‘Artık o şair beklenmiyor.’

 

‘Sokağın Zoru’ Mehmet Said Aydın’ın yeni şiir kitabı… “İlk gençliğini Mardin Kızıltepe’de tamamlamış… sonra İstanbul’a, Ankara’ya gelmiş… Diyarbakır ve Mardin’le hâlâ yoğun ilişki içinde olan… kent kültürüne İstanbul’da doğmuş birinden daha hâkim… devrimci bir Kürt gencinin dünyası nasıl olur? derseniz, Mehmet Said Aydın’ın şiirlerindeki genişlik, bütün ayrıntıları içine alarak hesaplaşan ve tartışan iç ses, bu merakınızı bütün diğer güncel metinlerden daha derinlemesine giderecektir.”

‘Kusurlu Bahçe’ ile ‘Sokağın Zoru’ arasında öyle güzel ağlar, ilintiler kurmuşsunuz ki, yayınladığınız şiirlerinizi bir ‘divan’ın parçasıymış gibi okumaya başladık. Bir bütünün parçaları gibi görüyor musunuz siz de şiirlerinizi, böyle mi yazıyorsunuz?
Bir kısmında hususi gayret yok ama tamamı tesadüfen ve kendiliğinden oldu dersem abartı olur. İki kitapta da benzer bir motivasyonla bölümlemeye giriştim, ikisinde de “8” diye numaralanan kısım aynı saikle yazıldı, “30” bölümünün şiirleri aslında “Boğaziçi Apartmanı”nın devamı gibi kurgulandı. Ben divan çok severim, Turgut Uyar’ın Divan’ını ayrıca çok severim, orada “Yokuş Yol’a” diye bir şiir var sözgelimi. İlk baskısı için koşturduğum ender kitaplardan biridir aynı zamanda.

Kitabın girişindeki Marcel Proust alıntısı geçmişin zihnimizdeki yüklerinden bahsediyor. Oysa ben bu kitaptaki şiirlerde geçmişten, çocukluktan gelen yüklerden kurtulmuş bir ses buldum. ‘Kusurlu Bahçe’de olsa anlayacağım… (!) Dosyanın birine de adını veren 30, içine girdiğiniz otuzlu yaşlar hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Proust alıntısı aslında “geçmişin bir ânı” bağlamında dikkatimi çekmişti. Yani yükün kendisine değil de, geçmişteki o bir âna ulaşmanın imkânsızlığını yeniden görmek, bunu düşünmek hatta buna ikna olmak enteresan ve mühim geldi bana. Sokağın Zoru’nda yükten kurtulan bir sesten gayrı, o yükü ifşa etmeye çalışan bir sesi murat ettim. Mümkün oldu mu, bu yazarak mümkün olur mu çok da emin değilim esasen.

30 meselesini bir yerde daha söyledim, ben biraz büyüttüm belli ki. 30 ha geldi, ha gelecek derken manasız bir 30 gündemi yarattım kendime. Doğum günümde de gittim uyudum, zaten pek kutlanacak bir günde doğduğum söylenemez. Ama 20’lerin bitmesinin sembolik bir değeri var gözümde, 20’lerin henüz başındayken çok yakın birkaç arkadaşım 30’larını sürüyordu ve bu bana nedense çok büyük bir şeymiş gibi geliyordu. İşte bir şekilde oldum ve bu gündemi artık o bölümün başlığı yaparak kapayayım dedim kendi kendime. 30’dur gelir, yoldur biter. İş ki bir şey demiş, bir şey yapmış olalım dünyada.

1A 1B

“(…) hayat temiz gömleği sırtına geçirmek işi.” … Kendini, dilde şiirde inşa etmeye çalışan genç bir adamın temiz gömleği, sanırım sizi de bu kitabı da açıklar… Bir zorluktan bahsediyorsak eğer -ki sanırım öyledir- yorgunluk duyduğunuz şeyler nedir?
O dizeyi aslında bir alıntıyla yazmıştım. Şiirde doğrudan alıntıladığım kısım tırnak içinde geçer zaten. Sonra yayımlandı bir yerlerde evvelden, kitap çıkmadan evvel yani. Bir arkadaşım sordu, “O dize senin mi? Tırnak içinde yazmışsın,” diye. Bakındım, bulamadım da nereden alıntıladığımı. Belki bu söyleşiyi okuyan biri biliyordur, biliyorsa bize de söyler.

Ortaokulda yakın bir arkadaşım anlatmıştı. Abisi lisedeydi ve siyasetle o yaştaki birinin uğraşabileceğinden daha gövdeli uğraşıyordu. Şehirdeki liseye gidiyordu, bir gün okul çıkışı almışlar, epey de hırpalamışlar. Üstünde okul forması var, beyaz gömleği var dolayısıyla. Sonra üstünü başını temizleyip eve gelmiş, gömleğinden haberi yok. Annesi biraz şüphelenmiş ama “İyiyim ben, bir şeyim yok” demiş. Yıkanması için gömleği çıkarırken hep beraber fark etmişler ki, sırt kısmı boydan boya kan. Bu biçim bir beyaz gömlek giymek hevesten fazlası olmalı. O dizeyi yazarken aklımda bu da vardı.

Ben ataletin kendisinden yorgunluk duyuyorum. Böyle bir zıtlıkla yaşamak da bu çağa nasipmiş. Nasıl nasipse.

Önceki söyleşimizde de sözü geçmişti; siz şiirlerinizde türkülerin güzel kelimelerini çok güzel aktarıyorsunuz. Örnek verip, okurun tadını kaçırmayayım ama mesela Ahmet Kaya şarkılarının kimi cümleleri bu şiirlerde neredeyse ‘yerini bulmuş.’ Kimine kolaycılık gelebilir ama bana cesaretmiş gibi geliyor bu…
Bu kitabın sonunda, biraz da eğlenmek için oturdum kitabın playlist’ini yaptım. Hatta şu anda da çalıyor bir yandan. Geçen söyleşide de söylemiştim, çok değişmedi; ben şiir yazarken bir yandan müzik oluyor. Ekseri de türküler. Ahmet Kaya da üzerimde çok emeği olan, yazarken sıkça başvurduğum, halen ölümüne dehşetli inanamadığım biri. Bu kitapta Ahmet Kaya’yı katmak konusunda biraz cesaret göstermiş olabilirim, doğrudur. Fakat kimileri bunu kolaycılık olarak değerlendirse, onlara karşı üreteceğim güçlü bir argüman da yok. Bana kalsa birçok şiiri gider oraya ularım. Ama beceremeyeceğimi bildiğimden, anca o cesaret edebildiklerim kadarı var. Yoksa, görünmeyen toplamda çalan ses hep Ahmet Kaya’nın oldu. Yanına katılan sesler oldu şükür ki ama büyük parantez o oldu. Oluyor.

2A 2B

Sokakla bağını koparmış bir yazar değilsiniz. “ (…) sokağın uğultusu beni tekzip eder” dediğiniz gibi, toplumsal mücadelenin de içindesiniz. Bu politikada da şiirde de hızı hiç kesilmemiş, argümanları hiç tükenmemiş bir tartışmadır. Siz, şairin gündelik politika içindeki sancılı pozisyonu için neler söyleyebilirsiniz?
Gündelik siyasetten çok anladığım söylenemez. Çoğu insan gibi, çoğu insan kadar şaşırıp, hayret edip küfrediyorum ben de. Toplumsal mücadelenin içinde olma imkânlarını zorlama gayretini değerli buluyorum. Bende ne kadarı var, nasıl vuku buluyor, neye yarıyor o da tartışılır. Bunun bir mecrası da şiir midir diye sorulursa, bilemiyorum olur yanıtım. Ben şair olarak değil, Mehmet Said olarak gündeliğin içindeyim. Herkesin sokağı kendine ayrıca, aynı hizada olduğun an, sokakta olduğun an kimin şair, kimin hademe, kimin öğretmen olduğu fark edilmiyor. Gerek de yok zaten bunu fark etmeye. Değil mi ki “emek-sermaye” arasında böyle bir ilişki olsun hevesimiz var.

Belki bugünün ruhuyla ilgili bir hatırlama gerekir, Gezi direnişi, şiiri ve şiir sıcaklığındaki kelimeleri en fazla sokağa döken, dile dolaştıran toplumsallık oldu. Belki de tarih boyu olmadığı kadar… Bu farklı ‘sokakta olma’ ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Gezi’de sokakta olmayandan şüphe etme hakkım olduğunu düşünüyorum. Söyledim, gene diyeyim, kitabın adının da kendisinin de Gezi’yle organik bir bağı yok. Sonu yazılırken, artık sonuna gelmişken Gezi boy verdi. Ben de hevesle çıktım zaten sokağa. Akabinde de adı “Sokağın Zoru” oldu velakin kastettiğim sokaklar tamamen İstanbul sokakları değil, okuyanlar görmüştür. Asıl, Kızıltepe’den, Diyarbekir’den, Kilis sınırından el alıyor son kısım bilhassa. İstanbul’da bulut olmadan Türkiye’ye yağmur yağmadığını tekrar tecrübe ettik Gezi’yle. Bilmiş bilmiş konuşmak istemem ama Türkiye devrimci tarihi sokak kalkışmaları örnekleri doludur. Sadece kalkışma da değil, direniş ve zaferlerle de. Ama Gezi memleketin en büyük şehrinin en büyük meydanını kuşatmak gibi bir “şiirselliğe” dönüşünce, herkes elbette çok etkilendi. Haktır, kimse etkilenmesin diyecek değilim. Ama tarih boyu olmadığı kadar şiirin sokakta olduğunu düşünmüyorum pek. Sormuşlardı, söylemiştim: Gezi’nin şiirini yazmaya falan gerek yok, kendisi basbayağı şiirdi. Şiir dediğimiz şeyden, ben biraz Gezi gibi bir şey anlıyorum zaten. Heyecan verici, şaşırtıcı, genç, taze, direngen. Sıkıcı sıkıcı konuştum gene, bağışlansın.

3

Şiir kitaplarınız dışında yazılar yazıyorsunuz. Politik gündemin içinde sayabiliriz dolayısıyla sizi… Bir şair olarak gündeme ilişkin söz söylerken kendinizi zorda hissettiğiniz oluyor mu, şiire ulaşacak duyguları başka formlarda ifade ederken nasıl bir süzgeciniz var?
Sosyalist bir gazetede köşe yazmak ama onları da köşe yazısı denen garabetin dışında bir yöntemle yazmaya çalışmak ilk bakışta eğlenceli gelmişti. Bir mevziyi korumak, orada yer işgal etmemeyi umarak iki satır bir şeyler söylemekti dert murat. Ne kadar muvaffak oldum bilmiyorum ama insanların okuduklarını, kimilerinin sevdiğini, etkilendiğini, mesela Diyarbakır Zindanı yazısından sonra orada bahsi geçen 5 No’lu belgeselini bulup izlediğini, “Dörtlerin Gecesi” ne demek diye meraklanıp bakındıklarını falan biliyorum. Seviniyorum da, yalan yok. Aslında bunun cevabı da çok farklı değil, şiirde de dertlendiğim şeyler, yazılarda da derdim oluyor. Her hafta yazmak zorunluluğu o ilk bakıştaki eğlenceyi gölgeledi biraz ama disiplin de oldu beri yandan.

Peki, sosyal medyada aktif olmayı, ‘tweet’ yazmayı bu tartışmanın içinde nasıl değerlendirirsiniz?
Sosyal medyada çok aktif sayılmam, hatta eserekli bir Twitter kullanıcısı oldum şimdiye dek. “Ağa bağlanıyor” sesini duymuş kuşaktan olduğum için, aslında internete ve tedricen gördüğüm sosyal medyalara çok bigâne kalmadım. Sözlükler, Facebook, Twitter vs. Fakat dediğim gibi, epey eserekli kullandım. Sosyal medya artık “basın açıklaması” gibi bir detayı bile ortadan kaldırmış durumdayken, edebiyatla uğraşanların da demeç verdiği bir yer olması çok doğal geliyor bana. Demeç denen şey her zaman sevimli olmayabiliyor, o ayrı. Sosyal medyanın kendisine küfredip, orada bir şekilde bulunmak da tutarlı değil. Eski özlemini dillendirmek de nihai olarak tutarlı gelmiyor, yoksa bilmediğim zamanlara dair heveslerimi uzun uzun yazabilirdim.

4A 5B

Bir şairin toplumu önünde söz almasıyla ilgili motivasyonu nedir?
Kamusal olarak artık “o şair” beklenmiyor. Hep referans verilir, ara ara ben de söyledim. Cemal Süreya, bir dönem “yetişmiş eleman” azlığından ötürü şairlerin her işi yapmak zorunda kaldığını söylüyordu. Sosyoloji, tarih, siyaset, tercüme ve daha birçok şey. Doğrudur, bir dönemin muteber figürü şair. Hem mürekkep yaladığı ön kabulü var, hem de dünyaya dair fikirlerinin olduğu kabulü. Çoğu zaman doğru da olmuş bu, çok kalifiye insanlar yetişmiş, birçok derdin dermanı olmuşlar. Artık hem daha çok uzman var memlekette (buna birden fazla şerh düşmek mümkün ama geçelim şimdilik), hem de hakikaten daha kalifiye insanlar yetişti. Bir de reddedilemez bir iletişim imkânı var. Anonim kişilerin gündem belirlediği zamanlar değil mi? Dolayısıyla artık herkes, o ya da bu şekilde kamunun önünde söz alıyor, alabiliyor. Şair de bundan münezzeh değil. Niye olsun?

Peki, sokağa çıkmak ve evinize, içinize kapanmakla ilgili zaman tartınız, iç teraziniz nasıl çalışır?
Sokak hizaya getiren bir şey iki manasıyla da. Hem “hizaya gel” diye uyarıyor, hem de zaten aynı zeminde oluyorsun sokaktaki herkes ve her şeyle. Bu meyanda, ne kadar övülse azdır. Ama bir yandan da, çok sokakta olmak bu zamanların insanına iyi gelmeyebiliyor. Çünkü terennüm ile gürültü arasında net bir fark var. Büyük şehirlerin gürültüsü birbirine benziyor mesela. Sokak dediğimiz şey son tahlilde çağıran bir şeydir. Ama her sese her kulak aynı tepkiyi neden versin? Eve kapanmak, uzlet gibi şeyler kulağa romantik geliyor. İhtiyaç duyuyoruz hepimiz. Ama sokağa aşırı hürmetle yok saymak arasındaki teraziyi hakkaniyetle çalıştırmaya gayret ediyorum. Başarmak mümkün ve güzel. Ben henüz başaramadım.

5A 4B

Sokağın Zoru / Yazar: Mehmet Said Aydın / 160. Kilometre / Şiir / Editör: Ali Özgür Özkarcı / Kapak Tasarımı: Ömer Ozan Erdoğan

Mehmet Said Aydın; 1983 Diyarbakır doğumlu. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kızıltepeli. İlk kitabı ‘Kusurlu Bahçe’ 2011 de yayınlandı. ‘Kusurlu Bahçe’ ile 2011  “Arkadaş Z. Özger İlk Kitap Ödülü”nü aldı. Türkçeden Kürtçeye, Süleyman Sertkaya ile beraber iki kitap çevirdi: Murat Özyaşar, ‘Bîr’, Aziz Nesin, ‘Zarokên Niha Cı Jîr in’. Açık Radyo’da ‘Zîn’ isimli bir program hazırlıyor, Birgün gazetesinde her pazartesi ‘Pervaz’ isimli köşeyi yazıyor. Editörlük yapıyor, İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.