“Savaş çocukluğu bitirir; herkes aynı yaştadır artık.”

 

Mehmet Said Aydın’ın Kusurlu Bahçe kitabı, okuryazar.tv’de çıkışına ve serüvenine yer verdiğimiz 160. Kilometre Yayınları’nın ilk kitaplarından biri. Şair, “Çocukluğu savaşla biten, biten de demeyeyim kesilen, taammüden duraklatılan biriyim, birçok yaşıtım gibi. Bunu yapanlara beslediğim öfke yersiz değildir bu yüzden. Hüzün değil, öfke; çocukluğum pat diye bitirildiği için…” diye anlatıyor şiirini, kendini…

Kusurlu Bahçe’nin bütün şiirlerinde, bir erkeğin, çocukluktan çıkmış olmasının hüznü var gibi. Bunu paylaşır mısınız ya da nasıl karşılarsınız?
Çocukluk denen hayal ülkesini özlediğim, özlerken hatırlamaya çalıştığım, hatırlamaya çalışırken bazen şiir yazdığım doğrudur. Bunlar bir hesabın yahut kurgunun ürünü değil, şiirin başına oturduğumda yanıma gelen şeyler. Her yanıma geleni şiire dahil etmiyor olmalıyım. Sorulacak kadar belirgin olduğuna göre, çağırdığımda gelen çocukluğumu seviyorum belli ki. Ama bundan söz ederken, şiir içinde söylerken duygu hüzün müdür, ondan emin değilim. En çok özlediğimizin, en çok unuttuğumuz olduğu ihtimalini anmalıyım burada. Çünkü savaş çocukluğu bitirir; herkes aynı yaştadır artık. Çocukluğu savaşla biten, biten de demeyeyim kesilen, taammüden duraklatılan biriyim, birçok yaşıtım gibi. Bunu yapanlara beslediğim öfke yersiz değildir bu yüzden. Hüzün değil, öfke; çocukluğum pat diye bitirildiği için.

Kapaktaki sapan çizimi, o şiirlerdeki çocuğun elinde mi olsun istiyorsunuz? Yoksa genel anlamda şiirin, şiirinizin eylemi, isyanı mı olsun istiyorsunuz?
Sapanın bir metafor olarak kapağa yakıştığını düşünüyorum. Çokça söyledim o sapanla hiç kuş avlamadığımı. İkrar edeyim; avlamadım. Şiire bir sapan armağan etmiş değilim, böyle bir gücüm de yok iddiam da. Fakat, çocukluğu savaşla bitiriliveren biri, kendi çocukluğunu düşününce sapandan daha çok neyi hatırlasın? Ben genel anlamda bir direniş dilinden söz ediyorum. Dilin öyle bahsedildiği kadar muktedir olmadığını düşünüyorsam da, bunu düşünüyorum. Söylendi, çok söylenecek, daha da söylensin: “İktidar her yerdeyse, direniş de her yerdedir.”

Şiir üstüne konuşurken, şiiri parçalayıp, gündeliğe çekip nice suç işleriz. Ama “Neşet Ertaş dinliyorum, nefesimde ikimizin babasından emanet bir rakı kokusu” dizesinin altını çizip, burada söz etmeden duramadık. Ortak hafızamızdaki bir değeri, öyle bir yere koymuşsunuz ki, bunu da sadece şiir yapabilirdi galiba…
Bir şiirde, karın yağmasının romantik bir şey olduğuna hepimizin ikna oluşuyla dalga geçiyordum. “Karın yağması romantik bir şeydir, bir pencere bul ve bak ona” diyerek. Bu eylemin romantik bir şey olduğu ezberinin içinde şairlerin çok günahı var. Birçok şeyi aşırı romantize etmekte de var şair günahı. Bunu o şairlerden biri söylese, yani kendine günahkârlık atfetse, ne de lirik söylerdi şimdi; “ah günahkâr şair” falan diye buğulu sesiyle. Bahsini ettiğiniz “gündeliğe çekilen şiir”in suçunu böyle görüyorum; böyleyse suç. Ama kar yağdığında hep hatırladığım Turgut Uyar’ın “Çılgın-Hüzünlü”sü de gündeliğe dairdir, iyi ki de böyledir:

“kar dindi

gerçekten dindi

ellerine bakabilirsin artık”

Doğduğunuz yer, geçmişiniz… Kürt olmak, Kürtlerin acılarının bilgisi. Bütün bunları şiirinizle taşıyorsunuz ve kitap “Aşmak” şiirinin coşkusuyla bitiyor. Şiiriniz sizce ne kadar “politik”?
Diyarbakır doğumluyum, Mardin’in Kızıltepe kasabasında büyüdüm. Bu iki biyografik bilginin beni tarif ederken nasıl bir kıymeti harbiyesi var, onu tayin edemem. Ama bu bilginin bir maduniyet bilgisi olduğunun da farkındayım. Buna “maduniyet” diyecek tedrisatım olmasaydı da bilirdim, belki adını getiremezdim. Çünkü bu bir bilgi değil, Türkiye’de Kürtlük bir fenomen. Evvela Kürtler için. Ermenilerde olduğu gibi, mübadillerde olduğu gibi, Alevilerde olduğu gibi.

Tekrar söylemem gerek, bu size “itiraz” değil, kendime de hatırlatma: Ben şiire bir şeyi, bile isteye taşımıyorum. Orada, o esnada olduğum bir “ben” var ve ben o ben olarak yazıyorum o şiiri. Bunun içinde maduniyetim de var elbette. “Aşmak”ta, adından başlayan bir coşku olduğunu görüyorum ama o şiiri kitabın sonu yapmak fikri, kitabın editörü şair Ali Özgür Özkarcı’nındır. Benim aklım ona ermezdi; zaten Özgür olmasa, bu konuşmayı da yapmıyor olacaktık. Ben hâlâ bir köşede “Yok yok, bunlardan kitap olmaz” diyor olacaktım kendime. Şiirim, benim kadar politik. Gündeliğimin olduğu gibi. Yaptığım, söylediğim öteki şeylerin de olduğu gibi. Politiklikten münezzeh herhangi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bunun bir ucu “kişisel olan politiktir”e dokunuyor, öteki ucu da “katı olan her şey buharlaşıyor”a. Bu ikisinin ortasındayım ve bağırmaya çalışıyorum.

“Bahçe” edebiyatın sık konakladığı bir yer, etkili bir metafor. Sizin kitabınızda, bahçe “yuva” mı daha çok?
Bahçe, İrani sahadaki bütün edebiyatlar için çok kullanışlı ve yaygın bir metafor. Osmanlı divan edebiyatında da, klasik Kürt şiirinde de “gül-bülbül” en kullanılan mazmunlardan ve bu iki mazmun, malum olduğu üzere, “bahçe”nin birer elemanı. Mazmunu bozmak, klasik edebiyat için mümkünsüz bir şey. “Gül” derken, hakikaten gül olan nesneyi refere edemezsiniz, o artık “sevgili”dir. Tanpınar’ın “saray istiaresi” dediği şeyin içinde de vardır bu; Halil İnalcık’ın yakın zamanda yayımlanan Has-Bağçede Ayş u Tarab’ında da etraflıca anlatılır. Benim sözünü ettiğim “bahçe”, bir metafor değil. Basbayağı bahçe; Koçhisar Mahallesi’nde halen var olan, artık içinde başkalarının yaşadığı, içinde üç ev olan, arka tarafında halen üç tane salıncağın olduğu bir bahçe. Kusuru ben yakıştırdım, metaforik olan belki budur.

MEHMET.SAİD.AYDIN3

Çok sorulmuştur mutlaka… Kürtçe şiir yazmak istiyor musunuz?
Bu sorunun çeşitli varyasyonları var: Hiç Kürtçe şiir yazdın mı? Kürtçe şiir yazmayı düşünüyor musun? Neden Kürtçe şiir yazmıyorsun? Sizin sorduğunuzu daha önce sormamışlardı; “istemek” fiiliyle olanını yani. Şiir, muhtemelen bir “eğitim” işi de bir yandan; benim “eğitildiğim” dil, Kürtçe olmadı. Şu anda anlaşmamıza yarayan Türkçe’yle eğitildim ben. Kendimi de böyle eğitmeye çalıştım. Bu yüzden, anadilim olan Kürtçe’yle ilişkim, ancak çeviri dolayımında gerçekleşiyor. Telif bir şey üretmek bağlamında değil.

Kürtçe çevirileriniz sürecek mi? Masanızda, çevrilmek üzere hangi kitaplar var?
Şimdiye dek, kitap zarfında iki çeviri faaliyetinde bulundum. Bunlardan ikisi de Türkçe’den Kürtçe’ye olan metinlerdi ve benden istenmişti. Bir de, keyfim için çevirdiğim şeyler var. Bunlar ekseriyetle Kürtçe’den Türkçe’ye oldu ve şiir çevirileriydi. Şimdilerde Komünist Manifesto’yu, en azından İngilizce’siyle de karşılaştırarak Kürtçe’ye çevirmek gibi bir hevesim var.

Kâmuran Akkor, Müzeyyen Senar, Esmeray… Şehirle birlikte şiirinize sızmış şarkılar. Ve daha da derinde taşınmış türküler. Türk müziğinin klasiklerinden Birsen Tezer’e, Hüsnü Arkan’a kadar uzanan bir ilgi. Bu şarkıların sözleri, imgeleri ama en çok ısıları, şiirinize nasıl sızıyor?
O esnada dinliyor oluyorum şiire sızmış şeyi yahut şeyleri. Müzikçalarlar cebe sığalı beri, gündelik hayatımın neredeyse tamamında müzik var artık. Evveliyatı da radyo zamanlarına ve teypten kaset dinlemeye dayanır. Radyodan şarkı kaydeden teknolojiye tesadüf ettiğimde dehşete düşmüştüm ve dinleye dinleye radyo anonslarıyla zihnimde kalan epey şarkı vardır. Orada söz, anons aracılığıyla müziğe karışırdı. Ben de belki bu hafızayla, şiirin arasında bazı şarkıları anons ediyorumdur. Kesin olan, müziksiz düşünemediğim gerçeğidir. Burada, kanlı canlı dinlediğim, manevi bir akrabalık geliştirdiğim ve gizli/açık sesinin birçok şiirde yer aldığı Yasemin Göksu’dan söz etmeliyim. Türkçe bilen herkes bence, Yasemin Abla’dan “Kavaklar”ı dinlemeli ve iç sızlatan o güzellikle muhatap olmalıdır. Şu “tesadüf”ü de kayda geçireyim; sorularınıza cevap verirken, arkada Radyo Eksen çalıyordu ve bu soruya geldiğimde “Bugün Tom Waits’in doğum günü” anonsunu yaptılar. Bunu da bahane kılıp, çok sık başvurduğum Waits’i de anmalıyım şarkı-türkü bahsinde.

Kitap, öğretmeniniz Erdal Can’a adanmış. Size ondan kalan duygu nedir?
Erdal Hoca, benim Kızıltepe Anadolu Lisesi’nden edebiyat öğretmenimdir. 3 Mart 2003’te, Kızıltepe’de ensesinden kurşunlanarak öldürüldü. Ben İstanbul’daydım haberini aldığımda ve bir önceki gece ondan aldığım Virginia Woolf’un Dalgalar’ını okuyordum. Bir taziye yemeğini yiyemediğimi elbette çok iyi anımsıyorum. Kitabı, zarfından başlayarak, onun kadar seven ve kitaplara ihtimam gösteren kimseyi tanımadım desem, abartmış olmam. Şiir diye bir şey yazıyorsam, edebiyat namına bir şeyler okuduysam, bunun büyük bir kısmını Erdal Hoca’ya borçluyum. O ithaf, bir “anma”dan çok, bir vesikadır. Onu çok özlüyor olduğumun, katiline duyduğum ölesiye öfkenin bir vesikası.

Turgut Uyar ve Cahit Zarifoğlu üzerine çalışmışsınız. Bu çalışmalar yayımlanacak mı? Size neler kattı?
Hayır, yayımlanmayacaklar. Çünkü aşırı vasat metinlerdi. Şiirini çok sevdiğim iki şaire, teorik yaklaşım çabası içeriyordu ve bunu başaramadığımı anladığım evraklar oldu ikisi de. Formasyonum gereği, bazıları mecburiyet içerir, çeşitli eleştirel metinler de yazdım. Bunların bazıları da şiir üzerine oldu. Ama ne yazık ki “akademik mesafe” denen şeye sahip değilmişim.

MEHMET.SAİD.AYDIN2

Kitabınız hakkında söz aldığınız birçok yerde, “Şiirimin anlatıcısının ben olduğuna kimseyi ikna edemeyebilirim, ben olmadığımı da iddia edemem” diyorsunuz. Bu çok önemli mi?
Benim uğraştığım bir şey olduğu için, birden fazla yerde “anlatıcı” meselesini konuştum. Büyük fotoğraf içinde çok önemli midir bilemem ama benim için önemli. Zira, şiir daima “konuşan o şair”in yazdığı bir şey olarak algılanıyor. İmzasını bildiğimiz, özgeçmişine vâkıfsak eğer, kim olduğunu bildiğimiz, tanıdığımız birinin “düşünceleri” muamelesi yapılıyor metne. Oysa, edebiyat bize “başkası” özgürlüğünü de tanır. Başkası ne düşünür, başkası o hadise karşısında nasıl tepki verir, başkası ne yazar? Bu ihtimal yoksa, övdüğümüz “somut”, zihnimizi tahdit eden bir şey haline gelebilir. Ki, bu benim imtina ettiğim, daha doğrusu imtina etmem gerektiğine ikna olduğum bir şey. Bütünüyle kesinlik arz etmiyor bu söylediklerim ama şimdilik böyle düşünüyorum ve bu yüzden de “çoklu anlatıcı” meselesini önemsiyorum. İtiraf etmem gereken bir şey de var; aslında bu meseleyi bunca vurgulayışımda kişisel bir hadise de var. Şiirlerimin aşırı kişisel evraklar olarak algılanmasından tedirginlik duyan da benim, bunu en çok anlayacağını düşündüğüm insanlardan “Ama ben o değilim… Sen bu değilsin…”i duyduğumda incinen de benim.

Esmer dergisiyle okura ulaşmıştınız ilk kez. Esmer dergisini nasıl anıyorsunuz?
Esmer, yanılmıyorsam yayımlanmaya devam ediyor ama asıl kurucu kadro oradan ayrılalı çok oldu. “Popüler Kürtür” gibi biraz şakacı, biraz da iddialı bir üst başlıkla yayımlanıyordu dergi. Henüz lisans öğrencisiydim ve Esmer’deki Öküz dergisi kokusunu çok sevmiştim. “İlk şiir” diyebileceğim “Davet Diyen O Ses”in orada basılmış olmasından gayrı, “bende kalan” iki şey vardır dergiden; birincisi, şiirini çok önemsediğim Akif Kurtuluş üzerine yazdığım bir yazının üzerine, Kurtuluş’la tanışmam. İkincisi de, hem şiirleri hem düzyazıları hem de entelektüel duruşuyla benim için çok belirleyici bir ismi, Selim Temo’yu “tekrar” görmem ve onunla dostluk etmemdir.

Kitabınızın tanıtımında kullanılan “Mehmet Said Aydın ilk şiir kitabı Kusurlu Bahçe’de görmezden gelinenleri şiire sokuyor” cümlesinden memnun musunuz? Kitabı ifade ediyor mu sizce?
Ekmeğini yayıncılıkla kazanan biri olarak, birçok arka kapak yazmak zorunda kaldım. Bu yazıların çok zor metinler olduğunu biliyorum. Okuyucuyu refleks olarak çevirdiği arka kapakta okuduklarıyla, elinde tuttuğu kitabın o raftaki öteki kitaplardan daha “x” olduğuna ikna etmeye çalışırsınız. “X”in yerine “ilginç, güzel, etkileyici, mühim” gibi şeyler getirebiliriz. Orada yazılanların, doğası gereği metni kısıtladığı da gerçek.

Kusurlu Bahçe’nin arkasına yazılan şeylerde maddi hata olmamasıyla ilgileniyorum. Ki, maddi bir hata yok; ötesi yayıncının takdiridir. Ve elbette, o kısacık tanıtım metninin iddiası, kitabı ifade etmek değildir. Bahsini ettiğim saiklerle yazılmış olmalı ve şikâyet etmeyeceğim elbette. 160. Kilometre’ye bir yoldaşlık duygusuyla dahil oldum ve halen böyle varım orada. Yeri gelir, ben de “kısıtlayıcı” bir arka kapak yazmak zorunda kalırsam orada, aynı yoldaşlık duygusuyla yazarım. Buradaki temel kıstas, yoldaşlık yani. 

Mehmet Said Aydın; 1983 Diyarbakır doğumlu. Kızıltepe Anadolu Lisesi ve İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde yüksek lisansa devam etti. Kitap-lık,  Evrensel Kültür, Radikal Kitap, Kitap Zamanı, Varlık, Fayrap, Artshop Çeviri, heves gibi dergi ve gazetelerde şiirleri, eleştirileri ve çevirileri yayımlandı. Bir yayınevinde editörlük yapıyor. Kızıltepe, İstanbul, Diyarbakır, Ankara ve Eskişehir’de yaşadı, yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.