‘Aşk bir görme kusuru, evlilik ise bu kusurun tedavisidir.’

 

“Aşk bir görme kusuru, evlilik ise bu kusurun tedavisidir” diyor Mehmet Z. Sungur Hoca. Ve ekliyor; “Mutlu bir evlilik için aşk tek başına asla yetmez. İletişim sorunu yaşayan evliliklerde, eşler giderek konuşamaz olurlar ve konuşma yerini giderek akıl okumalara bırakır. Bir terapi oturumunda eşlerden birinin, ‘Şu anda aklından geçenleri bildiğimden söylemek istediğim şeylerden vazgeçtim’ demişti. Diğeri de ona, ‘Senin aklımdan geçirdiğimi zannettiklerin, benim aklımdan geçenler değil!’ deyince şaşkınlıktan ancak şunları söyleyebildim: ‘İkinizin de birbirinizin aklından geçenleri okumak gibi özel bir yetenekle donatıldığınızı anlıyorum. Ancak bana yardım edin çünkü benim böyle bir yeteneğim henüz yok.” Yine bir terapi oturumunda ağlayan eşinin gözyaşlarına hiç anlam veremediğini söyleyen ve “Ben hiç ağlamadım” diye övünen birine, kendisi için çok üzüldüğünü söylediğini anlatan Sungur Hoca, aynı kişinin neden şeklindeki sorusuna ise, “İnsanın yaşamında ağlayacak kadar değer verdiği hiçbir şeyin olmaması çok acı verici de ondan” diye cevap verdiğini tüm açık yürekliliğiyle anlatıyor. Sungur Hoca ile yüz yüze yaptığımız röportajda “Sen, Ben ve Aramızdaki Her Şey” isimli eserini, hayatlarının zorlu süreçlerini kendisiyle paylaşan çiftlerin anlattıklarından esinlenerek yazdığını söyledi bize. Cinsiyetlerden kaynaklanan farklı gereksinimler olduğunu ve bu farklılıklar için birbirlerini eleştirmek ya da değersizleştirmek yerine, destekleyip kabul görmeleri gerektiğini; hatta bu farklılıkların getirdiği zenginliği alkışlamanın ilişkileri daha doyurucu ve özel kıldığını anlatan Mehmet Z. Sungur, okuyuculara şu mesajı verdi: “Verdikçe stoklarınız azalmaz, tersine artar. Sevgi verince azalan değil, artan bir değerdir. Hepsinden önemlisi bu dünya biraz daha fazla sevgi ile daha anlamlı bir yer olabilir. Sıcağı, üşümenin ne olduğunu öğrendiğimiz için severiz. Işığı ise karanlıkta kalmanın ne olduğunu anladığınız için. Mutluluğun güzelliği ve bilgeliği ise ancak mutsuzluğun karanlığından gelirsen daha iyi anlaşılır. Bazen mutsuzluk, ileride yaşayacağın mutluluğun itici gücü olabilir.”

‘Sen Ben ve Aramızdaki Her Şey’ kitabınız okuyucuya ne söylüyor?
Kitabın diğer adı olan“Şeytan Üçgeni”, her insanın hayatında en az bir kere bile olsa karşılaşabileceği “aşk, evlilik ve sadakatsizlik” üçgenini ele alıyor. Benim gönlüm insanların sadece “aşk ve evlilik” tarafını yaşamalarından yana fakat ilişkilerde işin “sadakatsizlik” boyutunu da yaşayanlar da az değil. Çiftlerin yaşadığı aşk döneminde, ödüller, sürprizler ve söylenen güzel sözler vardır. Bu dönemde haliyle aşıklar birbirlerinden bu ödülleri almaya alışır. Evlenince ödüller yine devam eder fakat beraberinde bedeller de gelmeye başlar. Çocuğun doğumuyla birlikte gelen sorumluluklar, aileler ve ekonomik sorunlar da işin içine girince evlilikle birlikte bedeller çoğalır ve ödüller zamanla görülmemeye başlar. Ve bana göre çok basit bir tarifle, “bedeller ödülleri geçtiği zaman”, tüm evlilikler sona erer. Yani evlilik aslında, “görünmeyen ödüller ve bedeller dengesidir.” Bedeller ve ödüller arasındaki dengeler iyi korunduğu zaman, evlilikler devam eder.

Kitabın ilk bölümü tüm insanları cezbeden “Aşk” konusunu ele alıyor. Bir ilişkiyi başlatan etken “Aşk” bile olsa, evliliği devam ettiren etkenin “aşk” olmadığını anlatmak için ilk olarak bu konuyu işledim. Tek başına “Aşk” ın evlilik için asla yeterli olmayacağı aktarmaya çalıştım. Kitabı hiç okumamış çiftlerin bile, evliliklerinde karşılaşabilecekleri sorunları önceden görmelerini sağlamak ya da bu sorunları nasıl aşabileceklerine dair püf noktalarına yer verdim. Toplumumuzun en önemli sorunlarından biri, eşitliği benzerlik gibi algılamamız ve bu yüzden farklılıkları çok iyi şekilde tolere edemeyişimizdir. Bizler toplum olarak farklılıkları kabul edip, birlikte yaşamayı beceremiyoruz. Bu durum sadece evlilikler için geçerli değil. Farklı olmak insanı hem zenginleştirir, hem de fakirleştirebilir. Önemli olan farklılığı nasıl kullandığımızdır. Çiftlerin bakış açılarının farklı olması, farklı düşünmeleri birlikte olmalarına engel olmaz. Eşitliği benzerlikle bir tutmazsak, birbirimizin farklılıklarını görüp, şapka çıkarabilir; farklılıklarla birlikte büyümeyi öğrenebiliriz. Dolayısıyla farklılık aslında zenginliktir. Aslında kadın erkek arasındaki farklılıklar, hayatta birlikte yaşamayı öğretir bize. Ben eşitliği, bir restoranta gelen herkese aynı menünün sunulması ve aynı menüden farklı lezzetler seçebilme özgürlüğü olarak görüyorum. Aynı fırsatlar verilecek fakat biz aynı fırsatları, aynı şekilde değerlendirmek zorunda olmayacağız. Farklılık eşitliğe aykırı bir kavram değil. Dolayısıyla bu kitap, hem bu farklılıkları görmek hem de bu farklılıkları birbirimizin aleyhine kullanmak yerine birlikte anlam çıkarabilmeyi öğrenmek için yazıldı aslında.


Kitabın ikinci kısmı, “Aşık olma” dönemini anlatıyor. Ben aşkı “görme kusuru” olarak tanımlıyorum. Çiftler aşık olduğunda birbirlerini nasıl görmek istiyorlarsa, öyle görüyor. Karşısındaki kişilerde olmayan özellikleri addedip öyle aşık oluyor. Kimle evli olduğunu bilmeden adeta hayaliyle evleniyor. Evlilikle ilgili hepimizin kafasında bir takım şablonlar var. Birbirimizden farklı beklentilerimiz olabiliyor. Nitekim alt kültürler ve aileler birbirinden farklı olunca, o aile içinde iyi bir evliliğin nasıl olduğunu herkes farklı rol ve modellerden öğreniyor. Benim çiftlere tavsiyem, evlendikleri zaman bu farklılıklar karşılarına sorun olarak çıkmasın, birbirlerinin bu farklılıklarına şapka çıkarmayı öğrensinler çünkü aşk bir görme kusuru ise evlilik bu görme kusurun tedavisidir. Yani, hayal ettiğinle, evlendiğin kişi arasındaki farkı fark edinceye kadar geçen zaman dilimine “aşk” diyoruz. İşte bu yüzden aşk dönemi kısa sürüyor. Aslında biz idealize ettiğimiz şeye, aşık olmanın kendisine aşık oluyoruz. Bu nedenle aşık olmayı, aşık olduğumuz kişiden daha çok seviyoruz. O yüzden “aşk” hiç bitmiyor fakat “aşık” diye tanımladığımız adamlar ve kadınlar değişiyor. Yani kahramanlarımız farklılaşıyor ama öykümüz aynı. İşte bu yüzden aşk olmadan yaşayamıyoruz. Gülmek, ağlamak, üzülmek, sinirlenmek gibi her duygunun bir ömrü olduğunu bilip ona göre hareket edersek, aşklarımız tükendiğinde de büyük hayal kırıklıkları yaşamayız. Onun yerine gelecek olan duygu, en az aşk kadar doyurucudur.

Televizyon programlarına katıldığımda insanların bana sordukları ilk soru, “Aşk ne kadar sürer?” sorusu oluyor. Ben de bu konunun neden bu kadar önemli olduğunu soruyorum. Aşk bitince yerine gelen duygu olan sevginin tanımı, emek’tir. Bir ilişkiye ne kadar emek verirsen, o ilişkiyi o kadar çok seversin. Sevdiğin şahıs değildir aslında. O yüzden de severek verilmiş emeklerin miktarı arttıkça, evliliğin boşanmayla sonuçlanma olasılığı da giderek düşer. Çünkü emek verdiğin şeyi bırakmak istemezsin. O nedenle insanlar genellikle evliliklerinin ilk yıllarında, boşanırlar. 3-5 yıldan sonra ayrılan çiftlerin istatistiki verileri çok azdır. Çünkü bu yıllarda verilen emekle 15-20 yılda verilen emek asla bir değildir. Kısa sürede başlayıp kısa sürede biten ilişkilerden kopmak çok daha kolay olur. Kitabın bu bölümünde ise, aşktan evliliğe geçtikten sonra meydana gelen iletişim becerileri, sorun çözme becerileri gibi kavramlar ele alınıyor. Son bölümde ise “sadakatsizlik” konusu işlendi. Sadakatsizlik hiç kimsenin karşılaşmayı arzu etmediği ama her insanın hayatında mutlaka yaşadığı bir durum. Çiftlerin yüzde 95’i karşılaştıkları bu durumda boşanmadan hayatlarını devam ettirmeyi tercih ediyor. Kitabın bu bölümünde, evliliklerini gözden çıkarmak istemeyen insanların bu durumla nasıl başa çıkmalarını gerektiren metotlar işleniyor. Sadakatsizlik acısını geride bırakmak için neler yapılabileceğini anlatan bölümde, hem sadakatsizliğe uğrayan kişi hem de sadakatsizliği yapan kişi ele alınıyor. Çünkü sadakatsizlik alışkanlığa dönüşmediği sürece, bunu yapan kişi için de son derece zor bir durumdur. İnsanlar, aşk evlilik ya da sadakatsizlikten en az birini yaşamları boyunca en az bir kez yaşıyorlar. Dolayısıyla bütün insanların hayatlarına anlam verebilmeleri için yazılmış bir kitaptır bu.


Aşk evlilik ve sadakatsizlik… Bu üçgenden birini saf dışı etmenin bir yolu var mıdır?
Bu üçlüyü her zaman birbirinden ayrılmaz bir parça olarak görmek çok da doğru değil. Herkes sadakatsizliğe açık olduğu halde, çevre faktörü nedeniyle birbirine sadakatsiz davranamıyor. Hepimiz insanız, hepimizin zaafları var ve hepimiz her şeyi yapmaya açığız ne yazık ki. Bunun önüne geçmenin tek yolu sıcak bir monogomi yani tek eşli yaşayabilmektir. Monogomi, bir insanın farklı hallerini sevebilmektir Her iki eşin de bunu yapması gerekir ve önemlidir. Bazı çiftler bana başvurduklarında eşi için, “Sevmeyi hiç bilmiyor ki” diyor. Ben de “Sen onu öyle bir sev ki o da sevmeyi senden öğrensin. Çünkü sen bunu kendi adına, kendi ilişkin için yapıyorsun” diye cevap veriyorum. Evliliklerde en zor olan şey, beraber olduğunuz kişi ne gidecek kadar kötü, ne de kalacak kadar iyidir. Beklentilerinizi karşılamayan biri vardır karşınızda ama bir sürü etken yüzünden de hiçbir yere gidemezsiniz. Böylece ne kalmanın ne de gitmenin gereklerini tam manasıyla yerine getiremeden yıllar geçer gider. Mutsuz bir evlilik kadınların cehennemi oluyorken, erkeklerin de mutlu olma gibi bir olasılığı yoktur. Evlilik, biz olmayı, aynı takımda olmayı becerebilmektir. Onun mutsuzluğu senin mutsuzluğun olmalıdır.

Aşık olmak zorunda mıyız? Aşk biyolojik mi yoksa psikolojik mi? Aşık olunca gerçekten aklımız başımızdan uçup gidiyor mu?
Aşık olmuş beyinle ilgili yapılmış çalışmalar var tabi ki ama bizler biyolojik nedenlerle değil, duygusal nedenlerle aşık oluyoruz. Aşık olma, bağ kurma, birini özel tutma ihtiyacıdır. Dolayısıyla biz aşık olunca beynimizde de değişiklikler olur. Beynimizde değişiklikler olduğu için aşık olsaydık, çok mekanik olurduk. Aşık olan beyinle, olmayan beyini birbirleriyle karşılaştırdıklarında, aşık olan beyinde bir takım hormonal değişikliklerin olduğu gözlenmiştir. Aşk aslında yaşamın sıradanlığına karşı bir başkaldırıştır. Peki niye bu kadar aşık oluyoruz? Çünkü biz aşık olmayı bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Bağ kurma ihtiyacı ilk insan yaratıldığından beri vardır. Aşık olmak, kurulmak istenen bağın, belirli bir zaman diliminde, belirli bir kişiye, belirli bir süre odaklanması demektir. Sevgi daha farklıdır, daha ötedir. Belli bir zaman diliminde, belirli bir kişiyle kurulan ilişkiden daha ileriye gidilerek, yeni nesiller üretebilecek biriyle güven içinde beraber olmaktır. Bir evliliğin iyi gitmesi, aşkın varlığıyla doğrudan ilişkili değildir. Aşk varsa bu bir bonustur ama aşk zamanla azalır, geriye kalan sadece birbirimiz için harcadığımız emektir. Bir evliliği yalnızca aşk başlatır ama yalnızca aşk devam ettiremez.

image24

Cinsellik ve aşk… Cinsel arzu mu aşkı meydana getiriyor yoksa aşk mı cinselliği doğruyor? Arasındaki bağı biraz açabilir misiniz?
Bu çok güzel ve ilginç bir soru. Şehvet, aşk ve bağlanma üç aşamalı bir bağ. Şehvet, herhangi bir zaman diliminde cinsel gerilimini azaltmak amacıyla birlikte olmak demektir. Şehvet dediğimiz olay kişiden bağımsız olarak sadece cinsel doyum sağlanması, cinsel gerginliğin azaltılması anlamına geliyor. Aşkın içine idealize ettiğimiz kişi giriyor. Tabiî ki idealize edilen kişiyle yapılan seksle, hiç tanımadığınız biriyle yapılan seks arasında, bir ziyafetle sıradan bir yemek arasındaki kadar büyük bir fark var. Aşk, cinselliğin daha yoğun yaşanmasını sağlarken, bazen cinsellik de aşkı getirebilir. Seksle başlayan şey sadece seksle kalmaz. Yakınlık duygusuyla başlayan şey de sadece seksle kalmaz. Bu yakınlık duygusundan dolayı, şefkat bazen aşk da gelebilir. Aşkın olduğu yerde cinsellik kesinlikle çok daha yoğun yaşanır. Ama istisna da olsa cinsellikle başlayıp, aşka dönüşen ilişkilerde olabilir. 

Hocam benim en çok sevdiğim, “Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var”, “sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum” sözleriniz. Biraz açmanızı istiyorum bu cümleleri…
“Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var” cümlesinin arkasında bir aşk var, diğerinde ise sevgi. Bu sözler aşk ile sevgi arasındaki ilişkiyi çok güzel ifade ediyor. İnsanların ilişkilerine, sevgilerine baktığımız zaman üç tür sevgi olduğunu görüyoruz. Birincisi, “Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var.” “Seni seviyorum çünkü sen çok özelsin”, “Seni seviyorum çünkü sende benim aradığım her şey var”, Seni seviyorum çünkü diğerlerine benzemiyorsun.” Şimdi ikinci sevgi türüne geçelim, bu “eğer” sevgisi. “Seni seviyorum eğer sen de beni seversen”, “Seni seviyorum eğer şimdi olduğun gibi kalırsan,” “Seni seviyorum eğer sadece şunları yaparsan.” “Çünkü” ve “Eğer” sevgisinde kişi “kim” ve “ne” olduğu için seviliyor. Yani farklı olduğu için, kendisini sevdiği için. Gerçek sevgi ise “rağmen” sevgisidir. “Seni seviyorum sana rağmen…” Bu, “Senin tüm insani ve sıradan özelliklerin için seni seviyorum.” demek. Burada kişi “kim” ve “ne” olduğu için değil, “kim” ve “ne” olmasına rağmen seviliyor. Aşk bir ihtiyaç, sevmek ise bir sanattır. “Seni seviyorum çünkü ve eğer” de bir ihtiyaç, “Seni seviyorum rağmen de” ise bir ihtiyaçtan çok sanat var. Aşkla sevgi arasındaki en önemli fark bu cümle bence.


Koşulsuz sevebildiğimizi nasıl anlarız?
İnsanlar sevginin hep kendi bildiği yollardan gönüllerine girmesini ister. O yüzden, “Beni sevseydi şöyle yapardı”, “Beni sevdiğini ancak bunları yaparsa anlayabilirim” gibi şartlı cümleler kurarlar. Bu bir koşullu sevgi olur. Koşulsuz sevgi ise onun sevgisinin ancak onun bildiği yollardan bizim hayatımıza girebileceği gerçeğini kabul etmektir. 

Kitapta aşkın farklı tanımlarını yapmışsınız. Bilimsel olarak aşkın en doğru tanımlama yöntemi hangisidir?
Ben aşkla bilimselliği bir araya getiremiyorum. Çünkü aşkın bilimselliği olamaz. Aşk bir duygudur ve duyguların kendilerine göre bir aklı vardır. O yüzdende “aşk deliliktir” diye tarif edilir. Aşk ile bilimselliği bir araya koymak çok doğru olmaz. Ama biz şunu biliyoruz ki, aşık olan beyinde bazı değişiklikler meydana gelir. “İlgi daralması” gibi durumlar bunlara örnek olabilir. Her yerde onunla olmak istemeniz, başkalarının yerine onu tercih etme isteğiniz “daralmış bir ilginin” göstergesidir. Aşk bazen bir çıkmazdır ama içinden çıkılmak istenmeyen bir çıkmaz. Aşık olmak bir riski göze almaktır. Riski göze almak ise önemli bir cesareti gerektirir. Her yaşadığımız şeyin bir bedeli bir de ödülü var. İnsanlar istiyorlar ki sadece ödüller gelip kendilerini bulsun. Ama maalesef böyle olmuyor, hayat bu değil. Bedeller de geliyor ve bizler bedelleri görmek, varlıklarını kabul etmek zorundayız. 

‘Hepimiz acılar yaşarız bu kaçınılmazdır ama önemli olan şey acı çekmeye değer bir yaşam öyküsü oluşturabilmektir.’

 

“Sevmek bir sanat işi” demiştiniz. Şimdilerde insanlar bu sanatı neden sergileyemiyorlar? Ne eksiklikleri var?
Tüketim toplumunda yaşıyoruz ve maalesef bu özendirilen bir durum haline geldi. Bu sebepten aşk da çabuk tüketiliyor. Günümüz gençliğinde de sevgiyi, aşkı bilen ve değer veren kişiler vardır elbet, genelleme yapmak çok da doğru değil. Bir kişi birini sevip aşık olduktan 6 ay sonra, farklı kişiye aşık olabiliyor. Sorulduğunda, önceden doğru bir karar almamış olduğunu, şu anda hayatında olan kişinin gerçek aşkı olduğunu rahatlıkla söyleyebilir. Aynı kişi bir yıl sonra da yeniden farklı birine aşık olabilir. O zaman şunu anlıyoruz, kahramanlar değişiyor ama öykü aynı. Yani insanlar aşık olmanın kendisini seviyor, aşık oldukları kişiye aşık olmuyorlar aslında. O yüzden aşkı bir ihtiyaç gibi görmek mümkündür. Aşk bittiği zaman bazı insanların hayatına serin halinde yepyeni insanlar girebilir. Bazıları da biraz düşünüp dinlenmeye bırakır kendini. Bir insan, eşi karısı ya da kocası olmadan, önce kendi olmayı başarabilmeli. Tek başınalıkla yalnızlığı birbirinden ayırt etmek gerekir. Yalnızlık bir ihtiyaç, tek başınalık bir tercihtir. Tek başına olmayı tercih etmeliyiz ki, kim olduğumuzu ve ne olduğumuzu hatırlayabilelim.

Aşkın körükleyen etkenlerden biri de kıskançlık. Önce çok hoşumuza gidiyor. Sonra boğulacak duruma geliyoruz. Hatta bu yüzden ilişkiler bitiyor. Hocam, bu etkileşim olumluyken nasıl bir anda negatif bir duruma dönüşebiliyor?
Başlangıçta sahiplenilmeyi, ilgilenilmeyi, birilerinin bize değer vermesini istiyoruz, bunu sevginin ölçütü olarak görüyoruz. Sonra o kıskançlık dozunun bizim istediğimiz ayarda kalmasını istiyoruz. Şu bir gerçek ki, o ayar hiçbir zaman hiçbir ilişkide aynı kalmaz. Başlangıçta hoşumuza giden kıskançlık daha sonraları, “Sen benim özgürlüğümü engelliyorsun” olur. Bir adam tanıyorsun ve onu çok seviyorsun, güvenilir ve evlenilecek biri olduğunu düşünüyorsun. İşten çıkıp eve gelmesi cezp ediyor seni. Aradan 3 yıl geçiyor, aynı adam için “Çok sıkıcı bir adam, hiç gezmiyor, gezdirmiyor” diye şikayet edebiliyorsun. Yani eskiden pozitif görünen şeyler, zamanla negatife dönüşebiliyor.

image29

Biraz da iki çift arasındaki farklılıklar ve benzerliklerden bahsedelim.
Eşler arasında bile rekabet dediğimiz durum var maalesef. Daha en baştan evlenirken söylenen“ayağına bas” sözleriyle kontrol kimde olacaksa belirlenmeye çalışılır. Oysa dediğim gibi evlilik bir kontrol işi değil. Evlilik birlikte büyümek, birlikte gelişmek demek. Evliliğin kökleri ve kanatları vardır. Her iki eşin de evlilik kurumu için yapmış olduğu emeğin miktarı “kökler”i oluşturur. “Kanatlar” ise, bir taraftan “biz” olurken, diğer taraftan “ben”imizi koruyabilmektir. Kök çok önemlidir fakat kanatları olmadan yürümeyecek bir kurumdur evlilik. Köklerle kanatlar aynı anda gelişirse, evlilik güzel olur. Eşlerden biri diğerini devamlı kırpıp budamaya çalışırsa, o zaman kimlik kaybı yaşanır ve o evlilik zindana döner. Herkes geçmişinden evliliğe doğru gelirken farklı bir kültürle geliyor. Kabul gördükleri değerler çakışıp, her iki taraf da bu değerleri karşı tarafa doğru olarak yansıtmaya çalışınca, sorunları çıkmaya, rekabet oluşmaya başlıyor. Evlilikte karşımıza çıkan her sorun, bize sorun çözmeyi öğretmek için sunulmuş bir fırsattır. Sorunları birlikte çözmeyi başaran çiftler, ayakta kalmayı başarır. Tabiî ki burada kadın ve erkek olmanın getirdiği farklılıklar da var. Mesela kadınlar daha çok iletişime konuşmayı seçerken, erkekler ise sonuç odaklı yaşar. Erkekler, “konuşunca ne olacak” düşüncesindeyken, kadınlar ise kendilerine yol gösterilmesini değil, paylaşmayı tercih eder.

Her konuşma iletişim midir? İletişim kopukluğunun en önemli belirtisi nedir?
Her konuşma kesinlikle iletişim değildir. İki monologtan bir tane diyalog çıkmaz. Konuşmayı iletişim yapan kurallar vardır. Bu kurallar dinleyiciye ait kurallar ve konuşmacıya ait kurallar olmak üzere ikiye ayrılır. Konuşmacı ve dinleyici dilini çok iyi öğrenmek gerekir. Bu sadece karı koca ilişkilerinde de geçerli değildir. “Nasıl konuşursam karşı tarafım duymasını sağlarım?” “Nasıl dinlersem konuşmacının konuşmasını motive ederim?” gibi düşünceler iletişimde önemlidir. Dolayısıyla konuşmacı ve dinleyici rollerini iyi öğrenmeliyiz. Sorun ne olursa olsun iletişim olmadan hiçbir şey çözülemez. En önemli iletişim hatası suçlamak ve eleştirmektir. “Sen egoistin tekisin, bu özelliğini de tıpkı annenden almışsın” gibi suçlayıcı, eleştirici tutumlardan vazgeçip, sen dilinden ben diline geçmeyi öğrenebilmek gerekir. “Sen şöylesin” demek yerine “ben böyle düşünüyorum” demek çok daha sağlıklı olur. Nerede eksiğimiz varsa onu daha iyi yapmayı öğrenmeliyiz. Her konuşma ve tartışmanın sonunda kavga edilirse, bir süre sonra konuşma ve tartışmanın anlamsız olduğu düşünülmeye başlanır. Konuşunca kavga çıkma düşüncesi, iletişimsizliğe neden olur. O zaman belki kavga çıkmaz ama ev sessizleşir. Sessizleşen bir ev, yabancılaşan iki tane insan demektir ve eninde sonunda bu yabancılaşma evliliği öyle ya da böyle bitirir.

Sadakatsizlik evliliği bitiren bir sorun olmalı mıdır? Sadakatsizliği yaşayan kişi, illaki o evliliği bitirmeli midir? Sınırı ne olmalıdır?
Birilerini fetva vermesiyle insanlar evliliklerini bitiremez. Bedeller ve ödüllere bakılmalı. Bir ilişkide sadakatsizlik alışkanlık haline dönüştüyse, o zaman tehlikeli bir durumdur. İnsanoğlu yanlış ve hatalar yapabilir. Hepimiz bu yanlışlardan ders almasını bilmeliyiz. İnsanlar genellikle sadakatsizlik yaparken, “nasıl olsa bilinmeyecek, duyulmayacak, bunu herkes yapıyor” düşüncesiyle yapar.

IMG_3274

Halbuki bu olayı normalize etmekten çıkarıp,”Herkesin ne yaptığı önemli değil, benim ilişkim değerli ve ben bu değere şapka çıkarmalıyım” düşüncesiyle bakılması gerekir olaya. Hepimizin hayatlarında her birimizi yoldan çıkarabilecek bir sürü etken var. Aslında insana güven duygusu veren şey, çok beğenildiğini bildiği halde kapı açan herkese gitmemektir. İnsanlar, “Ben karımı ya da kocamı aldatmıyorum” diyor ama aslında aldatmış oluyor. Olaya “sadakatsizlik” denmesinin sebebi yargıdan çıkarmak. Aldatmada bir yargı var. Aslında sadakatsizlik bir seçim, aldatma ise bu seçimin sonucunda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan dürüstlük söylemi dışındaki söylem ve davranışlardır.

Sadakatsizliği alışkanlık haline getirmiş insanların ruh sağlıklarında bir sıkıntı ya da kişilik problemleri var mıdır?
Tatminsizlik, kendi yaptıklarından memnun olmama ya da kendini bu yolla besleme gibi bir çok nedeni olabilir sadakatsizliğin. Bazen sadakatsizlik, hiç bitirilemeyen bir ilişkiyi bitirmek için bir fırsat olabilir. İlla “hastadır ya da değildir” diye bir yorum yapmak doğru olmaz fakat o insanın hangi ihtiyacı olduğunu görmek gerekebilir. Bazıları bunu gerçekten bir ihtiyaç olarak yaparken, bir başkası “Herkes yapıyor ben de bir yapayım nasıl bir şey?” diye, bazıları ise “gör beni” mesajını vermek için yapabilir. Ne yaparsanız yapın eşiniz sizi takdir etmiyor, görmüyordur özelliklerinizi. Siz kıskanılmak istersiniz, kendisinin pek umurunda değildir bu durum. O zaman siz öyle bir sadakatsizlik yaparsınız ki, işin içinde asla cinsellik yoktur fakat kuvvetli bir bağ vardır ve karşı tarafın sizi ne kadar beğendiğini eşinize göstermek istersiniz. Ben buna “gör beni aldatması” diyorum ve “ölüm amacı taşımayan intiharlara” benzetiyorum. Ama unutmayın ki bazen ölüm amacı taşımayan intiharlar da ölümle sonuçlanabiliyor. Hepimiz acılar yaşarız bu kaçınılmazdır ama önemli olan şey acı çekmeye değer bir yaşam öyküsü oluşturabilmektir.

Sen, Ben ve Aramızdaki Her Şey / Yazar: Mehmet Z. SUNGUR / GOA Yayıncılık / Psikoloji / Kapak Tasarım: Nermin Karahan / 2009 / 288 Sayfa

Prof. Dr. Mehmet Z. SUNGUR;  Orta öğrenimini Tarsus Amerikan Koleji’nde tamamlamış ve 1982 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1984 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık öğrenciliğine başlamıştır. 1985 yılında Avrupa Konseyi bursiyeri olarak İngiltere’ye gitmiş ve Nottingham ve Londra’da “Toplum (Community) Psikiyatrisi” konusunda çalışmıştır. Çalışmaları sonucunda hazırladığı rapor Avrupa Konseyi’nce başarılı bulunmuş ve kendisine bir burs fırsatı daha verilmiştir. Bu süreçte toplum ruh sağlığı hizmetleri konusunda farklı modeller üzerine çalışmış ve kronik hastalıkları olan bireyleri büyük akıl hastanelerinden tekrar topluma entegre etmeye yönelik toplum psikiyatrisi modellerini inceleme fırsatını bulmuştur. 1986 yılında British Council bursu kazanarak 1988 yılına kadar Londra’da Psikiyatri Enstitüsü’nde (Institute of Psychiatry) ve Maudsley ve Bethlem Royal Hastaneleri’nde asistan olarak görev yapmıştır. Bu süre içinde özelikle “Davranış Tedavileri”, “Cinsel İşlev Bozuklukları-Seks Terapileri”, “Evlilik Terapileri” ve “Kaygı Bozuklukları” (fobiler, obsesyonlar, panik, travma gibi) alanlarında eğitim almış ve İngiltere-Amerika-Kanada ekiplerinin ortaklaşa yürüttüğü çalışmalarda İngiliz ekibinin terapisti olarak görev yapmıştır. 1988 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevine dönmüş ve 1990 yılında Psikiyatri Uzmanı, 1992 yılında Psikiyatri Doçenti unvanını almıştır. Doçentlik sonrasında çalışmalarını özellikle “Kognitif ve Davranış Terapileri”, “Cinsel İşlev Bozuklukları ve Cinsel Tedaviler”, “Evlilik Terapileri” ve “Kaygı Bozuklukları” konularında yoğunlaştırmış ve 1996 yılında Kognitif ve Davranış Terapileri Derneği’nin Kurucu Başkanlığını, 1998 yılında ise Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği’nin kurucu üyeliğini ve Türkiye Psikiyatri Derneği Kognitif-Davranışçı Psikoterapiler çalışma birimi’nin koordinatörlüğü görevlerini yapmıştır. Halen Kognitif ve Davranış Terapileri Derneği’nin başkanlığını ve Türkiye Psikiyatri Derneği Aile ve Çift Terapileri çalışma birimi’nin koordinatörlüğü görevlerini yürütmektedir. 2000 yılında Avrupa Davranış ve Kognitif Terapiler Birliği (EABCT) başkanı seçilmiştir. Bu görevi sırasında 2001 yılında 31. Avrupa Davranış ve Kognitif Terapiler Kongresi’ni İstanbul’da düzenlemiş ve bu kongrenin başkanlığını yapmıştır. 2011 yılında bir dünya kongresi niteliğinde olan 7. Uluslararası Kognitif Terapi Kongresi’nin (ICCP) başkanlığını ve İstanbul’da düzenleme görev ve sorumluluğunu büyük bir onur ve memnuniyetle üstlenmiştir. 2012 yılında ise 9. Cinsellik ve Cinsel Tedaviler Ulusal kongresi’nin eşbaşkanlığı görevini yapmıştır. 2001 yılında profesör olan Mehmet Zihni Sungur, halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesidir.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.