‘İyiliğin özünü ancak kıyıda kalarak, kıyıya itilenleri savunarak bulabiliriz.’

 

“Sesler, söylenceler, günah ve sevap. İnsandan insanlara doğru kötülüğün kokusu, nedir mutluluk? Bu dünyaya kan taşıyan kediler ve fareler. Saplantılar, bıkkınlıklar, kör jilet, sahildeki viyolonsel, baldıran otu. Melike Uzun, iyilikle kötülüğün, vefa ile nankörlüğün, hoşgörü ile horgörünün hikâyelerini anlatıyor. İç içe geçen ve kalp kanatan hayatlar. Kürar, kederli bir kelebek gibi geziniyor koyu karanlığın içinde.” Melike Uzun ile ‘Kürar’ kitabını konuştuk.

Kitabınız, iyiliğin de kötülüğün de nasıl bin bir tonu olabileceğini bana gösterdi. Kötülüğün hiç öyle büyük büyük olaylarda değil, günün, zamanın en küçük kadrajlı karelerinde bile kendini gösterebileceğini hatırlattı. Bazen şoke eden, bazen de acıyla gülümseten öykü anlarıyla… ‘Kürar’ en çok bununla ilgili bir kitap mı?
Evet, evet kesinlikle bununla ilgili. Kötülüğün günlük yaşamımızın hücrelerine fark ettirmeden sızan hali bir de bunun sonucu ortaya çıkan üstü kapalı ya da apaçık şiddet…

Yakın ilişkiler, sevilen sevilmeye değen insanlar, çocuklar, kediler… Küçücük oklarıyla bizi kanatan günlük hayatımız, sevgileriyle beslendiğimiz, birlikte büyürken yaralarımızı da büyüten dostluklar. ‘Kürar’da bu dünyayı karanlık olmayan bir dille anlatmışsınız. Bunu nasıl başardınız? Bu kitaptaki dilin, anlattığı acıdan kararmamasını nasıl sağladınız?
Nasıl başardığımı bilmiyorum ama sorunuzun yanıtı olabilir mi acaba diye aklımdan geçen düşünce şu: Yaşamın ve dünyanın karanlık olduğunu düşünsek de bu karanlığın içinde ulaşmaya çalıştığımız bir ışık, durmadan yanan varlığını bildiğimiz, uzaklarda bir yerlerde olduğuna inandığımız ama bir türlü ulaşamadığımız, aydınlığında birbirimizin gözlerine bakmak için can attığımız bir ışığın hayali ve gerçekten yakabildiğimiz küçük küçük ışıklar var. Dostluk, evlat sevgisi, aşk, edebiyat… Günlük yaşamımıza sinen, yoğun ve kaçınılmaz kötülükten ne kadar yaralanırsam yaralanayım bu ışıkları büyütmeye çalışıyorum kendimce. Yazıya yansıyan bu ikilik olabilir.

1.SOL 1.SAĞ

Kitabınızda, iyilik ve kötülüğü birbirinin içinde gezindiriyorsunuz. Simetrik duygular olmadığının altını çizer gibi… Böyle baktığımızda insanların yaşamdaki karmaşası derinleşiyor mu? Bu ‘hayırlı’ bir derinleşme midir? Neler söyleyebilirsiniz?
Sınırların net olmayışı karmaşayı derinleştiriyor. Bu pek de hayırlı bir derinleşme sayılmaz. İyilik ve kötülüğün, doğrunun ve yanlışın simetrik olmadığını fark ettiğiniz an toplumsal olarak yalnızlaştığınız an oluyor. Çünkü “iyi” diye kıyasıya savunabileceğiniz bir değer yoksa “araf”ta kalıyorsunuz, azap içinde. Tehlikeli de bir durum bu. Arafta kalma halini yaşayanlar için açılabilecek iki kapı var, o kapılardan biri, alkolün, uyuşturucunun ve muadillerinin umursamaz başkaldırısına; diğeri de mistisizmin kollarında kendini güvende hissetmenin tembelliğine açılıyor. Ülkedeki 90 kuşağına bakın, uhrevi dünyayı övenlerle “kaybedenler kulübü” üyeleri birlikte büyüdüler. Ama iktidarda olan taraf sonradan çoğaldı elbette. Kişisel fikrimi sorarsanız, arafta kalma halini o iki kapıyı da açmadan dimdik durarak savunmak gerek. İyiliğin özünü ancak kıyıda kalarak, kıyıya itilenleri savunarak bulabiliriz.

Birbirine açılıp kapanan öykülerle, birbirinin hayatına girip çıkan karakterle oldukça iyi çatılmış bir kitap ‘Kürar’… Bu yapısı, ‘söz’ünü de destekliyor doğrusu. Neler söyleyebilirsiniz?
Edebiyat dediğimiz böyle bir şey değil mi? Sözün iyi bir yapıyla söylenmesi…

‘Kürar’ı bir anlamda Azra’nın ve diğer karakterlerin büyüme hikâyesi olarak da anlamak mümkün geliyor bana. Bu karanlık dünyada büyürken, kötülüğe alışıyor muyuz?
Kötülüğe alışıyor ve kötüleşiyoruz. Aksi durumda, direndiğimizde biraz önce konuştuğumuz gibi kıyıda, azap içinde yaşıyoruz. Yine de herkesin bir ayağı çarkın içinde, kim ne kadar masum kalabilir ki? Hiç kimse, hiçbirimiz.

2.SOL 2.SAĞ

“Ayrılmak için can attığımız kasabalar gibi çocukluğumuz da: gittiğimiz yerlerde umduğumuzu bulamayınca gözümüzde tüten, dumanlı, puslu, küçük, pis kasabalarımız.” Yine aynı öyküden… “Çocukluğumuz. Düşman bir belleğin dumanlı sahnelerinden oluşan zaman makinem sık sık yörüngesinden çıkıp işte o kasabaya bırakır beni.” Çocukluk, bu kitabın pencerelerinden biri. Bu kitabın temalarından biri değil belki, ama kahramanlarınızın kökenleri itibariyle, taşra ve taşra hayatı bu çizdiğiniz dünyanın kötülüğüne nefes üfleyen bir unsur mu size göre?
Evet, tam da dediğiniz gibi. Kötülük ve mutsuzluk şehirleşmeyle başlamış, artmış bir şey değil. Şehirleşme sürecini talan ve betonlaşma sanan zihniyetler bir yandan durmadan köy ve kasaba hayatını yalancı bir nostalji duygusuyla övüyorlar. Zaten, nostalji dediğimiz yalandan ibaret. Tepki duyduğum şey bu, siz önceden ordaydınız ve ilişkiler kötüydü, o kötülüklerle birlikte şehirlere göçtünüz ya da çocuklarınızı şehirlerde kırsaldan taşıdığınız o kötülüklerle büyüttünüz, ikisi de birbirinin devamı. Eskiden her şey daha güzeldi, söylemi riyakârlıktan başka bir şey değil. Çocuklukla ilgili de aynı şey. Kime sorsanız çok güzel ve neşeli bir çocukluğu olmuş. Yalancı bir geçmiş yaratıyor herkes kendine. Herkesin çocukluğunun bu kadar güzel olduğu bir dünya neden rekabet ve haset dolu?

‘İyilik’ öyküsünün finalinde kedi, -bir metafor ise- beni sarsmayı başardı. : ) Kedi imgesi, bu kitabın metaforlarından biri mi?
Elbette “kedi” bir metafor. Tüm metaforlar gibi okuyan nereye çekerse oraya gidebilecek bir metafor.

“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor.” diyor kahramanınız. Bu anlattığınız dünyada ayakta kalmanın yolu yalnızlık mı?
Bu konuyu kısmen konuştuk aslında. Eklemek istediğim şeyler de var. Anlattığım dünya iletişimsizlikten insanların boğulduğu bir dünya. Yalnız ayakta kalmak “Atları da Vururlar”daki gibi bir şov olabilir ancak. Bencilliğin ve yalanın büyütüldüğü bir şov. “Yalnızlık” böyle bir şova denk düştüğü için bir değer olarak yüceltilmemeli bence. Ama şöyle diyebilirim, toplumun benimsediği ortak yargılara, yaşam tarzına kendi düşünce ve yaşam tarzıyla karşı koyabilecek; kıyıda kalmayı, başka bir deyişle de yalnız kalmayı göze almış güçlü insanlar birbirini incitmeden bir arada yaşayabilir ve ayakta kalabilir ancak.

3.SOL 3.SAĞ

Kitabınızın son öyküsü ‘Kürar’. Bu öykünün içeriğine bakarsak, kitap pek okuru rahatlatan, umut vaat eden bir biçimde bitmiyor. Karanlığı dağıtmadan okurunuzla vedalaşmanız, yazarlığınızla ilgili bir ipucu mu?
Hem benimle hem de yazarlığımla ilgili bir ipucu. Evet, durum budur, hiçbir şey bizi rahatlatmıyor ve umut vaat etmiyor. O zaman sanırım yazdıklarım da böyle olacak. Aksini yapmaya çalışmak benim için zorlama olur. Hem, kötülüğü, umutsuzluğu görmeyenlerin “iyi” olabileceğini düşünmüyorum. Bir de Ömer Erdem’in Kürar’la ilgili yazısında söylediği gibi, “Zehir temizler.”

Bize biraz kişisel geçmişinizden, yazarlık deneyimlerinizden söz edebilir misiniz?
Sıradan bir kişisel geçmişim var. Okullar, okullar, iş, geçim derdi… Yazarlık deneyimim okuduklarımdan ve kâğıt-kalem, klavye-bilgisayar ile yıllarca çırpınmamdan ibaret.

Neler üzerinde çalışıyorsunuz? Yayınlanacak yeni çalışmalarınız olacak mı?
Her zaman olduğu gibi birkaç yarım öykü bir de yıllardır yazılmak için sırasını bekleyen, kafamda dönüp duran bir uzun hikâye var.

IMG_1126

Kürar / Yazar: Melike Uzun / Türkçe Edebiyat / İletişim Yayınları / Editör: Levent Cantek / Kapak: Suat Aysu / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Berrin Tablacıoğlu / 1. baskı – 2014 / 92 Sayfa

Melike Uzun; 1975 yılında Eskişehir’de doğdu. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’ndan mezun.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.