Mitostan Felsefeye – Attilla Erdemli

 

“Tarih, doğası gereği bölümlenmeyen, sürekli bir devinimdir. Tarihsel olay, çok yönlü nedensellikle devinerek tarihsel gerçekliği ortaya çıkarmaktadır. Tarih çalışmalarının amacı, bu tarihsel gerçekliği kavrayıp anlaşılır kılmaktır. Tarihi öğrenmek, olayların ardında, onlarla kendisini göstermeye çalışan tarihsel gerçekliği öğrenmektir. Şu tür saptamalarla karşılaşırız: “İnsanlar önceleri mitoslara inanıyorlardı. Bütün bilgileri, mitosları oluşturan öykülerle sınırlıydı. Sonra felsefe başladı ve mitoslar dönemi bitti; sonra pozitif dönem başladı ve felsefenin yerini bilim aldı…” Oysa ne felsefenin başlamasıyla mitoslar sona erdi ne de bilimin başlamasıyla felsefe bitti. Bunlar her zaman birbirlerinin içindedir. Bunları birbirinin ardına yerleştirmek ve bir sıra düzenine sokmak, aralarındaki gerçek ilişkiyi, etkileşimi göz ardı etmektir. Bir gelişme, değişik olaylardan sonra asıl nedeni olacağı olayı ortaya çıkartabilir. Sözgelimi Renaissance dediğimiz büyük kültür hareketinin temelleri, ortaçağın başlarında atılmıştı; ortaçağ bilgeleri ortaçağ aydınlığını kurarlarken, Renaissance’ı da hazırlamaktaydılar. Bu, bin yıla yakın bir süreçte gerçekleşti. Önemli olan sonuçtan çok, sonucu yaratan ve tarih denen harekettir. Tarihsel süreç bir yineleme midir, yoksa bir gelişme, olgunlaşma, erginlenme midir? Tarihsel olay görünen yanıyla yineleme izlenimi verir; görünenin gerisinde, kendisini somutlaştıran bir öz olarak anlaşıldığında bir gelişme, erginlenme, özün kendi en son ve en yetkin durumuna doğru ilerlemesidir. Felsefe tarihi bir yorumdur. Birçok felsefe tarihi vardır ve her biri felsefeyi kendi anlayışı uyarınca anlatır. Elinizdeki Mitostan Felsefeye çalışması, bir yorum alanı olarak, yaşama felsefesi temeline yaslanır. Khaos’tan Olympos’a, Thales’ten Anaksimenes’e uzayan geniş bir süreçte mitos ile felsefe arasındaki ilişkiyi inceleyen Attilla Erdemli, bu iki alan arasındaki hayali duvarları kaldırıp, tarihin ve düşüncenin yeni bir gözle görülmesini sağlamaktadır.” Mitostan Felsefeye’den Bir Düşünme Modeli Olarak Mitos başlıklı bölümü sunuyoruz.

Bir Düşünme Modeli Olarak Mitos

Okul kitaplarında evren, dünya, İnsan ve yaşamı ile İnsan’ın kendisinde ve dışında gerçekleşen olayların açıklanması söz konusu olduğunda, açıklama biçimlerinin tarihsel süreçte üç aşamadan geçtiği anlatılır. İlk aşamada açıklamaların mitoslar uyarınca yapıldığı ve bu mitolojik açıklamalara inanıldığı söylenir. İkinci aşamada açıklamaların felsefece düşünmenin başladığı dönemde metafizikler bağlamında verildiği ve filozofların ortaya koydukları değişik evren tabloları uyarınca yapıldığı ileri sürülür. Üçüncü aşamanın, artık pozitivçağ olduğu muştulanır. Burada tek tek bilimler kendi sorun alanlarını, araştırma yöntemlerini belirleyerek felsefeden ayrılmışlar ve daha da ayrılmaktadırlar. Şeyler, olaylar, durumlar ve süreçler bilimsel yöntemlerle incelenmekte ve açıklanmaktadırlar. Açıklamalar bakımından öne sürülen bu üç aşamalı gelişim, Auguste Comte’un Pozitif Felsefe Dersleri adlı çalışmasında Üç Durum Yasası olarak dile getirilmiştir. Auguste Comte, içinde yaşadığı 19. yüzyıla damgasını vuran pozitivizmin yaşamaya egemen olabileceğine inanmış bir Fransız düşünürü. Savunduğu gelişim çizgisi ya da üç durum yasası ise en yetkin görülen pozitifçağ kadar sorunsaldır.

Tarihsel bilgilerimiz ve bugün içinden seyrettiğimiz çağımız ne mitosların felsefeyle ne de felsefenin bilimlerle sona ermediğini göstermektedir. Aslında teknolojik gelişmelerin olumlu, olumsuz sonuçlarından öte bir pozitif çağda yaşadığımız da kuşku götürmektedir. Öyle bir pozitifçağda yaşıyoruz ki, hem felsefenin büyük önemi vurgulanmaktadır hem de felsefe ve kültür, teknoloji ve mühendis kafalı teknologlar tarafından tehdit edilmekte, ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Tarihsel bilgilerimiz ve içinden seyrettiğimiz çağımız mitosların, inanışların daha genel bir deyişle dinin de bitmediğini, 21 yüzyılda İnsanların bağnazlık yoluna sapmamış bilim kadar dine de ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Dahası, ayrı birer alan görünümü verseler de mitosların felsefeyle, felsefenin bilimle, bilimin ütopyalarla içten içe beraberlikleri olduğu, etkileştikleri, yardımlaştıkları, hatta birbirlerine atılım verdikleri bir gerçektir. Mitolojiyi kuran akıl ile pozitif kafalı İnsanların aklı arasında işleyiş bakımından pek büyük bir ayrılık yoktur. Mitosların temel yapısını oluşturan düşünme biçimi ile o dönemlerde felsefeyi başlatan, geliştiren düşünme biçiminin ve Renaissance ile başlayıp günümüze dek gelişip gelen bilimlerin çatısını oluşturan düşünme biçimi arasında da pek ayrılık yoktur. Mitos, felsefe, bilim arasındaki bu koşutluklar (paralellikler) ve etkileşimlere ilk rastladığımız yer antikçağ Ege uygarlıklarıdır.

İnsan bilgiye muhtaç olarak dünyaya gelir. Doğduğunda ne dünyada ne de kendisinde hazır hiçbir bilgi yoktur. İnsan yalnızca bilgi üretmenin olanaklarına sahiptir. Yaşayabilmek için bilgiye ihtiyacı vardır (bkz. Çıplak Varlık; Bilgiye Zorunlu Varlık). Öte yandan İnsan dışındaki ve kendisindeki her şeyi merak eder, bilmek ister ve sorar. Burada değişik algılarını toparlayacağı bir bağlama, bir ortam ihtiyaç doğar. Bilgisel bakımdan böyle bir ortam henüz yoktur. Böylece ilk bilgilerini duyguları, inanışları bağlamında oluşturur. Mitoslar böyle düşünmenin bir aşamasında ortaya çıkarlar. Antikçağ Ege uygarlıklarındaki mitoslarda kosmogoniaların aynı zamanda theogonia olmalarının nedeni buradadır. Mitolojide o dönem İnsan’ının evren tasarımı, olaylara değgin bir açıklama biçimi ve kendisinin bu dünyadaki yerini, durumunu saptamasıyla karşılaşırız. Mitoloji bir öyküler toplamı değil, kendisi doğa ve evren karşısında duran, soran İnsan’ın ortaya koyduğu bilgiler hevengidir. İnsan’ın bu bilgiye ihtiyacı vardır: Bilgisizce dünyaya geldiği; kendisini her bakımdan belirsizlik içinde bulduğu; olaylara, canlı ve cansız varlıklara, durumlara egemen olmak istediği; yaşamasını düzenlemek zorunda olduğu için bu bilgiye ihtiyacı vardı. Yalnızca mitoslara değil, büyüye de sihire de, günlük yaşamada kullanageldiği tekniğe de ihtiyacı vardı. Mitosa ve sihre dayanan dünya tasavvuru, İnsan’ın dünyaya anlamak, onda yolunu bulmak ve dünyada kendi varlığını iddia etmek için yaptığı ilk denemedir.”  Antikçağ Ege uygarlıklarında en olgun biçimine ulaşan mitoloji, Güneybatı Asya Kültür Bölgesi denilen alanın değişik yörelerinde üretilmiş bulunan mitoslarla beslenmiş, aşılanmıştı.

Mitoloji bir açıklama biçimidir. Ayrı deyişle mitoloji karşılaşılan, bilinemeyen ve ne olduğu bilinmek istenen her şeyin nedenini bulma, nedeniyle kavrama çabasıdır. Dolayısıyla mitoslar birer öykü olmanın gerisinde bilgi verme amacı taşıyan birer anlatımdırlar. Bilgi kıtlığı içindeki İnsan için bu tür anlatımları hemen ortaya koymak çok zor, hatta olanaksızdır. Anlatıyı gelenek olanaklı kılmaktadır. Antikçağ Ege uygarlıklarının mitoslar yanında astronomi, matematik bilgilerinin de gerisinde Babil ve Mısır’daki kültürlerden önemli düzeyde etkilenen bir olayları yorumlama, anlamlandırma geleneği bulunmaktadır (bkz. Bir Kültür Bölgesi: Güneybatı Asya). Hatta Babil biliminin de gerisinde Sümer ve Akatlar’ın bilimsel çalışmalarının yer aldığı öne sürülmektedir.  Antikçağa geldiğimizde bu gelenek mitologiasıyla, bilimiyle oldukça yetkin bir düzeye ulaşmıştı. Antikçağ Ege uygarlıklarında yapılan, bu olgunluğu doruğuna yükseltmekti. Bu öncelikle ve önemle felsefede görülecekti. Orada, kimi zaman ortaya çıkıp kendisini gösteren, kimi zaman gerilerde kalıp oradan etkili olan temel sorun yaşamak idi. Yaşamanın sorun olduğu yerde bilginin önemi yeniden ve daha güçle ortaya çıkıyordu. Ardi için yaşama sorunu, varlığını sürdürmede yoğunlaşıyordu. Antikçağ Ege uygarlıklarında ise yaşama sorunu var olmada, erdemli yaşamada düğümleniyordu. Bunun arkasında da İnsanlığın en temel ihtiyacı olan mutluluk bulunuyordu. Bilgi bunun için gerekliydi, önemliydi. Felsefenin daha ortaya çıkmadığı, bilimin ise yaşamayla ilişkisinin henüz kurulmadığı bu dönemde, mitoslar İnsan’a evren ve evrendeki yeri, olayların nedenleriyle açıklanması ve dünyada yaşama yolunu bir biçimde bulması için bilgiler veriyorlardı. İnsan’a nerede bulunduğunu, sonunu, ne olacağını ve bu arada neler yapması gerektiğini işaret ediyorlardı.

Aklın ortak işleyişi ya da düşünce yapısı, yeter neden ilkesi uyarınca İnsan yaşamasını kuracağı güvenilir bilgiler elde etmeye yönelir. Belirsizlikler içinde bulunan İnsan, yaşama yolunu ancak böyle kurabilecektir. Aklın ortak işleyişi ya da düşünce yapısı uyarınca İnsan, ilkin her türlü değişimin, tüm nedenselliklerin gerisinde bunlara temel olacak bir başlangıç ilkesi tasarlamaya yönelir. Bir şey varsa, bir nedenle vardır; bir şey bir biçimdeyse, bir nedenle böyledir; o neden nedir? Artık bu tür sorular gündemdedir. Yanıtların bilimsel bir açıklıkta olması gerekmez.

Mitoslarda ortak akıl (ayrıca bkz. Mitolojiyi Yaratan Ortak Akıl Uyarınca Olympos Neden Gerekli Oldu?) kadar duygular da iş başındadır, hatta duygular daha yoğun olarak bulunurlar. Ortaya koyulan sembollerin gerçeklik olduğunu düşünmek başka türlü gerçekleşemez; temellendirme daha çok inançla yapılmaktadır (bkz. Ölçüt Sorunu). Sözgelimi, Khaos yalnızca bir kavram, bir sembol değil, nedensizce varolan tüm Tanrıların, yani dünyamız dahil tüm gezegenlerin, evrensel olan tüm kuvvetlerin kendisinden çıktığı, ne olduğu tam bilinemeyen, karanlık fakat evrensel, esneyen bir yarık olarak tasarlanır. Khaos bir varlıktır. Yer, gök, deniz, zaman, sevgi vd tüm temel taşıyıcı, kurucu kavramlar kosmogonia ya da evrenin yaradılışında varlık olarak tasarlanırken, theogonia ya da Tanrıların yaradılışında Tanrı olarak tasarlanırlar. İster kosmogonia ister theogonia olsun, ortak akıl ikisinde de aynı biçimde işler: İkisinde de kavramlar aynı biçimde ilişkiye girerler ve aynı sonuçlara varılır. Mitoslar ortak aklın ürünüdürler; kuşkusuz yalnızca mitoslar değil fakat konumuz mitoslar. Mitoslarda (kosmogonia’da) tasarlanan evren ve dünya bu akla uygundur ve onun düşünme modeli uyarınca ortaya çıkarlar: Mitoslarda ortaya çıkan bütünlüğün taşıyıcı çatısını oluşturan bu akıl ya da düşünme biçimidir. Eğer İnsan aklı başka türlü işliyor olsaydı, hiç kuşkusuz mitoslar da başka türlü olacaklardı. Mitoslardan bilimlere değin, eleştiriliyor bile olsa, gerçeklik aynı taşıyıcı çatı uyarınca kavranmaktadır. Burada kavranan gerçekliğin kendisi değildir, aklın bize verdiğidir. Ortak akıl ortak kanılar, anlayışlar, kabuller değildir. Aklın her İnsan’daki işleyiş biçimidir; ayrı deyişle bilgi üreten zihnin işleyiş biçimidir. Biz onun verilerini gerçeklik diye, sanki öyleymiş gibi kavrarız, kabul ederiz.  Bu kabule ihtiyacımız vardır ve orada duygularımız devreye girerler. Mitoslarda eldeki verilerle tasarlanan evren ve dünya duygularla pekiştirilir. Böylece düşünce ve duygu birlikte işleyip gelişirler.

Mitosları tasarlayıp geliştiren ortak akıl,  işleyebilmek için bir başlangıca zorunludur. Değilse, oluşu başlatabilmesi olanaksızdır. Ex nihilo nihil fit [Hiçlikten hiçlik doğar], bu durumu güçle dile getirmektedir. Bu düşünce aynı zamanda ortak aklın bir işleyişini de işaret etmektedir. Oluşun açıklanması bu işleyiş uyarınca; nedensellik ilkesi ile tasarlanacaktır. Buradan hareketle kabul edilen ilk nedenden başlayarak birbirinin nedeni olarak gelişecek bir evren tablosuna ulaşılacaktır. Böylece daha tekil, bireysel olayların açıklanması için de gerekli temeller verilmiş olacaktır. Ortak aklın bir işleyiş biçimi olan nedensellik mitoslarda kalmayacak, aynı düşünme modeli felsefede iş başına gelecektir. Buradan Renaissance’a dek uzanacak bilimsel evren açıklamalarında, örneğin Galilei fiziğinde görülecek, sonrasında David Hume’un eleştirisine karşın sürecektir. Çünkü nedensellik ilkesi, akıl için dışardan değil, içerden, içkin bir ilkedir; ayrı deyişle akla dikte edilmemiştir, akıl onu evrene, olaylara dikte etmektedir.

Mitoslarda evrenin ve ardından her şeyin doğuşunu tasarlayabilmek için bir öndayanak, ilk yargı, ilk varlık ayrı deyişle bir başlangıç noktası gereklidir. Ayrı deyişle bir başlangıcın bulunması kaçınılmazdır. Bu bir varsayımdır, bir hipotezdir. Daha burada mitos ile akıl ya da logos birlikte işlemeye başlarlar. Antikça Ege uygarlıklarında “mitos ile logosun ilişkisini, din ve bilgi, kavram ve görüş, kavrayış ve fantezinin yaradılışını hayret edilecek biçimde bir araya getirdiler […]. Mitos ve logostan ortaya çıkış kendisini iki biçimde gösterir: Bir yanda mitosları oluşturan fantezinin hizmetindeki kavrayış olarak, diğer yanda kavrayan anlayan düşüncenin hizmetindeki fantezi olarak.

İlk dayanak ya da hipotez ortaya koyulduktan sonra, ona dayanılarak, onda temellendirilerek diğer yargılar belirlenmeye başlanır. Ortak akıl, nedensellik ilkesi uyarınca geometrik olarak işlemektedir. Yunan düşüncesinin belirgin bir özelliği induktif olmaktan çok deduktif olmasıdır. Gözleme büyük yer veren Aristoteles bile deduksiyonu daha üstün tutuyordu çünkü Yunan kafasının en üstün ürünü sayılan geometrinin göz kamaştırıcı gücünü deduktif düşünme yönteminden aldığı biliniyordu.  Bu düşünme biçiminin geometriyle ortaya çıktığı savlanır. “Oysa geometri bu düşünme biçiminden çıkmıştır. Bu düşünme biçimi Ortak Akıl’ın doğal işleyişidir ve ilkin mitoslarda kendisini göstermiştir.”

Bu düşünme biçiminin bir başka özelliği bir bilinmeyeni aydınlatabilmek, açıklayabilmek için bir başka bilinmeyene başvurmak’tır. Varsayım, hipotez bir bilinmeyendir. Obscurum per obscurium [Karanlık olanı bir başka karanlık olanla açıklamaya çalışmak] anlayışı yalnızca mitologiaya özgü değildir. Felsefede ve bilimdeki birçok çalışmada, örneğin geometride, başvurulan geçerli bir düşünme yoludur. Ortaya bir varsayım koymak için ilkin ve önemle konuya egemen olmak gerekir. Ele alınan varsayım ise acaba bu mudur ya da acaba böyle midir diyerek denemeye, araştırmaya başlamaktır. Varsayımın kendisi de bilinmez fakat o olmadan da araştırmaya başlanamaz. Düşüncede olsun, tasarımda olsun, olayda olsun, deneme sürecinde, gelişmeler varsayım olarak alınan düşünceyi dışlamıyorsa, varsayımın geçerli olduğu kabul edilmekte ve varsayımla açıklanmaya çalışılan, açıklanmaktadır.

Mitolojide varsayım ya da ilk temel kabul Khaos’dur (bkz. Khaos; Bilgelikler ve Felsefe). O “başlangıçta dünya ilk yüksek derecede tuhaf bir Tanrı olan Hiçlik’ten ortaya çıktı. Grekler onu ‘chaos’ diye adlandırdılar. Onun ne bir kişiliği vardı ne de bir yaşam özü bulunuyordu.  Öyleyse ileri yüksek derecede tuhaf da olsa, bir Tanrı olmaması gerekir. Eukleides geometrisindeki nokta gibidir: Eukleides geometrisi noktayla başlar fakat noktanın boyutları bulunmamaktadır. Nokta bilinmez. Çizgi noktalardan oluşur ve nokta iki çizginin kesiştiği yerdir fakat nokta belirsizdir. Khaos’u belirleyen yine Khaos’dur çünkü o kendisi dışında bir şey tarafından yaratılamaz, oluşturulamaz, belirlenemez. O kendi kendisinin nedeni olandır. Burada bir ayrılığı göz ardı etmemek gerekir: Khaos için bir başlangıç düşüncesi diyebiliriz fakat Khaos’a töz demekte çok zorlanırız. Töz yaratıcıdır, yaratısıyla kendisinde gizilgüç (potansiyel) olarak bulunanı açar. Ayrı deyişle kendisini açar. Bu anlamda yöz (ya da arkhe) yaratıcıdır. Khaos’da ise böyle bir özellik yok. (bkz. Töz ve İlinek; İyonya’da Felsefe). Khaos’tan gaia çıkar. Khaos gaia’yı yaratmaz. Gaia’nın Khaos’ta nasıl bulunduğunu bilmiyoruz, böyle bir bilgiye gerek de görülmüyor. Dolayısıyla Khaos ile gaia ve sonra çıkanların ontolojik bir ilişkisi, bir bağı yoktur ve bu önemsenmez. Oysa felsefede lojik bağlılık kadar ontolojik bağlılık da önemlidir. Arkhe ya da ilk ilke burada önemle ortaya çıkmaktadır. Kendi kendisinin nedeni olan fakat her şeyin ondan türediği bir ilke olarak arkhe’nin neliği üstüne düşünülecektir. Arkhe, ona uygun görülen maddeye göre varlık kazanacak; özelliğini bu varlığa yansıtarak, onun da nedeni kendisi olan varlık olarak düşünülmesini sağlayacaktır: Daha sonra töz, bir gibi adlarla anılacaktır. Gerek Sokrates öncesi felsefelerde gerek Sokrates sonrası felsefe sistemlerinde, giderek 17. yüzyılda, sözgelimi Spinoza felsefesinde ve sonrasındaki kimi filozofların sistemlerinde aynı anlayış görülecektir. Aralarında Spinoza’nın Ethica’sı en iyi örnektir. Ona göre Tanrı ya da doğa (Deus sive Natura) yalnızca kendisiyle belirlenebilir: “Kendisinin nedeni derken, özü varoluşunu gerektiren şeyi kastediyorum; yani varolmadığı takdirde doğasını kavrayamayacağımız şeyi.” Ethica’da 1. bölüm 3. tanımda töz şöyle açıklanıyor: “Töz derken, kendinde olan ve kendisi aracılığıyla kavranabilen şeyi anlıyorum, yani kavramı başka bir şeyin kavramından oluşturulması gerekmeyen şeyi.”  Mitologiada da “bir öndayanak” olarak ilk başlangıç önermesini koyduktan sonra, tek tek varolanların kendisine dayanacağı, daha kapsamlı kavramların; yani yer, gök, deniz, sevgi, zaman vd oluşumuna, belirlenmesine geçilmekteydi (bkz. Boşluktaki Yaşam). Onların belirlenmesi ve ilişkilerinin pekişmesi varsayımın sağlamlığını, geçerliğini gösterecektir. Varsayım, salt kendi başına varolanlar üstüne hiçbir şey söyleyemez. Bir şeyi yalnızca kendi kendisiyle belirliyorsak, bu aynı zamanda belirlenemezliktir.

Mitoslardan Spinoza’ya ve sonrasına dek süren, yalnız felsefede değil, doğa bilimlerinde de görülen düşünme modeli geometridir. Bu düşünme biçiminin mitoslarla ve inançla bezenmiş olması onun bir düşünme modeli olarak etkinliğini ortadan kaldırmamaktadır. Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: Bilgimizi oluştururken mutlaka bir model gerekir mi? Duyulur algılar, bunları işleyen akıl, kategoriler, bellek, o konuyla ilgili bilgiler, deneyimler, çalışmalar ve hatta duygulanımlar bilgilenmemiz için yeterli değil mi ki, bu verileri bir model uyarınca yerleştirme, düzenleme gereğini duyalım?

Duyu verileri, tek tek bilgiler, değişik duyguların ve duygulanımların kendi başlarına bir düzeni yoktur; bir karmaşadırlar. Bilgi içeriği bakımından daha ağırlıklı olan duyu verileri için de aynı durum söz konusudur: Onların bilgi değerinin ortaya çıkması için de bir bütünlük içinde yer almaları gerekir. Burada Kant’ın saptaması akla geliyor: Görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördür. Ne var ki, bu geçerli ve doğru saptamada da bir eksiklik kendisini gösteriyor; istenilen biçimde elde ettiğimiz yargıların da bir bütünlük içinde bulunmaları gerekmektedir. Bir yargı kendi başına bir şey söyler fakat bir bağlam, bir bütünlük içinde yerini bulduğunda söylemesi gerekeni söyler. Tek tek bilgiler ancak bir düzen içinde anlamlı olurlar. Yaşama bakımından bilginin anlamlı oluşu önemlidir. Bütünlük ya da bir “model” ya da bir “sistem” burada işlevseldir. Ne var ki, hiçbir model biricik değildir. Akıl aynı verilerle başka sistemler ya da modeller oluşturabilir fakat bunlar da akılla sınırlıdır; sonsuzca değildir. Yargının anlamları da içinde yer aldıkları modellere göre çoğalacaktır. Sistem ya da modeli İnsan yaratmaz; İnsan onu ortaya çıkartır. İnsan düşünme olanaklarının, zihnin işleme biçimlerinin ötesinde sistem ya da model üretemez. İnsan zihin gücü bakımından da kendi sınırlarının ötesine çıkamaz. İnsan’ın tek tek şeyleri bir bütünlük içinde görmeye ihtiyacı vardır.

Mitoslardaki evren, dünya, yaşam ve öte dünya tasarımlarının bir bütün oluşturması, onları bir bütün olarak görme ihtiyacımızla bağıntılıdır. O dönem İnsan’ı kimisi birbirine karşıt, kimisi birbirine koşut, kimisi birbiriyle ardıl, kimisi bir başına izlenimi veren olaylar, şeyler ve durumlar çokluğu içindeyken hepsini bir bütün olarak görme isteği evreni birlikli bir bütün olarak görme isteğidir. Evrenin bütünlüğü, tek bir evrendir, ayrı deyişle; mitoloji İnsan’ın ilk universum tasarımıdır. Orada her öğe nedensellik ilişkisiyle diğerlerine bağlanarak yerini bulmuştur. Tek tek her şeyin zorunlu görülen bağlarla ilişkide olduğu bir ortam, bir bütünlüktür. Artık burada mitos “approksimativ bir öngörü değildir.”  Mitoslara, sunduğu bütünlüğün varlığına inanç nedeniyle kesin–geçerli gözüyle bakılır. Birey o bütünlüğün içindedir, kendisini orada bulmaktadır. Oysa mitosun verdiği bilgi gerçekliğin kesin bilgisi de değildir. Ayrı dille söylersek, universum mitolojide bir bilgi objesi olarak değil, bir “yaşam gerçekliği” olarak ele alınır; yani, universum İnsan’ın var oluşunun oyun alanıdır ve İnsan orada yerini bulmak zorundadır. Mitoslar araştırılan (bilim ya da felsefedeki gibi) hakikatin değil, İnsan varoluşunun anlamıdır. O da ancak düzenli, uyumlu bir evrende ya da universum’da görülebilir ve İnsan orada yolunu bulabilir.

Bütünlüğün kurulması, oluşması kadar korunması da önemlidir. O dönemin toplumları, bu günle karşılaştırılamayacak ölçüde az da olsa değişik kaynaklardan yabancı toplumsal–kültürel etkileri alıyorlardı. Oysa bir mitolojiyi oluşturan öğelerin hepsi aynı toplumsal–kültürel ortamdandırlar. Ayrı deyişle mitolojinin dokusuna yabancı bir kültür öğesi alınmaz, ona karşı çıkılır. Eğer yapıya girecek olursa, mutlaka bütüne, mitolojinin yapısına uygun biçime sokulmuşlardır. Özellikle kahraman tipleri aynı yaşama bağlamından olmak zorundadır.  Her mitoloji kendi toplumsal–kültürel yaşama ortamına özgüdür. Dolayısıyla herhangi bir mitosun evrensel olduğu söylenemez; her mitolojik yaşama bağlamının kahramanları kendilerine özgüdür veya kendilerine özgü kılınmış, gerekli değişiklikler yapılmıştır.

Değişik bir dile getirişle universum, mitolojiye bağlanan, yaşamasını ona göre kuran İnsan’ın ihtiyacı olan “dünya tasarımı” ve kendisini orada buluduğu “yaşama ortamını” oluşturduğu “varlık alanı”dır. İnsan’dan başka hiçbir canlının kendisine bir yaşama ortamı oluşturma ihtiyacı yoktur. İnsan dışındaki canlılar içine doğdukları ve ona ait oldukları bir “yaşama ortamı”na sahiptirler, o yaşama ortamının bir öğesidirler. Orada kendilerine yuva vb bir şeyler yapmaları, öğesi oldukları yaşama ortamının bir gereğidir, olağandır, doğaldır. Buna karşın yalnızca İnsan, yaşama ortamına ve onu kuşatan bir dünya tasarımına ve en yüksekte her şeyi kuşatan, yalnızca oluşun değil, yokoluşun dünyasını da içeren universum’a ihtiyaç duymaktadırlar. Bunların hiçbiri İnsan’a doğuştan verilmemiştir; o çabalayacak, uğraşacak, kuracak ve geliştirecektir. İlkin yalın, dar kuşatımlı, sınırlı bilgilerle başlayacak ve zaman içinde başka deneyimler ve bilgilerle de karşılaşıp karışarak genişleyecektir. Bilgi, çizgisel tek bir doğrultuda gelişim göstermez. İnsan çok yaşamalı bir varlıktır ve her yaşama alanı kendisine özgü bilgilerin varlığını gerektirir. Ayrı deyişle İnsan’ın yaşama ortamı değişik yaşama alanlarının bütünlüğüdür. Bütünlüğü oluşturan yaşama alanları yeni bilgilerle gelişip genişledikçe, bireye, topluma ait yaşama ortamı da gelişip genişler. Burada yaşama alanlarının birbirleriyle ilişkisi, kurucu ve yapıcı etkileşimi hiçbir zaman göz ardı edilemez. Mitoslar da onları üreten yaşama ortamlarının ürünüdürler.

Burada bir konuya açıklık getirmek gerekiyor: Mitolojinin bir bütün, bir universum olarak ortaya çıkışı Homeros ve Hesiodos’un tek tek mitosları toparlamalarıyla başlamıştır. Daha önce mitoslar Mezopotamya’da, Mısır’da, Lübnan’da, Anadolu’da, Girit’de tek tek ortaya koyulan açıklama biçemleriydi. Teklerin anlatımı Yunan yarımadasına gelince Yunanlılaştırılarak sürdürüldü. Bütünleştirme ortak aklın kendisini belirgince ilk gösterdiği yerdir. Bundan sonraki bölümlerde ele alınacak olan evrenin oluşumu, olympos, İnsan ve değişik mitoslar hep bu bütün bağlamında görülmektedir. Öyleyse ortak akıldan yalnızca Homeros ve Hesiodos’un çalışmalarında söz edebileceğimiz düşünülebilir. Bu düşünceyi iki bakımdan ele alabiliriz: İlkin bu düşünceye evet demek gerekiyor çünkü elimizde yazılı olarak bulunan İlias, Odysseia, İşler ve Günler gibi yapıtlarda ortak aklı görmekte zorlanmıyoruz. İkinci olarak bu düşünce sınırlı bir gerçeği dile getirmektedir. Çünkü tek tek mitoslar evreni, tanrıları, dünyayı, İnsan’ı ve diğer tüm canlıları bütünleştiren düşünüşe aykırı olsalardı, ne Homeros ne de Hesiodos eserlerini oluşturamazlardı. Bu durum parçaları bütüne uygun ya da bir bütün uyarınca üreten bir aklı düşündürmektedir. Parçalar bütüne uygundu, bütün bu parçalardan oluşuyordu. Her ikisinde de bir ortak akıl vardı. Madem mitolojiyi tek tek ve bütün olarak ortaya koyan bir ortak akıldan söz ediliyor, o zaman İnsan’ın ortaya koyduğu tüm mitolojilerin aynı olmasalar da, benzer olmaları gerekmez mi? Mezopotamya’da, Mısır’da, Lübnan’da, Anadolu’da, Girit’de, yani ayrı yaşama bağlamlarında, ayrı kültürlerde ortaya koyulan ve daha sonra Antik Yunan’da sistemleştirilen bu mitoslar nasıl oluyor da birleşmeye, bir bütün olarak sistemleşmeye uygun oluyorlar? Burada yalnızca Ortak Aklın işlevsel olduğu söylenemez.

Ayrılıkları bulunsa da ticaret, savaş, ziyaret gibi olaylarla ilişkiye giren toplumlar arasında kültür geçişmesine dayanan bir “kültür ortamı” oluşur. Her toplum kendisine göre yaşar. Kültür geçişmesiyle toplumlar arasındaki yabancılıklar törpülenir, yumuşatılır. O sırada ilişkiye giren kültürler kendilerini bir de ilişkiye girdikleri toplumun kimi sözcükleri, değerleri, değerli bulduklarıyla dile getirir ve kendi özgünlüklerini yitirmeden ötekini alır kendisine uydurur, kendisi yapar. Örneğin, “[…] Sümerlileri yenip Sümer’i fetheden Sami fatihler, Sümer çivi yazısını benimserlerken, bu yazıda, Sümerceye hiçbir noktada benzemeyen bir Sami dilini (Akadca’yı) yazabilmelerine olanak verecek uyarlamaları yapmışlardı. Dolayısıyla, Sümer panteonunun Babilonyalılarca ve Asurlularca benimsenen tanrılarının birçoğu, Akad mitolojisinde Sami adlar altında görünürler. İnanna’nın adı İştar olur, Uttu, Şamaş olur; ay–tanrı Nanna, Sin olur; bununla birlikte tapınak adlarının ve ritüel terimlerinin bir çoğu Sümerce biçimleriyle alıkonmuştur. […] duaların, afsunların birçoğunun, ölü dil durumuna düşmesinden çok sonraki tarihlere dek, rahiplerce, dinsel ritüel ve ayin dili olarak kalan Sümerce ile okunması göreneği sürdü gitti. Bu nedenle Sümer mitoslarının Akadca biçimleri, hem Sami egemenliğinin siyasal koşullarda yarattığı değişiklikleri hem de Sami fetihçilerinin farklı düşünüş biçimlerini (mentalitelerini) yansıtmaktadır.”  Bu benzerlikler, toplumlar arasında siyasal bakımdan gerginlikler yaşansa da kültürler arasında kaynaşmayı pekiştirir ve giderek kültür bölgelerinin oluşumuna olanak hazırlar. Bir başka bakımdan, büyük farklarla ayrılmamış coğrafyalarda da benzer gelişmeleri görülür. Ortak kültür alanları ya da aynı çizgide ortak yaşama alanlarının oluşumu kısa bir zaman aralığında gerçekleşmez: Toplumların karşılaşmaları, birbirlerinden etkilenmeleri, yeni kültür öğelerini içselleştirmeleri inanışların birbirlerine dokunması, dilde kaynaşmalar gibi gelişmeler oldukça uzun bir zamanı gereksinir. Toplumların değişimleri –tek tek bireylerde olduğu gibi– yalnızca dış etkilerle gerçekleşmez; kendi iç dinamikleri de değişim sağlar. Böylece dış ve iç devinimlerle toplumlar bir yaşama ortamı oluştururlar. O dönemlerde mitoloji bu yaşama ortamının en önemli, temelli ve güçlü yanıdır. Öte yandan yaşama ortamı her türlü bilginin kendisine göre bir ortamdır. Biraz önce “tek tek bilgiler ancak bir düzen içinde anlamlı olurlar” denirken söylenmek istenen bu yaşama ortamıydı.

Mitoloji, köken sorunuyla başlar. Her kültür kendisine göre bir başlangıç belirler. Antikçağ Ege uygarlıklarında mitoloji, “oluş”u Khaos ile başlatır.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Attilla Erdemli, Mersin’de dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Bir süre felsefe öğretmenliği yaptı, sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde Doktora çalışmalarına başladı. 1980 yılında Felsefe Tarihi Kürsüsü’ne asistan olarak girdi. 1984 yılında “Spinoza’nın Ahlak Anlayışı” adlı teziyle felsefe doktoru oldu. 1990 yılında yardımcı doçent, 1996 yılında doçent ve 2009 yılında da profesör oldu. Felsefe çalışmaları yaşama sorununda yoğunlaşmaktadır. Yaşama sorunu bağlamında Varlık Felsefesi, Tarih Felsefesi, Devlet Felsefesi, Aydınlanma Felsefesi ve Spor Felsefesi gibi alanlarda çalışmaktadır. Felsefede akademik etkinlikler yanında, felsefeyi topluma götürmeyi amaçlayan çalışmalar da yapmaktadır. Farklı konularda yazdığı makaleleri yanında, yayınlanmış beş kitabı vardır: İnsan, Spor ve Olimpizm (Sarmal Yayınevi, 1996), Dağlarla (İnsancıl Yayınları, 1998), Spor Felsefesi (E Yayınları, 2002), Avuçlarımızdaki Cennet (E Yayınları, 2004) ve Spor Yapan İnsan (E Yayınları, 2008). 1965 yılında başladığı dağcılık sporunu hâlâ sürdürmektedir. 1983-2010 yıllarında Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun İstanbul temsilciliğini yaptı. 1992-1996 yıllarında TMOK Olimpik Akademi Başkanlığı’nda bulunmuştur. 1996 yılında TMOK Fair Play Ödülü’ne layık görüldü. 1998 yılında Garanti Bankası’nın açtığı “Yarına Dört Işık” Proje Yarışması’nda birincilik ödülünü alan “Bin Olimpik Genç” adlı proje topluluğunda yer aldı. 1999 yılında Gökçe Karataş 1. Spor Ödülleri’nde inceleme-araştırma dalında ikincilik ödülünü aldı. Türk Felsefe Derneği, Türkiye Felsefe Kurumu, Yarınlar için Eğitim Derneği, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi ve AKOB (Akdeniz Opera ve Bale Derneği) üyesidir. Evli ve bir kızı vardır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.