‘İç savaş olan bir ülkede ne yaparsanız yapın total bir mutluluk mümkün değil.’

 

“Meriç Demiray, özlemle anılan günlerin, kırılan kalplerin, yarım kalan hikâyelerin, başarısızlıkların, belkilerin, keşkelerin, bütün görkemiyle geçmişin bugünün içinde nasıl filizlenip boy vermeye devam ettiğini çarpıcı örneklerle anlatıyor. Barlardan kumsallara, apartman bloklarından arsalara, göletlerden denizlere uzanan, sokakla ve müzikle harmanlanan öyküler…” Meriç Demiray ile Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım’dan hareketle ‘hayatını’, kitaptaki öyküleri ve öyküler arasında kılcal damar görevi gören Gezi Parkı’nı konuştuk.

Kitabın ismi meselesi üzerine çok düşünürüm. Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım da kitaptaki bir öyküden alıyor ismini, hepsinden bağımsız yeni bir noktadan değil. Bu öykünün kitabın geneline yayılmış bir atmosfer açısından bütünleyici olduğunu düşünebilir miyiz?
Bu öykü olmasa diğerlerinin eksik kalacağını ya da tamamlanmamış sayılabileceğini hissediyorum. Bu anlamda tespitiniz doğru. Noktası konulmamış, yüklemine karar verilmemiş cümleler gibi olurlardı.  Öykünün ismini kitaba vermemin bir diğer sebebi de kişisel deneyimlerimin ve hayatla ilgili düşüncelerimin metinlerin içinde sıkça yer almış olması. İçinde ‘hayatım’ geçen bir kitap adı doğru olur diye düşündüm.


Kitapta birçok öyküde karşımıza çıkan ortak iki mesele var: Kentli orta sınıfın hayatta kalma, dahası yalnızlıkla başa çıkma savaşı ve “Kürt meselesi”. Bu konuların neredeyse her öyküde karşımıza çıkması, sizin de aynı kaygıları taşıyor ve aynı hassasiyeti gösteriyor olmanızın bir işareti sanırım, yanılıyor muyum?
Bu iki temayı öykülerin içine koymak için özellikle bir çaba göstermedim. Aslına bakarsanız köken olarak ne kentli orta sınıfım ne de kürdüm. Ama bu iki meselenin benim ve kuşağımın hayatını ciddi şekilde belirlediğini tereddütsüz söyleyebilirim. Biz kabul etsek de etmesek de ağır iç savaş şartlarında büyüdük, yaşadık. Görmezlikten geldiğimiz müddetçe de savaşın etkilerinden muaf olmuyoruz ve kanımızda bir zehir gibi dolaşan hayata ve insana karşı güvensizlik, kentli orta sınıf olmak, iç savaşın yaşandığı bir ülkede olmak, yalnız ve mutsuz olmak… Tüm bunların güçlü bir zincirin halkaları gibi birbirini etkilediğini ve birbirine sıkı sıkıya tutunduğunu, beslediğini bugün her dönemden daha açık, berrak görebiliyoruz. Ve evet, bu ülkede yaşamdan beslenen öyküler yazmak istediğimizde, gerçeklik ve samimiyet gibi kişisel iddialarla yola çıktığımızda bu iki temadan kaçmanın çok mümkün olmayacağını düşünüyorum.

Kitabın daha ilk öyküsü Bir Kadın Vardı’nın girişinde anlatıcının başka kitapların başka öykülerinden farklı bir cümle kurduğuna, anlatıyı Yeşilçam’dan koparıp günümüze taşıdığına şahit oluyoruz: “Kasabamıza yeni atanan savcının karısıydı. Filmlerdeki kadar güzel değildi ve ben de çocuk aklımla ona âşık olmamıştım.” O filmler ve kitapların belli başlı klişeleri artık geçmişte mi kaldı sizce?
Klişeleri küçümsememek lazım. Hayatla ilgili güçlü, temel tespitlerdir ve bu yüzden uzun zaman kullanımda kalırlar. Yeni ve daha gerçekçi öykülemelerle tekrar tekrar hayat bulurlar. “Kasabaya gelen güzel, gizemli kadın” da bunlardan biri, her çağda karşılığı vardır, iş ki onu güne göre anlatabilelim. Öyküde benim göndermem Tornatore sinemasına, “Malena” ve “Cennet Sineması” filmlerine özellikle. O tarz romantik öykülemelerin ömrü doldu, çünkü en azından öyle bir kasaba kalmadı. Bugünkü kasabaları kasaba halkının dayanışması üzerinden anlatmak çok zor. Taşrayı anlatırken -Nuri Bilge Ceylan sinemasındaki gibi- yalnızlık, güvensizlik ve kurnazlığı ön plana koymak bugün daha doğru.

IMG_4700

Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım adlı öyküdeki kahramanın yaşadığı şehirler, okuduğu üniversite bölümü, işi ve diğer hususlar ile kitabın başlangıç kısmında yer alan biyografinizi yan yana koyduğumuzda aynı rotada ilerlediğini fark ediyoruz. Bu öykü için otobiyografik bir kurguya sahip olduğu çıkarımını yapmak ne derece doğru olur? İskeletini sizin hayatınızdan alıyor olabilir mi?
Evet, birçok öyküde kendi hayatımı, hayata bakışımı kullandım. Bunu birkaç sebeple yaptım. İlki 40 yaşıma geldiğim şu günlerde kendim için bir derleme toparlama yapmak, yaşadığım dostlukları, aşkları, ailecek uğradığımız haksızlıkları kişisel tarihime hatta biraz da kamusal alana not düşmek, onlarla vedalaşmak, bu zamana kadar biriktirdiğim öyküleri kafamın içinden çıkarıp yenilerine yer açmak  -ki beni o anlamda yüzde yüz mutlu etti bu deneyim. İkincisi edebiyatın denizine ayak parmağımı değdirirken biraz daha bildiğim yerlerde, hâkim olduğum, konuşabileceğim yerlerde gezme isteğiydi. Bu konuda da doğru karar verdiğimi düşünüyorum. Kendi gerçekliğimin zaman zaman kurguyla buluşması, ayrılması, sonra yeniden buluşması… Bu heyecan verici ve ileride tekrarlamak istediğim bir deneyim oldu.

“İyi hikâyeler anlatmak için çıkmıştım ama geldiğim noktada yönetmenler, yapımcılar, kanal yöneticileri ve danışmanlardan müteşekkil bir topluluğun mayınlarına basmadan yürümeye çalışan bir cambaza dönüşmüştüm,” diyor kitaba adını veren öykünün kahramanı. Durduğu yer ile popüler kültürün veya hiyerarşinin tehlikeli sularına dalmak arasında kalan bu kahraman çıkışı nerede arıyor sonunda?
Evet, senarist olarak bunu yaşadık, yaşıyoruz ve öyküdeki –bana benzeyen- kahraman da bu sorgulamaları yaşıyor. Dizi süreleri uzadıkça özgünlüğümüzü kaybetmek, yaptığımız işi –tüm geceye yayıldığı için- herkesin onayından geçirmek zorunda kalıyoruz. Bu ‘sürekli uzlaşma’ durumu işleri sıradanlaştırıyor (çünkü kalabalık ortalamada ve vasatta uzlaşır), biz yaratıcıları da psikolojik olarak darmadağın ediyor.

Kahramanımıza çıkışı ölmek üzere olan çocukluk aşkı gösteriyor: “Kendi öykülerini anlat,” diyor. Ben de öyle yaptım ve bu kitap çıktı.

Sami Bey adlı öykü çok katmanlı ve çok kahramanlı bir iskelete sahip. Fakat kahramanların tümü benzersiz kırılmalar yaşaması bakımından önemli bir ortaklık taşıyorlar öykü boyunca. Sami Bey adlı öykü ekseninde kitaptaki tüm öykülerde hayatın ve insanların kırılmakta olan fay hatlarına odaklandığınızı söylesem, bu konuda bana katılır mısınız?
Katılırım, aslında dramanın doğasında aşağı yukarı bu kırılmaların bulunduğunu, bulunması gerektiğini de iddia ederim. Benim kahramanlarım, -yazıp bitirince fark ettim ki- içinde bulundukları zor durumlara ferahlatıcı çözümler bulan, umuda yürüyen kahramanlar olmuş. Sami Bey’in kendisi bunun tek istisnası ama onun için de bulduğu çözüm bir tür kurtuluş. Öykülerin ortak özelliği hepsinin kurtuluş öyküleri olması.


Aynı öyküde Gezi Parkı Direnişi de kahramanları birbirine bağlayan kalın bir halat görevi görüyor. Öyküdeki canlı atmosfer, hiç kuşkusuz, yazarının hayatından da izler taşıyor kanaatindeyim. Çünkü benzer biçimde birkaç öyküde daha rastlıyoruz Gezi Parkı Direnişi’ne. Peki, Gezi Parkı Direnişi sizin hayatınızın nasıl bir dönemine denk geldi ve nasıl kırılmalara sebep olarak bu öykülere sızdı?
Gezi Parkı’na girilirken, yani bir Cumartesi günü öğlen saat 2’de, ben oradaydım ve bu tarihi ana tanıklık ettiğim için kendimi hep çok şanslı hissettim, hissedeceğim. Bundan yüzyıl sonra yeni, demokratik, insan haklarına saygılı Türkiye’nin doğuş günü olarak hatırlanacaktır o gün. Gençler Gezi Parkı’nda çok güçlü bir demokratik tasavvuru bu ülkenin gündemine oturttu, yaklaşık 15 milyon kişiyi sokağa döktü. Bir kere Gezi Parkı’nın küçümsenmesine, ‘oldu bitti, bak şimdi kimse yok ortada’ olarak okunmasına asla izin vermemeliyiz. Bugün çektiğimiz sıkıntılar iktidarın bu ‘mavi gözlü dev’in yaklaştığını görmesinden, bu gelişe iç savaş çıkararak önlem almasından ve bu şekilde Kürt ve Türk muhalefetinin kavuşmasını ‘bir süre daha’ ve ‘çaresizce’ ertelemeye çalışmasından başka bir şey değil.  Nereye gittiğini bilen kurgu kahramanlar gibi, muhalefet olarak zor bir dönemden geçiyoruz ama nereye gittiğimizi bildiğimiz için güçlüyüz.

Son dönemde nostalji biçim değiştirerek hayatımıza girmeye çalışıyor her köşeden. Bu doğrultuda, kitaptan bir bölümü size soru olarak yöneltmek isterim izninizle: “Sahi, eski günler gerçekten güzel miydi? Yoksa kafamızda eskiyi stilize eden, çiçeklendiren, derleyen toplayan, o yaşlı kadına kırmızı ruj süren, abartılı makyajlar yapan ve bize yeniden sunan bir menajer mi yaşamakta idi?”
Evet geçmişi düşünürken, geçmişin içinde gezerken ve o günlerin daha güzel olduğu duygusuyla yaşarken hep bu soru gelir aklıma. Gerçekten daha mı güzeldi, yoksa zihin zaman geçtikçe kötüyü, sıkıcı olanı unutuyor mu? İki hipotezin de bir yerde doğru olduğunu, ama geldiğim noktada ‘olgunluk’ denen şeyin geçmiş ve gelecek yerine bugünde yaşamanın idraki ve infazı olduğunu düşünmekteyim.

IMG_4698

Söyleşinin kapanışını umutlu yapmak isterdim fakat kitaptan şu alıntı buna izin vermedi kanımca: “Bu ülkede mutlu olamayacağımızı biliyorduk. Tüm bunlar yakınımızda yaşandığı için değil, ses çıkaramadığımız için, müdahil olamadığımız için, üç kuruşluk yaşamı; yaşamın her dakikasını, ölümü göze alamayacak kadar çok ama çok sevdiğimiz için.” Gerçekten bu kadar kötü mü gidişat, hiç mutlu olamayacağımızı mı düşünüyoruz sahiden?
Aslında burada daha çok ülkeden bağımsız bir mutluluğun olmadığını anlatmaya çalıştım. Karakterler günlerce kapalı bir evde sevişiyorlar ama hayat küçük bir televizyonun içinden sızarak onları buluyor. Ben de en başa dönerek bitireyim: İç savaş olan bir ülkede ne yaparsanız yapın total bir mutluluk mümkün değil. Sadece ölerek, bir bombanın hedefi olarak ya da bir yakınınızı kaybederek değil, savaş ekonomiyle, politikayla, vicdanla, mutlaka bir yerden yakalar sizi, etkiler.

Gelecekte mutlu olacağımızı düşünüyorum bu arada, kuyruğu dik tutmak adına da değil, hayatına karışılmasına asla izin vermeyecek olan bir kuşağın sessiz ama gümbür gümbür gelişini gördüğüm için, onların iradesine güvendiğim için. İnsanlar kendi hayatlarına ancak kendilerinin sahip çıkabileceklerini -biraz da acı deneyimlerle- kavramaya başladıkları için. Sorunlar hep olacak ama bu ülke temel insani standartlara mutlaka ulaşacaktır.

Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım / Yazar: Meriç Demiray / Sel Yayıncılık / Öykü / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Bilge Sancı / Kapak Tasarım ve Teknik Hazırlık: Gülay Tunç / 1. Baskı Şubat 2016 / 158 Sayfa

Meriç Demiray, 1975 yılında Aydın’da doğdu. Sırasıyla Enez, Kuşadası, Eskişehir ve İstanbul’da yaşadı. Sinema-Televizyon mezunu ve senaryo yazarı, biraz da yönetmendir. Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım ilk kitabıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.