‘Gençlik; neye, ne zaman, nasıl isyan edeceğini bilememek, ama cesaretle deneyimleyerek öğrenmek değil midir zaten?’

 

“Büyük şehir. Vahşi bir çekim merkezi. Vaatleri de büyük, keşmekeşi de. O kadar büyük ki, herkes birbirinden “mesafe”yle ölçülemeyecek kadar uzak. Farklılıklar ve karşıtlıklar bitmeyen bir kaos içinde, bir arada. Binalar yükseldikçe hayatlar daralıyor. Şehir büyüdükçe insanlar küçülüyor. Varsıllık arttıkça yoksunluk yayılıyor; yeni “yaşam” alanları, yakın durması beklenen hayatları öteliyor uzaklara.” Mine Soysal ile Uzakta’yı konuştuk.

Okur, Dünya ve Erdo’nun hikâyelerinin ayrı ayrı aktığı bölümler arasında tanımlayamadığı farklar hissediyor. Sonra bunu anlatım biçimi olarak yorumluyor. Anlatım biçimlerinin böyle algılanmasının nedeni olarak iki farklı kişi olmalarından öte, başka sebepler de olduğunu söyleyebilir miyiz?
Aynı ülkede, aynı dilde, aynı zaman diliminde süregiden iki gencin apayrı yaşamlarını anlatmak, doğallıkla geri planda o yaşamları yaratan gerçeklikle mümkün olabiliyor. Ekonomik koşullar yalnızca maddi yaşamları belirlemiyor; hayalleri, endişeleri, iletişimi, arkadaşlıkları, aşkları da biçimliyor. Gençlerin hayat algısını, hayata tutunma çarelerini, heveslerini de belirliyor. Varsıl Dünya ile, işçi Erdo’nun hikâyelerini bu denli farklı kılan içine doğdukları adil ve eşit olmayan ortamlar, gerçeklerdir.

Erdo içgüdüsel biçimde herkesten, her şeyden özür diler gibi yaşıyor. Bunun nedeni ait olduğunu düşündüğü sosyal sınıfın yansıması mı yoksa başka bir fikir mi?
Erdo, ülkemizde büyüyen milyonlarca gençten biri. Yetişkin dünyanın ona sunduğu kadarıyla yetinmek zorunda hisseden, “beladan” uzak durması gerektiğine inanan, mütevazi hayallerden öte bir gelecek kurgusu bile olamayan, adeta daraltılmış bir genç o. Bizim toplumumuz gençlerini yaratıcılığa, yeniliğe, değişime cesaretlendirmez; tam tersine onları her koşulda denetler, kontrol altında tutar ve ille de büyükleri gibi davranmasını bekler. Hal böyle olunca, her şeye kadir gençlik ateşi, Erdo’da da büyük yangınlara dönüşemiyor, içinde ancak cılız bir alev titreşip duruyor.

image4-2

Dünya, kendini iyi hissetmediği her anda hemen yurtdışına kaçmayı, doğum gününü dahi orada kutlamayı istiyor. Bunun yanında ait olduğu “zengin” çevreyle de özdeşleştiremiyor kendini. Burada, Dünya’ya özgü çelişkili bir durum yok mu sizce de?
Yok aslında. Dünya, yaşamını değiştirmek, iplerini kendi eline alabilmek için sürekli “gitmek” fikrine kapılan pek çoğu gibi. Onun şansı, bu fikre kapıldığı her an gerçekleştirebilmesini de sağlayan maddi olanaklara sahip olması. Dünya’nın yaşadığı, özellikle gençlikte sıklıkla kapıldığımız bu olağan “çekip gitme” duygusudur; maddi kimlikten sıyrılma ve yeni bir yaşam kurma itkisiyle kendini yeniden yapma çabasıdır. Yani kim olursa olsun, insana en yakışandır.

Dünya ne annesi ne de babasıyla doğru düzgün ilişki kurabiliyor. Erdo ise “üvey” annesiyle beklenenden öte yakınlık kuruyor. Bunun nedeni olarak sadece, Dünya’nın yaşadığı talihsizliği göremiyorum. Sanırım bu durum zenginliğin aynı oranda iletişimsizliği de beraberinde getirdiği fikrini sunuyor. Yanılıyor muyum?
İletişim, olanaklara muhtaç bir kavram. Üstelik, bu olanakların büyük çoğunluğu maddi değil, duygu temelli. Analığı Gül, kaderine boyun eğmişliğin getirdiği bir tevekkülle Erdo’ya koşulsuz, sevgi dolu bir iletişim ortamı sunabilmiş. Ancak Dünya, Erdo kadar şanslı değil. Onu çok sevseler de, varsıl ailesinin iletişime gelene kadar ona sunduğu, ondan beklediği başka öncelikler var. Kurallar, seçimler, biçimler, davranışlar… Dünya önce bunlara ayak uyduracak, uygun görüleni yapacak. Onun dünyasında iletişime sıra çok sonra geliyor.

“Erdo babası için endişelenmiyordu. Onun derdi tasası kendineydi. Babası ameliyat olmak zorunda kalırsa, birkaç gün de olsa izin alıp yanına gitmesi gerekecekti… Onca ay it gibi çalışıp elde ettiklerini iki üç gün uğruna heba etmeye niyeti yoktu.” Erdo memlekette bıraktığı, “uzağına düştüğü” ailesini yük olarak mı görüyor? Oysa az önce de dediğim gibi üvey annesiyle hiç de fena olmayan bir ilişkileri var?
19 yaşında İstanbul’a sürüklenmiş yapayalnız bir gencin, böyle bir durumda neleri, nasıl hissedebileceğini yargılamadan, sorgulamadan düşünmek daha doğru. Öyle bir an gelir ki, Erdo gibi sağduyulu bir genç bile kendini bu hesaplaşmanın, bu acıtıcı çelişkinin içinde bulabilir. Bunun farkına varmak da, dillendirmek de hiç kolay değildir. Erdo’nun bir süre sonra Malatya’ya gitmeyi göze almasını sağlayan da bu iç çatışmasıdır. Gençlik; neye, ne zaman, nasıl isyan edeceğini bilememek, ama cesaretle deneyimleyerek öğrenmek ve anlamak değil midir zaten?


Dünya’nın Bodrum’da okuduğu şiirlerin hepsinde “uzak” imgesi, metaforu öyle ya da böyle beliriyor. Erdo’yu da bu fikrin içine katacak olursak, her ikisinin de dünya ağrısı “nelerden” uzak olduğunu bulamamak mı? Ya da kendilerini iyi hissedecekleri o zamanın “uzakta” olması mı? Uzakta bir yerlerde?
Romanda “uzakta” olmak çok nedenli, çok biçimli bir metafor. Erdo da, Dünya da aradıkları, hayal ettikleri yaşamlarına uzaktalar. Aileleri, arkadaşları, iyi hissettikleri mekânlar, ait oldukları coğrafyalar birbirine çok uzakta. Üstelik, iki genç insan olarak da birbirlerine uzaktalar. Yakınlaşma, bir arada olma şansları da çok çok uzak. Onlara uzakta olmayan tek ortak figür, Kadri. Kadri Abi’leri iki yaşam arasındaki tek gerçek köprü.

“Adam, yıllardır yanında porselen bir bebek gibi taşıdığı kadına şaşkın nazarlarla bakakalmış, ansızın içinden çıkıveren etten kemikten insandan etkilenmişti.” Dünya’nın annesi Şule Hanım, kendini hiçbir şeyden anlamayan ve tek meziyeti zengin ve güzel bir kadın olarak görünme resmiyle mi gösteriyor yıllarca? Böyle bir kendini gizlemeyi, tanımlanamaz ve görmezden gelinebilir olmayı neden üzerine giyiniyor?
Şule aslında sıradan bir kadın. Ailesini dağıtmadan bir arada tutmayı meziyet sayan, varlık içinde büyümüş, sosyal yaşamına, zevklerine, alışkanlıklarına bağlı biri. Bence kendi yaşamını en az çocuğu kadar seviyor. Yaşamını parlattığına inandığı nedenlerden biri de, iş adamı Zeki Bey’in karısı olmak. Bu onun için öyle bir parıltı ki, sürekli sorgulamadan önce kabullenmesini, vazgeçmeden önce bel bağlamasını sağlıyor. Benzer eşiklerde yaşayan pek çok kadın gibi Şule’nin özgürleşmesi de kolay değil.

Romanın başlangıç kısmında şöyle diyor Dünya: “On üç yaşımdan beri taşbebek gibiyim bu ailede. Taşbebeklere n’olur? Ya kırılır ya da tavanarasına kaldırılır. Ama her iki koşulda da atılırlar! Sonum belli yani!..” Bu ifadesiyle annesini mi tanımlıyor yoksa annesi gibi olmamak için elinden geleni yapacağının işaretini mi veriyor?
Her ikisini de söylüyor. Dünya, annesinin simgelediği kadın imgesine böyle böyle isyan ediyor ve o imgeden büsbütün uzaklaşmak için çırpınıyor.

“…Azra onu, akşam Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı yapılacak gösteriye katılması için ikna etmeye çalışırken…” Dünya’nın tepkisiz kalmasının, hatta o gösteriye gitmemesinin sebebi ne? Oraya gitmeyi bir an olsun aklından bile geçirmiyor değil mi?
Yoo, elbette düşünüyor. Hatta eyleme gitmek de istiyor. Ama Dünya, kontrol altında yaşamaya o kadar alışmış biri ki, Kadri’ye ya da evdekilere hesap vermektense, yığınla yeni endişe atağıyla baş etmektense ortaya çıkmamayı yeğliyor. Başka nedenlerle de olsa o da Erdo gibi davranıyor aslında. Çoğu zaman kıyıda durup seyrediyor, denize yürüyemiyor. 

image3-2

Azra ve Dünya’nın arkadaşlığı üzerinden “örgütlü mücadelenin” sınıfsal olarak duyarlılığını da ölçüyorsunuz. Romanda Dünya örneğinde görüldüğü gibi sosyal sınıfın üst kademelerini kaplayanlar, sosyal meselelere –örgütlü mücadele diyelim haydi- duyarsız mı?
Hayatlarımızı biçimleyen temel meselelerle ilgilenip ilgilenmemeyi sadece sınıfsal ayrımlarla açıklamak bana doğru gelmiyor. Daha çok içimizde bizimle birlikte büyüyen adalet ve vicdan duygumuzla hareket ediyoruz aslında. Bu duyguları kendimizde eğitimle, sanatla, şiirle ne denli yeşertebilmişsek, kök salmasına izin vermişsek, o kadar insandan ve özgürlüklerden yana davranabiliyoruz.

“Erdo bazı işçilerin, inşaatta çalışırken baret takmanın göstermelik olduğunu, asıl çelik halatlarla bağlanmaları gerektiğine ilişkin konuştuklarını duymuştu.” Erdo’nun geleceğine dair de ipuçları taşıyan bu cümle, kuralın herkes tarafından söylendiğinin ama hiçbir biçimde uygulanmadığının da apaçık bir kanıtı. Bu kuralın uygulanmamasının yalnızca maliyetle, parayla ilintili olmadığını düşünüyorum ben. Siz ne dersiniz?
İnsan hayatı, dünyaya gelen her canlının hayatı gibi, en değerli olan. Yaşamak; şefkati, masumiyeti, güvenliği, eşitliği, adaleti doğallıkla hak etmek demek. Ekmeğini kazanmak için zor koşullarda çalışanların öncelikle can güvenliğini düşünmek, sağlamak da bunun doğal gereği. Oysa, sadece 2014 yılında 1800 insanın iş kazalarında can verdiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu kâbusu yaratan siyasi, ekonomik, ahlaki tüm yönetimleri lanetlemek; adil, eşit ve güvenli bir dünyayı yeniden kurmak zorundayız. Başka yolu yok…

Uzakta / Yazan: Mine Soysal / ON8 Kitap / Roman / Yayın Yönetmeni: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Canan Topaloğlu / Son Okuma: Hande Demirtaş / Grafik Tasarım ve Kapak: Huban Korman / Baskı Öncesi Hazırlık: Songül Arslan / 1. Basım Kasım 2014 / 255 Sayfa

Mine Soysal, 1959’da İstanbul’da doğdu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nden mezun oldu. 1994’e dek İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde arkeolog, araştırmacı olarak çalıştı, sergileme projeleri gerçekleştirdi. Türkiye’nin farklı bölgelerinde kazı ve yüzey araştırmalarına katıldı. 1996 yılında Günışığı Kitaplığı’nı kurdu. Çocuk edebiyatımızda önemli yer edinen birçok kitabın editörlüğünü üstlendi. Çocuklar için Ala Çocuk Yollarda (2005) adlı manzum öyküler kitabını, her yaştan okur için İstanbul Masalı (2003) adlı anlatıyı kaleme aldı; çocuklar ve gençler için bilimsel içerikli kitaplar hazırladı. Bugüne dek on binlerce öğrenciyle interaktif tartışma programları gerçekleştiren yazar, Eyvah Kitap!  ’ta (2006) çocukların ve gençlerin kitap okuma eğilimlerini, Odada Yalnız’da (2009) gençliğin önemli sorunlarını öyküleştirdi. Eylül’de Aşklar (2001) gençler için yazdığı ilk roman. Son romanı Uzakta ’da (2014) farklı yaşamlardan geçerek büyüyen iki gencin iç dünyalarını ve kendini bulma mücadelesini anlatan Soysal, Günışığı Kitaplığı’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

1 Yorum

  1. LALE BANU OĞUZ

    14 yaşındaki kitap okumayı seven, her ne kadar TEOG denen sevimsiz sınava hazırlanmak için bu dönem kitap okuma hızına azaltan kızıma alınası ve birlikte okunulası bir roman diye düşünüyorum. Elinize, yüreğinize, emeğinize, kaleminize sağlık Sayın Mine Soysal. Sevgiyle hoş kalınız,

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.