‘Değişim gücünü yitirenler çocukları anlayamaz.’

 

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, çocuklar için yazılan ve yetişkinleri hedef tahtasına koyan bir kitap. Bu kitap bir bakıma çocuklar için büyükler rehberi. Çocuklara, büyüklerin o kalıplaşmış, ezberlenmiş ve düşünülmeden söylenmiş sözlerine karşı neler yapabilecekleri ve söyleyebilecekleri anlatılıyor. Bu bakımdan sadece çocukların değil yetişkinleri de okuması gereken bir kitap. Kitabin yazarı Melek Özlem Sezer ile çocukluk ve yetişkinlik halleri etrafında konuştuk. (Fotoğraflar: Devrim Büyükaçaroğlu)

Bizim ülkemiz çocuğa ‘büyüklerle dalga geçme özgürlüğü’ gibi özgürlükleri veren bir ülke değil. Sorularına cevap vermekten çok çocuğu engelliyor ve hep “Yerini bil” diye ihtar ediyor. Böylesi bir ortamda çocuklar büyüklerle dalga geçebilir mi sizce?
Bu zemin oluştuğunda, çözüme çok yakınızdır demektir zaten. Değilse, çocuk alaycılığa başlar. Akranlar arasında -özellikle ergenlik sürecinde- yetişkinlerden yakınmak modadır. Bazen de benim hiç haz etmediğim alaycılık yarışına dönüşür. Huzursuz olunan bir durum vardır ama iletişim engelleri sorunların muhataplar arasında konuşulmasını imkânsız kılar. Taraflar eşit değildir, söz özgür değildir, daha da kötüsü düşünce ve duygu da özgür değildir. Kitabın girişinde “Dikkat! Patlama riski yüksek kitap. Tehlikeli durumlarda suçu yazara atın.” yazıyor bu nedenle. Ki kitabın içinde de söz ettiğiniz nedenlerden dolayı temkine çağıran bir üslup var. Ayrıca saldırgan değil, yapıcı, tatlı, barışçıl, çözüm odaklı ve eğlenceli öneriler kurmaya dikkat ettim.

Her ne kadar “Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri” başlığı, çocuktan yetişkine doğru bir atak iması verse de; asıl amacım öncelikle bireyin içinde bir değişim başlatmak, ezbere alınan kalıp davranışların mantıksızlığını göstererek bunların travma yaratıcı etkilerinden kurtulmaktı. Örneğin “Ben de gidip başkasının annesi olacağım.” denmesi, dehşet verici bir şey. Gerçekçi değil ama etkileyici. Kitapta bu tip travma zemini oluşturacak konularda çocuğu yatıştıran bir söylem var.

Hem sanki büyükler dediğimiz de zamanında aynı dertleri yaşamış kişiler değil mi? Ama bunlar öyle sıradanlaşmış ki abeslikleri fark edemiyoruz. Ki ben bu kitabı büyüklerin de okumasını çok isterim, çocuğu olsun ya da olmasın. Çünkü bana göre herkes çocuklukta ne aldığına dönüp bakmalıdır.

melek_ozlem_sezer_7 melek_ozlem_sezer_2

Sizi böyle bir kitabı yazmaya yönlendiren etkenler nedir?
Ben bir insanın kendisiyle, işiyle, eşiyle, arkadaşıyla ilişkisinde sorun yaşadığında; düşündüğüyle yaptığı arasında neden fark olduğunu anlamadığında, böyle olmaktan usanıp neden değişemediğini kavrayamadığında hep çocukluğa bakmak gerektiğine inanırım. Ki bugüne kadar bir kez bile yanılmadım. İlişkiler, değer yargılarımız ve bakış açımız nedeniyle tıkanır. O bakış açısı ve benim çok önemsediğim duygu eğitiminin temelleri ise çocuklukta verilir. Derken deneyimlerimiz ve zihnimiz genişledikçe, farklı düşünmeye başlarız. Ama bir de bakarız ki yaşam pratiğimizi bu düşüncelerin eksenine oturtamıyoruz. Çünkü çocuklukta kodlanmışız, sonra bunun üstünü kapatmışız. Yani biz farkında olmadan altta bir başka mekanizma daha çarklarını çevirip bizi yönetiyor. Duygularımız düşüncelerimizi, düşüncelerimiz de duygularımızı belirler. Öyleyse düşünceyi öne aldığımızda duygumuzu da değiştirebiliriz. Ki değiştirmeliyiz de. Çünkü bizim gibi toplumlarda farklı bir düşünce eksenine geçmeyi en çok duygu öğrenimi engeller. Ayrıca duygu ağır bir baskı yaparsa, aklın yolundan giderken zorlanırız. Mizah bu duygu yükünü baş edebileceğimiz bir hafifliğe ulaştırmada, tarafların egolarından sıyrılmasında ve duruma odaklanmasında çok önemli bir araç bence. Böylece bu akıldışı söylemleri bırakıp hem çocuklarla barışık, adil, saygılı, üretken bir ilişki kurabiliriz; hem de çocuklukta işlenen duygu ve akıl bozulmalarını sindikleri yerden çıkarıp temizleyebiliriz diye düşündüm.

Kitapta kalıp laflar ve davranışlara karşı alınacak tavırlar üzerine kafa yoruluyor. Bu çalışmayı yaparken hem çocukların, hem yetişkinlerin deli olduğu lafları toplamıştım. Ki büyüklerin hatırladıklarıyla çocukların şu anda yaşadıkları farklı değil. Çünkü taklitle öğrenip sonraki kuşaklara aktarıyoruz. Ama bu zinciri kırmak gerek. Öğrenildiği yerde kırmak için de kitabın ilk muhatabı çocuklar oldu. Yalnızca onları bu süreçte korumak için değil, ileride kendi çocuklarını ve iletişimde olacakları tüm çocukları da korumak için.

Herkes büyüklerle dalga geçemiyor, bunun bir adabı var, kuralı var kitapta.
Evet, mızmızların, yıkıcı bir tavırla alaya başvuranların, olmalı dediği şeyler için çaba harcamadan her şeyin gökten inmesini bekleyenlerin dalgacılığa hakkı olmadığı söyleniyor. Yani dırdırcılık tarzı şikâyet alışkanlığı yerine, hep birlikte ortak akıl, emek, sevgi ve sabırla çözüm bulma arayışı temel alınıyor. Eğer düz bir mizah olsa, bu çocuğu pasifize ederdi. Ama kitaptaki öneriler çözümde aktif olarak yer almak, karşıdaki kişinin haklarını ve ihtiyaçlarını da göz önünde tutmak, olgunluk, anlayış ve iç barışla dışarıda da barış sağlamak üzerine kurulu. Özellikle sabit ilişkiler için. Öte yandan bazen kısa sürede bir şeyleri değiştiremeyiz. Mesela sokaktaki insanlarla… Ki karşıdaki bir çocuksa, yoldan geçen herkes o çocuğa ders verip azarlamayı hak görüyor. Hatta geçen sokakta kavga edenler arasında şöyle bir laf geçtiğini işittim: “Çocuk mu var senin karşında, kimi kandırıyorsun?” Verilen karşılıksa aynı bakışta birleştiklerini gösteriyordu: “Çocukmuşum gibi bana bağırmaya ne hakkın var?” Peki, sizin bir çocuğa bunları yapmaya ne hakkınız var? Demeye kalmadan yumruklar gösterildi… Hele ki çocukların kimi zorbalarla bir meselenin özüne inebilmesi zordur. O yüzden kişilik problemleri kemikleşmiş kişilere aldırmama, incinmeme bilgisi geliştirmeyi öneriyorum.

melek_ozlem_sezer_3 melek_ozlem_sezer_4

Bu kitabı yazarken keşfettiğiniz bir yönünüz ya da duygunuz oldu mu?
Ben çocukken bir defter tutardım: Büyüyünce yapmayacağım şeyler. Diğer yetişkinler gibi olmaktan, çocuklara nasıl bir azap yaşattıklarını unutmaktan korkardım. Kalıp düşüncelerle biçimlenmiş sevginin nasıl bir baskı aracı olabileceğini deneyimlemiştim. Ve çocukları sevelim, büyükleri sayalım lafı beni deli ederdi. Saygı ve birey olma, dahası farklı olma hakkı için çabalamamsa, toplumun ne kadar bağnaz olduğunu görmeme neden olurdu. Sorgulamadan, bir önceki kuşaktan alınanları tapınarak sürdürme ve her türlü karşıt görüşü daha başından giyotine gönderme tavrına karşı bir gün bir şey yapmaya azmetmiştim. Bu kitaba çalışırken çocuklara sordum, onların görüşlerini ve ihtiyaçlarını yansıtmaya çalıştım. Ama en çok çocukken yaşadıklarım etkili oldu. (Ki artık çocuk olmamanız önemli değildir, bir ailenin çocuğu olmanız bütün baskıların devam etmesine yeter.)

Yani neye karşı olduğum, ne istediğim, hedefim çocukken belliydi zaten. Bunun bir kitaba dönüşmesi ise daha çok yöntem ve üslup yönündeki seçimlerin belirmesini sağladı. Şimdi tekrar düşünüyorum da bu kitapta gerçekten de çocukken oluşturduğum fikirler varmış hep. Ama böyle bir yöntem ve üslupla olaylara baksaydım, baskılar incinmem yerine güçlenmeme neden olurdu.

Benim bu sisteme karşı durmak için yazdığım Masallar ve Toplumsal Cinsiyet’i de sık sık düşündüm sorularınızı yanıtlarken. Kitap okuyucuyla buluştukça, beni hep “Peki ama şimdi ne yapmalı?” sorusuyla da buluşturdu ve sistemi kendi hayatımda daha çok yenmeme sebep oldu. Ama ben “Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri”nde önerdiklerimi çocukken biliyor olsaydım, toplumsal cinsiyetle ilgili savaşımı çok daha hızlı ve bu kadar örselenmeden vereceğimi keşfettim.

Çocuk okurlarınızla bir araya geliyor musunuz? Bu buluşmalardan bir anınızı aktarabilir misiniz?
Bu işin en sevdiğim yanı bu zaten. Yalnızca o sırada düşüncem bölünmüyor, kendimi denize atlamış gibi ferahlamış, yenilenmiş hissediyorum. Hele şu öpücük işine bayılıyorum ve sarılmalara da. Bartın’da bir etkinliğin ardından bir çocuk “Öpebilir miyim?” dedi. Eh tabii arkasından da hepsi birden öpmek ister ya… Ama orada farklı bir şey oldu, iş karışınca çocuklar sıraya girdi. İlki tek yanaktan öpünce, tüm sıradakiler de tek yanaktan öptü. Sonra biri iki yanaktan öpünce “Ben deee!” dediler, bir kere daha döndü sıra. Derken birine sarıldım, sonra hepsi sarılmak istedi. Küçücük bir kız vardı, pek suratsız, kirli mi kirli, saçları öyle birbirine girmiş ki tarayıp örmek istediğimde tarak saça girmemişti. Baktım, bu kız sıradan biraz açılıyor, sarılanları izliyor, sıraya giriyor. Sonra bir daha, bir daha… Bu öpüşüp sarılmalar yarım saat kadar sürdü. Kız her seferinde başka türlü bir merakla bakıyor, beceriksiz kolları biraz daha güç kazanıyordu. Anladım ki bu çocuk sarılmayı bilmiyor…

Çocukları anlamak kolay mı sizce?
Hepimiz çocukluk deneyimini yaşadığımıza göre kolay olmalı aslında. Ki ben çocukken de neden anlamıyorlar üstüne epey kafa yorardım. O zaman şunları düşünmüştüm: Çünkü beni farklı bir birey olarak kabul edemiyorlar. Kendime ait hatalarım ya da doğrularım olmasını bir hak olarak görmüyorlar. En önemlisi ezberlenmiş yargıların dışına çıkmak istemiyor, sistemin aynen devam etmesi için birer mücahit oluyorlar. Demek ki çocuklar dâhil hiçbir şeyin özüne inmeleri beklenemez. Öyleyse, dayattıkları kurallar gibi bize giydirmeye çalıştıkları kişilikten de sıyrılmak gerek. O zaman çocukları anlamak kolaylaşır. Çünkü evrenle bütünleşirsin.

Aslında bunları düşünen birinin çok daha özgür, mutlu ve kendi yolunda ilerlerken peşinde prangalar sürüklemeyen biri olması gerekirdi. Ama yargılanmak, beklentilerini yerine getiremediğimde içime işledikleri suçluluk duygusu, onlara olan sevgimin bu dışlanmayla derin bir acıya bürünmesi ayaklarımı ağırlaştırdı. Küçük Deniz Kızı gibi yürüdüm ben. Her attığım adımda bacaklarıma sanki yüzlerce bıçak saplandı. Oysa bu kitabın zemini olan mizah ve çözüm odaklı tavır, ayrıca mantığı ve gerçeği ön plana alıp kimi kırıcı sözleri ciddiye almamak; birey olma sürecini çok daha kolay kılıyor. Hatta eğlenceli.

Üzerine basa basa eğlenceli olmanın üstünde duruyorum. Çünkü Gezi deneyiminin de kanıtladığı gibi mizah değişime enerji veriyor. Herkes için çocukluk travmalarla dolu ve bunlarla çok ilerideki yaşlarında bile baş edemiyor. Belki bunda çocukluğun bir daha ele geçmez bir şey olduğunu düşünmenin de etkisi var. O ulaşılamazsa, değişemez de sanıyorlar. Ki değişim gücünü yitirenler çocukları anlayamaz bana kalırsa.

melek_ozlem_sezer_5 melek_ozlem_sezer_5_2

Hep tartışılan bir konu ve sizin de fikrinizi almakta fayda var: Çocuk ve gençlik kitaplarında argo, acı, şiddet verilmeli mi? Yoksa bazı gerçekler çocuktan gizlenmeli mi? Bunun sınırı nedir?
Bence çocuk edebiyatının dört temel işlevi var:

  • Çocuk edebiyatının kendine özgü hazlarını, canlılığını yaşatmak
  • Çocuğu yetişkin edebiyatına hazırlamak
  • Kendini tanımasına, kişiliğini geliştirmesine, bakış açısını genişletmesine, bu süreçte yaşadığı zorlukları nedenleriyle, çözüm yollarıyla tanıyarak aşmasına katkı sağlamak
  • Çocuğu yetişkin yaşamına hazırlamak

Bunlar çocuğu gerçeklerden uzak tutarak, hayatı olmadığı gibi göstererek sağlanabilir mi? Hayatta karşısına çıkanı kitaplarda sakınmak tuhaf bir durum bence. Tıpkı çocukken nefret ettiğimiz “Sana güveniyorum ama başkalarına güvenmiyorum.” lafı gibi. Bu laf sonrasında da şuna varacak: “Dış dünya tehlikeli olabilir, o yüzden hep içeride kal, yaşamdan uzak dur.” Ee, sen diyelim ki Bin Bir Gece Masalları’ndaki gibi kızını dört duvar arasında yetiştirip korudun(!), sonra dünyayı dört tur gezmiş bir adamla evlendi. O dış dünya içeriye sızmadı mı? Yok saymak yerine başa çıkma yöntemleri öğretilmeli. Sınırları ise ihtiyaçlar ve çocuğun sahip olduğu donanımla kaldırabileceği yük belirlemeli bence.

Bir taraftan da pıtrak gibi çocuk kitabı yayınlanıyor… Bu iyi bir şey midir?
Ticari pıtraklar daha künyesinde belli eder kendini zaten. Çoğunda yazarın, ressamın adı bile yoktur. Hatta bu niye böyle diye arayacak olsan, yayınevi bile yoktur, anca matbaa. Çünkü onlar bunları en fazla basılı kâğıt olarak görür. Yazma çalakalem, resim çalakalem… Tabii eğer resimler internette çekilmediyse… Yoksa yazar, ressam, sayfa tasarımcısı, editör gibi insanlar çalışsa, o kitap 1 liraya marketlerde yer bulamaz ki. Bunlar başta dil yanlışlarıyla çocuğa zaten zarar veriyor ama bence en önemlisi içi kararıyor çocuğun ve okuma hevesi azalıyor. Oysa azalması gereken ticari kitaplar ve didaktik, otoriter, çocuğa tepeden bakan, köhne, eski, yaratıcılıktan yoksun, akademik alt yapısı olmayan yazarlar.

“bu nesil samimiyete, kişinin tutarlılığına, içten yaklaşıma önem veriyor”

Hem bir masal araştırmacısı olarak hem de Oğuz Tansel Halkbilim Ödülü’nü almış birisi olan size özellikle sormakta fayda var: Masalların unutulduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır, bence mesele unutulması değil, keşfedilmemiş olması. Masallar ve Toplumsal Cinsiyet’i okuyanlar, “klasik masalların” nasıl bir politik aygıt olduğunu görünce şaşırdı. Algıları saptırmasını, özellikle toplumsal cinsiyet algısını belirleme yöntemlerini ve bunun üzerinden de iktidara hizmet etmek üzere kurgulanmış duygu öğrenimlerini gördüğünde ise dehşete kapıldı. Kitap temel olarak çocukken aldığımız iletilerin yetişkin yaşamımızı nasıl belirlediğini anlatıyordu. Ama ben orada da masal tutkunu olduğumu ve masalın bize dayatılan formalarından çok başka örnekleri de olduğunu söylemiştim. Sonra on iki yıllık sistemli bir çalışmayla hazırladığım yetişkinler için masal antolojisini, Masal Masal Matitas’ı yayınladım. Ben bu kitapla felsefi ve edebi derinliği, mizah gücü yüksek olan masalları keşfetmeye dair bir heves oluşturmaya çalıştım. Yani aslında hiçbir zaman hayattan eksik olmamış, en uzak duranın bile dizilerle, filmlerle, reklamlarla masal öğeleriyle tanışmış olduğu okuyucuya, masal bundan ibaret değildir demek istedim.

melek_ozlem_sezer_8 melek_ozlem_sezer_1

Masalların bugünkü durumunu nasıl özetlersiniz? ‘Dalgacı’ bir nesil masala ne kadar önem verir?
Bugün pedagojik altyapıya son derece önem veren, akademik çalışmalarla zenginleşen pek çok çocuk yazarı, çocuğun ihtiyaçlarını ve özgürlüklerini baz alan yeni masallar üretiyor. Didaktik yazarlar ise –hele Gezi ruhu yaygınlaştıkça- doğal elemeyle silinip gidecek. Dalgacı nesil geçmişin kirinden pasından arınmış, akılcı, yaratıcı ve muzip masalları seviyor. Bir de bana göre bu nesil samimiyete, kişinin tutarlılığına, içten yaklaşıma daha çok önem veriyor. Bunlar sanki onların eşikleri. Ki anti otoriter, özgür ve eşitlikçi yaklaşım bence gittikçe daha belirleyici olacak seçimlerinde.

Aynı zamanda şairsiniz. Şairlikle çocuk yazarlığı ve çocukluk arasında ne gibi bir ilişkiden bahsedebiliriz?
Şiir, dilin müziği konusunda insanı iyi eğitiyor. Bu da hangi alanda yazarsanız yazın katkı sağlıyor. Ayrıca şiir karşısında doğru bir tavır alırsanız, içgörü kazanıp değişimi yakalamada da çok etkili. Ama şiir gittikçe daha çok yalnız kalıyor ne yazık ki…

Şiirin okuyucusunu kaybetmesinin en önemli sebebi MEB’dir. Okul kitaplarına şiir denemeyecek kadar sığ, otoriter, didaktik, çocuğun doğasına aykırı ve had safhada sıkıcı şiirler doldurdular. Daha da beteri verilen tuhaf ödevlerle kendilerinin de hiç bilmediği şiiri zorbalıkla öğretmeye kalktılar. Çocuk şiirinin naif, çocuk doğası gibi canlı, kıpır kıpır olması gerekirken; onlar şiiri duygusal çocuğun ağlaması olarak gösterdiler. Bir de belirli gün ve haftalar için şiir yazdırma işkencesi var. Şiir çocuğu özgürleştirecek bir şeyken, taklitçiliğe yönlendirdiler. Çocuk da haliyle şiir böyle bir şeyse, ben istemiyorum dedi. Sonra o çocuklar büyüdü ve yetişkin şiiri de okuyucu kısırlığı yaşadı. Benim çocuk şiirine ilk yönelişimin temel sebebi de bu oldu. Milliyet Çocuk’ta çalışırken okuyucuyla çok güçlü bir iletişimimiz vardı. Çocuklar şiir köşesini çok sevmişti. Bunların bir kısmı daha sonra “Sakız Çiğneyen Kedi” adıyla kitaplaştı.

Kitapta eksik bıraktığınız dersler oldu mu?
Elbette, henüz hayatın bana vermediği dersler…

O kadar çok malzeme var ki bizde, daha çok yazılır böylesi kitaplar, ne dersiniz?
Hâlihazırda bireye ve bireysel farklılıklara saygıyı öğrenememişken bir de çocuğu birey olarak kabul etmekte zorlanan, bir başkasının özgürlüğünü kendisi için tehdit olarak gören binlerce yıllık bir kültür var. Dogmalar, ezbere duygular, davranışlar… Hücrelerimize kadar sinen bu kültürden kurtulup özgürleşmemiz zaman alacak. Ve umarım bu süreci kısaltmak için daha pek çok kitap yazılacak.

SİTEDEN YORUMLAR

Aylin

02 Kasım 2013 10:02

Kitap güzel,söyleyişi de çok güzel tebrikler…Yazarımızın diğer kitaplarının da heyacanla bekliyoruz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.