‘Kimi sayfalarda kukla oluruz, kimi sayfalarda kuklacı.’

 

“Her ne yaşanırsa yaşansın, Piper Pa-25’in başına hiçbir şey gelmeyeceğine dair söz vermişti Kaptan Semih, küçük Anış’a yıllar önce. Rüzgâra meydan okuyan bu kırmızı kartalın ne benzini bitebilir ne de pervanesi kırılabilirdi… Hele ki, kır çiçeklerinin tozuyla, zehirle, aşkla, ölümle, ateşle kutsanmış bu cesur kuşun düşmesi asla kabul edilebilir bir şey değildi. Kaptan, sevgilisine söz vermişti bir kere ve bu sözden geri dönüşü yoktu…” Miyase Sertbarut ile sayfa sayfa hem umudun hem de umutsuzluğun sorgulandığı kitabı Çocukluğumun Tanrısı’nı konuştuk.

Çocukluğumun Tanrısı Piper Pa-25 romanı, Anış’ın dini ve tanrıyı sorgulamasıyla açılıyor. Bu riskli değil mi sizce?
Bunu risk saymam. Her kitap kendi okurunu bulur. Okuyucu eline aldığı kitabı benimsemek durumunda değil, bazen kitaplar okurunu seçer, bazen okur kitabını seçer. Romanın başında Anış’ın çocukluğunu, çocuksu sorgulamalarını ve isyanını görürüz. Bu sorgulamayı bin yıllardır yaşar insanoğlu, daha da yaşayacak. Herkes kendi tanıklıklarına göre, çevresine, kültürüne göre kimi zaman başkaldırır Tanrı’ya, kimi zaman reddeder, kimi zaman kabullenir. Anış da öyle…

Anış bir iç hesaplaşmasında da “Tanrı ya yok ya da çok uzak diye düşünüyorum. Yakın olsa, bunca kötülüğe nasıl izin verebilirdi ki?” diyor. Bu hepimizin usundan geçirdiği ama dile dökemediği bir soru sanıyorum?
Dile dökememek, işte bizim sıkıntımız da bu. Bizi “içli” insan yapıyor, bizi derinleştiriyor ama sağlıklı değil aklımıza gelenleri söyleyememek. Anış çoğu zaman ben’im. Ben de o yaşlarda bunu kimseye söylemeye cesaret edememişim ki içimde besleyip büyütüp ancak bir kitabın içine usul usul fısıldamışım.

Ama kitabın derdi aslında Tanrı’yı sorgulamak değil, Anış’ın dünyasını anlatmak. Aklından geçenleri, çevresinde var olanları, arayışını, bu arayışı bir insanda somutlaştırmasını ve bunun hastalıklı bir hâle nasıl dönüştüğünü anlatmak. Ölümü hep aklında tutmak ya da ölümü hep unutmaya çalışmak. Anış bir salıncakta. Hepimiz gibi ölümün salıncağında. Zincir kopsa da kopmasa da, rüzgârla yarışsa da yarışmasa da başkalarının düştüğünü ve kendisinin de düşeceğini biliyor. Bu süreç içerisinde de bir hayale tutunuyor. Mademki dünya bir kurmaca, insanlar da kendi kurgularının içinde kuyruğu dik tutmaya çalışarak, kendilerine birçok anlamlar yükleyerek ömürlerini tamamlamakta. Benimle Anış arasında da böyle bir paralellik var.

miyase_bulut.jpg2

Kaptan Semih, Anış’ın çok da bahsedilmeyen babası konumunda duruyor gibi romanda. Sanki Anış’ın babası hikâyede silikleştikçe, bütün yüzeyi Kaptan kaplıyor?
Evet, ana-baba çocuğun ilk Tanrısıdır. Çocuk onlardaki zayıf yanları fark ettikçe göksel Tanrı da gücünü yitirmeye başlar. Anış zayıflayan ve kaybolan Tanrı’nın yerine daha dünyasal bir güç koyuyor. Aşkı da içine alan, hem zayıf hem güçlü olabilen, bazı şeyleri bilen bazılarını bilemeyen, hatta ölebilen, ölse de yitmeyen yeni Tanrı’nın adı İnsan.

Romanın bir yerinde, yazarak Kaptan’la konuşuyor Anış. Dertleşiyor. Yazdıkça mı var ediyor onu? Yoksa yanılıyor muyuz, kendi iç dehlizlerine mi dalıyor Anış?
Yazan tüm insanların derdi bu. Yazdıkça mı var oluyor, var olduğu için mi yazılıyor? Karışık ve karanlık bir süreç yazma süreci. İnsan yazmaya başlar, belki bir gerçeklikten yola çıkarak. Yol boyunca hayalleriyle de sarıp sarmalar metni. Bir süre sonra yazdıkları ona bütünüyle gerçekmiş gibi görünmeye başlar. Oyuncakları canlanmış, bağımsız hareket etmeye başlamış gibi. Kimi zaman onlar tarafından köşeye sıkıştırabilir, bazen de kırbacı kendi eline alabilir. Dikkatli bir okur bu bocalamaları, bu kendini bazen Tanrı gibi hisseden yazarı bazen hayallerinin kölesi olan yazarı fark edebilir. Ama aslında çoğumuz bunu ölçmek için okumayız. Yazar bizi kendi oyununa, kendi macerasına dâhil edebildiği oranda okumaktan keyif alırız. Bazen okur olarak biz de kitabın içindekileri yazarla birlikte yaşarız, kimi sayfalarda kukla oluruz, kimi sayfalarda kuklacı.

Önceki soruya ilave olarak Anış’ın başına gelen gerçeklere, anlatılanlara inanmamak gibi bir problemi var görünüyor. Kendini dış dünyaya kapatıp sahip olduğu gerçekliğe mi hapsolmuş dersiniz?
Bunu hepimiz az çok yapıyoruz. Dünya üzerinde bin bir çeşit denizkızı masalları, hikâyeleri vardır. Denizkızı heykelleri, resimleri vardır. Oysa bir kez bile gerçeği görülmemiştir! Bir kez bile ağlara takılmamıştır! Ölüsü dirisi bulunmamıştır! Ama var gibi yaparız, bir hayale kapılırız bile bile… Anış da öyle, bir hayale kapılmış, bir Kaptan hayaline. Bu bir hapsoluş değil, bu özgürlük belki de. Hayal gücü diriltir, genişletir, getirir, götürür…

Bana kalırsa, sanki bu hapsolmuşlukla sıradanlaşıyor bazı konularda da. Rotasını çizerken “torpil desteğini” almadan edemiyor. Yaşantımızda da rotalarımızı gerçekleştirmek için bu “desteğe” ihtiyaç mı duyuyoruz acaba?
Edebiyat bunu sorgulamaz. İnsanları, insanların ne yapıp ne ettiklerini anlatır edebiyat. Bunu da ahlâk dersi vermek için yapmaz.Yani benim bakış açıma göre böyle. Çocukluğumun Tanrısı’nda anlatım duygusal, şiirsel bir akış içinde ilerlerken birden “torpil” gibi kokuşmuş bir gerçeklikle ya da buna benzer pürüzlerle karşılaşırız. Anış’ın torpil arayışı bizi neden rahatsız eder? Çünkü biz ahlaki açıdan kahramanımızın olumsuz şeyler yapmadığına inanmak isteriz. Onu daha temiz bir yere oturtmak isteriz. Klasik roman çizgisi öyledir, kahramanımız pir u paktır! Ama bu çocuksu romantizmi bir tarafa koymalı. Ben yalansız yazmak istedim. Yalnızca romantizmle yazmayı yediremem kendime.

Emek en büyük değerdir evet, ama “torpil” bazen emekten önce ipi göğüsler… Dürüstlük abidesiymiş gibi tahta çıkartamayız roman kahramanlarını. Onlar insan.

Eğitim müşavirinin bir ölüyü Türkiye’ye yollama işini “angarya” olarak görmesi bizi rahatsız etmezken Anış’ın “torpil” araması bize batar. Çünkü okuyucu sevdiği kahramana toz kondurmak istemez. Müşavirle özdeşlik kurmadığımız için her türlü basitliği, sıradanlığı yapmasına da sesimizi çıkarmayız. Bu hiç adaletli değil! Yeniden söylemeliyim ki kitaplardaki insanlar hayatımızdaki insanlar gibidir, içlerinde aynı anda hem ahlâk hem ahlâksızlık barınabilir. Türkiye’de hep olmuş hep olacak gibi duran adam kayırmalarından elbette kitaptaki Anış da payına düşeni yaşamıştır.

Anış, öğretmeniyle arasında geçen “özür dileme” anısını anlatıyor bir bölümde de. “Suçun ve erdemin köylü ya da kentli olmakla ilgisi olmadığını” o özürler dilenmediği için mi anlayamıyoruz çoğu zaman?
Sanırım öyle, anlattığım o bölüm 70’li yıllar. Şimdi 2014’te bile özür dileyemeyen bir halk olarak yaşıyoruz bu topraklarda. Öyle bir gurur delisiyiz. Yanlış yapmayız, yalan söylemeyiz, haklıyız, doğruyuz vs. vs… Devlet olarak da millet olarak da öyleyiz.

miyase_bulut.jpg3

“Müdür hiç kızmadı Firdevs’e, çaldığın kalemleri ver, demedi. Müdür de Yörük, Firdevs de…” Ufak da olsa suçlar böyle mi görmezden geliniyor? Sırf suçu işleyen ve koruyanın benzerlikleri var diye mi?
Bunlar Anış’ın öfkesi, haksızlığa uğrayan bir çocuğun vardığı sonuç. Haksız da sayılmaz. Kayıp kalemlerin hesabını kimse vermiyor ona. O da bunun açıklamasını kendi kendine yapıyor. Demek ki kötü de olsalar aynı soydan gelenler birbirlerinin yanında yer alıyor, diye düşünüyor. Adalet sağlanmadığı sürece çocuklar da yetişkinler de bu çıkmaza saplanır. Şimdi de öyle, hırsız evet, ama bizden! Çalıyor evet, ama Müslüman… Bizden olması onu aklamamız için bir sebep sayılmamalı. Ama ne yazık ki hemşerilerimizin, mahallelimizin ayrıcalığı var; soydaşımızın, dayıoğlunun, dindaşın ayrıcalığı var. Hırsız da olsa adam da öldürse tecavüzcü de olsa ona kol kanat gerilir. Bunu okul müdürü de, maliye müfettişi de, otobüs şoförü de böyle yapar.

Bana göre romanın en etkileyici bölümlerinden biri: “Sarı gazyağı çiçekleri halı gibi kapladığında tepenin her yanını, gözümü alamazdım oradan. Yalnız gitmeye korkardım. Anlattıkları hikâyelerle korkuturdu ninem, annem. Köpeklere, eşeklere, keçilere, küçücük kızlara, oğlanlara tecavüz edilirdi bu hikâyelerde. Oğlanlarla kızların başlarını taşla ezerlermiş hem de. Köpekleri, eşekleri, keçileri sağ bırakırlarmış, kimin yaptığını söyleyemezmiş diye.” Okuduğum an soluksuz kaldım. Ne zaman bu hale geldik biz sizce?
Çocuklara ve hayvanlara tecavüzün eskiden günümüzdeki kadar yaygın olmadığı sanılır. Ben öyle düşünmüyorum, tüfeğin icadıyla bozulabilecek bir şey değil mertlik. Tahminim o ki eskiden de çok yaygındı. Yalnızca haber ağı yetersizliğinden az duyulurdu. Üstü çabuk örtülür, fazla dillendirilmez, konuşulması ayıp sayılırdı.

Şimdi yaygın medya ile her türlü haberi kısa sürede öğreniyoruz ve suç oranı çok çok arttı gibi hissediyoruz. Başka suçlar belki artmış ve çeşitlenmiştir, ama tecavüz suçu dillendirmeye cesaret edebildiğiniz oranda istatistiğe girer. Yaşamda ise aynı oranda var olmaya devam eder.

En son Kırklareli’de yaşayan Halil İbrahim. Köpek tasması verme vaadiyle kandırılan, tecavüz edilen ve 10 yıllık hayatı kömür çuvalının içinde elleri bağlı olarak sona eren Halil İbrahim. Çok acı. Bodrum katlarında, kömür çuvallarında, kuyu diplerinde yıllardır var bu ölü çocuklar!

Anış’ın birçok sözü aforizma sayılabilir. Biri de “Annemi seviyorum, ama göbek bağsız.” Sahi biz annelerimizi seviyor ama onların bizi korumak için üzerimizde tutmaya çalıştıkları damı beğenmiyor muyuz acaba?
Beğenirsek bir şeyler ters gidiyor demektir. Beğenmeyelim ki daha iyi bir dam kuralım başımızın üzerine. Klasik bir söz var hani, kendi ayakları üzerinde durmak, bir de kafa var, kendi kafamızla düşünmek. Biz daha üşümeden sırtımıza hırka giydirilmesin ki üşümeyi bilelim ve hırka giymeyi akıl edelim. Ama annelerin bu tutumu değişmez, yüzlerce kitap devirse bile annelik revize edilebilir bir şey değil. Kendi anneliğimden biliyorum!

Anış’ın yatılı okula kayıt yaptırmaya gittiği sırada otobüste karşılaştıkları bir kadının cümlesi de oldukça düşündürdü beni: “…zaman kötü, hem o hemşire okulları için hiç iyi şeyler demezler. Hep çocuk düşürürlermiş tuvalette.” Vaktiyle Köy Enstitüleri için de aynı şeyleri söylememişler miydi? Bana kalırsa müthiş bir gelişimin önüne böylesi bir söylem çıkararak zarar vermişlerdi o kuruma.
Kadınları bağımsızlığa götürebilecek ne varsa karalamak için yol arayan insanlar var bu ülkede. En çok korktukları şey budur, kadınların özgürleşmesi. Çünkü özgür kadın pek çok şeyi yıkabilir. Gelenekçi yapı susan kadını sever, bağımlı kadını sever, onu her yana çekebilir, böylece ona hükmedebilir. Bunun değiştiğini görüyorum, seviniyorum. Muhafazakâr tarafın kadınları da artık özgürlükler konusunda sesini çıkarıyor. Türkiye dünyadan bağımsız değil ve olmayacak.

Gittiği okulda öğretilen edebiyat dersinden de şikâyet ediyor Anış. Sürekli gül ile bülbülün hikâyesinin anlatıldığından yakınıyor. Biz böyle böyle mi soğuyoruz yoksa edebiyattan?
Eğitim sistemi ezberci diye yakınırız ya, sistem ne kadar değişirse değişsin hocalar kendi ezberlerinden vazgeçmedikleri sürece edebiyat sevgisi kazandırmak zor. Belledikleri metinleri belletmeyi sürdürüyorlar, o metne yaklaşımı yirmi yıl, otuz yıl değişmiyor adamın kafasında. Oysa aynı metne insan yirmisinde başka gözle bakar, otuzunda başka, kırkında başka… Kendi hayatında içselleştiremediği edebiyat sevgisini, sevincini nasıl verecek karşısındakine?  İnsanın her şeyine yansır edebiyat sevgisi. Kaşına, gözüne, sözüne. Öğrenci o sevgiyi hocasının gözünde, sözünde göremezse… Yalnızca kalıpları alması ve biraz da kendi sırtında taşıması gerektiğini sanır. Oysa edebiyat kalıp değildir, hele yük hiç değildir. Kalıpları kırmak, yükü hafifletmek içindir edebiyat.

miyase_bulut4

Peki, Anış edebiyat bölümünü kazandığında da devam ediyor bu sorun. Orada da şunları söylüyor: “Üniversiteyi sevmedim kaptan. Edebiyat öğretmiyorlar orada. Neredeyse yarı dini bir eğitim alıyoruz. Hocaların her birinin farklı tarikatları var.” Siz edebiyat bölümü mezunusunuz, sahiden bu tür bir yere mi dönüştü üniversitelerin edebiyat bölümleri?
Şimdiki hâlleri nasıl doğrusu pekiyi bilmiyorum. Benim öğrenciliğim döneminde öyleydi. 12 Eylül darbesi sonrasında girdim ben üniversiteye. Her şeyi temizlemişler (!) bir tek din bırakmışlardı ortada. Hani biraz önce edebiyat kalıp değildir demiştim ya, işte biz o kalıpların arasında ezilmeden sıyrılmaya çalışarak bitirmiştik okulu. Bir daha dönmek istemeyeceğim yıllar, o yıllar. O dört yılda gerçek anlamda edebiyat sunulsaydı bize şimdi bambaşka donanımlarla yapıyor olurduk işimizi.

Röportajı bitirmeden, romanda geçmiş zaman kronolojik olarak akarken, şimdiki zamanın ne zaman anlatılacağı pek belli olmuyor. Romanı diri tutan heyecanlardan biri de bu mu?
Bilmiyorum, bunu hiç düşünmedim, bilinçli de yapmadım. Hiçbir kitabımı planlı, programlı yazmadım. Belki de soluk almak istediğim yerler olunca, ya da zamanda yolculuk yaparken değişen hava basıncından rahatsız olunca dönmüşümdür şimdiki zamana. Romanları diri tutan şey içtenliktir bence. Abartısız olmak, inandırıcı olmak, okura aklından geçenleri söylüyormuş hissi verebilmek…

Çocukluğumun Tanrısı Piper Pa-25 / Yazar: Miyase Sertbarut / Deli Dolu / Roman / Editör: Burhanettin Düzçay / Kapak: Alsu Yalçıntaş / 2. Baskı Kasım 2013 / 184 Sayfa

Miyase Sertbarut; öykü, roman, masal ve radyo oyunu yazarıdır. Yazmaya, radyo oyunlarıyla başladı. Edebiyatın çeşitli türlerinde birçok yapıt verdi. “Tuna’nın Büyülü Gemisi” ve “Kırmızı Kartal” adlı iki uzun öyküden oluşan dosyasıyla 2003 Tudem Edebiyat Ödülleri öykü dalında birincilik kazandı. Bu öyküler iki ayrı kitap halinde yayımlandı. “Sisin Sakladıkları” adı dosyasıyla 2004 Tudem Edebiyat Ödülleri roman dalında ikincilik, “Akvaryumdaki Denizkızı” dosyasıyla masal dalında mansiyon ve “Kapiland’ın Kobayları” dosyasıyla da 2006 Tudem Edebiyat Ödülleri ilkgençlik romanı dalında birincilik kazanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.