Model Kavramı – Alain Badiou

 

“1968 Mayıs olayları arifesinde kaleme alınan Model Kavramı, L. Althusser başkanlığında geliştirilen “Bilimadamları İçin Felsefe Dersleri” tasarısının bir parçasıdır. Bu disiplinlerarası çalışmada modelleme ve ideoloji ilişkisinin doğasını araştıran A. Badiou, sıradan okur tarafından da nesnel bilginin taşıyıcısı sayılan matematiksel modellerin taraflılığını vurgulamakta. Aradan geçen yıllarda yaşanan gelişmeler, mantıksal pozitivizm ve ampirizmden kendini ayıran bu kitabın önemini hep gündemde tutmuştur. Model Kavramı adlı çalışmanın en çarpıcı yanı, A. Badiou metinlerinden beklenmediği kadar açık ve kolay okunur olmasıdır. Bu çalışma matematiğin epistemolojisi başta olmak üzere bilim felsefesi açısından da, tartışılacak yanlarıyla birlikte, güncelliğini korumaktadır.” Model Kavramı’ndan önsözü yayımlıyoruz.

Model Kavramı başlıklı küçük kitabın başlangıç noktasını oluşturan konferansın üzerinden aşağı yukarı kırk yıl geçmiş. O zaman otuz bir yaşındaydım. 1964 yılında yayımlanan Almagestes ile 1967 yılı sonbaharında yayımlanan Portulans olmak üzere iki roman yazmıştım. Dolayısıyla Model Kavramı’nın ilk felsefe kitabım olduğu söylenebilir. Uzunca bir süre de tek felsefe kitabım olarak kaldı. Théorie de la contradiction [Çelişki Kuramı] (1975) ile De l’idéologie [İdeoloji Üzerine] (1976) birer siyasal deneme; bir “romanopera” olan L’écharpe rouge [Kızıl Atkı](1979) ise tiyatro çalışmalarımın başlangıcı. Felsefe alanında kendimi kamuya açmam ise, on beş yıllık suskunluğuma son veren Théorie du sujet [Özne Kuramı] (1982) iledir.

1968 yılında kaleme alınıp 1969 yılında yayımlanan küçük çalışmada haber verilenlerin izleri Théorie du sujet’de kolayca bulunabilecektir; bu küçük çalışma, kümeler kuramı ve matematiksel mantığın yakın zamanlarda ulaştığı bazı sonuçları en öncelikli koşulları sayan bir düşünme çabasıydı. Ne var ki, kavramsal çabanın pratik erekselliği olarak kurulan devrimci siyaset hep asıl önceliğe sahipti. Marksizm hâlâ apaçık bir başvuru noktasıydı ve Maoizm de, günün koşullarında, Marksizmin devrimci etkililiği tamamlayan yorumuydu. İki yıl sonra gerçekleşen L’écharpe rouge [Kızıl Atkı] (müziği Georges Aperghis bestelemiş, Antoine Vitez de sahneye koymuştu) gösterimleri gibi bu kitap da basın yayın organları tarafından gözünün yaşına bakılmadan reddedildi, bunlardan en ufak biçimde söz edilmediği gibi bu çalışmalara en ufak bir değer bile verilmedi. O zamanlar günlük basında Théorie du sujet konusunda çıkan pek ender eleştirilerden biri “Son Maohikan” başlığını taşımaktaydı. L’écharpe rouge’un ilk sahnelenişi ertesinde unutulmaz, muhteşem Vitez’in (“bir deha” olduğumu herkesin ortasında tekrarlamaktan hiç çekinmezdi) yazılanları okurken dönüp bana keyifle, “Vay canına, hepsi de senin salağın teki olduğunu söylüyor,” dediğini anımsıyorum. “Devrim/emperyalizm” çiftinin yerine “totaliterlik/demokrasi” çiftini koyan ve onlara göre totaliterliği hazırlamak üzere, insanın tehditkâr bir arzuyla kendini kaybedeceği kadar dolu olarak, sıradan insanların kolektif yaşamında içkin durumda yer alan güçleri örgütlemeye çalışarak fabrikaları, işçi yurtlarını ya da toplu konutları dolaşmak yerine, her birimizi oy kullanan demokratlar sürüsüne katılmaya çağıran (yeri sağlam olanlarlar için paha biçilmez bir kazançtır bu) “yeni filozoflar” elaleme maskara olurken, o karanlık seksenli yıllarda açıkça akıntıya karşı yüzüyordum. Sonrasında 68 Mayıs döneklerinin basın-yayın organlarında şana şerefe kavuştuğunu, elden ayaktan düşüp hırçınlaşan SSCB’nin çökmeyi beklediğini, Çin’in de pek fazla dert etmeden acımasız bir kapitalizmi yeniden kurmaya giriştiğini gördük. Para, piyasa, zenginlerin ve güçlülerin “hakları”, seçim komedisi göklere çıkartılıyordu her yanda, yabancı kökenli işçiler geniş ölçekte hal ediliyordu her yerde. Çin Komünist Partisi X. Kongresi’nde 1975 yılında Çu En-Lay’ın söylediklerini anımsamanın tam zamanıydı: “Akıntının tersine gitmeye cüret etmelisiniz,” ve “Yalnız kalmış olmayı kabul edebilirsiniz, çünkü yönünüz doğruysa bir gün bir ordu olursunuz.” Şurası kesin ki, parlamenter devlet karşısında insanların yaşamının içinde yer alacak bir siyaset mantığına sıkı sıkıya sarılmış olan bir avuç insan, yerleşik düzene, ister “sol” biçimiyle (Mitterrand) ister “sağ” biçimiyle (Chirac), yani hiçbir biçimde katılmak istemeseler de, “ordu”nun pek öyle kısa sürede toplanamayacağını biliyorlardı. Manga bile toplamak fena olmazdı. Dolayısıyla, o dönemde kaleme aldığım felsefe kitapları (Théorie du sujet’den sonra Peut-on penser la politique? [Siyaset Düşünülebilir mi?] (1986) çıktı) haysiyetimizi çiğneyecek her tür dönekliğe karşı koyma gereğine sahip çıkıyordu; o zamanlar yeni bir dönemin başındaydık ki zaten bugün Amerika’nın dünyanın her yanında açtığı savaşlar, bizde de Sarkozy’nin seçilmesiyle bunun nasıl feci sonuçlara yol açtığını görüyoruz.

Bundan yirmi yıl önce Model Kavramı adlı kitapla sonuçlanan çalışmalara, baştan aşağı yenilenmiş koşullarda açıkça sadık kaldığım, L’être et l’événement [Varlık ve Olay] (1988) ile kendini göstermişti. Görüşlerimin ontolojik çekirdeğini, bunların biçimsel donatısını açıkça ortaya koymak, bunu yaparken de ortamın üstüne çökmüş olan çakallığa ve bu durumun entelektüel gençliğin en iyi temsilcilerinde yol açtığı nihilizme karşı olağanüstü az sayıda kişi tarafından verilen mücadele ve siyaset yaşamında kalma çabasının aciliyetlerinin hizmetine hemen sunmamak benim bilinçli verdiğim bir karardı. Bilinçli, ama şunu da eklemeliyim ki zor bir karardı da. L’être et l’événement [Varlık ve Olay], bir dizi düşünce olarak kendini gösterir: Descartes’ın düşünceleri gibi altı tane değil, otuz yedi tane düşüncedir. Genelde, her büyük kavram, peş peşe gelen üç düşüncede, üç biçimde sunulmuştur: bir tanesi katıksızca felsefidir, başka biri sağlam matematiksel desteklere dayanmıştır, sonuncusu da büyük bir klasik filozofun, hatta bir şairin (Hölderlin, Mallarmé) yorumlanmasına sırtını vermiştir. Sözünü ettiğim güçlük burada, en baştaki elyazmasında siyasal kimliğe sahip dördüncü bir düşüncenin daha olmasıyla kendini gösteriyordu. Üstelik giriş bölümünde bir de uzun bir açındırma vardı ki, bütün kuramsal kuruluş siyasetin egemen olduğu öznel bir erekselliğe yerleştirilmekteydi. Sonunda bütün bunları silip attım ve spekülatif görüşümün biçimsel ve matematikleştirilmiş donatısını ilk plana yerleştirdim ve felsefi yaşamımın bir döneminin son bulduğunu acıyla hissettim. Vazgeçmedim ama geçici olarak inzivaya çekildim, böylece her şeye daha uzaktan bakmaya karar verdim. Bu biraz da Lenin’in 1905 devriminin başarısızlığa uğramasından sonra, 14-18 savaşının hemen başında yaşanan şoven coşku sırasında, devrimci diyalektiğin en dipteki temellerine geri dönmek için, tüm felsefe tarihinin en çetrefilli kitabını, Hegel’in Mantık Bilimi’ni baştan sona okumaya koyulmasına benziyordu.

İnsan olup biteni akla dayalı temelleri açısından uzaktan kavramaya karar verdiğinde, sık sık geriye dönebilir, capcanlı eylemin ya da kendine yer açmakta olan modernliğin aciliyetleri nedeniyle derinlere gömülen düşünce katmanları kavramsal kuruluştaki yerlerine yeniden kavuşurlar. Husserl’in bu sürece “tortuların yeniden etkinleşmesi” adını verdiğini biliyoruz. Bu yeniden etkinleşmeyi, Husserl (ama tilmizi Heidegger daha da kararlı biçimde) kökensel olana yönelen bir hareket olarak ya da unutulmuş olması daha bir sahici olduğunu gizlememesi gereken bir anlamın “üstünün açılması” olarak tasarladıkları biliniyor. Dolayısıyla, onlar için bu yeniden etkinleşme bir “tarih müzesidir”dir. Matematikleştirilmiş Galileo fiziğinin şaşırtıcı derecede başarılı olmasının arkasında Husserl, dünyayı iskân etmenin daha özsel bir biçimini, tekniğin soyut yapaylığına daha az meyyal bir biçimini bulduğuna inanır; Copernicus’un öğretilerinin tersine, bu anlamda “anamız Yerküre hareketsizdir” diyebilmişti. Bu da, gezegenimizin Canlı’nın en ileri derecedeki evinin kurulduğu yer olduğunu söyleyen bazı çevreci vaazları önceden haber vermişti; bu yerin her şeyden önce teknik tarafından ele geçirilmesinin önlenmesi ve doğa tarafından bahşedildiğine saygılı davranarak alt-soyumuza aktarılması gerekir. Heidegger’e göre, Varlık’ın Bir tarafından boyun eğmek zorunda bırakılması (Platon’daki ideallik bunu temsil eder ve tüm metafizik tarihi de bunu sürdürür), olana bitişik olmanın yeğinliğinin, yeniden etkinleştirilen düşünceye dayalı bir hareket tarafından gösterilmesini gerektirir; bu hareket, Sokrates-öncesi düşünürlerin uzaktan yaydığı kutup ışıklarına dayanır; gene de, şairler dünyayı yıkan tekniğin buradan başka her yerde işitilemez kıldığı kökensel bir titreşime dilde bekçilik etmektedir.

Kendi yeniden-etkinleştirme hareketimin (buna ben “Platoncu hareket” adını verdim zaten) deyim yerindeyse karşıt yönde ilerlediğini savunacağım. Tıpkı avangard sanat gibi, 20. yy.’daki devrimci siyaset de, burjuva toplumsal örgütlenmesinin incelmiş görünüşlerinin ve yeniden-sunumun şatafatının (mitolojik konulu resim ya da lirik şiir, romansı bir resim) arkasında yatan, yıkımın ve çatışmanın şiddetli aciliyeti ve yaşam dolu baskısını keşfetmek istemişti. İşçilerin ve köylülerin, doğrudan üreticilerin örgütlediği sınıf mücadelesi, Tarih’in hareketinin arkasında yatan sırdı; meta ekonomisi ve bu ekonomiye eşlik eden ideolojinin soyut hileleri arkasında kalan kökenseli işte bu sınıf mücadelesi taşımaktaydı. Bu mücadele, sanat alanında, taklidin köleliğinden (mekânların geometrisi, renklerin katıksızlığı, on iki sesin yalınlığı…) sıyrılan ve kökensel oldukları varsayılan ve belli belirsizce kutsallaştırılan Avrupa-dışı sanatların pratiklerine çağrıda bulunan yaklaşımın bakışımlısıydı. 20. yy.’ın ilk yarısı, yerleşik düzenin uygarlaşmış ve yabancılaşmış figürleri karşısında, özsel hareketlerin ilk durumuna getirilmesi ve sahicilik felsefeleri ile bu anlamda türdeşti. “Kızıl on yıl” (1969 ile 1979 arası) süresince benimsediğimiz bağlanma dahi bir bakıma kökensel sayılabilecek bir iradeye dayanmaktaydı: Komünist Parti’nin burjuvalaşması, şovenizmi karşısında; yerleşik parlamentarizmi karşısında; Sovyet destanına son veren cılız, kısır büyük güç uyuşukluğu karşısında, devrimcilerin hakiki ilham kaynağına, Mao’nun “zorlu mücadele ve basit yaşam tarzı” dediğine bir tür “geri dönüş” gerektiğini yüksek sesle savunuyorduk; Vietnam’daki ulusal kurtuluş savaşı ile Çin’deki Kültür Devrimi kargaşası, militan eylemin ve isyanların “sahiciliği” açısından cesaret veriyordu bizlere. Resmi komünistlerin muhafazakâr eğiliminin önce Çinli devrimciler sonra da bizim tarafımızdan “revizyonist” diye adlandırılması yeterince anlamlı değil mi? Bu revizyonu revize etmek istiyorduk, dolayısıyla parlak devrimci geleneğin tortularını yeniden etkinleştirmek, 1976 yılında benim Spartaküs’ten Mao’ya uzanan “komünist değişmezler” dediğimin gücüne yeniden kavuşmak istiyorduk. Zaten Bolşevik ayaklanmanın başarılı olmasından da önce Paris Komünü’nün doğrudan demokrasi girişimlerine tutkuyla bağlı olmamızın (hâlâ da bağlıyım) nedeni de buydu. Cumhuriyet sözcüğü söz konusu olduğunda, burjuva parlamenter demokrasisinden önce, 1793 yılından itibaren Kamu Selameti Komitesi tarafından taslağı oluşturulan halk diktatörlüğüne ilgi duyuyorduk. Sartre’ın söz dağarcığını benimsersek, “kaynaşmış grup” (başkaldırı hareketleri) ve “kardeşlik-terör” türü öznelliğin (yeni örgütlenme biçimleri) kıyısında etkin olduğumuz söylenebilir; aynı biçimde, iktidarın tuzakları çerçevesinde, kardeşlik-terörden sosyalist devlete varan ve hiç unutulmayacak biçimde başarısız olan formülle, Parti-Devlet formülüyle özetlenen öteki geçişi eleştirdiğimiz de söylenebilir. Bu başarısızlığın ötesinde farklı bir soykütüğü arayışı içindeydik; kurtuluşa götürecek bir siyaset kararı verilmeliydi ama bu siyaset Parti-Devlet siyaseti olmamalıydı, daha sonra gayet yerinde olarak “partisiz” bir siyaset adını verdiğimiz bir siyaset olmalıydı.

Dolayısıyla seksenli yılların ortasına doğru yaratıcı ya da asi düşüncenin biçimsel temeline geri döndüğümde, anti-revizyonist, anti-FKPartisi ve partisiz siyasal eylemimiz gibi kökensele ya da sahiciye yönelme hareketi gibi değildi bu. Daha çok bu hareketin bir tür içkin biçimde düzeltilmesiydi, unutulmuş olan ilk baştaki yabaniliğinin ya da kabalığının yeniden keşfi biçiminde değil, tam tersine ussal gücünün, kendi özündeki kavramsal güce, spekülasyon becerisine, kısacası kaos karşısında kazanılan zafer olarak felsefenin büyük geleneğine sadık kalacak biçimde bir düzeltmeydi. Özsel olanı unutan Platoncu bir gelenek karşısında Sokrates-öncesi filozofların şiirsel eşdeğerinin peşinde değildim. Tam tersine, katıksız devrime hizmet eden aşırı devlet-karşıtı coşkuya karşı Platoncu kaidemizi aramaktaydım; bu coşkunun yaşam dolu harika sevincinin, varoluş şiirinin tadına bakmıştım zaten, ama bu coşkunun katıksızca dolayımsız kaynağının eski pırıltısının kalmadığını da görüyordum.

İşte matematiğin düzeltici ve yatıştırıcı işlevini tam da bu noktada buldum yeniden; altmışlı yılların başında hizmet ettiğim bu işlevin herkese açtığım ilk önemli tanıklığı ise Model Kavramı olmuştu.

Bu durumda, mantıksal-matematiksel biçimsellikleri 1968 yılında nasıl kullandığımla bunları yirmi yıl sonra nasıl kullandığım arasındaki benzeyen ve benzemeyen yanları saptamaya kalkışmak pek klasik bir davranış olacaktır.

Bu açıdan en önemli değişmez, matematikten aldığım tattır; gözükara bir Sartre’cı ya da profesyonel devrimci olduğumda bile hep tat aldım matematikten. Psikanalistler aldığım bu tadın felsefeme baba figürünü soktuğunu açıklamakta zorlanmayacaklar. Gerçek şu ki, Raymond Badiou matematik profesörüydü ama bununla kalmadığını, ölünceye kadar, pek ince problemleri çözmeye atıldığını da gördüm; kendine ayırdığı huzur ve bağımsızlık payıydı bu. Hocam olmuştu, ellili yıllarda zor aritmetik sorunları üstünde birlikte çalışmıştık ve de felsefe alanındaki bütün çalışmalarım (alay yollu bakardı bunlara) arasında en el üstünde tuttuğu ise, ilerde Logiques des mondes [Dünyaların Mantıkları]’a varacak olan ilk çalışmaları aktarırken, seksenli yılların sonunda, öğrenciler için kaleme aldığım ve kategoriler kuramının sunumundan oluşan kısa çalışmaydı. Öte yandan, babam Nazi işgali ve Petain’ciliğin en başından itibaren kusursuz, gizli bir direnişçi olduğu için, kendisinde bilimsel duruluk ve açıklık ile kişinin gücünün kuvvetinin ittifak halinde olduğunu da görebilmiştim. “Filozofun itirafı” başlıklı kısa ve yegâne özyaşamöykümü kaleme alma girişimimde, matematiği babama, bence felsefenin öteki özsel koşulu olan şiiri de anneme borçlu olduğumu yazmıştım. Bundan daha basit de söylenemezdi.

Ama gene de, belirli bir beceri (matematikte yeterince iyiydim, ama en başa güreşmediğimi de hep biliyordum) eşlik etse de, babamdan miras kalan bir zevkten öteye geçmeyen bir şeyin katıksız felsefe açısından ne denli anlam taşıyabildiğini kendime sormam gerekiyordu. Bu noktada, tikel bir soykütüğünü başka bir tanesi, daha genel bir soykütüğü içine yerleştirmek gerektiği kanısındayım.

Genel soykütüğü benim klasik bir rasyonalist olmam. Platon gibi, Descartes gibi, Malebranche, Liebniz ya da Spinoza gibi, Kant gibi, Husserl gibi ben de, matematik paradigma olmasa felsefenin var olamayacağı kanısındayım. Gerçekte çifte bir paradigma bu. Aynı anda hem ilkeler ya da aksiyomlar sorunları (bunların ileri sürülmesi, üstlenilmesi, açık kılınması gerekir ki bunlar da bu nedenle tüm rasyonelliğe bir karar öğesi ya da başka biçimde söylersek, koşulsuz kabul edilecek bir öğe katarlar, ama bu öğenin geçerliği sadece geriye-yönelik olabilir) hem de çıkarsamalar ya da düzenlenmiş vargılar sorunlarıyla (bu çıkarsama ya da vargılar, kavranılabilecek olanın ancak bu bedel karşılığında seyredilebileceğini bildiğiniz ölçüde boyun eğmek zorunda olacağınız bir “zorlama öğesi” işe katarlar) ilgilidir. Dolayımsız doğrulaması olmayan karar (isterseniz bir “apaçıklık” diyelim buna) ve dış kaynaklı zorlama aygıtı olmayan biçimsel gerekliliğin oluşturduğu bu karışımı, tartışmalı ilkelere ve kesinlikten uzak tanıtlamalara sahip olsa da, felsefeye esin kaynağı olması gerektiğine, felsefenin kendine özgü söylemini kurarken bilmesi ve alıntılaması gerektiğine inandım. Gerçekte, matematik bizi, en eksiksiz düşünen özgürlüğün en eksiksiz gereklilikten ayırt edilemeyeceği noktaya götürür burada her iki durumda da, Platon’un hemen gördüğü gibi, biçimlerin gücü söz konusu: biçimlerin aksiyomatik kuruluşunda ya da varoluşlarını destekleyen hipotezde yatan kökensel özgürlük, kavranılabilir diyalektiklerini oluşturan zincirlenme ve bağlantılarda açık biçimde görülen gereklilik.

Matematiksel paradigma açısından felsefenin, tutarlı ve doğrulanmış varoluş biçimleri ile tutarsız ve doğrulanmamış varoluş biçimlerinin var olduğunu göstermeyi amaçladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Evrensellik sorununun tek bir kazanımı var ki o da tuhaf gidimli yolları kullanıp bir varoluş biçimciliği tanımlamaya yeltenmektir; bu biçimcilik öyle olacaktır ki ona dayanarak, olabildiğince gerçekten öznel ve tamamlanmış bir yaşam ile hayvanlığın devam etmesine indirgenen bir yaşamı ayırt edebilelim. Özneyi, bir hakikatin oluşuna katılan türden bireysel bir çokluk olarak düşünmeyi önerirken işte bu büyük klasik (ya da metafizik, sözcükten korkum yok) gelenek içinde yer aldım. Ama, bu önermeyi tümüyle aydınlatmak için, öznelleştirilebilir çoklukları temel alan bir biçimciliği kurmam gerekiyordu ki bu noktada matematiğe başvurmak kaçınılmazdı. Stoacılardan, Nietzsche ve Bergson’dan geçerek Deleuze’e kadar uzanan (Aristotelesçi) canlıcı geleneğe karşı, “matematist” diye adlandırabileceğim (Platoncu) gelenek, “hakiki yaşam”ın sırrının asla yaşamı konu alan bilimlerde (bu bilimler insanlığı hafif aşırılığa sahip bir hayvan cinsinden başkaca kabul etmezler) değil de, tersine, kurulabilir ebediyet ile yaşamın olumlanması arasında, insan hayvanına özgü olan “düşünce” adı altında, biçim açısından ayırt edilemezlik noktaları kuran kavranabilir biçimler ve bu biçimlerin diyalektiğinin yıldızsı şeffaflığında yattığını ileri sürer.

Daha tikel olan ve de “Fransız” diyebileceğimiz ikinci soykütüğünün yaptığı tam da budur. Matematiksel paradigmayı bir Özne kavramının kuruluşuna ilk Descartes’ın bağladığına kuşku yoktur. Böyle yaparak da, biçim açısından insanda ve Tanrı’da eşit olan mutlak bir özgürlük düşüncesini de vargılar düzenine ilişkin nerdeyse mekanik bir düşünceye bağlamış oldu. Bundan sonra da Rousseau’da, Auguste Comte, Brunschvicg, Cavaillès, Lautman, Desanti, Lacan ve bende de aynı yatkınlık görüldü: öznenin kurtuluşu, hatta varoluşu bile, en azından soruşturmanın başında, doğasını ve olanağını sadece matematiğin bizlere gösterebileceği biçimsel işlemlere sıkı sıkıya bağlıdır. Lacan analitik kürün, “doğru bir biçimselleştirme” gerektirdiğini, bu biçimselleştirmenin özünü de “iktidarsızlığı olanaksıza yükseltmek” (iktidarsızlık, imgesele kendini kaptıran insan hayvanıdır; olanaksız ise, kendisi de “biçimselleştirmenin çıkmaz noktasında” yer alan, gerçeğe adım atan öznedir) olduğunu söylediğinde; deneyin aktarımının matheme türleriyle yapıldığını vurguladığında, psikanalizin mahvına yol açan ABD kaynaklı uyarlayıcı ve norm getirici ampirist, canlıcı yorumlara karşı (tıpkı hem oportünist hem de terörist olan Sovyet Parti-Devletinin devrimci Marksizmi bir an için yıkıma sürüklemesi gibi) Fransız Platoncu soykütüğünü Freud’un mirası olan alanda sürdürmekten başkaca yapmaz. Henüz doğmakta olan cebirsel topolojinin yapılarında, Platon’un “yüce türler”iyle en nihayetinde eş-biçimli ideal bir diyalektik keşfeden Lautman’ın da öznenin mahvına yol açacak bir seçenekten kendini kurtardığı bir düşünce yeri kurmaya çalıştığı söylenebilir: ya Yasaya itaat ya da nihilist anarşi. Bugünün koşullarında “düşünce özgürlüğü”nün yeniden doğan vasatlığına karşı, elimizde yeniden bir özgür bir itaat ya da yaratıcı disiplin öğretisi olması gerektiğinde matematik hep yardım edecektir bize.

Model Kavramı’nda matematiğin kullanımı ile yirmi yıl sonra L’être et l’événement [Varlık ve Olay]’da bu kullanıma yoğun biçimde dönmüş olma arasındaki ortak yanın, felsefe açısından hep bir Fransız Platoncusu olduğum ve de öyle kaldığım söylenebilir kuşkusuz. Benim için özne sorunu, özgür ve zorunda olan bir bireyin kendi hayvansal altyapısının üstesinden gelebildiği ve bir hakikatin kuruluşuna dahil olarak, olması gereken özneyi gelecekte bitmiş zamanda olabileceği biçimcilik sorunundan hiçbir biçimde ayrılamaz.

Geriye iki kitap arasında ne fark olduğunu düşünmek kalıyor.

Tam anlamıyla yapısalcı uğrağı niteleyen kesitte, ki hemen hemen on yıl kadar sürdü (ellili yılların ortası ile 68 Mayıs’ı arası), kendi disiplinimizin tarihini kırmak, iki parçaya ayırmak isteyen genç filozoflar olarak hepimiz de giderek yeni bir tür pozitivistler olup çıkmıştık. Her tarafta, çeşitli düzenleşimleri sayesinde, insan oluş da dahil olmak üzere fenomenleri açıklamamızı sağlayan yapılar keşfederek, felsefi idealizmin bütün biçimlerine son vermek ve Althusser’in dediği gibi “kıtalar” biçiminde yapılaşmış uçsuz bucaksız bilimler alanına yerleşmek istiyorduk: matematik kıtası (Yunanlılar), fizik kıtası (Galileo, Newton ve Einstein), biyoloji kıtası (Darwin ve Mendel), tarih kıtası (Marx ve Lenin) ve bilinçdışı kıtası (Freud ve Lacan). Bu isteğimize ulaşmak için, aynı anda iki ayrı cephede mücadele etmeliydik. Elbette ki önce idealizme karşı, özellikle de Husserl’den miras alınan fenomenolojik biçimiyle, ama bir yandan da Viyana çevresi (Wittgenstein ve Carnap’ın kazandırdıkları mantıksal pozitivizm) ve Amerikalı takipçilerinin kazandırdıkları biçimiyle de idealizme karşı mücadele vermeliydik. Model kavramına yapılan müdahalenin işte bu bağlama yerleştirilmesi gerekir. Gerçekten de, bu kavram ampirist biçimde (model, ampirik verinin bir diyagramı ya da soyut bir imgesi gibi olan derme çatma bir yapıntıdır) yorumlanmaya açık olduğu gibi, bir de bayağı bir Platonculuktan (model, ampirik verisi bir gerçekleşme ya da suret olan katıksız İdeadır) kaynaklanan idealist bir yoruma da açıktır. Öğrencilerin ve işçilerin ayaklanması nedeniyle kendisi de bir bakıma ikiye bölünen 68 Mayıs konferansları (ikinci konferans iptal edildiydi) “model” sözcüğünün kullanımlarını incelediler, bu sözcüğün birbirinden farklı iki yorumu olduğunu tanıtladılar ve bu yorumları “ideolojik” olarak belirtip çürüttüler. Bundan sonraki adım, matematiksel-mantıksal biçimciliğe sağlam basarak, model kavramının pozitif kuruluşunu sağlamaktı, ama böyle bir kuruluşun bilimsel ve diyalektik bir süreçten kaynaklandığının da savunulması gerekiyordu.

Bu aşamada şaşırtıcı olan nokta, matematiğin paradigmatik işlevinin iki genel belirlenimden (aksiyomatik karar ve vargıların mantıksal zorlaması), daha çok ikincisinin vurgulanmış olmasıdır. Biçimsel mantığın normlaştırılmış yazımına başvurmak bu çalışmanın ana yönüdür, çünkü işaretlerin ve simgelerin maddiliği sayesinde, tüm ampirist (deneysel veri) ve idealist (bilincin sezgi halinde sunduğu nesneler) yorumlara karşı çıkan bir tür yazım mekanizmasını zorunlu kılar. Lacan’ın önerdiği biçimiyle bile, imleyen mantığı, bir öznenin kuruluşuyla tümleşen bir simge hep bir eksikliğin yerini tuttuğu için, idealist sapma olmak kuşkusu taşır. Seksenli yıllardan itibaren felsefeye “geri dönerken” bu eksiklik diyalektiğini ben de pek yaygın olarak kullandım. Ama altmışlı yılların sonlarında, genel eksiklik kategorisinin gizil ontoloji olarak varsaydığı her şeyi suskunlukla karşılıyordum. Elinizdeki küçük çalışma ile aynı dönemde kaleme alınmış ve Les Cahiers de l’analyse’de yayımlanmış olan “Marque ou manque: à propos du zéro” [Damga mı Eksik mi? Sıfır Üzerine] isimli yazıda, (Frege’yi yorumlayan Jacques-Alain Miller’in dediği gibi) sıfırın eksikliğinin eksiklik olarak bir im değil, daha çok bir im eksikliğinin imi olduğunu savundum, öyle ki im, deyim yerindeyse, taşıyıcının katıksız boşluğuna değil, yazının maddiliğine bağlıydı.

“Yirmi yıl sonra” matematiğe geri dönüşümde neyin yeni olduğuna bundan daha iyi bir giriş olamaz. Çünkü, L’être et l’événement [Varlık ve Olay]’da, sıfırın simgesi Ø imine önemli bir yer verilmişti, ama başka bir imin ortadan çekildiğini belirtmek için değil, yalnızca ontolojik bir işlev yerine getirmesi için böyle yapılmıştı. Katıksız çoklu ontolojisi ya da kümeler kuramı çerçevesinde, boşluk (hiçbir şeyin kümesi) ontolojik söylemi Varlık’ın kendisine teyelleyendir. Matematiği ayarlanmış belirli yazıların yeri olarak pozitif okumaktan, çoklunun matematiğinin varlık olarak varlığın düşüncesi olarak okunmasına geçiyordum kesinlikle. Kısadan gidelim: harfe (işarete) ayrıcalık veren yapısal bir maddecilikten, ilk kez Cantor tarafından matematik açısından düşünülen katıksız çokluk biçiminde “vardır”ın apaçıklığını ayrıcalıklı kılan ontolojik bir maddeciliğe geçiyordum. Matematikleştirilmiş tüm apaçıklıklar gibi bu apaçıklık da harfe bağlanır ama indirgenmez. Yapısal maddecilikten ontolojik maddeciliğe geçiş, Althusser’in diyalektik epistemolojisini (bilimsel “kıtalar” vardır, bunlar ideolojiden koparak yaratılmışlardır, tarih açısından bakıldığında matematik de bu kıtaların ilkidir) terk edip L’être et l’événement [Varlık ve Olay]’ın iskeletini oluşturan felsefi tez, matematik ontolojidir tezi benimsendiğinde gerçekleşti. Bu tez matematiğin epistemolojik ya da bilişsel açıdan ele alınmasına son verdiği gibi, matematik felsefesine benzeyebilecek her şeye de son verir. Matematiğin felsefeye göre olan dışsallığı sürmektedir, buna hiç kuşku yoktur, ama bundan, matematiğin felsefe için bir nesne olacağı da çıkmaz.

Model Kavramı’nda felsefe matematikleştirilmiş mantığın geniş çapta hizmetindedir. Yegane meşru model kavramının bu mantığın biçimselleştirdiği kavram olduğu ve bundan dolayı da bu kavramın egemen epistemolojik kullanımlarının ideolojik (ideoloji, bilimin kendini ayırdığıdır) olduklarını kanıtlamak sözkonusudur.

Aradan yirmi yıl geçti ve düşüncenin yönelimi artık bambaşka. Sırrı, düşünce evreninin katıksız çoklu ya da Bir-siz çoklu olmasında yatan tarihsel matematik, varlık olarak varlık konusunda söylenebilecek her şeyin düşüncede kendini ortaya sermesidir. Bu durumda, bu matematiğin kazanımlarının kavramsal ya da felsefe-içi sunumunu yapmak gerekiyor hemen. Felsefe, biçimselleştirilmiş mantığın yazıya geçirilmiş zincirlenmelerinin anlamlılığını savunmakla kalmayıp, matematiğin gücünü, matematik açısından görülmez olmayı sürdüren varış noktasına göre aydınlatılması gereken şey olarak kendine katar. Bu anlamda, matematik felsefenin hizmetindedir; bununla birlikte, matematiğin kuramları (kümeler kuramı ve Cohen teoremi) felsefenin anahtar kavramlarının (çoklunun ontolojisi ve türeyimsel yordam olarak Hakikat) ortaya serilmesi olarak kavranılabilir.

İki noktayla örnekleyebiliriz bu karşıtlığı: matematik ile mantık arasındaki farkın tartışılması ve matematik alıntıların üslubu, yani matematiğin felsefi metne davet edilme tarzı.

Model Kavramı’nda bir matematik kuramı ile bir mantık kuramı arasındaki fark mantığın kendi içinde düşünülmüştür. Kabaca, mantıksal bir kuram hangisinde olursa olsun her modelde geçerli bir yazımdır, oysa matematiksel bir kuram özel modeller belirler. Matematiksel kuramlar tikel durumlardır ve biçimsel evrensellik de mantığın yanında yer alır. Bu anlamda, altmışlı yıllardaki maddeciliğimin mantıksal bir maddecilik olduğu savunulabilir. Kaldı ki, topolojik modelleri ayrıcalıklı kılmasından (bu sayede yerel bir maddecilik adını rahatlıkla verebileceğime geçmişti) önceki Lacan’ın maddeciliği için de aynı şeyin söylenebileceğine inanıyorum. Bana dönersek, bu mantıkçılığın üstünden yirmi yıl geçtikten sonra, ontolojik maddecilik ile mantık arasındaki ilişki artık bambaşkadır. Mantıksal bir evrenselliğin katıksız çoklukların evrenselliğinden “daha uçsuz bucaksız” olması olanaksızdır; katıksız çoklukların evrenselliği genelde “vardır”ın tüm alanını kaplar. Varolan her şey hep çoklunun alanındadır, dolayısıyla varlık olarak varlığına uygun olarak da, kümeler matematiğin bağlamında düşünülebilir hep. Mantık, evrensellik kaydı açısından matematikten ayırmaz kendini. Farklı bir işleve sahiptir: Matematik varlığı her tür etkileştirme dışında varlık olarak düşünürken, mantık etkileştirmenin olanaklı tikel çerçevelerini, yani çoklukların konumlandırılmasını düşünür. Böylece, sonuçta, benim izlediğim yörünge de Lacan’ın yörüngesine paralel olur: Yapıların en yüksek aklı olarak mantıktan, varlığın varoluş halini aldığı olanaklı yerlerin düşüncesi olarak mantığa, topoloji-mantığa vardık.

Bu düşünce (kısaca: matematik: Varlığın düşüncesi; mantık: Orda-olmanın ya da ortaya-çıkmanın düşüncesi) L’être et l’événement [Varlık ve Olay]’da yok henüz. Ama Court traité d’ontologie transitoire [Kısa Geçici Ontoloji İncelemesi] (1998) adlı çalışmamda söz edilir ve Logiques des mondes (2006) adlı kitabımda tam anlamıyla ortaya serilir. Ne var ki bu düşünce de evrensel ile tikel arasındaki ilişkinin alt-üst edilmesiyle olanak kazanmıştı. Matematiğin düşünce işlevi, felsefe açısından, herhangi çoklukların ontolojisi olarak kurulduğunda, mantık da (Model Kavramı’nda mantığa yüklenilen rol buydu) maddeciliğe girmekte kullanılan kral yolu olamaz artık. Gerçek evrensellik matematikseldir, mantık da onun hizmetkârıdır; tüm konumlandırma, yani tüm fiili mantıksal etki, konumlandırılmış “olanın” (bir çokluk) önceden ya da kavranılabilir biçimde hibe edilmesini varsayar. Öyle ki, “vardır”ın genelliğini matematik düşünür; tikelin olanaklı kayıtlarını yani çoklunun konumlandırılmasını ise mantık düşünür.

Bu dediklerim, mantığın kurduğu, benim de Model Kavramı’nda sunduğum biçimiyle matematik ile mantık arasındaki biçimsel paylaşımı yadsıyorum mu demek? Değil elbette. Matematik bir kuramın, herhangi bir modelde geçerli olamayacak tikel bir kuram olduğu kesindir. Ama bu noktanın yorumunun kendisinin tümüyle yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Kümeler kuramının tikel olmasının pek basit bir nedeni vardır ki o da varlık olarak varlığın düşüncesinin konumlandırılması olmasıdır. L’être et l’événement [Varlık ve Olay]’dan beri şunu savunuyorum: Ontolojinin içeriği, kendisi de çokluya ilişkin eksiksiz bir kuram çerçevesinde ele alınan gerçeğin bilimi olduğuna göre, etkili olması için bu içeriğinin düşüncesinin de konumlandırılmış olması gerekir. “Ontoloji bir durumdur,” diye yazmam bundandır; bugünse şöyle diyeceğim: Bir ontoloji dünyası vardır. Bu anlamda, matematik ontolojik evrenselliğin konumlanmış tikelliğini gerçekleştirir. Buna karşılık, mantıksal yapıların hangi model olursa olsun geçerli olması, bu yapıların gerçek boşluğunu, yani farklı olanaklı konumlanmaların aşkın biçimini düşünmeye yaramalarını anlatır sadece. Matematik ile mantık arasındaki ilişki tikel ile evrensel arasındaki ilişki değil artık, gerçeğin tek-yorumlanabilirliği (bir evrenselliğin ya da bir hakikatin tekilliği) ile olanaklı olanın çok-yorumlanabilirliği (orda-olma biçimlerinin soyutlanması) arasındaki ilişkidir. Şöyle de denilebilir: Varlığın düşünce birliği ile ortaya-çıkmaya ilişkin düşüncenin çeşitliliği arasındaki ilişkidir. Şimdilerde benimsediğim dille söylersek, fiili matematik olan bir ontoloji dünyası vardır, bir de öte yanda dünyaların mantıkları vardır. Böylece, her ikisi arasındaki biçimsel ayırımın alt-üst olması da tamamlanmış olur; bu ayırım matematik kuramlarının çokluğunu mantığın birliğinin emrine veriyordu.

1968 yılında yayımlanan küçük kitabı yeniden okurken, matematiğin felsefi metinde yer alma kipi konusunda, mantıksal araç-gereci, okuru böyle yapmak gerektiği konusunda ikna edecek biçimde yeniden eski haline sokmak gerekmesine şaşırıyorum. Eğitim, biçimsel yazım lehinde bir tür propaganda yapmaktadır; biçimsel yazım da kavramların hakikatinin oynandığı sahnedir. Lacan’ın matheme dediğine bir kez daha epey yakın düştük. Bir matheme’in her şeyden önce psikanalitik bir bilgiyi eksiksizce ya da arta kalan olmadan aktarabilecek biçimsel bir yazı olduğu bilinir. Burada, mantıksal yazımları, epistemolojik kavramların göstergeler hesabıyla aktarılabildiği “küresel” (Lacan’ın mathemeleri hep yereldir, kavramsal bir bağlantıya uygun kılınmışlardır) mathemeler olarak kullanıyorum. Simgelerin bu kadar kılı kırk yararcasına işe katılması ve bağlanması da bundandır. Mantıksal maddeciliğin etkililiği onlarda ortaya konulmuştur.

Matematik yazım ve bunları uç uca bağlayan tanıtlamalar günümüzde belli başlı bütün felsefe kitaplarımda yer alıyor. Bu anlamda, yirmi yıl öncesine sadığım. Ne var ki, artık aynı kullanıma sahip değiller. Eğitsel yanın yönelimi değişti diyelim. Eninde sonunda matematikleştirilmiş biçimlere gelinmesi gerektiğini ya da kavramların mathemeler biçiminde aktarılması gerektiğini asla telkin etmeye çalışmıyorum. Tersine, matematikleştirilmiş yazım ve bu yazımın kuramsal bağlamı, bir kavramı felsefeninkinden farklı biçimsel bir “ortama” birlikte sunan başlangıç noktaları ya da ormandaki açıklıklardır daha çok. Gerçekten de, matematiğin gücünü, kavramsal bir açındırmanın hizmetine vermek için ustalıkla ele geçirmek istiyorum, ama söz konusu açındırmanın böyle bir gaspa ihtiyacı da olmayabilir. Bu anlamda, benim metnimdeki biçimselleştirme Lacan’ın psikanaliz için olduğunu iddia ettiği şey, yani bir “ideal” değil. Biçimselleştirme bir esin kaynağı ve bir destektir. Kuşkusuz, felsefi retorika matematiği ya da şiiri kendine güçlü birer müttefik kılsa da, felsefi metnin etkileri kendi güçlerini ve sürelerini kavramların eklemlenmesine borçludurlar. Matematiğin şiirler, romanlar, siyasal olaylar dizisi ya da aşk deneyimleri gibi alıntılandığını söyleyeceğim bugün, oysa 1968’de matematik yazgılıydı. Çok sayıda alıntı yapılmasının nedeni ise, ontolojik yatkınlığın felsefede, tıpkı (bu kez mantık söz konusu) dünyaların aşkın biçiminin de olabileceği gibi önemli bir veri olmasıdır. Ne var ki, ontoloji olarak matematiğe ilişkin tezler ile fenomenoloji olarak mantığa ilişkin tezler, mantığın ya da matematiğin içsel tezleri değildir. Bunlar, söz ettikleri konularda, yani mantıksal ve matematiksel biçimselleştirmeler konusunda, olabildiğince kesin alıntılar yaparak serimlemelerinde güçlenen katıksızca felsefi tezlerdir.

Gerek tarihin gerekse kendi yaşamımın çağları hesaba katıldığında doğal olan bu farklara rağmen, matematikle kurduğum bu kurgusal ya da Platoncu dostluğun nasıl başladığı konusunda bir şeyler okumanın ilginç olacağı kanısındayım. Benim kuşağımın entelektüel avangardının 68 Mayıs’ından hemen önce düşündüğünün hesaba katılması, daha sonraki kuşakların, yalnız şu tahrif edilmiş “68 Mayıs” adıyla anlatılanla, hatta bir kurtuluş siyaseti düşüncesiyle bile değil, ama daha genel biçimde, eylemde olduğu gibi düşüncede de her tür radikallikle mücadele etmesine yardım edecektir. İnsandışı bir disiplini kabul eden o çağın çabası, bu çağ bizden ne kadar uzaksa da, son raddesine kadar genişlemiş burjuva ve kapitalist varlık-olmayanın baştan çıkaran deniz kızlarına karşı silahlanması gereken kederli bir çağın gençliğini gayet anlamlı biçimde göstermektedir. Bu küçük kitap gerçekten de kaleme alındığı çağın (altmışlı yıllar) malı olduğu içindir ki bizim çağımızın malı da olabilir. Derinlerde yatan düşünceler açısından, kırk yıl, bu düşüncelerin dönüşüme uğramasını ve etkili olmalarını sağlayacak yeni koşulların olgunlaştığı gizilliğe gereken makul bir süredir sadece.

Alain BADIOU
Temmuz 2007

Çevirmen: Alp Tümertekin

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Alain Badiou 1937 Rabat doğumlu. Zengin Fransız felsefe geleneğinin günümüzdeki önde gelen temsilcileri arasında yer almakta. Felsefe çalışmalarının yanında romanları ve aktivist kimliğiyle de tanınan Badiou’nun en önemli yapıtları arasında Model Kavramı ve L’être et l’événement [Varlık ve Olay] sayılabilir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.