‘Tanıştığımız, görüştüğümüz herkes için sırtımızda ayrı bir küfe taşıdığımıza inanıyorum.’

 

“Evli ve çocuklu amiralin bir otel odasında “açıklanması zor şartlar altında” aniden ölümü bir anda tüm orduyu, politikacıları, basını ve giderek ülkenin genelini ilgilendiren bir sorun haline dönüşür. Bütün çıplaklığıyla gözler önünde olsa da kabul edilmek istenmeyen olay, ülkenin o bilindik “hassas dengeleri” arasında hızla büyür; ikiyüzlülüğün, aklıselimin yok oluşunun ve görünenin dahi kabul edilmeyişinin kanıtı olarak gerçeğin değil ama gösterilmek istenenin kabulüne doğru yol alır.” Mehmet Murat Somer ile Pembe Tütülü Amiral romanını konuştuk.

“Bu romandaki olayların tamamı kurmacadır, ölmüş ya da yaşayan kişilerle isim benzerlikleri bütünüyle tesadüftür. Gerisi okuyucuların hınzır zihninin ürünüdür…” Söz konusu askeriye olduğunda her şeyin ciddiye alınabileceği düşüncesiyle mi düşüldü bu not? Romanı dahi kendi gerçekliğinden çıkarabileceği fikriyle?
Yooo… Holding ve Podyum romanlarımda da benzer girizgâh notlarım var. Pek çok sinema filminde, özellikle isim benzerliğinden bile dava açılabilen Hollywood yapımlarında karşımıza çıkan ve özellikle alenen yazarı, yapımcıyı “korunma” amacı altı çizili bu türden ‘copyright’ cümleleri, ironisi hoşuma gittiğinden denk geldikçe kullanmayı seviyorum. Bir sonrakine yine kısmetse…

IMG_1156

Roman boyunca karakterlerde şunu gördüm: Bir amiralin pembe tütüsü içerisinde ölmesi olayla en ufak ilgisi dahi olan herkesi aynalarla dolu büyük bir bale salonuna çekiyor sanki. Bütün kırılmalar da kişilerin kendi yansımalarında gördüklerinden kaynaklanıyor gibi?
Okuyucu olarak öyle gördüyseniz öyledir. Yazar olarak bu tür açıklamalar yapmayı biraz münasebetsiz, hatta ayıp buluyorum. Yani yazan kendince yeterli gördüğünü yazmış, gerisini okuyucuya bırakmış… Eksik ya da fazla, neyse o! Bence okuyan, izleyen gönlünce ve keyfince yorumlama özgürlüğüne sahip. Öyle şiirlerinin manasını, aslında ne demek istediğini, yazdıklarını falan açıklayanlara da açıkçası tuhaf bakıyorum. Sanki “Ay pardon eksik yazmışım ya da siz beni yanlış anladınız, alın bakın bu da ilmihali” demek gibi geliyor bana. Altı üstü bir kurgu metin, şifreli bir şey değil ki üstüne ilave izahat yapayım.

Pembe Tütülü Amiral’de herkes bir şekilde karşısında beliren fırsatı değerlendirmeye çalışıyor, hem de başka birini rezil edebileceğini düşünmeden. Belki de rezil etme isteğiyle. Bu rezil etme merakı ya da bunu umursamamak nedir sizce?
İnsanlık hali? Yani başkalarını bizden kötü görünce ya da biz kasten öyle gösterince kendimizi göreceli olarak daha iyi hissetmek temel savunma mekanizmalarımızdan biri ya… Aslına bakarsak bütün magazinin temelinde belki de bu yatıyor… Kimsecikler gözümüzde büyüttüğümüz kadar iyi, güzel, mutlu olmasınlar, madem ben çekiyorum, onlar da çeksin hatta beter olsun gibi hastalıklı bir yaklaşım… Bir taraftan da roman boyunca hemen her karakterde bir bedel ödeme, ödenmiş ya da ödenecek bedelin karşılığı edinilecek bir ödül hesabı var. Ki bence bu da gayet insani hallerimizden biri… Yani tanıştığımız, görüştüğümüz herkes için sırtımızda ayrı bir küfe taşıdığımıza inanıyorum. Alacak verecek hesaplarımız olmasa, ilişkiler kesin farklı olur. Kendi adıma deneyimle sabit!

IMG_8402

Ataman Seheriz’in ailesi ile ilişkisi oldukça enteresan göründü gözüme. Anne, baba ve abla sıradan çıkışlarını korurken, ağabeyi son derece tehditkâr davranıyor, belki de ailenin diğer fertlerinin de izniyle. Peki, ailenin bu oyunculuğunun nedeni ne? Yapacaklarının yakışık dışı kalacağını bildiklerinden başkasını -ağabeyi- mi itekliyorlar bu işe?
Vallahi hatırlamıyorum efendim. Ben romanı yazalı 7-8 sene oldu, herkes basmaya çekindiğinden üç sene yayıncı bekledi… Yani unuttum bile bu ayrıntıları. Ben kendi yazdıklarımı öyle satır satır hatırlayanlardan değilim maalesef.

Medya patroniçesi Firdevs Şahin’in amiralin ölüm haberinin kanalında gösterilmesine tepkisi de şaşırtıcı aslında. Bu tepkinin kökeninde yalnızca eski ve belirsiz bir amiral aşkı ya da şimdiki birlikteliği yatmıyor yanılmıyorsam, değil mi?
Malum bir zamanlar ordudan korkulurdu. Medya da bulaşmak istemiyor diye yazmışımdır. Zamanında, yani Ergenekon, Balyoz davaları, vesayet hikâyelerinden önce memleketimizde ordu “dediği dedik, kestiği kestik”ti. Onlarca gazete sayelerinde işlerinden olmuştu. Çekiniyorlardı haliyle orduyla ve mensuplarıyla ilgili resmi beyanat harici haber yapmaya.

Sigmund Freud. Sizce, romanda da söylendiği gibi, eşcinselliğin sapıklık olarak algılanmasında, bu algının dayanak bulmasında Freud derin bir örnek mi?
Ben öyle görüp, öyle inanıyorum. Elbette modern psikolojinin temelleri adına Freud’un yaptıkları, yazdıkları gayet önemli. Temel taşları yerine yerleştiriyor. Ama her yaptığını doğru, her aklına gelip yazdığını kesin doğru kabul etmek de bana doğru gelmiyor. Şöyle özetleyeyim: Freud öncesi, eşcinsellik pek çok toplumda var ve bir biçimde entegre olmuş, konuşulmadan yaşanıyor. Kimse onlara ‘sapkın / pervert’ gözüyle bakmıyor. Doğuda da, batıda da… Shakespeare zamanı kadınlar sahneye çıkmadığından kadın rollerini hep erkek oyuncular oynuyor. Osmanlıda zenne, köçek, içki sunan güzel oğlan ‘saki’ler, koskoca bir Divan edebiyatı, Hindistan’da köylerin koruyucusu yarı kutsal muamelesi gören travestiler… Yeniçeri ocağı, haremlerin yalnız kadınları, eski Yunan ve Roma’dan beri süregelen bir Adonis – Lesbos kültürü… Sonra birdenbire biri çıkıp bunların hepsini ‘normal dışı’, ‘sapkın’ diye sınıflandırıyor ve üstlerine bir utanç damgası basıp geçiyor. Dışlanmanın böyle başladığına inanıyorum… O yaftalardan, damgalardan sıyrılmak eşcinsellerin hâlâ savaşını verdiği bir süreç… Ayrımcılığın kökeni! Ya da ne isterseniz öyle diyelim…

IMG_1139

“Bunun gibi melanet ve rezaletlerin memleketimizi koruması beklenen orduda çıkması, Peygamber ve Sahabe ruhlarına saygısızlık ve Müslüman halkımıza karşı bir ihanettir.” Bu tümceyi, çok geniş pencerede baktığımızda, yeri geldiğinde insanları öldürmenin de dinin emri olduğunu söyleyebilecek kimselerin kurması çok komik sanırım, değil mi?
Günümüzün gündemine bakınca, IŞİD’ın yaptıklarından, Gazze katliamından, Güneydoğu hikâyelerimizden, hükümet yetkililerinin ‘kadınlar uluorta kahkaha atmasın, gülmesin’ gibi sosyal hayata müdahale açıklamalarından sonra bana garip gelen şeyler kavramım hızla bozuluyor. Hangisi gerçek, hangisi benim algı sınırlarıma göre gerçek dışı emin olamıyorum. Trajikle komik iç içe geçiyor. Galiba ben de kafayı böyle yiyeceğim.

Pembe Tütülü Amiral, aynı zamanda askeriyenin damarlarında da dolaşan bir hikâye. Askeriye, romandakine benzer bir kapatma, gizleme, üstünü örtme mekanizmasına mı sahip dersiniz?
Aksini düşünemiyorum! Onca adam, bir arada… Ve aralarında hiçbir şey olmadığına inanmamız bekleniyor. Sahiden mi? Diğer taraftan da nadiren de olsa bazı haberler çıkıyor ve hemen siliniyor, ya da üstü kapatılıyor. En son bir Deniz Harp Okulu hikâyesi hatırlıyorum. Arşivlerde vardır muhakkak. O orduyu değersizleştirme operasyonları sırasında biraz baş vermişti bu türden haberler… Sonrası sessizlik!

Romanın birkaç noktasında çok belirgin olmasa da altı çizilen bir nokta var: askeriyenin “karakter törpüleyici bir eziyet dönemi” olduğu söyleniyor. Sahiden askeriye bütünüyle karakteri törpüleyip tektipleştiriyor mu söz konusu kişileri?
Başka türlüsü itaat eden, emirleri sorgulamadan yerine getiren, gidip adam, kadın ve çocuk öldüren biri haline gelemez ki. Müessese olarak tanımı öyle!

IMG_8401

Bunun yanında bir de medya var. “Mustafa Onur değil miydi talepleriyle sık sık başını ağrıtan? Dizide oynuyor, şöhretinin zirvesinde, yani tam sağılacak kıvamında diye yakışıklı jön yıldıza gürültüsüz, yani medya duymadan askerlik muafiyeti, çürük raporu, hiç olmazsa uzunca bir tecil için arayan?” Sanırım medya-askeriye ilişkisinin tuhaf bir biçimi de bu?
Mecburi askerlik devam ettikçe geçerli de olacak. Tabii, bir de askerliğin toplumun büyük bir kesimince olgunlaşma süreci diye algılanması gibi zıt bir nokta var. Yani kariyerinin doruğunda birileri hem o noktadan askerlik süresince uzak kalmak istemiyor, hem de toplum gözünde o ‘olgunlaşma’ sürecini atlamak istemiyor. Çelişkili elbette. Şahsen en çok bale dansçılarına ve sporculara üzülüyorum. Çünkü askerlik yaşı onların kısacık kariyerlerinin en verimli dönemine denk geliyor… Zaten bedenleri kaç yıl o kadar esnek kalacak ki?

Aynı eksende bir de ünlü olmak için “geçilmesi gereken yolun izi var”. “Ünlü olmak istiyormuş! Kolay mı? Kolay mı milyonların sevgilisi olmak? Adamla da yatacaksın, kadınla da, ister baban yaşında olsun, ister ninen. Kaç kere söyledim size, şöhrete giden yol buralardan geçer diye. Çekinmeyeceksiniz, sakınmayacaksınız.” Dizi senaryosu da yazmış biri olarak, şöhretin bu türlüsüne de tanık olmadığınızı düşünmeden edemiyor okuyucu.
Tanık olmak ne demek, bizzat yaşadım… Yaşıyorum! Devamını da istiyorum! Yani her alacağım yeni iş için kime ne yapacağımı, sonra da iş seçmelere gelince kimlerle kırıştıracağımı düşünmek heyecanlandırıyor. Şakası bir yana eğlenceli bir süreç ancak herkes için işlediğini sanmıyorum. O da binlerce yöntemden biridir…

“Hepimiz bayılıyoruz onun bunun özel hayatına! Yalan mı? Herkesss! Sonra ortaya çıkıp ayıplamaları rol icabı. Sırada kiminki var diye bahse giren, ah keşke bilmem kiminki de dökülse ortalığa diye niyet tutanlar var. Nedir bütün bu ikiyüzlülük Allah aşkına?” Romanın omurgası sanıyorum ki bu ikiyüzlülük, merak, deşeleme üzerine kurulu. Ne dersiniz?
Kesinlikle katılıyorum! Hayatlarımız zaten öyle…

IMG_1138

Anasayfadaki Yazar Fotoğrafı: Muhsin Akgün

Pembe Tütülü Amiral / Yazar: Mehmet Murat Somer / Sel Yayıncılık / Roman / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Yayına Hazırlayan: Bilge Sancı / Kapak Tasarım: Savaş Çekiç / Teknik Hazırlık: Gülay Tunç / 1. Basım Ekim 2012 / 181 Sayfa

Mehmet Murat Somer; ‘Bir Hop-Çiki-Yaya Polisiyesi’ üstbaşlığıyla yayınlanan ‘Peygamber Cinayetleri’ romanıyla polisiye edebiyata değişik bir soluk getirdi. Ardından yayınlanan diğer kitapları Buse Cinayeti, Jigolo Cinayeti, Peruklu Cinayetler, Huzur Cinayetleri, Ajda’nın Elmasları, Kaderin Peşinde, Holding, Podyum, Üç Pastoral ve Pastörize Tablo da çok sevildi. Romanları aralarında ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, İsveç, Brezilya ve İspanya’nın olduğu birçok ülkede yayınlanıyor.

 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.