Böyle bir cevap biraz iki yüzlü gelebilir, ancak öyle. Okuyucunun kaygıları ve beklentileri, ayrıca öykü örücünün marifetiyle birlikte okuma sürecinin kalitesini belirler. Evet, bence bu saydığınız başlıklar kesinlikle sistem ve rejim eleştirisidir, ayrıca muazzam anti-militarist, savaş karşıtı metinlerdir. Ve Dünya uygarlığının her geçen gün daha çok böyle anlatılara ihtiyacı var. Çünkü savaş en büyük suçtur. Bir sanat eseri, her hangi bir türde bir anlatı, zaten izleyicisinin duygularını manipüle etmek için tasarlanır. Bir tür beyin yıkamadır bu. Van Gogh’un Yatak Odası’na baktığınızda sıcaklık, yalnızlık, yoksunluk, kabına sığamama, sıkıntı ve saplantı hissedersiniz. Hepsi de bu eserin, yaşamak için resim yapan, psikolojisi bozuk, yalnız ve tutkulu bir sanatçının mahsulü olduğu için ve onun odasını betimlediği içindir. Belki de bütün bunların hepsi yalandır. Belki Teo Van Gogh, kardeşinin buhranlarını kutsallaştırarak aktarmış ve onun eserlerinden rant sağlamak için bir Van Gogh etosu kurgulamıştır. Hangisi doğru acaba? Sanat yalan söyleyerek gerçekleri söyler, ya da yalan söyleyerek “gerçekleri” yaratır. İşte bir yumuşak güç olarak sanatın dönüştürücü etkisi buradan kaynaklanıyor zaten. Açlıktan ölen zavallı Setsuko’nun çilesi karşısında kim dinginliğini koruyabilir ki!

Miyazaki başta olmak üzere nerdeyse tüm manga yaratıcılarının yoğun bir şekilde savaş-şiddet-silah üçgeninde geçen öyküler anlatmaları Japon militarizminin ve faşizminin yargılanmasını mı yoksa başka bir düzlemde yeniden yaratılmasını mı gerçekleştiriyor?
Miyazaki, şiddeti kullanır ama asla yüceltmez. Miyazaki’den kat be kat daha dehşetli bir vurguyla avantür şiddeti kullanan, hatta istismar eden Manga sanatçıları var. Ben Manga’nın tamamen şiddete endeksli bir tür olduğuna inanmıyorum. Belki tüm Manga emtiasının yüzde otuzu avantür şiddet üzerinedir. Her hangi bir anlatı çatışma olmadan olmaz. Çatışma olmadan zaten ortada anlatılmaya değer bir öykü oluşmaz. Çatışmanın dozu ve düzeyi, yaşandığı platform burada önem kazanıyor. Bir romantik komedide hiç mi çatışma yok? Postmodern süreçte “Neler oluyor bize?” sorusunu soran bütün kültürler gibi Japonya’nın da kendi geçmişiyle derdi var. Militarizm ise her an her kültürde hortlayabilecek ve bir anda Dünyayı kasıp kavurabilecek antik bir dehşet olarak bekliyor. Savaş çok büyük bir ticaret biçimidir. Ancak kullanışlı değildir. Büyük güçlerin ihtilaflarını çözüme kavuşturabilmeleri için başvurabilecekleri, başvurdukları onlarca çarpışma yöntemi vardır. Üzerinde yaşadığı toprakları, varlığını, ailesini, haklarını korumak için savaşmak herkesin en temel hakkıdır. Ancak darp edip yıkmaktan, yok  etmekten başka bir yolumuz olmadığı yalanına kimse inanmasın.

2

Manga aynı zamanda seks ve hatta pornoyu da içine alan ve bu konularda da çok ileri noktalara giden bir sanat. Kitabınızda manganın bu yüzünün ele almayıp daha popüler örnekler üzerinde durmanız manganın bir çocukluk-gençlik sanatı gibi algılanması gibi yanılgı yaratmıyor mu ?
Sizce yaratıyor mu? Pornografi başlı başına bir genre’dır, Manga da onu tekeline almış değildir. Çizgi roman türünün genel olarak kültürler ötesi bir ilişkisi vardır pornografiyle. Hatta Alan Moore yine bu konuya vurgu yaparak Lost Girls’ü kaleme almıştı. Bence Porno ve resimli yayınlar için başlı başına bir araştırma yapmak lazım. O kadar zengin bir konu ki. De Click’den başlar Hurotsukidoji’den çıkarsınız ve Dünyayı gezerek yaparsınız bunu. Öte yandan Macros’da  ya da Evangelion’da veya Ghost in The Shell’de epeyce cinsellikten, cinsel kimlik çatışmalarında ve erotik göndermelerden bahsediyorum. Ayrıca Japonya’da her türde Manga üretildiğini, her çeşit okuyucu kitlesine hitap eden Manga yayını olduğunu da belirttim, bunlara ayrıca Gay ve lezbiyenlerin de dâhil olduğunu yazdım. Zaten son derece yaygın internet pornografisi kültürü yüzünden hemen herkes Hentai’lerin varlığından haberdar. Yine de bunu parlak bir proje fikri olarak bir kenara yazıyorum, ancak mutlaka önceden yapılmışı vardır bir yerlerde. Çünkü bu pornografi ve Dünya tarihi kadar eski.

Kitabınızda ele aldığınız manga örnekleri ağırlıklı olarak teknoloji/doğa ya da Japon geçmişi/bugünü gibi iklemlerle boğuşuyor gibi görünüyor. Manganın bunlara doğru cevaplar verdiğini düşünüyor musunuz?
Hayır düşünmüyorum. Ama cevap aradıklarını düşünüyorum. Buna hakları olduğuna inanıyorum. Bu tarz bir üretim biçimini çok doğru buluyorum. Bu tempoda üretmeye devam ederlerse mutlaka doğruya ulaşacaklarına güveniyorum. Ve buna benzer bir şeyleri neden biz yapmıyoruz diye çok kızıyorum.

Gerçekten de Japonlar için manga her şeyin mangalaştırılabileceği sonsuz bir alan mı? Yoksa amaç kitabınızda da vurguladığınız asimilasyonun tersine çevrilmesi mücadelesi mi?
İkisi de birbirinin yan ürünü! Manga, ya da çizgi roman, kitabımda da belirttiğim gibi her türlü insanlık durumunu masaya yatırabilecek kadar güçlü bir çağdaş sanat formudur. Sanat, aynı zamanda toplumsal hafızadır. Toplumsal hafıza hayatta kalma kültürünün temelidir. Değerlerimize, o değerleri koruyan kurallara, o değerleri ve kuralları öğreten, inceleyen, üreten kurumlara ve bütün bunların temsil ve icra edilmesini sağlayan nesnelere dair bütün tartışmalar toplumsal hafıza boyutunda yapılır ve kaydedilir. Sonuç olarak sanat eserinin varlığı nesnelleşerek vücut bulandır, manifestodur, direniştir! Ben buradayım, ben buradaydım, yaşadım, sevdim, âşık oldum, nefret ettim, savaştım, öldüm, unutma beni diyendir. Bundan daha has bir direniş, duruş olabilir mi bilemiyorum. Bu arada değişirken değişmeye direnmek insanın kaderidir. Omnia mutantur nos et mutamur in illis! Her şey değişir biz de onlarla birlikte değişiriz. Omnia mutantur nihil interit! Her şey değişir ancak hiç bir şey tamamen yok olmaz.

Ülkemizde geniş kitlelerin Mangayla tanışması son yıllarda yayınlanan başta Shakespeare olmak üzere klasik eserlerin uyarlamaları ile gerçekleşti. Bu uyarlamaları gerçek manga olarak nitelemek mümkün mü? Bu bağlamda Türk okurunun mangaya ilgisi ne durumda sizce?
Ben edebiyat uyarlamalarının çizgi romanın toplumsal imajını doğrultacağına, entelektüel platformda kabul görmesini hızlandıracağına, çocukları kitap okumaya teşvik edeceğine inanmıyorum. Hatta çocukların ve gençlerin gözünde düz yazı edebi metinleri külfete dönüştürdüğünü düşünüyorum. Aksine çizgi romanın değerini azalttığını düşünüyorum. Çizgi roman başlı başına özgün bir ifade biçimidir ve her türlü insanlık durumuyla başa çıkacak güçtedir. Dünya üzerinde, farklı kültürlerden sanatçıların ortaya koyduğu çok kaliteli, sıra dışı örnekler dururken neden edebiyat uyarlamalarını tercih ediyor yayıncılarımız, bunu da anlamıyorum. Death Note’un Türkçeye çevrilmesi büyük bir ataktır. Benim de son yıllarda okuduğum en eğlenceli “fantastik” polisiye serisi. Ancak takdir edersiniz ki onu kat be kat aşacak örneklerle dolu Manga dünyası. Mesela Akira, DOMU, Apple Seed, Battle Angel Alita, Sanctuary, Ghost in The Shell… Bunları Türkçeden okumayı hak ediyor ülkemizdeki Manga severler. Türk okuru kaliteli çizgi roman okumasına açtır, kaliteyi değerlendirecek kadar da derinlikli, değerli bir okuyucu kitlesi olduğumuzu düşünüyorum. Bu tür edebiyat uyarlamaları şimdilik satıyorsa bile, bunun bir okuyucu desteği olduğunu anlaması gerekiyor yayıncıların. Seçkilerini yükseltmedikleri taktirde arkası gelmeyecek bir destek olduğunu anlamalılar.

Manganın bu derece yerellikten yola çıkarak evrensel bir başarıya ulaşmasının gizi sizce nedir?
Samimiyet. Disiplin. Tevazu. Üretkenlik. İnanç. Rekabet. Geleneklere bağlılık. Yeniliklere açık olmak. Sadece kendin olmakta direnmek, taklit ederken bile…

Mehmet Korkut Öztekin; 1976 İzmir doğumlu. 2001’de Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Grafik Tasarım bölümünü bitirdi. “Çizgi Romanın Grafik Tasarımına Etkisi” konulu yüksek lisans çalışmasını 2005’te, “Bir Kültürel Direniş Aracı Olarak Japon Grafik Romanı Manga’nın İncelenmesi” konulu sanatta yeterlilik çalışmasını 2008’de tamamladı. 2006 ve 2007 yılları arasında ‘Grafik Tasarım’ dergisinde editörlük, söyleşi yazarlığı ve başyazarlık yaptı. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor ve sanatsal çalışmalarına devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.