Mezopotamya’nın Kumları – Fawaz Hussain

 

“Çocukluk yıllarıyla romanına başlayan yazar, bu metninde Amûdê şehrini bir karakter olarak kurgulayıp, şehrin atmosferini olay örgüsü içinde işlemektedir. Bu şehir atmosferinde, tarihi durum okuyucuya yansıtılırken Amûdê sinemasının yakılması, öldürülen çocuklar ve viraneye dönen Cezîre’nin öyküsü akıcı bir dille anlatılmaktadır: Ancak bir kez bizim tarafa geçtiler mi, sığırcıkların bir kısmı ya sobaya ya da şişlere geçirilip fırına girerdi. Kuşların gübreyle kamufle ettiğimiz metal tuzaklara ya da söğüt ağacından yapılan büyük sepetlerin içine girmelerine yardımcı olduk, sonra da sopanın ucuna bağlı ipi uzaktan çekerek hapsolmalarını sağlardık. Yazar pek çok farklı karakterin gözüyle anlatır olayları. Anlatıcının, delileri birkaç sözle akıllandırmakla ünlü büyükannesi gibi karakterleri ustaca konuşturması dikkat çekici.  Bir dönem anlatısı olarak da okunabilecek roman, iç içe geçmiş olaylar zinciri ve karakter tiplemeleriyle edebi bir şölen niteliği taşımaktadır.” Mezopotamya’nın Kumları’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

Giriş


Anlatıcının beklenmeyen bir telefonla şafak vakti uyandıktan sonra, geçen zaman ve insanın ölümü üzerine gözlemledikleri.

Mehmet Ali beni sabahın çok erken bir saatinde uyandırdı. Dostluğumuzdan söz etti ve beni akşam yemeğine davet etti. Evde olacağımdan emin olmak için gece vardiyası sırasında aramış. Telefonu kapattıktan sonra gözlerimi odamın karanlığında dolaştırdım. Eşyalar yavaş yavaş onlara vermiş olduğum yerlerini bulmaya başladı. İki yıl önce Ikea’dan aldığım koca beyaz dolap yatağımın ayakucunda dikiliyordu. Bilgisayar solumdaki büyük masanın ortasında, günün ağarmak üzere olduğunu gösteren lacivert perdelerin önündeydi. Odanın bir köşesinde, sahte günebakan ve fulya çiçekleriyle dolu Çin işi büyük bir vazo duruyordu. Mobilyaların düzeni ve eşyalar, bana Porte de Bagnolet’deki dairemde olduğumu anımsattı. Yirmi beş yılı biraz aşkın bir süre içinde, yalnızlığımı kırıp yuva kurma umudu besleyerek kadın arkadaşlarımda geçirdiğim haftalar ya da aylar haricinde, burası Fransa’daki on beşinci evimdi. Paris’in iyi semtlerindeki şık odalar ve şehrin hemen her yanında, uzak ve yakın banliyölerdeki daireler geldi aklıma. Kendime artık buradan daha geniş ve daha sakin bir yere taşınmam gerektiğini söyledim. Paris’teki toplu konutların bu binasında, yazın sıcaklığı ve çevredeki bulvarlardan geçen arabaların sesleri cam açıkken uyumayı imkânsız hale getiriyordu.

Gözlerimi kapayınca, dolap, bilgisayar, vazo ve günebakanlar, duvarlarda asılı oryantal halılar ve ufak tefek eşyalar yok oldu. Ama uykum, bir daldan havalanıp yeni doğan günün havasında dengesini bulma özgürlüğünü keşfeden ağır bir kuş misali kaçmıştı bile. Arkadaşımın sabahın erken vaktinde gelen telefonu ve beklenmedik daveti beni şaşırtmıştı. Taksi şoförü olarak serbest çalışmaya başladığından ve üç çocuk babası olduğundan beri nadiren oturup bir kahve içebiliyorduk. Eskiden, evlenmeden önce bir kreşte görüşme memuru olarak çalışırken, Porte de la Villette’teki küçük dairesinde buluşurduk. Her seferinde, koyun eti yahnisi ve bulgur pilavı yapardı. Ed’den aldığı bir şişe şarabı açardı ve bekâr esprileriyle renklendirdiğimiz sohbetimiz şafak vaktine dek sürerdi.

Akşam, Saint-Germain-des-Pres’de bir lokantada Mehmet Ali bakışlarını benden kaçırıyordu. Paris birahanesinin garsonu tabaklarımızı topladı. Önümüze büyük bir zarafetle, iki fincan kahve ve içi çeşitli şekerlerle dolu, küçük, krom kaplama bir kâse koydu. Arkadaşım boğazını temizledi. Duraklıyor, uygun sözcükleri ve doğru ses tonunu arıyordu. Sonra, çatlak bir sesle, görevinin zor olduğunu söyledi. Devam etmek yerine bakışlarını beyaz örtü üzerinde döndürüp durduğu kahve fincanına dikti. İmdadına koştum ve garip bir biçimde titrek bulduğum bir sesle sordum: “Babam, değil mi?” Doğrularcasına başını salladı: “Ve anneannen. İkisi de aynı ağustos ayında. Biliyorsun, bizim oralarda yaşlı insanların son yıllardaki aşırı sıcaklara dayanabilmesi çok kolay değil.” Arkadaşım da benimle aynı memlekettendi ama sınırın mayın tarlalarıyla ayrılmış diğer tarafından buraya gelmişti. Gözlerini parmaklarından ayırmadan, yarın akşam arkadaşların ve tanıdıkların taziyelerini sunmak ve bu zor zamanda bana destek olmak için bana gelecekleriyle ilgili bir şeyler geveledi. Aniden doğal tınısına dönen ses tonuyla, her zaman yaptığı gibi moralimi düzeltmeye çalıştı. Yaşımız ilerliyordu. Yaşlanan ebeveynlerimizin ve akrabalarımızın birbirleri ardına gitmeleri normaldi. Doğanın kanunu buydu ve kimse buna karşı koyamazdı! Yaşam süresi beklentisinin en uzun olduğu Fransa’da bile bu süre erkekler için ortalama yetmiş sekiz, kadınlar için seksen yıldı. Küresel ısınmaya ve ozon tabakasında büyüyen deliğe rağmen, anneannem ve babam neredeyse bir asırdır hayattalardı. Bu herkese kısmet olmazdı, özellikle de bizim yaz ayları boyunca tam anlamıyla fırına dönen bölgemizde.

On yıldan beri böyle bir haber bekliyordum. Ruhen ve bedenen kendimi hazırlıyor olmam, gecenin bir yarısı ya da sabah erken bir vakitte telefon çaldığında titrememe engel olmuyordu. Beni en çok şaşırtan şey, bu haberin beni yerle bir etmemesi olmuştu. Aksine, hafiflemiş gibiydim. Çok önce yok olmuş bir neslin son sağ kalanlarındandı ikisi de. Her yıl başkalarına daha da bağımlı hale geliyorlardı. Abdest almak, dua etmek gibi basit günlük şeyleri bile zorlukla yerine getirebiliyorlardı. Yok oluşlarını vicdanen kabul ediyordum ama aileme karşı öfkeliydim. Bu kadar önemli olayları benden saklamamalıydılar!

Mehmet Ali hesabı ödedikten sonra kocaman son model taksisiyle beni evime bırakmayı teklif etti. Yemek için teşekkür ettim ve Odéon’a doğru yöneldim. Her zamanki gibi en yakın durak olan Porte de Bagnolet’de inmek yerine son durak Gallieni’yi tercih ettim. Çevre bulvarları birleştiren köprünün ortasında durdum.

Sağır eden motor ve lastik gürültüleri arasında, metal levha ve renklerden oluşan dört nehir ayaklarımın ve sokak lambalarının altından akıyordu. Bir soru beynimi oyuyordu: Bu aralıksız çılgınlık içinde, kaderlerini taşıyan bunca araba nereden geliyor ve nereye gidiyordu? Bağırarak ağlamaya başladım. Beton ve camdan oluşan karanlık bir orman ufku kapatıyordu. Kocaman kuleler ve büyük yüzeyler, mütevazı banliyö evlerini görmemi engelliyordu. Auchan hipermarketinin etrafındaki beton yığınlarının altında sızıp kalmış sarhoşları rahatsız ediyordum şüphesiz.

Saat gece yarısını geçeli biraz olmuşken, birçok aramadan sonra kız kardeşime ulaştım. Felek şimdilik annem ve erkek kardeşlerimden biriyle aynı evde yaşıyordu ama bu durum uzun sürmeyecekti. Bir gün sırası geldiğinde o da başka yuvalara kanat açacaktı. Hayır, uyumuyordu, televizyon seyrederek vakit öldürüyordu. Bana babam ve anneannemin öldüğü haberini vermemişlerdi çünkü onlardan binlerce kilometre uzaktayken beni üzmek istememişlerdi. Aramızdan ilk ayrılan babamdan bahsetti önce. Banyo yaptıktan sonra, nar ve incir ağaçlarının altında dolaşmış. Avludaki dut ağacının gölgesine oturmuş. Felek’ten büyük bir bardak buzlu su istemiş. Tuhaf bir tebessüm yüz hatlarını aydınlatıyormuş. Felek ne onun isteklerine karşı koymanın ne de doktorunun söylediklerini anımsatmanın sırası olduğunu anlamış, zaten bu neye yarardı ki? Titreyen ellerinin arasındaki bardağı tutarak ona yardım bile etmiş. Fenalaşmadan önce “Hava, kızım, hava!” diyebilmiş. Doktor on dakika sonra yatağının başındaymış ama yapılacak bir şey olmadığını söylemiş. Hastasının ilerlemiş yaşı ve sağlık durumu göz önüne alındığında, bu krizin öldürücü ama aynı zamanda özgürleştirici olduğu anlaşılıyormuş. Üç hafta sonra, sıra anneanneye gelmiş. Bir gün, abdest alıp sabah namazını kılmak üzere kalkmamış. Uykusunda can vermiş. Kocaman bir tebessüm yüzüne ışık katmış ve adeta onu eski güzelliğine kavuşturmuş. Israr etmeme rağmen kız kardeşim bir türlü ayrıntıya girmedi. Telefon pahalıydı. Artık acı çekmediklerini, bundan böyle Allah’ın sonsuz huzur ve rahmeti içinde yatacaklarını ekleyerek bitirdi sözlerini. Anneannenin Tel Habaş’ta yatan Hissa teyzenin yanına gömülüp gömülmediğini sordum. Hayır, Amûdê mezarlığında, Evde amcanın mezarıyla aynı yerdeymiş. Babam ise Sabahiye tepesinde, babasının ve Zübeyde teyzenin yanında yatıyormuş.

Kız kardeşimin, bir parçasını kendimle beraber buralara sürüklediğim dünyanın sonunun geldiği haberini vermesi korkusuyla telefonu çabucak kapattım. Oturma odasının camlı kapısını açtım ve sonsuz büyüklüğünü içime çekip yutmak üzere Paris gecesini içeri davet ettim. Soğuk ay, dünyada ve çevresinde olup bitenlerle dalga geçiyordu. Bazen bulutların arkasında gizleniyor, sonra yeniden beliriyor, her zaman kaygısız ve egoist yüzünü yeniden gösteriyordu. Gök kubbedeki görülmez yoluna devam ediyordu. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır yaşadığım başkente gelince, gün ışıklarıyla ehlileştirdiği canavarları her gece yeniden serbest bırakıyordu. Yürek darlığının pençelerini uykunun bedenine saplamasına ve sabaha kadar onu lime lime etmesine izin veriyordu. Canavarların uzaklardan gelmesi gerekmiyordu; gece olur olmaz etrafı kolaçan etmeye başlayıp derinliklerimizden geçiyor ve boğuk çığlıklarını uzak banliyölere kadar haykırıyorlardı.

Müslüman ve Hıristiyan takvimlerinin yerini yenisi alıyordu. Bundan böyle yaşanmışlığım Fırat Nehri’nin kıyılarını atladığım günden itibaren başlayacaktı. Paris’in toplu konut bölgesindeki bir apartmanın yedinci katındaki dairemde, yıkıntı halindeki bir sinemada seyirciydim. Salondan bozma bir ekran, zamanların gecesinden uzaklaşıp gidiyordu. Anılarım gözlerimin önünde, tıpkı bir kadının dövmelerle kaplı elindeki zeytin çekirdeklerinden yapılmış bir tespih gibi tek tek sayılıyor, soluk renkli bir filmin bölümleri gibi birbiri ardına sıralanıyorlardı.

Bu bölüm, anneannesiyle yaşamak için köyünden ayrılıp şehre giden üç dört yaşlarında bir çocuğun, elektriği ve birbirinden farklı şeyler öğreten iki okulu keşfedişini konu almaktadır.

Köyde, evimizin avlusunda, annem kollarını başının üzerinde, benim göremediğim darbelerden korunmak ister gibi sallıyordu. Yaralı ve sonu gelmiş bir hayvan gibi çığlık atıyordu. Sonra yüzünü durduğum yere çevirdi ve beni gördü; elimde bir ekmek parçası vardı ve üç dört yaşlarındaydım. Evin tek çimentolu kısmı olan basamaklardan yukarı, bana doğru çıktı; kan çanağına dönmüş gözleri beni korkutmuştu. Saçları onu deli gibi gösteriyordu. Elinin tersiyle yüzünü sildi, gözlerini kuruladı. Elimdeki ekmek parçasını aldı ve uzağa fırlattı; artık bu ekmeğin yenmesini istemiyordu. Sonra sağ eliyle beni kucağına aldı, diğeriyle ablamın elini tuttu ve kimse bizi durdurmaya çalışmadan oradan ayrıldık. Tepenin yamacına sımsıkı tutunmuş kerpiç evleri, aşağısında dizili beş dut ağacını, meyve bahçemizdeki kayısı ağaçlarını, nar ağaçlarını ve incir ağaçlarını, köyün öte tarafındaki tümseği tırmanan üzüm bağımızı temelli terk ediyordum.

Güneş keskinliğinden bir şey kaybetmeden derimizi parçalıyor ve beynimizi çekiçle dövüyordu. Annem hızla yürüyor, ablamı adımlarına ayak uydurması için çekiştiriyor ve bu da beş altı yaşlarındaki bir kız çocuğu için keyifli olmuyordu. Bir kurtuluş limanı, barış sığınağı olan merkeze yaklaşık on kilometre kalmıştı. Şimdi, hele böylece dışarıya atıldıktan sonra, kesinlikle boyun eğmemeliydi. Son derece azimliydi ve önümüzdeki zaman bizim lehimize işleyecekti! Geçtiğimiz birkaç köy şaşılacak derecede terk ettiğimiz köye benziyordu. Kil, kıyılmış saman ve tuz karılarak yapılmış aynı eğik ve bitişik evler, üzerinde ölülerimizin dolaştığı eski zamanlardan kalma aynı tepe kalıntıları, topraklarından geçenlere saldıran aynı köpekler. Annem bu yırtıcı hayvanlardan göründüğü kadar korkmuyordu. Herhalde nasıl davranması gerektiğini biliyordu. Soğukkanlılığını koruyarak, “tude, tude” diye bağırmakla yetiniyordu. Kudurmuş canavarlar, kocaman ağızlarını görmemize rağmen telaşlanmadığımızı fark edince havlamak yerine homurdanmaya başladı. Kuyruklarını arka ayaklarının arasına kıstırıp, köyün çıkışına kadar bize eşlik ettiler. Yolculuk boyunca annem birçok kez biraz nefeslenmek için beni yakıcı sıcaklıktaki yere bıraktı. Beni, içinde zalim bir parıltı beliren ve ömrümüzün kalanında bu parıltıyı hiç kaybetmeyen gözlerinin önünden ayırmıyordu.

Amûdê’de anneannem Aliye bizi bekliyordu. 1943’te dedem Şehmus Hasso’nun ölümünden sonra, dört kızıyla birlikte kendisine miras kalan ekilebilir topraklara, Bira Bazin köyüne yerleşmişti ilk. Sonra, Hissa teyzeyi toprağa verip, Fasla teyzeyi de Evde amcamla evlendirince, en küçük kızı Zübeyde ile en yakın şehre yerleşti. Ev tamamen bitmemişti ama işçiler yorulmadan çalışıyordu. Kuyucular avluda, köyün acı ve bulanık suyuyla kıyaslanamayacak kadar tatlı suyu olan bir kuyu kazıyorlardı. Her odada, kireçle birçok kat badanalanmış duvara gömülü beyaz düğmeye hafifçe basıldığında yanan ve sönen küçük bir elektrik lambası vardı. Artık akşam olunca gaz lambasını doldurmaya, fitilinin ucunu kesmeye, islenince, koca karınlı camdan gövdesini samanla temizlemeye ve büyük bir özen göstermeye gerek yoktu. Anneme kalırsa, şehirde, babamın diğer karısı, kızları ve oğullarından uzakta, huzur içinde yaşayacaktık. Bu insanlar bize karşı “sanki ağızlarından lokmalarını kaçırıyormuşuz gibi” kin besliyorlardı. Günün birinde, tarifini sadece kendilerinin bildiği, büyülü içeceklerle bizi zehirleyebilirlerdi. Sonra, bilhassa şimdi olduğumuz gibi, okuma yazma bilmeyen köylülere benzememeliydik. Köylülük alnımıza değişmez bir kader gibi yazılmamıştı! Mademki önümüzde yeni bir çağ açılıyordu, bizim de bu çağrıyı yanıtlamamız ve gerekli vasıfları kazanmamız gerekiyordu! Annemin planları ve öngörülerine göre, birkaç yıl içinde okula gidecek, okuma yazma öğrenecektim. Diplomalar alacak, bölgenin en büyük doktoru ve Hasso Cabbari aşiretinin de gururu olacaktım. Hayır, Kurdo’ya dönmek ve yeniden o cadaloz ve büyücü çırakları çocuklarıyla aynı çatı altında yaşamak söz konusu bile değildi! Eski ve kötü zamanlar tamamen geride kalmış, derinlere gömülmüş ama kızgın demirin bıraktığı iz gibi hafızasına kazınmıştı annemin. Babam ortaya çıkmakta gecikmedi, gerçekte bir seçim de yapmamıştı; boşanmak geleneklerimizde yoktu, hele bir adam kuzeniyle, amcasının kızıyla evlenirse. Oluşan yeni durumu kabul etti çünkü bize de eşit derecede bağlıydı. Bundan böyle yılın bir kısmını şehirde, diğerini köyde, diğer karısı ve çocuklarıyla geçirecekti.

Geldiğimiz yıl, 1957’de, Amûdê’de on beş bin kişi yaşıyordu. Mezopotamya’da ve başka bölgelerdeki birçok yerleşim yeri gibi, bu şehir de bir ırmaktan doğmuştu. Dara’nın suları şehrin kuzeyinden güneyine doğru akıyor ve uzağa, çok uzağa, Fırat’a akıp daha uzaklarda, Mezopotamya’nın güneyinde Dicle ile birleşiyordu. O zamanlar bilmiyordum ama bölgenin en eski şehirlerinden birine yerleşmiştik. Amûdê, büyük bir çarşısı ve havaalanı olan Qamişlo’dan ve bölgenin başkenti olan Hesekê’den çok önce, Osmanlı İmparatorluğu zamanında en önemli yönetim bölgesiydi. Mardin’in bozkır ovasında önemli bir şehirdi. Irmağın sağ kıyısına, olanca dinamizmleri ve disiplin anlayışlarıyla Hıristiyan cemaati hâkim olmuştu. Katolikler, Süryaniler ve Ermeniler gayet iyi anlaşıyorlardı; ancak her topluluk kendi kilisesine sahip olmak istiyordu. Amûdê’de kunduracı, bakkal, hırdavatçı, fırıncı, kuyumcu, kumaş satıcıları, büfeci ve tek kiralık arabanın sahibi hep Hıristiyandı ve sanki aynı arı kovanında, aynı Hıristiyan kraliçeye ve gelecek nesillerine hizmet eden işçi arılar gibi çalışıyorlardı.

Şehrin kuzeyinde, Mollaların semti şeyhlerinkine bitişikti. Onlara böyle hitap ediliyordu çünkü dini görünüş başka yerlere göre çok daha belirgindi. Kadirilerin Sünni öğretisinin büyük hocaları, ilahiyatçılar, İslam inancının hukukçuları olan kadılar orada yaşıyorlardı. Bu iki semtin meyve bahçeleri ve bağları tehlikeli bir biçimde, kafaları tıraşlı Türk askerleri, geniş mayın tarlaları ve dikenli tellerle korunan sınıra doğru uzanıyordu. Minareler ve kubbeler, şehir merkezinin diğer tarafındaki kiliselerin çan kulelerine karşı bir güç gibi yükseliyordu.

Bizim semtimiz esasen, bizim gibi çevreden gelen Kürtlerden oluşuyordu. Uzak ülkelerden gelmiyorduk. Hasso Cabbari, baba tarafından dedemin dedesi, anne tarafından dedemin dedesinin babası, soyumuzun kurucusu, buraya birkaç kilometre uzaklıktaki Embarê’de, Toros Dağları’nın yamacında gömülüydü. Mezarı sınırlar, mayın tarlaları ve dikenli teller konulmadan öncesinden beri oradaydı ama idari makamların yarattığı tedirginlikler torunlarının, yani bizim mezarını ziyaret etmemize engel oluyordu. Annemin vefat eden dedesinin bir başka eşi de tek kızı ve damadıyla birlikte, komşu arsadaki sahanlıkta yaşıyordu. Şehmus Amca diye çağırdığım, anne tarafından dedemin akrabası olan, kahve pişirip servis etmekle görevli adam da bizimkine çok da uzak olmayan bir yere küçük bir ev inşa etmişti. Tam önümüze, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinden gelen Mahmudo, karısı ve çocuklarıyla birlikte yerleşmişti. Baba ve büyük oğlu, sadece gövde ve kol gücüyle bozuk bir cipin lastiklerini kullanarak ağaçtan yaptıkları, iki tekerlekli yük arabasını çekiyorlardı. Büyük kızları Sarê, Zübeyde teyzemle arkadaşlık kurmuştu; annemin domates salçası yapmak ya da kış için kurutacağı patlıcanları oymak ve ipe dizmek için yardıma ihtiyacı olduğunda, o ve kız kardeşleri bize geliyorlardı. Annemin Nura Teyze diye seslendiğim kuzeni, annesi ve iki kızıyla birlikte karşımıza yerleşmişti. Dayılarımdan biri olan kocası, daha genç ve daha güzel birisiyle evlenmek için onu terk etmişti. Bir anlamda köyden kente göç söz konusu olsa da, Amûdê göçle gelenlere şehrin ne avantaj ne de sıkıntılarını sunuyordu. Şehirde yaklaşık on senedir elektrik vardı ama eve tesisat döşetecek ve faturaları ödeyecek güçte olmak gerekiyordu. Çocuklar ancak aileleri zengin ailelerin yanındaysa ya da halde ufak tefek işlerde çalışıp kenara para ayırabilirlerse okula gidebiliyorlardı. O yıllarda Amûdê taşranın en ücra köşesi, merkezi hükümet tarafından en yüzüstü bırakılmış kasabalardan biriydi.

Bizim ve mollalarla şeyhlerin semtleri arasında Arapça konuşan ailelerin oturduğu bölgeler vardı. Onlara Mardinli denirdi, sınırın öteki tarafında kalmadan önce Mardin şehrinden geldikleri için. İçlerinden bazıları çok zengindi; mesela Debax kardeşlerin şehrin merkezinde, perakendecilere her türlü malı sağlayan mağazaları vardı. Şehrin doğusunda, komşu şehir Qamişlo’ya giden yolun üzerinde bir benzin istasyonları olmasının yanı sıra, Halep ve Şam’ın en büyük tüccarları ile direkt olarak ticaret yapıyorlardı. Aynı zamanda yöredeki en geniş topraklara sahiplerdi. Bu Araplar bizim gibi Müslümanlardı ama iş anlayışları ve evlerinin temizliği açısından Hıristiyanlara benziyorlardı. Tıpkı bizim kadar fakirken ve bakır ya da plastik mutfak eşyalarını yün, yumurta, buğdayla değiş tokuş etmek üzere yük arabalarıyla köyün yollarından geçerken bile onlara “bajari” yani şehirli ve medeni denirmiş. Benim için farklı bir sosyal kategori olan Mardinliliği en iyi temsil eden diğer kişi ise Berber Hemo’ydu. Dazlak, ufak ve ip kadar ince olan berber her zaman son derece zarif giyinirdi; aynı zamanda Muhsinê Debax’ın yerinin yanındaki berber dükkânında şehrin ilk ve tek ankesörlü telefonu bulunurdu. Bu telefon çok tuhaf bir şekilde çalışırdı. Bir manivelayı hızlıca çevirmek ve santrale ulaşıldığında aramak istenilen numarayı vermek gerekiyordu. Arapların evleri çok bakımlıydı ve kadınların kıyafetlerinin, anneannem, annem ve Zübeyde teyzemin giydiği geleneksel Kürt kıyafetleriyle hiç alakası yoktu. Büyüklerimiz Arapların gelenek ve görenekleriyle, ekonomi anlayışlarıyla kibarca dalga geçerlerdi. Şehirlilerin yarım kilo eti alıp, on ikiye böldüğünü ve günler, haftalar boyunca aynı eti yediklerini söylerlerdi. Biz ise bir koyun kestiğimiz zaman, eti aynı gün koca bir tencereye koyar ve avludaki ilkel fırında pişirirdik. Etin yanında koca bir tencere bulgur pilavıyla birlikte yapardık ve akşama o koyundan geriye hiçbir şey kalmazdı. Hem çok kalabalıktık hem de buzdolabımız olmadığı için kavurucu sıcaklarıyla bilinen bölgemizde eti uzun süre muhafaza edemezdik. Bölgedeki tüm etnik gruplar ve aşiretler tıpkı bizim gibi Allah’ın engin topraklarının bir yerinden, Mardin bölgesinden, Ermenistan’dan veya Mezopotamya’nın platolarından gelmişlerdi. Başka bir deyişle, Amûdê bir çeşit Babil’di, ona göre biraz daha gösterişsizdi sadece. Burada Arapça, Kürtçe, Ermenice, Süryanice ve şüphesiz başka bir sürü dil konuşulurdu.

Akşamları, şehrin doğusundaki çevre mahallelerden gelen benim yaşlarımda çocuklar kapımızı çalardı. Omuzlarında, un torbalarından bozma, elde kabaca dikilmiş heybeler olurdu. Şehirlilerden daha farklı bir aksanla iyi akşamlar der, başlarını öne eğerlerdi. Anneannem onlara yarım ekmek, bazen de eğer kalmışsa bulgur pilavı verirdi. Bu çok fakir insanlar, fısıldayarak, teşekkürlerle kabul ederlerdi hepsini. Haklarında fazla şey bilmezdik ama onlara saygı duyardık. Dindarlardı ve sadakayla yaşıyorlardı.

Bağnaz olmamalarına rağmen, şehre gelir gelmez beni Kuran kursuna yolladılar. Bu çok önemliydi çünkü her ne kadar Araplar siyasi ve ekonomik gücü ellerinde tutsalar dahi, Kuran bize cennetin anahtarını sağlıyordu. Annem bir taşla iki kuş vurmak istiyordu. Şüphesiz, cehennemin ateşlerinden kaçmak ve sonsuz cenneti hak etmek için önce iyi bir Müslüman olmayı öğrenmeliydim. Sonra Kuran’ın dili olan Arapça sayesinde bakalorya sınavını vermek ve Şam ya da Halep’te tıp okuluna gitmek için sağlam bir altyapı oluşturacaktım. Annem, Kuran kurslarıyla camilerin yer aldığı molla ve şeyhlerin semtine gitmek için illa şehrin iki anacaddesinden birinden geçmem gerekmediğine karar verdi. Çok iyi tanıdığımız Molla Ehmedê Herbî bizimle aynı semtte oturuyor, başarının teminatı olan ciddiyetiyle tanınıyordu Amûdê’de. Arapça çok zor ve telaffuz edilemezdi; Allah’ın kelamı ise hafife alınamazdı. Hocanın bambu sopası ve nalınları, ayetlerin dilbilgisi ve imladan oluşan zorlu dağlarını aşmak için en etkili yöntemdi.

(…)

Çevirmen: Nilgün Diner

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Suriye’de Amûdê kentine bağlı bir köyde dünyaya gelen Fawaz Hussain, Halep’te Fransız edebiyatı okudu. 1978’de Sorbonne Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimine başladı. Fransa’da Eğitim Bakanlığı, Paris Belediyesi ve Sorbonne Üniversitesi gibi kurumlarda Fransızca öğretmenliği yaptı. Eserlerini Fransızca ve Kürtçe yazan Husên, Fransa Yazarlar Örgütü’ne üyedir. Mezopotamya’nın Kumları eserini Fransızca’dan Kürtçe’ye romanın yazarı Fawaz Hussain’in kendisi çevirdi. Yazar, Fransızca yazdığı eserlerinde Fawaz Hussain, Kürtçe yazdığı eserlerde ise Fawaz Husên ismini kullanmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.