‘Bir insanla derin bir ilişki kurabilmek için, önce kendimizi  tüm odalarımızla tanımamız, sevmemiz gerekiyor.’

 

Aşk hakkında düşünen, yazar ve araştıran on iki entelektüel ile yaptığı söyleşileri, yarattığı karakterinin yaşadıklarına paralel olarak kurgulayan, bir roman akışında kitaplaştıran Mira Şeniz Erten ilginç bir kitaba imza atmış.

Başlıbaşına bu yanıyla bile ilginç olan bu çalışmada yazar okuru, “İstanbul’dan Londra’ya, Londra’dan Hindistan’a, tapınaklardan aşramlara, Yunan adalarında Gölgeler Partisine götürüyor, sufilerle raks ettiriyor.”

Aşkın hangi yanları bu kitabın konusu oldu?
Açıkçası çalışmaya başlarken 12 kişi ve şu alanlardan kişiler olsun diye yola çıkmadım. Bu şekilde bir yaklaşımla yola çıkmak, sadece aradığınız çözümü kısıtlar. Benim esas derdim şuydu: Einstein’ın bir lafı var, diyor ki: Sorunları onları yarattığınız seviyeden çözemezsiniz. Yani ben insanlara ya da olaylara odaklanıp onları araştırsaydım, belki bir sürü laf kalabalığı tekrarlanacaktı. Ne yapmak gerekiyor, diye düşündüm. Ve bir sistem kurmak gerekiyordu. Peki bu sistemde amaç ne olmalıydı? Amaç, görüşleri sunmak; perspektifler açmak. İyi ama görüş sunmanın ya da perspektifler açmanın bir handikapı var: Her yeni görüş, yeni bir atgözlüğüne dönüşebilir. O zaman? O zaman ben şunu yapmaya çalıştım: 360 derece bir çemberde hiçbirine daha yakın olmadan, her birine eşit mesafede durarak  bir büyük resim çıkartmaya çalıştım. Sonuçta burada antropoloji de oldu, çocukluğun aşka etkisi de; ölülerimizin, atalarımızın şu anki yaşamımızda nasıl hala var olabildikleri de, kapitalizmin etkisi de; sufizm de, Nietzsche’nin aşka bakışı da.

Bu 12 kişi nasıl seçildi?
Bu 12 kişi, alanında dünyada tanınan insanlar. Mesela Helen Fisher, bugün ABD’de aşk üstüne otuz seneye yakın zamandır araştırmalar yapmış, kitapları yok satan, televizyonlarda aşkı anlatan bir isim. Kitapta da anlattığı son çalışmasının verileri on küsür milyon insana dayanıyor. Prof. Robert Sternberg, bütün dünyada tanınan çok önemli bir isim. Irvin Yalom’u anlatmama gerek var mı? Buradaki diğer 5 terapistin hepsi, dünyayı Güney Amerika’dan Avrupa’ya, Çin’e, Hindistan’a uzanan bir yelpazede gezerek insanlara sevgiyi, aşkı ve ilişkileri meditasyon temelli grup çalışmalarıyla sunuyorlar. Ben sadece şuna dikkat etmeye çalıştım: Bu işte ulaşabileceğim en iyi kişi kim?

MİRA.ŞENİZ.ERTEN1 MİRA.ŞENİZ.ERTEN2

Kırka yakın uzmanla görüşmüşsünüz, çıkardığınız söyleşilerin ana temaları ne idi?
Çoğu için gönül rahatlığıyla çıkardığım değil de, koyamadığım, yer kısıtından dolayı mecburen elediğim  söyleşiler diyebilirim. Kırka yakın uzmanla görüşme sebebim başta da dediğim gibi, naçizane, bir konuya çözüm ararken çözüme ait kesin fikirlerle yola çıkmaktan kaçınmamdır. Olabildiğince açılıp sonra geri dönüşler  yapmayı, kimi zaman kendimi akıntıya bırakıp onun beni götürdüğü sahildeki yeni manzaraya göre ilerlemeyi tercih ettim. Çünkü ben ne zaman, çözüm beyaz olmalı desem, içimde bir ses, “Siyah neden olmasın?” diyor. E, iyi de gri de var? Peki ya gökkuşağındaki diğer renkler? Yoksa ben de bu kadar yorulmak istemezdim, deli miyim? Ama masanın başına “12 kişiyle görüştüm, hepsi de doğru kişiler.” diyerek otursaydım, çok iyi biliyorum ki daha o an, yanlış bir şeyler olduğunu düşünürdüm.

Mesela Schopenhauer gibi başka filozofların aşka ait görüşlerini de araştırdım, ama sonra Bataille ve Nietzsche’yi tercih ettim. Müzikte ve edebiyatta aşkı birçok farklı kişiden dinledim. Ama  sinemada aşkı kitabın roman kısmıyla daha çok bağdaştırdım. Ve sinemada aşkı da tek kişiden dinlemedim. Farklı kişiler anlattı, hepsi güzeldi, bununla birlikte ben Dr.Selim Eyüpoğlunun anlattıklarının farkındalığımıza daha çok hizmet edeceğini gördüm. Şamanlarla bile çalıştım. Tantra konusunda, tantrayı sadece seks sananlar ya da tantranın anlattığı o kabul halini yaşamına geçirememiş kişileri dinleye dinleye Swami’nin kıymetini anladım. Şuna özellikle dikkat ettim: Diyelim ki karşımdaki kişi bir psikiyatrist ve bana anlattıkları aslında bir filozofun aşk hakkındaki görüşleri. Ben dönüp o filozof üstüne araştırma yapmış  felsefeciyi buldum.

On iki kişi seçince, her biri de çeşitli alanların otoriteleri olunca, ister istemez şöyle bir beklenti doğuyor; Bu on iki söyleşi, aşk düşüncesini tüm yönleriyle kuşatacak… Yazarın seçimi bu çemberi tamamlayacak… Sizce bu çember tamamlandı mı?
Kitabımı okuduğunuza göre, oradaki Tarot kartlarını da hatırlarsınız. Yazdığım kartlardan birinin başlığı GERÇEK’ti ve şöyle der: “… Şimdi her şeyi çok net görüyorum,” dediğin zamanlarda dahi gördüklerin,/ Ne duyularından ve duygularından/ Ne geçmişinden ve şartlanmalarından /Ne de o fazlasıyla emin olduğun doğrulardan bağımsızdır.” Evet, hepimiz olaylara bakarken geçmişin bize öğrettiği kabullerle yola çıkıyoruz. Bu sorunuzda da siz, sizin de dediğiniz gibi ister istemez, kabullerinizle bir sonuca varıp ona göre de bir beklentiye geçmişsiniz. Ne var ki bu sizin “gerçek”iniz, sizin projeksiyonunuz. Benim tarafımda ise gerçek şu: Bir şeyi kuşatabilmek için önce bütünün ne olduğunu bilmem gerekir. Aşkın bütününün ne olduğunu bilen var mı? Ben bilmiyorum. Dolayısıyla benim kendimden beklentim, olabildiğince geniş bakabilmek, köklerimi çemberin merkezinde her noktaya eşit uzaklıkta tutarken bütün varlığımı çemberdeki kişilerin hizmetine, onların anlattıklarını en iyi şekilde okura aktarmaya adamak. Ve hiçbir zaman 13. uzman olmayı düşünmedim. Nasıl düşünebilirim ki? Ben sadece herkes gibi biriyim.

MİRA.ŞENİZ.ERTEN3

Kitabın oluşum sürecine bakarsak, bu on iki kişiyi nasıl seçtiniz?
Harika bir soru, teşekkür ederim. Biliyorsunuz kitabı yazmam iki sene sürdü. Öncelikle her alanda ulaşabileceğim en iyi isimlere ulaşmaya çalıştım. Bunun dışında, sıradışı ve sözünü sakınmayan insanlar olmaları, yeni şeyler söylemeleri, söylediklerinin okura bildiklerini sorgulatması çok önemliydi. Ve tabii pratikte karşılığının çok bariz olması.  Bunun dışında, kitaptaki beş terapist ve tantra ustasının  çalışmalarına katıldım. Mesela Krish ve Amana’yla iki kere sekiz günlük atölye, on kere başbaşa çalışma yaptım.  Svagitoyla dört kere aile dizilimi yaptım, 300’den fazla insanın dizilimini izledim. SvaPrem’le 2 kere 8 gün; bir kere de 3 günlük bir çalışma yaptım. Kitaba koyamadığım, ama görüştüğüm diğer terapistlerin de grup çalışmalarına katıldım. Ondan sonra karar verdim. Bu terapistlerin söyledikleriyle neyi anlatmaya çalıştıklarını deneyimlemesem, bu psikolojik röportajları nasıl yapabilirdim ki? Ya da onların okur için doğru kişiler olduğuna emin olmadan ruhsal dünyamıza rehberlik etmelerine nasıl aracı olabilirdim? En ufacık bir soru işaretim bile olmamalıydı.

Roman akışı mı söyleşileri belirledi, yoksa uzmanların görüşlerine göre karakterinize bir olay örgüsü mü kurdunuz?
Romanın akışını, röportajlar belirledi. Burada esas olan röportajlar. Kurgu onun üstüne yerleşti. Bu kısım beni çok zorladı. Ama, bilgisayar mühendisi olmanın çok faydasını gördüm. Yıllardır çizip durduğum akış şemaları olmasa röportajları sıralama işinin içinden biraz zor çıkardım gibi geliyor.

Kitabın bir söyleşiler toplamı olarak kalmayıp, romansal bir kurgu ile yapılandırılması, ‘daha çok aklımızda kalsın’, ‘yaşamımızda daha çok kullanılır hale gelsin’ gibi ifadelerle açıklamışsınız. Oysa kitabın sunumunda bir edebiyat kurgusu gibi sunuluyor. Bu edebiyata içre bir deneme mi, yoksa yaptığınız söyleşi-araştırma projesinin özgün bir sunumu mu yalnızca?
Zihin hep sınıflayarak, ikilikler yaratarak düşünmek istiyor, öyle değil mi? Edebiyatçı olmak, araştırmacı yazar olmak, içre deneyim… Adını siz koyun. Benim tarafımda yapmaya çalıştığım tek şey, hepimizin ortak sorunu olan bir konuda insanlara hizmet etmekti. Bütün iyi niyetim ve saf enerjimle bunun için uğraştım. Zaten onun için de her şey aktı. Hiçbir şeyde tıkanmadım, biliyor musunuz? Bu akış hali öyle etkiledi ki beni, illa bir şey söylemem gerekiyorsa bence bunu söylemeliyim, çünkü bana bu çalışmanın öğrettiği en önemli derslerden biri bu: Varoluş, siz saf bir enerjiyle yola çıktığınızda en şefkatli anneden bile daha şefkatli davranıyor. Yaşam sizi bütün olanaklarıyla destekliyor. Ben şu anda bu mucizeyi tıpkı küçük bir çocuk gibi ağzım açık bir şekilde ve hayranlıkla izliyorum. Ve beni büyüleyen bu resim o kadar net ki kendimi herhangi bir şekilde etiketleyecek kadar ciddiye alamıyorum. Alamam. Çünkü biliyorum, bir şeyler benim üstümden aktı; ben sadece bir hizmetkardım.

MİRA.ŞENİZ.ERTEN4-dikey-kareolmayacak

Kitabın bir söyleşi editörü, bir de roman editörü var. Nasıl bir editöryal süreç yaşadınız?
Evet. Siz de takdir edersiniz ki her ikisi de yazmakla ilgili olsa da röportaj ve roman farklı uzmanlıklar. Kitap bittiğinde önce röportajların editingine başlamaya karar verdim.  Sevgili Elif Berköz Ünyay, benim Milliyet’ten arkadaşım ve çok iyi bir röportajcıdır. Aklıma gelen ilk isim o oldu. Her röportajın üstünden tek tek gittik. Elif, röportajın üstünde ilk çalışmasını yaptıktan sonra ben bir daha okudum. Sonrasında da ikimiz de bilgisayar başında aynı röportajın üstünden aklımızda en ufacık bir soru işareti bile kalmayana kadar defalarca geçtik. Genco Bey de genç, ama çok iyi bir editör. Onunla da roman kısmında aynı şekilde çalıştık. Onlarla çalıştığım için çok mutluyum. Ayrıca burada usta yazar Cem Akaş’a bir kez daha teşekkür etmek isterim. Kitabı yeni bitirdiğimde, onu aradım. Beni ne tanır ne bir şey! Biliyor musunuz bir an bile tereddüt etmeden ve hiçbir karşılığı olmadan 430 sayfa kitabı okudu; çok değerli geri bildirimler  yaptı. Hayatta başarılı insanlara baktığınızda, bir yerde büyükken diğer alanlarda çok güdük kaldıklarını görüyorsunuz. Oysa Cem Akaş, benim için büyük bir yazarın canlı örneği. Sadece büyük bir yazar değil o; aynı zamanda da büyük bir ruh.

Söyleşiler bir biyolojik anropologla başlıyor. Kahramana ilk yol gösteren Helen Fisher ile söyleşi, ‘neden aşık oluruz’ sorusuna yanıt arıyor. Sizi en çok etkileyen tespiti nedir Helen Fisher’in?
Aynı anda birden fazla kişiyi sevebilmemiz! Bu bence çok müthiş bir şey, erkekler de bayılıyor. Ama onlara şunu hatırlatmak isterim: Bu kural kadınlar için de geçerli J

Bu söyleşi, antrolog bakış açısıyla, insan nüfüsünün yaşlanmakta olduğunu, evliliklerin sanılanın aksine daha uzun süreceği öngörüsüyle bitiyor.
Evet, ne kadar güzel değil mi! Ama hani şarkı diyor ya: “Çerçeve değil, resim arıyorum.” Resim olabilmesi için özellikle  Premartha, Krish, Amana ve Svagitonun anlattığı şeyleri de çok iyi bilmemiz gerekiyor. Bir insanla derin ve yakın bir ilişki kurabilmek, onu ve tabii ki ondan daha önce kendimizi  tüm odalarımızla, bütün ışığımız ve karanlığımızla tanımamızı, evet dememizi, kucaklayıp sevmemizi gerektiriyor. Peki bu kolay mı? Hayır, çok zor! Ciddi bir çalışma ve emek istiyor. Yoksa iki kişi ruhları birbirine bile değmeden biri salonda diğeri oturma odasında televizyon seyrederek uzun yıllar evli kalabilir. Sırf yalnız bir yaşlı olmamak adına, korkularının mahkumiyetinde…

Erotizm ve seks, kitabınızdaki akışla ilerlersek, aşığı ruhaniyete ve iç dünyaya götürüyor. Ve orada bizi ‘çocukluğumuz’ bekliyor… ‘Aşka düşmek ve onun içinden yükselmek’ bölümünde konuştuğunuz terapist karı-koca Svarup ve Premartha kitabın en ilginç söyleşilerinden biri. Bu çiftin görüşlerini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Müthişler! Hepimiz biliyoruz, çocukluk, çok hassas, çok dikkatli olunması gereken bir dönem. Elinizde bir kelebek tutuyorsunuz… SvaPrem ise bu dokunuşu çok dikkatli yapıyor. Söyledikleri her şey benim için çok değerli, her kelimeleri içimde bir yere değiyor.

MİRA.ŞENİZ.ERTEN5 MİRA.ŞENİZ.ERTEN.anasayfa

Siz bu söyleşilerden sonra, aşkla ilgili daha önce kafa yormadığınız ya da fark etmediğiniz ‘ne öğrendiniz’?
Benim için bu bir yol; insan kendi kalbinde derinleşmeden başkasının kalbinde de derinleşemiyor. Ve yolun üstünde öyle çok şey görüyorsunuz ki say say bitmez. Kafamda bir çok inanç yıkıldı, yıkılıyor, baştan yapılanıyor. Mesela bir erkeğe bakarken arzu ve istek noktasını  çok net ayırd ediyorum. Her ilişkimde projeksiyon denen şeyin yaşamın nasıl aslında tamamı olduğunu çok net görüyorum, iyice uyanmaya çalışıyorum. Yaşamın sonucu değil kaynağı olduğumu çok net görüyorum, içselleştirmeye çalışıyorum. Varoluş bize eksik kalan çemberleri tamamlamamıza yardım edecek fırsatlar, dersler sunuyor sürekli. Ben de olayları ya bunun farkındalığıyla çemberi kapatıp büyüyerek yaşayıp bir sonraki spirale çıkacağım  ya da aynı ders tekrar tekrar farklı aynalarla karşıma gelecek… Artık büyük aklın düşündüklerini asla tahmin bile edemeyeceğimi, ama onun ne kadar bilge olduğunu öğrendim. Bütün yaptığım hayata gülümsemek, çok zor zamanlarda da gülümsemeye çalışmak.

Aşk hakkındaki bilimsel bilgilerle donanmak, insana hayatta ve aşkta ne kazandırır?
İç dönüşüm meydana gelirken her yolun kendini destekleyecek bir dış formu oluyor. Bazı insanlar yaradılıştan entellektüel, bu nedenle bilgi ya da doğudaki adıyla Gyana yoluna uyarlar. Bazıları daha dindardır ve ibadete uyarlar (Bhakti). Bazıları da dışarıdan daha çok güdülenir ve yapma yolunu kendilerine seçerler (Karma). Ama aslında bu 3’ü karşılıklı olmadan olmaz. İdeal olan bizlerin her gün bu üçünü de yapmamız, hayatımıza dahil etmemiz. Dolayısıyla da kitabı kurarken ben bilim dilinin  kesinlik istediğini, ama bunun ruhu ikna etmeye yetmeyeceğini biliyordum. Ve onun için bu kitap bir roman ve 12 söyleşiden oluştu; bir öykü bir röportaj şeklinde gitti. Bir akıl ve kalp harmanı yapmaya çalıştım. Kahramanımız Yazgım’ı; Gyana, Bhakti ve Karma karışımında takip ettik.

Göster Yüzünü Ey Aşk / Yazar: Mira Şeniz Erten / Butik Yayıncılık ve Kişisel Gelişim / Söyleşi Editörü: Elif Berköz Ünyay / Roman Editörü: Genco Gün / Kapak Tasarımı: Erkal Yavi / 2012 / 436 Sayfa

Mira Şeniz Erten; Bilgisayar mühendisliği ve Felsefe eğitimi gördü; Felsefeyi bitirmedi. Biri elektronik ticaret, diğeri işletme üzerine olmak üzere iki mastır yaptı. Bir süre bilgisayar mühendisi olarak çalıştıktan sonra ailesiyle birlikte çalışmaya başladı; çiftçilik, yöneticilik yaptı. Yazın hayatına, 2005 yılında Elele dergisine hazırladığı yazı, prodüksiyon ve röportajlarla başladı. 2007-2010 yılları arasında Milliyet gazetesi eklerine dışardan röportajlar yaptı. Çok iyi derecede İngilizce ve İtalyanca biliyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.