‘Hepimiz yaralarımızı seviyoruz. Sanırım, savaştan eve yarasız dönenler kahramandan sayılmadığı için.’

 

“Melisa Kesmez, çok sevilen ve kısa sürede başarıya ulaşan Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz’in ardından Bazen Bahar ile yeniden okur karşısında. Arzuları, korkuları, sevinçleri, kırgınlıkları, umutları; yazları, kışları ve baharlarıyla bir çocuk, bir kadın, bir kuşak, Kesmez’in üslubunu korurken derinleşen incelikli anlatısıyla sesine kavuşuyor. Ağır anneanne yorganlarının, muzun en önemli yenilik olduğu yılbaşı gecelerimizin, sevgiliye yazılan gönderilmemiş mektupların, değişen şehirlerin ve özlenen çocukluk bahçelerinin, iç sızlatan dostlukların, yarım kalmışlıkların, yeniden başlangıçların; bizi biz yapan değerli ayrıntıların arasından tohumlanan hikâyeler. Hayat, bazen bahar…” Melisa Kesmez ile Bazen Bahar’ı konuştuk.

Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz ve Bazen Bahar… İlk kitabın ismi kitaptaki bir öyküden geliyordu. Şimdiyse kitap öykülerin isimlerinden herhangi birinin adını değil, bambaşka bir isim alıyor. İlk kitapta bir öykünün ismini kitaba isim yaparken diğerlerinden rol çalındığını düşünüp, bu kez bu rol çalma meselesinden kurtarmak mı istediniz bu kitaptaki öyküleri?
Aslında ilk kitabın adı da ikincisi gibi içindeki öykülerden bağımsız. Hiçbiriyle doğrudan bir benzerliği, bir alakası yok. Bir yayıneviyle paylaşmadan önce dosyama bir isim bulmam gerektiğinde, evvelden kenara köşeye attığım cümlelerin içinden çıktı. Üzerine çok da düşünmeden, öyküleri bir anda tam da hayalimdeki gibi toparladı. İkinci kitabın adını da aynı şekilde öyküler yan yana geldikten çok sonra buldum; kelimelerin arasında gezinirken Bazen Bahar ikilisinin her şeyi layıkıyla özetleyen bir başlık olduğuna karar verdim.

image

Kitabın ilk öyküsü Domates Tohumları kadınlar/anneler ve tohumlar arasındaki kadim benzerlik üzerinden ilerleyen bir öykü. Kadına da, doğaya da aynı oranda hoyrat davranılmasının altında da böyle bir ilişki mi yatıyor dersiniz?
Hoyratlık her ne kadar belli bir hedef gözetmese de, kadın ve doğa bu işten payını sizin dediğiniz gibi aynı şiddette alıyor. Kadınlık meselesine cinsiyetçi bir yerden, daha doğrusu erkeği dışlayan bir yerden bakmıyorum ama eril olanın sözünün geçtiği, dişil olanın da her fırsatta itilip kakıldığı, erkin savunmasız olanı tahakküm altına aldığı bir dünyada elbette kadınlığın, doğanın ve savunmasız olanın tarafında giriyorum mücadeleye. Ve doğa ve kadın arasındaki alakanın hayatın en kadim bilgilerinden biri olduğunu düşünüyorum. Elbette doğa, kadını da erkeği de kapsıyor. Ama ben “kurtlarla koşan kadınlar”a inanıyorum en çok. İnsanoğlunun terk ettiği kentleri saran sarmaşıklara, asfaltı çatlatan ayrıkotlarına ya da deresine sahip çıkıp şantiye basan kadınlara inanıyorum… Asırlık zeytini kesmeye eli varıp da yerine çok katlı bina dikenlere değil. Kadın haklarını kadınsız odalarda konuşan ya da sözde feminist ve bir o kadar entelektüel ama yaşadığı hayata bakınca erkekliğin üstünlüğüne inandığını her fırsatta açık eden abilereyse hiç inanmıyorum…

İlk kitabınız anneannenize, ikincisi ise annenize ithaf edilmiş. Sanıyorum bu az önceki soruda işaret ettiğim kadim ilişki sizin için oldukça mühim. Bir sonraki kitap da bir kadına mı ithaf edilecek dersiniz? Bu ithaf meselesi hakkında neler söylemek isterseniz?
İthaf meselesinin aslında o kadar da büyütülecek, üzerine konuşulacak bir tarafı yok. Ben insanı az biriyim, hayatımdaki herkesi bir minibüse sığdırıp kaçabilirim buradan, geride kimsede aklım kalmaz. Bu yüzden ilk iki kitabımı bu küçük dünyanın içinde yaklaşık yüzde 90’ımı oluşturan anneme ve anneanneme ithaf etmekten başka bir çarem yoktu. Çünkü yüzde 10’um karanlık madde. Yani ithaf listesinin sonuna geldik.

Oğuz Atay, Didem Madak, Sait Faik… Bazı öykülerde sahneyi netleştirmek veya kahramanların ruhunu daha net göstermek amacıyla bazı yazarların isimlerini anıyorsunuz sanıyorum, yanılıyor muyum? Bazı yazarlar hayatın gerçekliğini daha mı görünür kılıyor öykülerde?
Sanırım bu dediğinizde çok haklısınız. Hiç böyle düşünmemiştim ama ne kadar doğru. Bir karakter çizerken onun dış görünüşünü tarif ediyoruz falan ama onun iç dünyasını betimlerken doğrudan anlatmak yerine hayatın nesnelerini kullanıyoruz ve sanırım edebiyat en çok o an devreye giriyor. Oğuz Atay okuyan bir anne var ikinci kitapta mesela; o kadının ruhunu başka nasıl anlatabilirdim bilmiyorum ama galiba okurun ne demek istediğimi anlayacağına güveniyorum bunu yaparken. Aynı şey benim için müzik konusunda da geçerli; Zeki Müren dinliyor bir hala öykülerin birinde, eski bir sevgilinin kırık dökük bahçesinde Müzeyyen çalıyor. Bizden önce yazılmış eserler ve söylenmiş şarkılar, sıfırdan yaratmaya çabaladığımız kurmaca dünyanın mayasında var, ister istemez bir yerlerden sızıyor içeri ve evet sizin de dediğiniz gibi gerçekliği daha görünür kılıyor.


“Bir roman kahramanı mesela. Kitapta bir laf eder. Altı çizilecek cilalı cümlelerden değil ama, kendi halinde bir cümle. Bir tek sen cımbızlarsın onu kitabın kalabalığından. Sırf sana bir şey anlatır o cümle. Başka herkese susar.” Kurtarma Gemisi’nde geçen bu alıntıdan yola çıkarak sormak isterim: Siz okuru referans alıp altını çizebileceği cilalı cümleler mi yoksa herhangi bir cümlenin altının çizilebilirliğinin mi peşindesiniz? Herkesten ziyade, başka herkese susan cümleler mi yer alıyor öykülerinizde dersiniz?
Bir şeyin peşinde değilim dersem “hadi canım oradan” der misiniz? Ama bir hedefin peşine düşüp de yapabileceğim bir şey değil yazmak, planlar yapıp, stratejiler kurup oturmuyorum yazmaya.  Ama beri yandan “birden ilham geliyor, oturuyorum ve cümleler içimden ırmak gibi taşıyor” da değil. Eğer bir şeyin ardı sıra gidiyorsam illa, o bir duygu oluyor. Ve galiba o duyguyu betimleyen cümleler, okurun bir duygusuyla denk düşünce, kitabın kalabalığından cımbızlanıyor ve belki altı çiziliyor. Kitaplardaki altı çizilesi cümleler genel olarak, metinle onu okuyan kişi arasında özel bir ilişkinin sonucu bence; hepimiz bir cümlenin altını çizerken aslında kendimizi bulduğumuz, kendimizde açıklayamadığımız bir şeyin tarifini bulduğumuz yerin altını çiziyoruz. Ama yazarın derdi güzel söz söyleme sanatı olsa da, hedefi altı çizilesi cümleler inşa etmek olmamalı, ki bir yazarın aforizma üretme çabası bence hep sırıtıyor: sen o parlak buluşlarını istediğin kadar metne yedir, kalabalığın içinde parlayan bir kel gibi parlıyor aforizmaların. Onları çıkarınca da elimizde kupkuru bir şey kalıyor.

Bazen Bahar yarasını iyileştirmeye, yarasını belirlemeye, belki de yarasını daha da derinleştirmeye çalışan karakterlerin geçit töreni gibi görünebilecek öyküleri içeriyor. Bu anlamda alıntıladığınız Shakespeare cümlesini biraz değiştirerek size sormak isterim: Acaba bu yaraları hep ağır ağır iyileştiren nedir? Neden bu kadar ağırdan alıyor yaralar/yaralılar iyileşmeyi?
Yarayı ağır ağır iyileştiren biziz. Günün sonunda gerçekten iyileşmek diye bir şey var mı bilmiyorum ama gizliden gizliye o yarayı iyileşmesin diye kanırtıp duran da biziz. Bir arkadaşım bana “sen iyi olmak istemiyorsun” demişti. Duyduğumda beni üzse de, beni ne kadar iyi anladığını ve anlattığını fark etmiştim sonra. Bence herkes az çok böyle. Ne kadar söylensek de, hepimiz yaralarımızı gerçekten seviyoruz. Sanırım çarpışmış olmanın nişanesi oldukları için; savaştan eve yarasız dönenler kahramandan sayılmadığı için. Bir de yara iyileştiğinde serüven bitecek, bunu bildiğimiz için. Prens prensesi öpünce masal biter çünkü. “Sonsuza kadar mutlu yaşadılar” yalanından büyük yalan var mı?

image

Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz’de yer alan öyküler çok daha kısaydı Bazen Bahar’dakilerden. Elbette öykü kendi uzunluğunu kendisi belirler fakat sizin edebiyatınız açısından öykülerin uzayarak romana dönebileceğinden söz etmek ne derece doğru olur?
Sanırım roman, öykülerin uzayıp uzayıp vardıkları bir tür değil. Bana bu konuda çok soru geliyor, öyküde kendimi ispatlamışım da artık sıra roman yazmaya gelmiş gibi yaygın bir görüş var. Bence bu biraz öyküyü küçümseyen ve roman yazarını “usta” sayan bir bakış açısı. Edebiyattaki rotasını bu şekilde çizmiş yazarlar olabilir, yani işe “naif” öykülerle başlayıp en nihayetinde çok sayfalı romanlar yazmış ve okurun gözünde kıymeti artmış yazarlar olabilir; sonuçta bu çok kişisel bir yol ve herkes aynı zirveye dağın başka rotalarından ulaşabilir (romanı bir zirve tür olarak gördüğüm anlaşılmasın ki bence edebiyatın Everest’i şiirdir). Oysa benim için roman, daha çok sayfa yazmanın ötesinde belli bir karakterin -ya da daha fazla sayıda karakterin- kafasının içinde uzun süre geçirmek anlamına geliyor. Belki aylar, mevsimler, belki yıllar. Onun uyanıp yatakta doğrulduğunda odayı nasıl gördüğünü, yürürken ayak bileklerine binen ağırlığı hissedecek kadar uzun bir süre. Gittiği yerde yatıya kalmalı roman yazarı. Konar-göçer bir halde değil, daha çok yerleşir bir halde ilgilenmeli metinle. Kahramanının meselesini kendi meselesi sanacak kadar girmeli içine metnin. Ama bu öykü karakterlerinin daha “uçucu” ya da “mesafeli” oldukları anlamına gelmesin; öykü karakterleri de elbette aynı yoğunlukta belirebilirler yazarın aklında, yazar onlarla da yıllarını geçirebilir. Öykülerimde öyle karakterler var ki, tanıyorum onları, hiç görmedim ama nasıl koktuklarını bile biliyorum. Bir duyguyu uzun uzun işlemekle, kısa bir metne süzmenin bambaşka zorlukları var. Roman yazar mıyım bilmiyorum ama belki bir karakterle daha fazla zaman geçirmek isteyebilirim, sonuçta çıkan şey roman olursa, evet ben de bir roman yazarı sayılabilirim o gün. Asıl hayalim bir tiyatro oyunu yazmak, işin içine girdikçe bunun ne müthiş bir ustalık gerektirdiğini, çok ama çok çalışmam gerektiğini fark ediyorum, sahnenin matematiği beni çok ama çok heyecanlandırıyor. Yeni bir türde yazmayı öğrenmek şu an tek motivasyonum.

image

Bazen Bahar / Yazar: Melisa Kesmez / Sel Yayıncılık / Öykü / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Bilge Sancı / Kapak Tasarım ve Teknik Hazırlık: Gülay Tunç / 1. Baskı Kasım 2015 / 110 Sayfa

Melisa Kesmez, Eylül 1980’de İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. Bir dönem Londra’da yaşadı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve söyleşileri yayımlandı. Çeviriler yaptı. İstanbul’da yaşıyor. Keriman isimli bir kedisi var. Yazarın Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz (2014) adlı ilk öykü kitabı da Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.