Metrodaki Yabancı – Ali Parlar

 

“Metrodaki Yabancı’da eski bir siyasi suçlunun başına gelen olaylar anlatılıyor. Nefes kesen bu polisiye anlatının gerisinde geçmişle hesaplaşmalar, iç muhasebeler, hayal kırıklıkları işleniyor. 25 yıllık yarı sürgünlük yaşamından sonra ülkesine dönen Selçuk Pekmezci’nin çantası Metrodaki Yabancı’nın çantası ile karışır. Bu küçük çanta karışıklığı Selçuk başta olmak üzere birkaç kişinin yaşamında derin değişiklikler yaratır. Olaylar emniyet, finans-enerji mafyası ve sermaye sahipleri kıskacında cereyan eder. Entrikalar, yanılgılar, ihanetler romanın dokusunu meydana getirir; tempo sürekli yükselir. 25 yıllık bir zaman diliminden sonra Türkiye’de kendisi de bir tür yabancı olan Selçuk’un geçmişle hesaplaşma, yüzleşme arzusu, hatta zamanı tersine çevirme hissiyatı ile birlikte yaşamındaki tüm yarım kalmışlıklar bu dinamik romanın arka planını oluşturuyor…” Metrodaki Yabancı’dan bir bölüm sunuyoruz.

 

“Mademki kafanda bahar var,
benden sana izin delikanlı,
sev sevebildiğin kadar.”
Nâzım Hikmet

Aşk Gibi Bir Şey

Günlerden perşembe, aylardan Nisan. İstanbul’a en yakışan ay. Beşiktaş’ta bir binanın ikinci katındaki kafede oturmuş dalgın bakışlarla karşısındaki iskeleyi izleyen, saçları yer yer kırlaşmış adam böyle düşünüyordu. Çocukluğu, gençliği burada geçmişti. Okuldan her kaçtığında bu kahveye gelirdi. O yıllarda, Marmara Denizi’nin daralıp boğaza kıvrıldığı noktadan geniş açı alarak iskeleye yanaşan şehir hatları vapurlarını ya da onların yarattığı dalgalardan kaçışan balıkçı motorlarını izlemezdi. Serde gençlik, önünde hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir yaşam vardı. Selçuk arkadaşlarıyla daldığı yoğun politik tartışmalar ya da briç par-tileri arasında yüzünü çevirip de iskeleye alıcı gözle bakmamıştı bile. Yine de anılarının arka fonunda hep bu manzara olmuştu.

İstanbul pırıl pırıl bir güneş altında kaynayıp coşmuş; kaygısız, neşeli bir havaya bürünmüştü. Selçuk uzun süredir bu ruh haline alışkın değildi. Gençliğindeki pervasızlığının aksine o çoğunlukla huzursuzdu. Ve İstanbul’a geleli beri huzursuzluğu daha da artmıştı. Hesap isteyip garsonun ma-saya gelmesini beklemeden kasaya yöneldi, içtiklerini ödeyip kendini aceleyle dışarıya attı. Hızlı adımlarla insan seslerinin klakson seslerine karıştığı Beşiktaş Meydanı’na çıktı. Bir süre sağından solundan akıp geçen insan ve araba selinin ortasında durdu, ne yöne gideceğine karar vermeye çalışıyormuş gibi etrafına baktı.

Sağına dönse uzun bir koridor oluşturan yol hattınca yolun iki yanındaki asırlık ağaçlar ve yüksek duvarların ardında bulunan saraylar, köşkler, korular, yalılar; soluna dönse yine asırlık ağaçların ardında bir başka sarayın olduğunu biliyordu. İçinden “başlarım saraylarınıza” dedi ve Akaretler yokuşuna yöneldi. Biraz dolaşarak kaldığı otele dönmek istiyordu artık. Daha yolu karşıdan karşıya geçmişti ki gökyüzü hızla karardı ve ani bir yağış bastırdı. Şehrin biraz önceki neşeli halinden eser kalmamıştı. Şehirle birlikte içinde yaşayan insanlar da şen şakrak hallerini kaybetmişler, ani bastıran yağmurdan korunabilecek bir saçak altı bulmak için koşuşturuyorlardı. Selçuk, cami duvarını sağına alarak daracık kaldırımdan yürümeye başladı. Birkaç kez koşuşturan insanların şiddetle çarpmalarından yere kapaklanacak gibi olduktan sonra otobüs durağının bulunduğu nispeten geniş kaldırıma vardı.

Üstgeçidin merdivenlerinin altında her yağmur yağdığında İstanbul’un dört bir yanında aniden peydahlanan seyyar satıcılar şemsiye satıyorlardı. En basit şemsiyeyi satın aldı. Şemsiyesini açıp gölgesine sığınarak yürümeye başladı.

Akaretler yokuşuna dönen yolun başına vardığında şiddetini artırmış olan yağmura rağmen durdu, Arnavut kaldırımlı geniş caddeden yukarıya doğru yumuşak bir kavis çizerek ilerleyen iki katlı Tayyare Evleri’nin yarattığı ihtişama baktı. Bir zamanların lojmanlarıydı bunlar. Bir de şimdiki lojmanları düşündü “ne büyük ilerleme ama” dedi içinden. Ardından Dolmabahçe Sarayı’nın duvarları boyunca uzanan ağaçlık koridora baktı, yağmurla birlikte yoğunlaşan ıhlamur kokusuyla karışmış deniz havasını içine çekti. Arkasına dönüp sırtlarındaki şeffaf yağmurluklar ellerinde şemsiyeleriyle koşturan insanları izledi. Bir zamanlar arkadaşlarıyla gülüştükleri sözleri gelmişti aklına: “Meteoroloji bugün havanın güneşli olacağını açıkladı, yanına şemsiyeni almayı unutma ha!”

Tam iyimser bir ruh haline girmişti ki yanından hızla geçen bir araba kaldırım kenarındaki çukurda birikmiş yağmur suyunun tamamını Selçuk’un üstüne boca etti, arabanın sürücüsü onun küfretmesine zaman bile bırakmadan gaza basıp gitti. Selçuk’un isyanı içinde tıkanıp kalmıştı. “Biraz da böyle insanlar yüzünden terk etmiştim bu şehri ve bu ülkeyi” diye düşündü. Arkasına dönerek ilerleyecekti ki hemen köşede duran, bir naylon poşeti yağmurluk yapmış simitçi eline bir gazete tutuşturdu, “ağabey al saçını başını kurula” dedi. Selçuk, olanlardan o sorumluymuş gibi adama ters ters baktı. Ama şefkatle kendisine bakan adam “boş ver ağabey, canı bir şeylere sıkılmıştır elbet” deyince gülsün mü ağlasın mı bilemedi.

Adama teşekkür ederek gazeteleri aldı. Üstünü temizle-meye çalışırken üşüdüğünü fark etti. Bu halde kaldığı otele kadar yürüyemezdi. Bir an önce ıslak giysilerini değiştirmesi gerekiyordu. Gazeteleri bir çöp kutusuna attı. Bir taksi çevirip bindi. Taksim’e gitmek istediğini söyledi.

Bindiği taksi Dolmabahçe’ye doğru yol alırken bir süre önünden kayıp gitmekte olan yüksek duvarları izledi. Tedirgindi. Bir yanı kaçıp gitmesini, bir yanı kalmasını söylüyordu. Yıllar önce bir daha ayak basmamak üzere terk ettiği bu şehre neden geri döndüğünü kendisi de bilmiyordu artık. Dünyanın çeşitli köşelerinde geçirdiği yirmi küsur sene boyunca bu şehirden, bu ülkeden kaçabildiği için kendisini şanslı bile hissetmişti. Yine de bu süre boyunca hiçbir yerde duygusal bağ kuracak, kendisini oraya ait hissedecek kadar uzun kalamamıştı. Ülkesinden öyle hoyratça itilmişti ki bunu hazmetmeye onca yıl yetmemişti.

Taksinin buğulanan camını eliyle sildi… Galiba daha çok kendisi ile hesaplaşmak için dönmüştü. Birkaç gün önce Frankfurt Havaalanı’nda kendisini İstanbul’a getirecek uçağa binerken çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği bu şehre hızlandırılmış bir film gibi bakıp geçebileceğini, hayatının bu evresini bir daha açmamak üzere kapatabileceğini zannetmişti. Ama bu şehre ayak basar basmaz yıllardır bastırdığı, hatta unuttuğunu zannettiği anıları ilk günkü tazeliğiyle canlanmıştı.

Hayatının en güzel ve en acı günleri bu şehirde geçmişti. En candan arkadaşlıkları bu şehirde yaşamış, yine bu şehirde yapayalnız kalmanın çaresizliğini tatmıştı. Cesareti, gözü karalığı bu şehirde hissetmiş, korkuyu ve dehşeti bu şehirde tanımıştı. Hayatının ilk büyük aşkını bu şehirde yaşamış ve yine bu şehirde…

Taksicinin “abi geldik” demesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Talimhane’ye gelmiş Zürih Otel’in önünde duruyorlardı. Hesabı ödeyip taksiden indi. Otelin resepsiyonunda duran genç çocuğu başıyla selamlayarak merdivenlerinden odasına çıktı. Odasına girince kapıyı arkasından kapadı. Bir saat önce burayı terk ederken sıkı sıkıya kapadığı perdelerin arasından sızan bir parça gün ışığının aydınlatmaya çalıştığı kasvet dolu odasına kısa bir göz gezdirdi. İlk uçağa atlayıp yeniden Almanya’ya dönmemesinin çok önemli bir sebebi vardı. Üç gün önce Nevra isminde bir kadın tanımıştı.

Nevra aklına gelince bulunduğu odaya güneş doğmuş gibi oldu. Karnından göğsüne doğru bir sıcaklık yayıldı. Odası gizemli bir ışık kaynağı tarafından aydınlatılıyormuş gibi biraz önce bakıp da görmediği eşyaları tek tek seçmeye başladı. Bambaşka bir kadındı Nevra. Onun isminin tınısını sevmişti. Bakışlarını sevmişti. Yaşamı kavrayışını, en çok da hayatı üzerinde hak iddia edişini sevmişti. Beyninin içindeki güçlü bir dürtü, “hayır bu kez vazgeçmeyeceksin” diyordu.

Üstündekileri çıkarıp bir sandalyenin üzerine attı. Bugün bir arkadaşıyla buluşacaktı. Bu buluşmaya çok önem veriyordu. Çünkü Nevra’yla aradaki iletişim hattını kurabileceğini umduğu tek kişi oydu. Banyoya girdi. Hızla duş aldı. Duştan çıktıktan sonra odasına geçti, bir taraftan kurulanırken aceleyle yanına aldığı en şık giysilerini seçti. Giyinip yine aceleyle içinde kendisine ait bazı eşyalarını ve arkadaşı için aldığı hediyenin bulunduğu şık çantasını omuzuna atıp otelden çıktı.

Otelin önüne çıkınca saatine baktı. Fazla acele etmişti. Buluşma vaktine daha vardı. Bir anlık bir kararsızlık geçir-dikten sonra Osmanbey metrosuna kadar yaya giderek zaman geçirmeye karar verdi. Elmadağ yönüne doğru yürümeye başladı. Yağmur çiseleyerek de olsa tenhalaşan sokakları ve o sokaklarda yürüyen insanları ıslatmaya devam ediyordu.

Yürürken Nevra ile tanıştığı günü düşündü. İstanbul’a ayak bastığı günün akşamında Beyoğlu’nda amaçsızca dolaşırken öğrencilik yıllarından arkadaşı David’le karşılaşmıştı. Sanki aradan onlarca yıl geçmemiş de sömestr tatilinden yeni dönmüşler gibi davranan eski arkadaşının ısrarına direnememiş, onunla birlikte Beyoğlu’nun Tünel bölgesinde bir restoranın açılış partisine gitmişti. David’in zaman kavramıyla ilgili algısı şaşırtmıştı Selçuk’u, sanki dondurulmuş bir zaman diliminde yaşamıştı arkadaşı.

Başlangıçta Nevra o gece David aracılığı ile tanıştığı ve tekrar görse hatırlamayacağı onlarca insandan biriydi. Selçuk bulundukları mekânın loş ışığı nedeniyle yüzlerini doğru dürüst seçemediği insanlarla selamlaşmış, birkaçı ile üç beş kelime alıp vermiş, tanıştığı insanların hemen hemen hiçbiriyle uzun boylu ilgilenmemişti. Onun için bu yüzler iki saat sonra solup gidecek siluetlerden başka bir şey değildi. Çünkü o hem İstanbul’a ilgisizdi hem de bu şehirde yaşayabileceklerine.

Nevra’nın kendisine karşı ilgisiz olmadığını yarım saat içinde anlayacaktı. Nevra elinde bir şarap şişesi ile Selçuk’un masasına gelmiş, yanındaki iskemleye teklifsizce oturup Selçuk’la konuşmaya başlamıştı: “Ben beyaz şaraba bayılırım, küçük şişe servis etmiyorlarmış, büyük bir şişe de çok gelir, benimle paylaşır mısınız Selçuk Bey?” diye sormuştu. Selçuk, bir kadınla flört etme dürtüsünden çok, bulunduğu ortamda yaşadığı yalnızlık duygusundan geçici de olsa kurtulduğuna sevinerek Nevra’nın önerdiği oyuna katılmış havadan sudan konuşmaya başlamışlardı…

Sohbetleri biraz çalkantılı başlamıştı. Selçuk nerede yaşadığı sorusunu duygusal bir refleksle “gurbetçiyim” diye savuşturmaya çalışmıştı. Bunun üzerine Nevra kadehini bedenine doğru çekerken bedenini Selçuk’a yaklaştırmış, hülyalı halini bir kenara bırakarak muzip bir bakışla “gurbetçi, ha! Kendinden bahsetmeyi pek sevmiyorsun anlaşılan” demiş ve aynı hızla eski haline geri dönmüştü.

Selçuk şaşırmıştı. Evet, yurtdışında geçirdiği uzun zaman diliminde ilk öğrendiği şeylerden biri, oralarda yaşayan insanların kendilerine gurbetçi denmesinden hiç hazzetmedikleriydi. Ama aynı zamanda gurbetçinin ne kadar görünmez olduğunu da öğrenmişti. Sebebi ne olursa olsun gurbetçiyim dediğin anda en konuşkan kişiyi bile susturabiliyordun. Ve Selçuk Türkiye’de birileri tarafından sorgulanmak, hemşeri sohbetlerine girmek istemediğinde gurbetçiyim deyip kurtuluyordu. Şimdi Nevra bir açığını yakalamış, lafı dokundur-muştu.

Selçuk sohbetlerinin nasıl derinleştiğini fark etmemişti bile. Bazı kadınlar vardır, tanıştığı insanı sevmiş, güvenmişlerse, onunla aniden kırk yıllık arkadaşlarmış gibi sohbet etmeye başlarlar. Ve samimiyetleri öylesine doğal, öylesine bulaşıcıdır ki, karşısındaki insana hemen sirayet eder. Konuştukları insan ne kadar keyifsiz, ne kadar tutuk olursa olsun çok kısa sürede onlarla aynı dalga boyuna geçip sohbet etmeye başlar. Nevra öyle bir kadındı.

Selçuk da aslında hiç sevmediği beyaz şarabı yüzünü ekşitmemeyi başararak yudumlayıp, önce “gurbetçi” gafını düzeltecek birkaç söz etmiş sonra Avustralya’ya yerleştiği ilk günlerindeki anılarını anlatmaya başlamıştı.

Nevra’nın ilk bakışta insana çarpıcı gelmeyen ama üze-rinde duyguların belirmesiyle güzelleşen bir yüzü vardı. Selçuk giderek onun belli belirsiz makyajlı iri siyah gözlerindeki hülyalı bakışları, gözlerini her kapattığında minik birer yelpaze gibi savrulan uzun kirpiklerini görmüş, sonra üstdudağının altdudağından daha dolgun olmasının ona seksi bir hava verdiğini fark etmişti.

Selçuk gecenin devamında yaşayacaklarının hayatını ne kadar değiştireceğinden habersiz karşısındaki kadını incelerken gözlemci erkek gözleri şık askılı bir bluzu zorlayan yuvarlak göğüsler fark etmiş, Nevra ayağını vuran ayakkabısını kontrol etmek için eğildiğinde ise cömert bir yırtmacın sergilediği bir çift uzun, biçimli bacak keşfetmişti.

Selçuk’u etkileyen, gitgide ona çeken sadece Nevra’nın sonradan fark ettiği güzelliği değil, aynı zamanda, anlattığı konulara hâkimiyeti, ilgi alanındaki genişlik ve en önemlisi daldan dala atlayarak sohbeti sürdürmeye çalışan içki arkadaşını toparlayıcı sorularla yönlendirme becerisiydi. Ve galiba insanların düşüncelerini okuyordu.

Selçuk masada karşısında oturan iki genç çocuğun bira içiyor olmalarını imrenerek izleyip Almanya’da Soytarılar Festivaline katılan politikacıların yaptıkları gösterileri anlatırken beklemediği bir şey olmuştu. Nevra önce dikkatlice gözlerine bakmış, Selçuk’un elindeki şarap kadehini alıp masaya bırakmış, “iskemlemi kimseye kaptırma sakın, hemen geliyorum” diyerek yerinden fırlayıp kalabalığın ardın-da kaybolmuştu. Selçuk kendi kendine nerede hata yaptığını düşünürken, Nevra elinde bir Carlsberg bira şişesi ve kusursuz endamıyla yeniden yanında bitmiş, “güzel, yerimi kimselere kaptırmamışsın” demişti. Selçuk, zihninin okunduğundan telaşlanmış, sersemlemiş bir şekilde Nevra’ya bakarken “Ne var, bira istememiş miydin? Almanca’ya en yakın isimdeki bira buydu, onu aldım” demişti gülerek.

İki insanın birlikte olabilmeleri için birbirlerinden hoşlanmaları, çekici bulmaları yetmez. Duygusal ya da erotik bir sınırın aşılması gerekir. Nevra’nın gidecek gibi olup geri gelmesi, onun düşüncelerini okuyup Selçuk’a şefkatli bir ev sahibi gibi davranması ikisi arasında bir şeylerin değişmesine neden olmuştu. Selçuk o andan itibaren hiçbir cümleyi yanlış kullanmamış, Nevra onu hiçbir şekilde yönlendirmeye meyletmemişti. İkisi de karşısındakinin söylediklerine yoğunlaşmışlar, etraflarındaki gürültüyü, insanların yüksek sesle konuşmalarını duymaz, kimseyi görmez olmuşlardı. Sanki restorandaki müziğin sesi kesilmiş, çevrelerindeki insanlar fısıltıyla sohbet etmeye başlamışlar, birbirine hızla yakınlaşmakta olan bu iki insana saygıyla yer açmışlardı.

Gecenin devamında kimseye bir şey söylemeden restorandan ayrılmışlar, iki sokak ötedeki bir müzikli bara gidip bir süre dans etmişler ve müzik bitip bar kapanınca kendilerini Selçuk’un otel odasında bulmuşlardı.

Selçuk odaya ilk girdiklerinde böylesine az tanıdığı bir kadınla geçireceği ilk gecenin vasat bir sevişmeyle sonuçlanacağını düşünmüştü ama o gece yaşadıkları bütün hayatı boyunca öğrendiklerini alt üst etmişti. Odanın girişinde soyunmuşlar, yıllardır birlikte olan sevgililer gibi birbirlerinin bütün tensel mesajlarını önceden fark ederek saatlerce sevişmişlerdi. Ve o sevişmeler sonrasında Selçuk’u şaşırtan bir şey daha olmuş, o gece hiç üşümemişti.

Yürüyerek Elmadağı’nı geride bırakıp Pangaltı’na varmıştı. Çiseleyen yağmur kesilmiş ama hava yağdı yağacak gibi duruyordu. Işıklarda karşıdan karşıya geçerken hafif bir rüzgâr esti. Selçuk ürpererek ceketinin önünü ilikledi. Genellikle çok üşüyen bir insandı. Bu üşüme özellikle geceleri artardı. Uyurken üzerine kat kat yorganlar örter ama­ hiçbir yorgan, giysi, ısıtıcı o çiğ üşümeyle baş edemezdi. Selçuk, üşümemek için birlikte olduğu kadınlara sımsıkı sarılıp, onların ısısını duyarak, nerdeyse sömürerek uykuya dalar, bu problemini hiç açmadığı sevgilileri onun çaresizce sarılışını bir sevgi gösterisi zannederlerdi.

Gençlik yıllarından beri neredeyse karakterinin bir parça-sına dönüşmüş olan bu üşüme, Nevra ile geçirdiği o benzersiz gece aniden yok olmuştu. Yok olmak bir tarafa; sevişirlerken vücudunda oluşan eşsiz uyarılma ile birlikte sırılsıklam terlemiş ve bu terleme sevişmeleri bittikten, Nevra derin bir uykuya daldıktan sonra da devam etmişti. Sanki yaşadığı hazzın şiddeti ruhunda bir şeyleri kırmış, vücudunda keşfedilmeyi bekleyen bir mekanizmayı harekete geçirmişti. Isı ilk defa dışarıdan gelmiyor, aksine etrafını ısıtmak için “yanıp tutuşuyordu.”

İnsanlar çoğunlukla başkaları üzerindeki etkilerini bilmeden yaşarlar. Nevra da o gece Selçuk’un hayatında neyi tetiklediğinin farkına bile varmadan mışıl mışıl uyumuştu. Selçuk ise hiç uyumadan korkuyla bu sıcak duygunun yerini yeniden üşümeye bırakmasını beklemişti. Ama korktuğu olmamıştı. Sanki karnının sağ tarafında bir yerlerde bir fırın kurulmuş ve o fırının ısısı durmaksızın vücudunun her noktasına iletiliyordu. Ve bu ısı kaynağı sabaha kadar, hatta ertesi gün boyunca da kaybolmamıştı.

Nevra onun hayatına girdiği gibi aniden çıkıp gitmişti. Birinin çok az uyuduğu, diğerinin hiç uyumadığı o gecenin sabahı, Nevra daha güneş doğarken yatağından fırlayıp acelesi olduğunu söyleyerek hızla giyinmiş, gözlerini kırpmadan kendisini izleyen Selçuk’a uzun bir öpücük verip, odayı terk etmişti. Selçuk ne onu durdurmak için bir şey yapmış, ne de bir şey söylemişti. İsminden başka hiçbir şeyini öğrenmediği bu gizemli kadının kapıdan çıkış anını görmemek için gözlerini kapatıp öylece uyuyakalmıştı.

Öğlene doğru uyandığında bir gece önce olanları unutmuş gibiydi. Otelden çıkıp Cihangir’de mükellef bir kahvaltı yaptıktan sonra İstanbul ile hesaplaşma seyahatine kaldığı yerden devam etmişti. Yürüyerek Dolmabahçe’ye inip denize bakarak çay içmiş, sonra Boğaz boyunca Emirgan’a kadar yürümüştü. Akşam olduğunda ise yeniden Beyoğlu’na dönmüş, Çiçek Pasajı’nda ilk sarhoş olduğu meyhaneyi bularak tek başına bira içip bir şeyler atıştırmıştı. Yine orada tanıştığı İsviçreli bir çiftle gençliğinin Çiçek Pasajı’nı, turizmin değiştirdiği şehirler üzerine sohbet edip sarhoş olmuş, erken sayılabilecek bir saatte otele dönüp sızmıştı. Ama gecenin çok geç bir saatinde, tam Nevra ile odaya girdikleri saatte vücudunu ürperten bir üşümeyle uyanmış sabaha kadar bir daha uyuyamamıştı.

O andan itibaren sanki Nevra’nın hayali her yerde Selçuk’a refakat ediyordu. Kaldığı otelin resepsiyon görevlisiyle, yemek yediği restoranda garsonla, bindiği taksilerin şoförleri ile konuşur, tartışırken Nevra yanlarında oturup onları izliyormuş gibi davranıyor, kelimelerini ona beğendirmek için seçerek konuşuyordu. Nevra’yı unuttuğunda ise düşünceleri en olmayacak şeylerden bir şekilde bir çağrışım yakalayıp Nevra’ya ve onunla yaşadığı geceye dönüyordu. Birlikte geçirdikleri yaklaşık on saatlik süre, Selçuk’un hafızasında yıllar süren bir ilişki kadar hatıra ve özlem biriktirmiş gibiydi.

Bir önceki gün nihayet Nevra’yı tekrar görmeden bu şehri terk edemeyeceğini kendisine itiraf etmiş ve onu Nevra’ya ulaştırabilecek tek kişiyi, David’i aramaya karar vermişti. O akşamki kısa sohbetlerinde David’in telefonunu da almamıştı ama klima sistemleri üzerine uzmanlaşmış bir firması olduğunu hatırlıyordu. Firmanın telefon numarasına internet üzerinden ulaşmıştı fakat David’in sekreterini bir türlü aşamamıştı. “David Bey iki gün Firma dışında olacak ve hiçbir şekilde rahatsız edilmek istemiyor, siz numaranızı bırakın, David Bey aradığında notunuzu mutlaka ileteceğim” diyordu telefondaki kız.

İki gün daha hiçbir şey yapmadan bekleyemeyeceğini hisseden Selçuk sonunda ortak arkadaşları Özgür’ü aramayı akıl etmişti. Özgür Selçuk’un bitirdiği bölümden akademik kariyer yapan tek arkadaşları idi. Özgür’ün bürosuna İstanbul Teknik Üniversitesi’nin santrali üzerinden ulaşması zor olmamıştı. Ve şansına Özgür odasındaydı. Selçuk uzun bir hal hatır faslından sonra ondan David’in telefonunu istemiş, Özgür ise her zamanki şakacı haliyle “yüzünü göstermeden değil David’in, Polis Acil’in bile telefonunu sana vermem” demişti. Bugün için Özgür’ün bürosunda üniversitenin Ayazağa kampusunda buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Nevra’yı yeniden görme umudu yeşerdiğinden olacak, önceki gece birkaç saat olsun uyuyabilmişti.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Ali Parlar, Iğdır’da doğdu. 
İlkokulu ve ortaöğretimini Iğdır’da, liseyi ise İstanbul Haydarpaşa Erkek Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Makinaları Fakültesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme İktisadi Enstitüsü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Berlin Teknik Üniversitesi’nin Informationstechnik in Maschinenwesen bölümünde okuduğu sırada Berlin’de yaşama kararı aldı. 1998 yılından beri Yazılım/Sistem mühendisi olarak çalışmaktadır. Halen Berlin’de yaşamaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.