‘Belki de schadenfreude, adı konmuş en insanî duygulardan biridir.’

 

“Taburcu olacağı günü adeta “budanarak” bekleyen, ne zamandır hastanede yattığı ve daha ne kadar kalacağı belirsiz bir hastanın tuttuğu, alabildiğine kara ve olabildiğince mizahi notlar! Hastaneyi hastane yapan tüm bileşenleri defterine kaydetmiş, direnme gücünü buradan almış; o sırada Hipokrat’tan hastabakıcılara, refakatçilerden hasta yatağına, komadan hastane yemeğine, anesteziden endoskopi, stetoskop ve snalubma’ya dek, bu koca yapıya tükenmez kalemiyle yalınkılıç saldırmış bir hasta. Önce hangisi tükenecek? Hastanedeki günler mi, tükenmez kalem mi?” Melik Saraçoğlu ile ilk romanı Hastane Defteri’ni konuştuk.

Kitabın her bir bölümü kendi içinde de iki parçadan oluşuyor. İlk parça çoğu kez daha nesnel iken, ikinci parça tastamam duygusal çalkanışları ve öznelliği sergiliyor okur için. Hasta, yazmak istediklerini nesnellik ve öznellik arasına mı sıkıştırmaya çalışıyor yoksa? Kendinden çıkıp kendine bakma uğraşı mı veriyor?
Hastamız, defteri bir günce gibi kullanıyor ve hastanede yaşadıklarını tarihe not düşercesine sayfalara aktarıyor. Başına bir şey gelirse, arkasında kanıt bırakmak istiyor belki de. Öznel parçadan kastınızın bu kısımlar olduğunu tahmin ediyorum. Ancak diğer metinlerin, yani stetoskoptan cerraha, endoskopiden lokal anesteziye dek, hastaneye dair aklına gelen ne varsa yazdığı kısımların nesnel olduğu fikrine katılmıyorum. Hastaneyle giriştiği amansız savaşta, hastanenin tüm bileşenlerini, tamamıyla kendi -hastalıklı- bakış açısıyla irdelemeye, bu “şer yuvasının“ foyasını meydana çıkarmaya çalışıyor. Dolayısıyla kitabın (ya da defterin) iki parçalı ilerleyişinde bir öznellik/nesnellik farkından ziyade, biçim ve belki biraz da biçem farkı olduğunu söyleyebilirim.

image2

Hasta çoğu zaman gereksiz veya dozu aşılmış merhametten hoşlanmıyor. Bu belki de ona ne kadar kötü bir durumun içinde bulunduğunu hatırlatıp duruyor, yanılıyor muyum?
Hoşgörü ya da merhamet gibi kavramlar ilk anda kulağa hoş tınlasa da, vıcık vıcık bir riyayı içinde barındırıyor. Hoş gören veya merhamet eden kişi, karşısındakini hiyerarşik olarak kendinden aşağıda görerek başlıyor eylemine; kibirlenme hakkını daima saklı tutuyor. Var oluşuna göz diken hastaneye karşı gelebilmek için, düşmanının her köşesine işlemiş ikiyüzlülüğü açığa çıkarması gerektiğine inanan hastamızın merhametten hoşlanmaması da işte bu yüzden.

Anlatıcının, roman boyunca refakatçisi olduğuna rastlamıyoruz. Acaba çevresindekilere, bilhassa hastaların refakatçilerine karşı tavrı kendi “eksik” yanının kızgınlığından mı kaynaklanıyor?
Aslında hastamız, ilk günlerinde bir refakatçisi olduğundan tek bir kez bahsediyor: “Buraya yattığım an herkesi kaybettim. Ebeveyn, eş, çocuk… Hepsi şefkat kumkuması kesildi. Bana başka türlü baktıklarını hissettiğimde, kimim kimsem kalmadı. Dokunuşları, öpmeleri farklıydı artık. Ben yattım, ailem yitti.“ Zaten geçmiş yaşamına dair verilen ender detaylardan biri bu. Bence, eksik yanının yarattığı kızgınlıkla refakatçilere ateş püskürdüğünü söyleyemeyiz. Yukarıda da bahsettiğim gibi; hastanede gördüklerimizle, gördüklerimizin ardında yatan gerçekliğin çok farklı olduğu kanaatinde. Elinden geldiğince de bu yalanları ifşa etmeye çalışıyor. Örneğin çoğu insan, refakatçi denen zat-ı muhteremin saygıdeğer bir işe imza attığını düşünür; ancak bizim hastamızın gözünde, fırsatçılık yapıp başkalarının acılarından nemalanan bir akbabadan farksız biri refakatçi.

Yazmak; geride bir delil bırakmak, notlar silsilesiyle karşılaşacak insanlara hastanenin anatomisini haykırmak… Fakat anlatıcının tek derdi bu değilmiş gibi göründü bana, sanki anlattıkça iyileşmeyi de ümit ediyor ve belki de bunu bir biçimde başarıyor, ne dersiniz?
Hastamızın, bedenen iyileşme umudu var mı yok mu emin değilim. Hatta belli bir noktadan sonra “iyi“nin ne olduğunu dahi sorguladığı için, iyileşememekten ayrı bir zevk dahi alıyor. Onu asıl korkutan ciğerini, gözünü ya da bacağını hastaneye kaptırmak değil; benliğini, iradesini yitirmek. Bu yüzden yazıyla ruhunu sağaltabileceğini ümit ediyor olabilir. Sonuçta, ilk satırları kaleme alırken aklında olan çözümden çok daha farklı şekilde de olsa, korkularından tamamıyla arınmayı yazarak başarıyor.

image5

Romanın “karanlık” atmosferinde hastanenin bütün parçaları eleştirilirken, yalnızca kuvözden söz edilirken pozitif bir yaklaşım sergileniyor. Yaşam yalnızca, doğarken mi iyi davranıyor insana? Hasta, bir şekilde doğduğu o ilk ana dönmeyi mi arzuluyor içten içe?
Bu görüşünüze tam olarak katılamayacağım. Hasta, defterine yazmaya başladığında, hastaneye dair ne varsa acımasızca eleştiriyor, iyi ya da faydalı bildiğimiz her şeyi yerin dibine sokup, arkasında yatan çirkin gerçeği okuyucuya göstermeye çabalıyor. Ancak hastanede yattığı süre uzadıkça, günler haftaları, haftalar ayları izledikçe direncini kaybetmeye, hasım bildiklerini yavaş yavaş hısım saymaya başlıyor. Mezardan beter hasta yatağına alıştıkça, bu eski düşmanı bedeninin bir parçası kabul edecek denli seviyor. Sonunda beyaz bayrağı çekip hastaneye teslim olmaktan bile çekinmiyor. O yüzden kuvöze yönelik bir istisna olduğunu düşünmüyorum. Yaşam, hastamıza yalnızca doğarken mi iyi davranmış bilemeyiz, ama doğarken de ölürken de hastanesiz olunamadığını biliyoruz.

Anlatıcı hasta, Almanların “schadenfreude” deyiminin resmini çiziyor kerelerce. Türkiye’de de epey yaygın bir yaklaşım bu. Kişi, başkasının acısıyla, başına gelen kötü olay “yardımıyla” nasıl da kendi acısını unutup mutlu olabilir?
Kişi, başkasının acısından mutluluk duyabilir; çünkü ”kişi” diye bahsettiğimiz canlı insandır ve herhâlde gezegenimizde onun kadar bencil, onun kadar kötücül başka da bir canlı yok. Mesele karşısındakinin acılarına kayıtsız kalmak da değil; basbayağı, karşısındakinin ıstırabıyla mutlu olmak, huzur duymak. Benim başıma gelebilecek bir felaket başkasının başına gelirse, patlamış mısırımı alıp keyifle derbeder hâlini seyredalabilirim. Risksiz, uzaktan… Belki de schadenfreude, adı konmuş en insanî duygulardan biridir.


Hastanın tıraş edildiği ve uzun zaman sonra kendini aynada gördüğünde tanımakta, anlamakta güçlük çekişinin anlatıldığı bir bölüm var romanda. Tastamam metaforik, ruha dönük bir yüzleşme… Hastane, hastayı kendine yabancı bir hâle mi getiriyor dersiniz?
Modern toplumun, insanı kendine yabancılaştıran mekânlar, durumlar ve kavramlar yaratmış olduğu konusundan uzun uzun bahsetmeye gerek yok sanırım. Hastane için de bu geçerli elbette. Hastaneye yatırılıyorsunuz, muayene ediliyorsunuz, uyutuluyorsunuz, ameliyat ediliyorsunuz, operasyonun başarılı geçtiğine ve artık yeniden iyi olduğunuza kanaat getirilirse de taburcu edilip salıveriliyorsunuz. Her hâlükârda, hastaneye adımınızı atar atmaz, edilgen fiillere mazhar olmaktan yakanızı kurtaramıyorsunuz. Hayatınızda ilk kez gördüğünüz insanlara, bedeniniz ve yaşamınız için tahakküm yetkisi veriyorsunuz. Size bilmediğiniz ilaçlar içiriyorlar, bilmediğiniz serumlar bağlayıp, bilmediğiniz tıbbî terimler kullanarak hakkınızda ileri geri konuşuyorlar. Tüm bunlar olup biterken size düşen tek görev, ne deniyorsa onu yapmak. Böyle bir ortamda insanın kendine yabancılaşmaması gibi bir ihtimâl söz konusu olabilir mi?

Arka kapaktaki sözcüğü kullanarak soracağım: Hastanın “budanmasında” ve ruh halinin, yazdıklarının da “budandıkça” değişmesinde kitabın tamamına yayılmış bir metafor olduğunu düşünüyorum. Budanmanın, hayatla girişilen savaşın kaybedilmesiyle ilişkili olduğu ve kitabın sonuyla hayatın sonunun aynılık derecesi yorumu hakkında ne düşünürsünüz acaba?
Ortada trajik bir durum var. Hastaneye ve hayata karşı verdiği mücadelede, hastanın tek silahı elindeki defter ve kalem. Ancak günün birinde atacak kurşunu kalmayacağını da biliyor: Tükenmez kalemi elbet tükenecek ve hasta, yazı yazamadığı an yenilmiş olacak. Yazısının gittikçe silikleşmesi de bu trajik sonu daima kendisine hatırlatıyor. Kalemindeki mürekkep azaldıkça, kendi de azalıyor; bedenen ve ruhen budanıyor hasta. Yatağında geçirdiği süre uzadıkça, yepyeni ameliyatlara yelken açtıkça, organlarını da, benliğini de yitiriyor. Bu budanma sürecinde parçalara ayrılarak yok mu oluyor, yoksa yüklerinden azat edilip daha ari bir hâle mi kavuşuyor, orası meçhul.

image4

Hastane Defteri / Yazar: Melik Saraçoğlu / Everest Yayınları / Roman / Yayına Hazırlayan: Diden Ünal Biçicioğlu / Kapak Tasarımı: Beste Doğan / Sayfa Tasarımı: Hülya Fırat / Kapak Resmi: Erinç Seymen / 1. Basım: Nisan 2015 / 168 Sayfa

Melik Saraçoğlu, 1984 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Lyon Lumiêre Üniversitesi ve Viyana Üniversitesi’nde sinema-edebiyat lisansı yaptı. Sinema eleştirileri, Empire Türkiye dergisi ve kurucularından olduğu Sinema Defteri’nde; kimi edebi çalışmalarıysa Kitap-lık, Monokl, altkitap, Otium ve Temrinler gibi farklı mecralarda yayınlandı. Ventspils Yazarlar ve Çevirmenler Evi’nde Hakkı Kurtuluş’la beraber Vatandaş Berzins adlı bir uzun öyküye imza attı. Bu ortaklığı sinema alanında da sürdüren ve bugüne dek yaptığı her filmi Hakkı Kurtuluş’la birlikte yazıp yöneten Saraçoğlu, 2009 yılında ilk uzun metrajlı filmi Orada’yı çekti. Bu filmi, Ingmar Bergman’ın vefatının ardından Farö Adası’na giderek 2011 yılında çektiği Bergmanya’ya Yolculuk adlı uzun metrajlı belgesel izledi. 2013’te, bu kez başrolünde de kendisinin yer aldığı üçüncü uzun metrajlı filmi Gözümün Nûru, Adana Altın Koza ve Moskova Jüri Büyük Ödülü dâhil olmak üzere birçok ödüle lâyık görüldü. 2015 yılında yaptığı Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! adlı kısa filmi, SİYAD En İyi Kısa Film Ödülü’nü alan Melik Saraçoğlu, edebi ve sinemasal çalışmalarını sürdürmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.