“Kimse kendini sosyologların ya da bilimadamlarının tanımladığı şekilde tanımlamıyor.”

 

“Benim hikâyem burada başlamıyor. Bu şehirle ilintili bir çocukluk anımı anlatamam kimseye. Tökezleyip düşmelerin hatırlandığı eski boş arsaları, elmaşekerlerinin alındığı bir bakkal dükkânını, söğüt ağaçlarının gölgesinde soğuk şerbetlerin terli terli içildiği bahçeli bir evi, herkesin herkesi tanıdığı ara sokakları, o sokakların köşe başlarında oyunlarla geliveren ilk aşk sancılarını…” Menekşe Toprak’ın ilk romanı Temmuz Çocukları bu satırlarla başlıyor. Daha önce Valizdeki Mektup ve Hangi Dildedir Aşk adlı iki öykü kitabı yayımlayan Menekşe Toprak, romanında göç yaşamış bir ailenin üç kuşağının, Almanya ve Ankara’daki yaşantılarını, iç içe geçmiş öykülerini anlatıyor.

Sevgili Menekşe, Valizdeki Mektup ve Hangi Dildedir Aşk adlı öykü kitaplarından sonra, Temmuz Çocukları adlı bir roman yayımladın. Öykülerindeki bazı izlekler bu romanda yeniden karşımıza çıkıyor.
Yazarların genelde temel birkaç meselesi olduğunu düşünüyorum, severek okuduğum yazarlarda en azından, bunu görüyorum. Yazarlar kendilerini meşgul eden şeyler üzerinde enine boyuna düşündükleri için, arka planı sağlam, inandırıcı ve samimi hikâyeler çıkarabiliyorlar. Beni meşgul eden konular ise göç, yurt, yurtsuzluk, kimlik ve insanın karanlığı… Aslında geriye dönüp baktığımda öykülerimde bunlar etrafında dönüp dolaştığımı görüyorum. Ama ilk öykülerimi yazarken bunların çok da farkında değildim. Bu romanla tüm bu meselelerin kaynağına indiğimi yeni fark ediyorum. Hikâyelerime hâkim olan duygunun tam adını koydum sanırım Temmuz Çocukları’nda.

Türkiye’den Almanya’ya göç olgusu edebiyatta genellikle ya Türkiye’den giden insanların Almanya’da yaşadıkları ya da çok az da olsa oradan buraya gelişleri, burada uyum sağlayamamaları ekseninde ele alındı. Oysa Temmuz Çocukları’nda başka birçok durum var. Örneğin kendileri Türkiye’de kalıp, anne babaları Avrupa’da yaşayan, anneannelerine, dedelerine bırakılan, teslim edilen çocuklar. Kitabın ismi de buradan geliyor ya, belki bu konu daha önce edebiyatta pek ele alınmadı. Bir tek, Nursel Duruel’in “Geyikler, Annem ve Almanya” öyküsünü hatırlıyorum.
İlk öykü kitabım Valizdeki Mektup’ta, “Yokuştaki Kız” adlı öykümde kısmen böyle bir çocuğu anlatmıştım. Ama bildiğim kadarıyla “Temmuz Çocukları” adını verdiğim bu çocuklar başka da pek ele alınmadı, evet. Az buçuk bu literatürü tanıdığımı düşünerek söylüyorum bunu, yanılıyor da olabilirim. Bir yandan da, böyle bir örnek mevcut olsa, bu romanı yazarken çekinceli davranır mıydım, bilmiyorum. Belki bir şeyi tekrarlıyormuşum ya da taklit ediyormuşum duygusuna kapılırdım. Ama yine de bu benim çok sahiplendiğim bir konuydu, başka bir örneği de olsa, herhalde bildiğim gibi yine böyle anlatırdım.

MENEKŞE.TOPRAK1

Hüzünlü bir hikâye ve anlatım…
Haklısın, senin gibi romanın hüzünlü olduğunu söyleyen çok. Benim anlatımımdaki temel izlek belki de hüznün kendisi. Hüznü kayıp duygusuyla açıklayabiliyorum. Çocukluktan beri bende var olan bir duygu bu. Bunun bir kısmı babamın genlerinden bana miras kalmışsa, eminim büyük bir kısmı da çocukluğumdan beri yaşadığım göçerlikten kaynaklanıyordur. Sadece Almanya’ya göçle açıklayamam bunu, ailemin kökeninden gelen başka bir göçmenlik daha var: Atalarımız bir zamanlar Sivas’tan Kayseri’ye göç etmişler. Bu yüzden bizler tipik bir Kayserili kültürüyle büyümedik. Kayseri’de biraz eğreti ve yabancı… Ailelerimizin yaşadıklarını ve hafızalarını istesek de istemesek de devralıyoruz.

Aslında kitapta iç içe geçmiş çeşitli öyküler var. Mesela Almanya’daki baba Türkiye içindeki kendi göç öyküsünü de sürekli düşünüyor. Günümüzde, Almanya’da ve ona paralel olarak Ankara’da geçen bir öykü var. Belki de göç arka planı derinliklerine nüfuz etmiş bir kadın olan Aysu var. Gerçi bu arka plan zaman zaman kendini hissettirse de, yine de Aysu’nun bugünkü yaşantısı var. Bu kitap kendi başına bir göçmen edebiyatı örneği sayılmaz bence. Ne dersin?
Ankara’daki Aysu’nun hikâyesini, büyük kentte aşk ve mutluluk arayışı içinde olan ama bunu bulmakta zorlanan bir kadının hikâyesi olarak da okuyabilirsin. Ama Aysu aynı zamanda hem duygusal hem de bir mekânsal olarak tam bir yere yerleşememiş bir göçmen de. Göç bu romanda biraz da arka fon rolüne sahip.

Bana göre her göçmenin kendine özgü kişisel bir hikâyesi var. Çok farklı nedenlere dayanan göç halleri mevcut: beyin göçü, emek göçü, eğitim amaçlı göç vs. Almanya’da ilk kuşak Türkiyeli göçmenlerin Almanya serüvenini anlatan çok sayıda biyografi yayımlandı. Bu biyografileri okuduğunuzda her bireyin göç serüveninin apayrı nedenlere dayandığını anlıyorsunuz. Evet, göç temelde insanların işsizliğine, yoksulluğuna dayanıyor ama yine de herkesin hikâyesi biricik. Bunları aslında Türkiye’nin doğusundan ya da kırsalından İstanbul’a veya diğer büyük kentlere göç edenlerin hikâyesi gibi de okuyabilirsiniz. Ama sonucu farklı. Ayrıca edebiyatçı ne sosyologdur ne de psikolog. Kitleleri etkilemiş elli yıllık bir toplumsal olayı anlatıyor gibi görünüyorsunuz belki. Ama edebiyatın diliyle, bireyi, tüm çelişkileriyle, yaşadığı ortamın atmosferiyle yani onun o biricik hikâyesini sahiplenerek anlatabilmelisiniz.

Biz onlara “göçmen” şu ya da bu isimler takıyoruz, ama onlar bunları “ben” olarak yaşıyorlar.
Evet, “Ben” olarak yaşıyorlar. Kimse kendini sosyologların ya da bilim adamlarının tanımladığı şekilde tanımlamıyor. O tanımlarla yaşamıyor insanlar. Bu romanda üç kuşak göçmenin hikâyesini anlatıyorum ama benim için önemli olan her bir bireyin göçle ne hale geldiğiydi.

Buradan kitabın “ben” anlatıcısına geçebiliriz. Kitabın iki düzlemi var: Birisi “ben” anlatıcının, defterleri, diğeri de bugünde kitabın öyküsünün geçtiği düzlem; bu ikinci düzlemin de kendi içinde katmanları var, daha sonra bu düzlemler okurun zihninde bir bütünlük kazanıyorlar. Buradan yola çıkarak, kitabın ne kadar otobiyografik olduğu sorusu ortaya çıkıyor.
Şunu söyleyeyim, bu hayatı yaşamamış olsaydım bu kitabı yazmazdım. Birincisi bu. Aysu’nun defterinde “ben” anlatıcı perspektifiyle kurulmuş hikâyelerdeki sesi ve duygu, benim sesim ve duygum. Hatta “ben” anlatıcı bölümleri, henüz Ankara yıllarımda kimselerin yazdığımdan haberdar olmadığı zamanlarda kaleme almıştım. Romanın otobiyografik tarafı bu. Ama sonra Berlin’de yaşamaya başladım. Uzun yıllar radyo gazetecisi olarak çalıştım. Mesleğim dolayısıyla insanlarla bire bir konuşma, onların dünyasına girme şansım oldu. Yani Ankara’da yaşıyor olsam, bu romanın Klaus, Süheyla gibi kahramanları, böyle bir kurguyla yazılamazdı. Hatta Berlin’e gitmemiş olsam, Ankara’nın o değişen yüzünü de belki çok fazla fark edemezdim. Çünkü Ankara hızla değişmeye başlamıştı ve ben kente her geldiğimde bunu çok sert ve acıtıcı bir şekilde görüyordum. Yani Ankara da topyekûn bir göç yaşıyordu. Kent göç halindeydi.

MENEKŞE.TOPRAK2 MENEKŞE.TOPRAK3

Aslında Ankara da roman kişilerinden biri diyebilir miyiz? “Ankara da bir ‘Temmuz çocuğu’ mu?” diye sormuştum Facebook’ta. Göç öyküleri de genellikle Anadolu’daki bir kent ve İstanbul üzerinden anlatıldı. Ankara gibi ikinci bir büyük kent pek gündeme gelmedi.
Haklısın, Ankara Türk edebiyatında fazla işlenmiyor ama yine de Barış Bıçakçı gibi Ankara’yı çok iyi anlatan kimi Ankaralı yazarların hakkını teslim edelim. Ankara, uzun bir zaman kahramanımdı. İlk tanıştığımda nefret ettiğim ama sonradan âşık olduğum bir kentti. Bu yüzden Ankara’yı yazmam gerekiyordu. Hatta Ankara’yı çok bile isteye koydum romana, çünkü Ankara’yla birlikte Türkiye de 1990’lı yıllardan itibaren topyekûn değişime uğramaya başlamıştı. Sadece kent yapısı değil, yaşam biçimi, dostluklar, karşılaşmalar… İnsanların hayatına cep telefonları, internet gibi yeni teknolojiler girdi. Yavaştık, hızlanmaya başladık. Ama yine de İstanbul’la karşılaştırıldığında Ankara bu yavaşlığını korumaya devam ediyor sanki. Şehrin hâlâ evcil bir yanı var. İnsanlar mesela birbirlerini eve, çaya davet ediyor.

İstanbul’da da vardı o bir zamanlar. İnsanlar İstanbul’u hep şu anki, değişmiş haliyle gördükleri için hep böyle olduğunu zannediyorlar. O süreçleri biz de yaşadık aslında.
Muhtemelen. Ben Ankara’nın o halini yaşadım. O yüzden bu romanda beş ana karakter varsa, altıncısı da Ankara.

İletişim araçlarından söz açılmışken, kitapta sürekli çalan bir telefon imgesi var. İnsanlar sürekli birbirlerine ulaşmaya çalışıyorlar. Mesela birbirine ulaşmaya çalışan iki eski sevgili… (O aşk hikâyesine sonra değineceğim.) Bugün cep telefonunun, internetin, Facebook’un olduğu bir dünyada yine böyle bir hikâye yaşanabilir miydi?
Bence yaşanabilir. Çünkü romanda çalan ve açılmayan telefonlar, insanların niyetini simgeliyor. Aysu’nun tavrından yola çıkarak açıklayayım bunu: Aysu’nun telefonu çalıyor, ablası tarafından arandığını da biliyor. Ama açmıyor telefonu, çünkü ablasının sorunları, söyleyecekleriyle huzurunun kaçmasını istemiyor. Birbirimize çok hızlı ulaştığımızı zannettiğimiz bugünkü iletişim ortamında da bu böyle yaşanırdı sanırım. Hatta, hızlı ve kolay iletişim araçları birbirimize ulaşma isteğini daha da azalttı diyebilirim.

Romanın girişine, “Cep telefonlarının ve internetin yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı bir zamanda…” şeklinde bir not düşmüştüm. Metin Celal romanı değerlendirirken, bu zaman tespitini yapmamış olsam da anlattığım hikâyede bir değişiklik olmayacağı şeklinde doğru bir tespitte bulunmuştu. Bu notla zamanı belgelemek istedim. Roman 90’lı yılların sonunda geçiyor. Yeni kent, yeni iletişim dolayısıyla yeni yaşam biçimlerinin tam eşiğinde durduğumuz bir zaman dilimi. Çalan ve sürekli kaçırılan telefonlar biraz bu eşik halinin simgesi. Romandaki ailenin ruh halini, birbirleriyle olan ilişkilerini telefonla olan ilişkileriyle de açığa çıkarmak istedim. Mesela anne Şükriye Hanım, bir yıldır başka bir kentte yaşayan oğlunun evde çalmakta olan telefonu açmasını, onun hâlâ o evde, kendileriyle birlikte yaşadığını kanıtlamasını istiyor. Oğlu ise “ben bu evde misafirim” dercesine telefonu açmıyor. Aidiyet talebi ve reddi yani. Ama telefon, romanın kurgusu için de önemli. Bir gerilim varsa romanda, bunu biraz da bu çalan ve açılmayan telefonlar aracılığıyla sağlamaya çalıştım.

Yeniden kitabın düzlemlerine ve kahramanlarına dönersek, Türkiye’den geldikleri günü yıllar sonra hâlâ yaşayan, yani hâlâ o dünyada yaşayan bir kuşak var. Bir de Alman olmuş, Almanya’ya uyum sağlamış kuşak var. Bir de 68’li Alman var. Biraz bu Alman’ı sormak istiyorum. Karşısına çıkan bir aşkın üstüne gitmeye cesaret etmiyor. Aslında kafalardaki 68’li imgesine göre, bu adamın çok farklı davranması beklenir. Geçmişte mi kalmış 68 onun için?
Klaus için o dönem geçmişte kalmış, evet. Ama aslında aşk ilişkilerini çok fazla politize etmenin anlamlı olmadığını düşünüyorum. Gönül işinin, hormonlarımızın ne kadar politikayla ilişkisi var, bilmiyorum.

Süheyla’yla aşk yaşamış 68 kuşağında bir Almanı seçmenin çok farklı nedenleri var. Öncelikle Klaus figürüyle Almanya’nın entelektüel, sol orta sınıfının göçmene bakışını anlamaya çalıştım. Egemen üst kültürün ötekiyle olan ilişkisini, içindeki yabancıya karşı olan korkularını anlatmaya değer buluyorum. Mesela çağdaş Alman edebiyatına baktığınızda, elli yıllık göç tarihine rağmen bir göçmenin hikâyesine, içinde bir göçmenin geçtiği bir edebiyat eserine çok ender rastlarsınız. Göçmen kökenli yazarlardan, sinemacılardan söz etmiyorum. Filmlerinde de yok. Rainer Werner Fassbinder dışında sinemada o ülkede yabancı hiç yokmuş gibi davranıldı çok uzun bir süre. Klaus, biraz da yabancıyla karşılaşan bu kültürün bir simgesi. Süheyla’yla olan ilişkisini yıllar önce, tam da yabancıya, ötekine olan korkusu ve uzaklığı yüzünden bitirmiş.

Klaus gibi bir adamın romanda önemli bir yere sahip olmasının diğer bir nedeni ise 68 kuşağına, dolayısıyla Alman tarihine olan merakım. Alman 68 kuşağı Hitler rejimini yaşamış kendinden bir önceki kuşağı reddetme, onu yargılama şeklinde doğdu. Yani anne babalarına “Siz ne yaptınız? Böyle bir rejime nasıl destek verdiniz?” diyen bir kuşak bu. Almanya’daki 68 kuşağının temel düşün yapısı buna dayanıyordu: Anne babaya hesap sorma.

MENEKŞE.TOPRAK6

Geçmişteki yaşantılarımı, ilişki içinde olduğum, tanıdığım insanları, Almanları, Avrupa’da yaşayan Türk ailelerini, onların günlük hayat ayrıntılarını, çocuklarıyla olan ilişkilerini, çocuklar arasındaki davranış farklarını vb. düşündüğümde bu roman bana çok gerçekçi, şimdiye kadar işlenmemiş bir şekilde gerçekçi ve iyi geldi. Genelde onlar kendilerini anlatırlar ve bir biçimde bir taraf ağır basar; yani mesela o ailede uyum sağlamış Aziz’in bakış açısından yazılır bu kitaplar, ya da Süheyla’nın bakış açısından. Şimdi burada Aysu, o dünyayı tanıyan ama Türkiye’de yaşayan, Türkiye’deki hayata da eleştirel bakabilen bir karakter. O bakış açısı şimdiye kadar eksikti bence. İki tarafa da eleştirel bakabilen bakış açısı.
Öncelikle iyi bir okur olduğumu düşünüyorum. Kendi edebiyatımı konumlandırmak ve değerlendirmek gibi olmasın ama iyi edebiyat benim gözümde şablon figürler yaratmadan, insanların çelişkilerini, gelgitli ruh hallerini anlatabilen edebiyattır. Bu yüzden romandaki insanlarımın inandırıcı olmalarına özen gösterdim, yaşadıkları ortamı, atmosferi gerçekçi bir şekilde resmetmeyi denedim. İki ülkeyi de az buçuk tanıyor olmam önemli bir avantaj tabii ki. Aysu ve diğer figürler bu bilginin bir ürünü. Aysu aslında Ankara’da mutsuz bir kadın. Ama mutsuzluğunun nedenlerini biliyor. Bir yandan, ilk kez on beş yaşında geldiğinde ıraksadığı ama sevmeye başladığı, kurallarını, gizli baskıcı yanlarını bildiği bir ülkede yaşıyor. Ama bir de onun bugününü etkilemeye devam eden bir geçmişi var. Bu geçmişin içinde, ona soğuk ve itici gelen Almanya, ailesi ve ablasının trajedisi var. Aysu eşikte duran kişilerden biri ama yine de sağlıklı bir bakış geliştirmiş. Bu bakış Aysu’yu mutlu etmiyor ama onun hayatta tutunmasını sağlıyor.

Süheyla’ya dönersek: Süheyla isyan mı ediyor; romanın devrimci karakteri Süheyla mı? Yoksa başka bir yol mu bilemiyor?
Süheyla aslında hem ailesinin dayattığı yaşam biçiminden kurtulma yollarını bilmiyor ama hem de gözü kara bir kadın. Başkaldırısı iki kültür arasında sıkışmış ve çaresiz kalmış bir kadının başkaldırısı. Kendini kabul ettirmeyi bilmiyor. Asıl trajedisi de bu, bundan kaynaklı. İlk kuşak göçmen ailelerin Almanya’ya dair bütün korkularını üzerinde denedikleri ikinci kuşağın bir üyesi Süheyla. Kardeşi Aysu gibi iyi eğitim almamış, ergen yaşta Almanya’daki ailesinin yanına götürülmüş, genç yaşta zorla evlendirilmiş. Süheyla’nın belki en devrimci olduğu an, on beş yıl önce Klaus’a âşık olduğu an. Ama sevdiği adamdan beklediği dayanışmayı bulamaz. Yüzüstü bırakılır.

Temmuz Çocukları romanı yayımlandıktan birkaç ay sonra, Almanya’da bu ikinci kuşak göçmenleri anlatan bir kitap basıldı. Tam da Süheyla ve Aysu gibi insanlarla yapılmış bir söyleşi kitabı bu. Söyleşiye katılan pek çok kişi travmalarından söz ediyor. Artık kırklarına varmış, çoluk çocuk sahibi insanlar bunlar. Birikmiş ve bastırılmış sorunları hastalık halinde patlak vermeye başlamış. Dile gelmeyen sorunlar, dışarıya akıtılmamış yaradaki irin gibidir. Tedavi edilmediğinde yara büyür, gövdeye yayılır. Süheyla’nın durumu da bu. Böyle bakıldığında Aysu daha güçlü ve şanslı. Ailesinden uzakta yaşamış ama baskıdan da kurtulmuş. Mutluluğu ya da iç dengeyi bulma yollarını arıyor.

Peki, Temmuz Çocukları’ndan sonra neler yazıyorsun, yazmayı düşünüyorsun?
Konuşmamızın başında da söylediğim gibi Temmuz Çocukları’yla değişik karakterler aracılığıyla etrafında dönüp dolaştığım meselelerin üstüne gitmeyi denedim. Bu konulardan biri yurtsuzluk ve göçün insan üzerinde yarattığı travmaydı, diğeri ise bizlere dayatılan kimlik. Bir insan pek çok kimliğe aynı anda sahip olabilir. Alevi, Kürt, Türk olabilir ama aynı anda eşcinsel, nihilist, dindar vs. de olabilir. Ama bunları birer elbise gibi üzerinde taşımayabilir de. Şimdilerde, etnik kimlik tanımlamaları karşısında bocalayan bir kadının hikâyesini, çağımızda gittikçe imkânsızlaşan aşk arayışı eşliğinde anlatmayı deniyorum. Şöyle diyelim kısaca: Temmuz Çocukları’ndaki babanın ruh halini, otuzların ortasındaki bir kadının omuzlarına yüklüyorum.

Menekşe Toprak; Kayseri doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini Köln ve Ankara’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre Ankara ve Berlin’de bankacı olarak çalıştı. 2002’den bu yana Berlin ve İstanbul’da radyo gazeteciliği ve çevirmenlik yapıyor. Menekşe Toprak’ın öyküleri kitap-lık, Notos, Özgür Edebiyat gibi dergilerde yayımlandı; Kadın Öykülerinde İstanbul, Kadın Öykülerinde Ankara ve Kadın Öykülerinde Avrupa adlı antolojilerde yer aldı. Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrilen bazı öyküleri de bu dillerdeki edebiyat dergileri ve öykü antolojilerinde yer aldı. Kitapları: Valizdeki Mektup (Öykü, YKY 2007), Hangi Dildedir Aşk (Öykü, YKY 2009) Temuz Çocukları (Roman, YKY 2011) Web sitesi: meneksetoprak.com

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.