Modern Dünyanın Doğuşu – Christopher Alan Bayly

 

“2004’te Wolfson Tarih Ödülü ve Dünya ve Uluslararası Tarih alanında H-Soz-u-Kult Ödülü kazanmış C. A. Bayly’nin Modern Dünyanın Doğuşu kitabı aldığı ödülleri ve övgüleri her bakımdan hak ediyor. 1780’den Birinci Dünya Savaşı’na kadar bir süreci ele alan kitap dünyanın o tarihlerde de düşünüldüğünden çok daha fazla küreselleşmiş olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca bu çalışma, dünya tarihinde bugüne kadar ihmal edilmiş birçok bağlantıyı ele alırken, yanı sıra Avrupa devrimleri ve Amerikan İç Savaşı gibi dünya krizlerinin “dalga etkileri” üzerinde duruyor. Öte yandan Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki olayların bir bütün olarak dünyaya etkilerini inceliyor. On dokuzuncu yüzyıl dünyasındaki modern devletin ortaya çıkışı, Endüstri Devrimi ve liberalizm gibi büyük gelişmelere farklı bir açıdan yaklaşan bu çığır açıcı kitap, genelde tarih öğretimi ve yazımı alanında egemenlik kurmuş bölgesel ve milliyetçi yaklaşımlara meydan okuyor.” Modern Dünyanın Doğuşu’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

Dünya Devrimleri Arasında, Yaklaşık 1815-1865 Yılları

Bu bölüm, mağlup Napolyon 1815’de Saint Helena adasında sürgüne gönderilirken kurulan kırılgan “yenidünya düzeni”nin ana hatlarını incelemektedir. Ben bunu, yeni devlet, ekonomi ve ideoloji biçimlerinin kendilerini duyurduğu ancak henüz pekişmediği bir değişimler ve fasılalar dönemi olarak nitelendiriyorum. 1820’ye gelindiğinde daha mütevazı bir vatansever devlet biçimi “tekrar doruğa çıkmıştı”, ama o kadar. Devrimci devletin dünya çapında ihtiraslarının ve onun yükselişiyle yok oluşuna eşlik eden popüler patlamaların ancak hakkından gelmişti. Eski mutlakıyetler kendilerini yenilemiş ve dar bir yelpazedeki idari uzmanlarla “nazik ve ticaret erbabı”, halkın temsilcilerini kendi yanlarına çekmişlerdi. Yine de siyasi temsil ve iktisadi hakkaniyet sorunları çözümlenmedi. Asya ve Afrika’nın bazı kesimleriyle Pasifik bölgesinde Avrupalılar yerel yöneticilerin yerini almışlardı ancak yönetimleri buna rağmen genellikle rahatsız ve kırılgandı. Varlıklarını sürdürmeleri, ayak direyen toplulukların ayrıcalıklı kesimlerinin güç tehdidine ve tedirgin edici desteğine bağlıydı. Bu bölüm, devrim sonrası uzlaşıların 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde suya düştüğü yeni gerilimleri yakından izleyerek devam etmektedir. Çin’de, Güney Asya’da ve Avrupa’daki muazzam yüzyıl ortası isyanları ile Kuzey Amerika’daki İç Savaş, bölgesel oldukları kadar küresel şoklardı. Sonuçları da aynı şekilde dünyanın her yerinde iç içe geçti.

“Ulusların Enkazı”nı Değerlendirme

Savaşlar ve 1780-1820 devrimleri, kaybedilen hayatlar ve ekonomik kargaşalar gibi yüksek bir bedel ödemek zorunda kalmıştı. Daha önceki çatışmalar, Avrupalıların diğer kıtalarda mücadelesine şahit olmuştu. Ancak bu savaşlarda, kıyılarda, adalarda, yerleşik tarımın sınırlarında çarpışmalar oldu. Eski Asya rejimlerinin çöküşü ile Amerikan ve Fransız devrimlerini izleyen küresel bunalımların sonuçları, her kıtaya derinlemesine nüfuz etmişti. Kahire, Moskova, Delhi, Cakarta ve Paris, tüm büyük ve tanınmış siyasi ve ticari merkezler, fetih ordularıyla savaşmıştı. Yeni Amerikan başkenti Washington’u İngilizler yaktı. Charles Tilly’nin ürkütücü hesaplamasına göre savaş meydanlarındaki ölümler, 1750’lerin Avrupa savaşlarıyla 1800’lerinkiler arasında, on katına fırladı.

Meksika’daki İspanyol kuvvetleriyle Creole asileri arasındaki mücadelenin eşlik ettiği dünya genelindeki gümüş kıtlığı, savaşın neden olduğu ekonomik hasarı derinleştirdi. 1810 sonrasındaki ani nakit sıkıntısı, Doğu Avrupa’dan Java’ya, tökezleyen Avrasya ve Afrika siyasetlerindeki artan ekonomik gerilimi açığa çıkardı. Çin, 19. yüzyıl boyunca sürecek ekonomik ve siyasi kargaşanın işaretlerini taşıyan uzun türbülansın belirtilerini göstermeye başladı. Avrupa’da ise, barışı kaçınılmaz olarak izleyen ani talep düşüşü nedeniyle savaş yaraları yerini endüstriyel ve tarımsal sorunlara bıraktı. İş isteyen işsiz askerler milislerle dövüştü. Savaş süresinde yüksek hububat fiyatlarından iyi kazanan toprak sahipleri, yeni bir kemer sıkmayla yüz yüze gelen ya da eski feodal engellerin kendilerine dayatıldığını düşünen kiracılarıyla kapıştırıldı. Daha iyi ücret ve iş koşulları talebiyle sendikalarda birleşmeye başlayan endüstri emekçileri kendilerini komplocu suçlular olarak muamele edilir halde buldular.

1800 ile 1820 arasında dünya genelinde hissedilen ekonomik bunalım, devrimle ve dünya savaşıyla açığa çıkan ideolojik ve doktrinsel şok ile ancak aşıldı. Yeni Amerikan Cumhuriyetinin liderleri, hatta birisi sabahlığı ve müflon terliklerle büyükelçileri kabul etmişti, aristokratik adapla bağlarını kasıtlı olarak kopardı. Daha da kötüsü, Fransız devriminin parlak şafağı yerini göklere çıkarılan popüler bir hükümetin yürüttüğü ilk sistematik seküler siyasi temizliğe bırakmıştı. Fransız kraliyet ailesinin ve aristokrasisinin katli, daha az kana susamış tarzlarda, tüm kıtada sonuna kadar tamamlandı. Papa, Roma’dan sürüldü. Bin yıllık Venedik Cumhuriyeti yok oldu ve sanat hazineleri yağmalandı. Savaş, Prusya, Avusturya, hatta Rusya aristokrasilerinin ve aristokratlarının savunmasızlığını ortaya çıkardı.

O zaman, kendi rotasındaki uyuşukluğu durduran, devrimci değişimin kendisiydi. Devrimin ilk heyecanından umutlanan birçok grup ve halk sınıfları hayal kırıklığına uğramıştı. Radikaller 1815 sonrasında hanedan polis devletlerinin yeniden yürürlüğe konuşunu korkuyla izlediler. İrlanda Katolikleri, dini mahrumiyetlerden kurtularak özgürleşmenin, 1801 Britanya’sı ile bir araya gelişi izlememesi nedeniyle, kendilerini ihanete uğramış hissettiler. Eski Polonya Cumhuriyeti, 1795’de Avusturya, Rusya ve Prusya arasında paylaşılmıştı. Fransız devrimi zarfında kısa bir süre için özgürlüğün kokusunu alan köleler, yeni bir esaret çağı üzerine düşünüp taşındılar. Barbados’da, Jamaika’da, Güney Carolina’da ve Brezilya’da dönemsel köle isyanları patlak verdi. İspanyol Amerika’sında, kurtarıcısı Simon Bolivar’ın önayak olduğu liberal anayasal hükümetin uzak görüşlülüğü galip gelemedi. Güneyin büyük özgürlük kıtası, çekişen sözde uluslar halinde bölündü. Gelişmekte olan ticari şehirler, azılı kırsal militer patronlar olan caudillos  nedeniyle yirmi yıldır risk altındaydı. Devrim de hızla erkek egemen hale gelmişti ve Napolyoncu rejim, 1789 ertesinde kısa süre mümkün görünen bir sonuç olan kadınların tam anlamıyla kamusal yaşama intibakı açısından, cesaret kırıcıydı.

Avrupa ve Amerika dışında, sadece kadim egemenlikler değil, tüm medeniyetlerin özgüvenleri ve özerklikleri de tehdit altında gibiydi. Fransız kâfirler Müslüman âlemindeki en büyük öğretim kurumu olan Kahire’deki el-Ezher Cami’sini geçici olarak kontrol altına aldılar. Pürist Müslüman bağnazlar, İslam’ın en kutsal mekanları olan Mekke, Medine ve Kerbela’yı birkaç yıl içinde talan etti. İngilizler, Büyük Moğol’un kendisini ve Buda’nın Seylan’daki diş kalıntılarını ele geçirmişlerdi. Hollandalılar ile İngilizler, Java saraylarının kraliyet kasalarına, kratons, sokuldular. Yeni yüzyılın başlarında da Avrupalı teorisyenlerce “vahşi kabileler” olarak belirlenen halklar acı çekmeye başladı. Pasifik’te ve Amerika’da yerli halkın kültürü ve kutsal mekânları, hayvan neslinin av yoluyla tükenmesiyle ve Avrupa’daki savaş sonrası dertler yeni göçlerle dış dünyaya aktıkça güçlü bir şekilde toparlanan beyaz yerleşimcilerin itelemesiyle, kısa sürede ortadan kalkma tehdidi altına girdi. İngilizler ve geçici olarak Fransız hükümeti, köle ticaretini yasakladılar. Buna rağmen kölelik devam etti ve ticaret sadece farklı bağlantı noktalarıyla, İspanyol ve Portekiz deniz nakliyatına aktarıldı. İnsan ticareti, her iki taraf için de öldürücü savaşlara mahal vererek ve köleliği kıta içinde yayarak, Afrika toplumunu bozmaya, üretken kaynakları çarçur etmeye devam etti. Gerek beyaz gerek siyah reformcular, büyük ölçüde aleyhinde de olsa, kölelik, Karayipler’de ve Amerika’nın güney devletlerinde ilkel bir beşeri kötülük olarak sürüp gitti.

Dünyanın her yerinde hükümetler ve yönetici gruplar, eski düzenin teorik olarak dayandığı riayet ve muhakeme hakkındaki varsayımları bunca derinden altüst etmiş olan bu “ulusların yıkımı”nın sonuçlarına, tepki vermeye çalıştılar. Fransız liberal muhafazakâr Alexis de Tocqueville’den  Delhi’nin önde gelen teologu Şah Abdülaziz’e  kadar birçok düşünür, kutsal bildikleri inanç ve uygulamalarını muhafaza edebilmenin ancak değişimleri de yerleştirmenin arayışındaydılar. Çin’de, tehlikeli yabancıların yaklaşmakta olduğunun farkına varan He Changling, Büyük Kanal’ı onarmaya, hanedanın meşruiyetini gözden geçirmeye, Qing devlet sanatındaki en iyi şeyleri toparlamaya girişti.  19. yüzyıl başlarında iktidarı ellerinde bulunduranlar ve entelektüeller, zincirlerinden boşanan değişimin gücünü sınırlamak için siyasi, ekonomik ve ideolojik yollar bulmaya çalıştılar. Bir dereceye kadar da başarılı oldular. Payandalı emperyal tahtlarla meşruiyeti kuşkulu Avrupalı sömürge eyaletleri ve hanedan devletleri yamalı bohçasının yanı sıra, Batı Avrupa’da, bir küçük endüstri ekonomisinin ve sınırlı temsili hükümetlerin geliştiği bu dönem, en çok, bir “kararsız çoğulculuk” hali olarak görülebilir.

Buna rağmen, Avrupa barışının 1815 çözümünün siyasi mucitleri ve onların Amerika, Afrika, Asya ve Pasifik’teki emsalleri sadece kısmen, takip eden sayısız darbeyle küçük çaplı çatışmaları da hesaba katarsak, yalnızca orta vadede başarılıydılar. 1840’lara ve 1850’lere gelindiğinde, eski devlet düzeninin modernize edilmiş bir uyarlamasını bir arada tutma girişimleri aşikâr şekilde başarısızdı. Bu uyarlama, 1789’dan sonraki ikinci büyük devrim yılı olan 1848’de, yeni bir köylü ve zanaatkâr radikalizmi yüzünden Avrupa ve kolonilerinin çoğunda paramparça olmuştu. Çinliler ve Hintliler ile Kuzey Amerika, Avustralya ve Güney Afrika’nın yerli halklarının, Avrupa’nın onların dinlerine ve monarşilerine saldırısı veya topraklarını ele geçirme mücadelesi karşısında nihai tavır almasıyla, beyazlar ile beyaz olmayanlar arasında bir dizi vahşi savaş patlak verdi. 1860’larla 1870’lerin rejimleri 1820’lerinkilerden oldukça farklıydı. Henüz eski düzenin mührünü taşır görünen Bismark Almanya’sı, Rusya yahut Çin gibiler dahi, bürokratlara, burjuvalara ve milliyetçilik fikrine daha fazla güç vermeyi kabullenmek zorunda kalmışlardı. Avrupa sömürgelerinde siyasi güç, orada yaşayan Avrupalılar tarafından henüz sımsıkı tutulmaktaydı. Yerli yöneticilerin mevcut sınırlı sayıda Avrupalıyla işbirliği yaptığı, paylaşılan hükümranlık yanılsaması, bir kenara itilmişti.

İngiliz Deniz Üstünlüğü, Dünya Ticareti ve Tarımın Canlanması 

Napolyon savaşları sonunda dünyaya egemen olan devlet adamları, kendi kuşakları için uluslararası ve iç istikrarı daha fazla güvenceye almaya çalıştıklarında, siyasi radikalizmi, büyük savaşlar esnasında ve ertesinde yükselen kültürel ve sınıfsal tansiyonu kontrol altına almak için, siyasi sistemler tasarladılar. Hükümdarlar uluslararası ekonomiyi savaş ertesi durgunluğundan çıkarmak için, ticaretin ve alışverişin hızla genişlemesine fena halde ihtiyaç duymaktaydı. Bu, mali durumlarını düzeltecek, işadamları ile büyük çiftçiler arasındaki müsamahakâr destekçilerinin güvenliğini sağlayacaktı. Refahın siyasi dinginliği kendiliğinden garanti etmediğine şüphe yok ancak açlık ve mahrumiyet, davalarına kesinlikle radikal bir mazeret oluşturuyordu. Birtakım siyasi ve teknolojik gelişmeler, bu konuda muhafazakâr devlet adamlarına, hiç değilse bir süre için, yardımcı oldu. Bu bölümün ilk iki kısmı, erken 19. yüzyıl dünyasındaki istikrarın ve de istikrarsızlığın siyasi, ekonomik ve ideolojik kaynaklarını incelemektedir.

İlk olarak, Fransız, İspanyol ve Hollanda donanmalarını mağlup edişinin sonucu olarak, Britanya karşı konulmaz bir deniz gücü haline gelmişti. Bu durum, bir önceki yüzyılın, Avrupalı olmayan halkları savaşa sürükleyen uluslararası geriliminin başlıca kaynaklarından biri olan, Avrupa’nın silahlı tüccar ulusları arasındaki çatışmayı ortadan kaldırdı. İber Yarımadası’ndaki ve dünya genelindeki 1806-1814 kara savaşları Britanya’nın askeri kaynaklarını sınırına dayandırsa da ülke, 1815 barışında ticari açıdan dünyanın belirleyici gücü olarak su üstüne çıktı. Şüphesiz, Britanya’nın üstünlüğünde boşluklar mevcuttu. Rusya, Baltık’ta ve Karadeniz’de Osmanlı ile Britanya’yı muallakta bırakan, şaşırtıcı büyüklükte bir donanmayla savaştan çıkmıştı. Kuzey Amerika sularında ise, nazari olarak Batı Yarımküresi’ne Avrupa müdahalesini men eden Monroe Doktrini, yeni Birleşik Devletler için en azından bir kuzey alanı yaratmıştı. Fakat Britanya, Güney Amerika ve Pasifik sularında hâlâ baskın durumdaydı.

1812-1814 İngiliz-Amerikan savaşından sonra iki ülke arasında, okyanus ötesi ticaretteki ortak çıkarlara, göçe ve Protestan evanjelizmine dayalı ilişkiler hızla gelişti. Britanya, Güney Amerika’nın yeni devletleriyle ilişkilerinde üstünlüğünü korudu. Restore edilen Fransız monarşisi, Akdeniz’in batısında ve Batı Afrika sahillerinde kısmi nüfuzunu sürdürdü. Başka yerlerde, Kraliyet Donanması ve Britanya ticaret filosu, kendi Doğu Hindistanlı vekilleri ve Arap yahut denizötesi Çinli müşterileriyle birlikte, denizlerdeki sıkı kontrolüne devam etti. Yeni Britanya’nın, Cape Town’da (1806), Afrika kıyılarındaki Fernando Po’da (1820’ler), Malta’da (1802), Aden’de (1830), Singapur’da (1819) ve de Avustralya ile Yeni Zelanda’nın büyüyen yerleşim yerlerine kadar uzanan mukavemet ve konaklama noktaları, Britanya’ya dünyanın her yerinde amfibik güç projelendirme imkânı tanıdı. Deniz kuvvetleri, 1815 öncesinde kendi karasularındaki deniz taşımacılığını vergiye bağlayan ve kontrol eden bağımsız liman krallarını, bu rotalar boyunca baskı altına aldı. İngilizler onlara şimdi “korsan” diyordu. Avrupalı dünya sistemi ölçeğindeki stratejik ve ticari bilgi aktarımı, yüzyılın başlarında, elektrikli telgrafın kurulumu ve buharlı gemilerin gelişmesinden dahi önce, ilerlemiş görünüyor.  Özel firmalar, ticari veri kuruluşları oluşturdular ve önceleri ulaşılamayan liman şehirlerine temsilci gönderdiler. Bu arada, ucuz deniz sigortacılığı ve otoritelerin gemilerdeki koşulları düzenleme girişimleri, ticaretin şeffaflığını ve güvenilirliğini artırdı. Dünya ticareti, 1820’lerde ve aralarında kayda değer bir fasıla olmasına rağmen 1840’larda, yeniden patladı.

Tüm uçucu dalgalanmalarına karşın toparlanan ticaret, devrim niteliğindeki değişimin sonuçlarıyla uğraşan hükümdarlarla emperyal yöneticilere, tüccarlar, kurnaz toprak ağaları ve hesapçı köylü çiftçiler arasından çeşitli kırılgan müttefikler sağladı. Filizlenen ticaretin çoğu, 18. yüzyılın iaşe krizine ciddi şekilde maruz kalmış olan ve halen artan nüfusun beslenme ve giydirilmesine yönlendirildi. Ortadoğu, Afrika ve Güney Asya nüfusu kıtlığın ve hastalıkların saldırısına uğramış olsa dahi, bu dönemde Avrupa, Amerika ve Doğu Asya’nın nüfusu hızla artmaya devam etti. İhracata yönelik ürün satan yeni eyaletler, eski emtia ticareti modelinde şekillenmeye başladılar. Yünlüler ve ketenler daha önceki yerel tüketimin ve ticaretin esasıyken, 19. yüzyılda “pamuk kraldı.” Pamuk çiftçileri ile köle plantasyonları, dünyanın her yerindeki yüz binlerce eski zanaatkâr dokumacılara ve de artmakta olan elektrikli dokuma tezgâhlarına hammadde vermekteydi.

Ekonomik büyümeyle orta vadeli siyasi istikrarın nasıl el ele gittiğine Mısır iyi bir örnektir. Bu vilayet, Osmanlı İmparatorluğu ve Güney Avrupa’nın Akdeniz limanları için uzun zamandan beri hububat üretmekteydi. 1798-1800’deki Fransız istilasından sonra Osmanlı sultanının temsilcisi olan Arnavut kökenli Mehmet Ali gücü ele geçirdi ve toprak sahibi eski yönetici sınıfı bertaraf etti.  Mehmet Ali, ihracata yönelik ürün satarak, gelirleri kamusal hizmetlere ve Avrupai bir orduya yatırarak, ülkeyi müthiş bir askeri güç haline getirmeyi amaçlamaktaydı. 1840’a gelindiğinde Mısır, Britanya ile Fransa’ya ham pamuk ihracatının kilit noktası haline gelmişti. Mısır deltası muazzam bir pamuk tarlasına dönüştü. Eski Roma’nın düşüşünden bu yana sakin bir Akdeniz limanı olan İskenderiye, 19. yüzyılın klasik melez Avrasya liman şehirlerinden birine dönüşmeye başladı. Filistin’e yayılma planları Britanya ve Fransa tarafından durdurulsa da Mehmet Ali’nin rejimi, komşularını sindirmek ve iç muhalefeti bastırmak için yeterince güçlü olduğunu kanıtladı. Bunu, pamuk geliri mümkün kılmıştı.

1850’ye gelindiğinde, Hindistan’ın batı ve güneydoğu kıyılarındaki limanlardan, yeniden, büyük çapta bir ham pamuk ticareti daha başlıyordu.  Bunun büyük bir kısmı, nüfusu hâlâ süratle artan Çin’in üretim açığını tamamlamak için tasarlanmıştı. Bununla birlikte bir kısmı da, bilhassa talep fazla olduğunda, Britanya ile kuzeybatı Avrupa’nın elektrikli dokuma tezgâhları için planlanmaktaydı. Hindistan kıyılarındaki pamuk ve ürünlerin ihracatçıları ve üreticileri, kara içlerindeki eski Hint kraliyet merkezlerinin şimdi keskin bir düşüşte olan asık çehreli ve saldırgan sakinlerine karşı koymaları için, yeni Britanya emperyal hükümetine, çok sayıda ticaret erbabı veya toprak sahibi destekçi yahut en azından tarafsız gruplar sağlamaktaydılar. Bombay’daki Zerdüşt tüccarlar, Batı Hindistan’dan Çin’e, Güneydoğu Asya’ya ve Doğu Afrika’ya pamuk ve afyon ihracatında önemli bir rol oynadılar. Bu kişiler aynı zamanda, Hindistan’ın diğer liman şehirlerindeki çağdaşlarından daha az ivedilikle ekonomik korumacılık talep eden yeni Hint elitlerinin en İngilizleşmişleri ve en müsamahakârları arasındaydılar.

Yeni Dünya’da, seyrek şekilde ikamet edilen topraklara doğru hızla genişlemek, yeni Amerikan Cumhuriyeti’nin kendini istikrara kavuşturmasına yardımcı oldu. Anayasanın şekli hakkında, federalistler ile devletler hukuku savunucuları arasında süregelen bir siyasi çatışma vardı. Ancak Amerikan ideolojik ve siyasi çatışmaları, toprak ve kaynaklar üzerine olan sosyal çatışmalarca, Eski Dünya’da olduğu ölçüde derinleştiriliyor değildi. Dış ticaret de buna yardımcı oluyordu. Birliğin güney devletleri, Britanya ve kuzeybatı Avrupa fabrikalarına köle üretimi ham pamuk ihracatıyla güzelce ilerlediler.  Güneyin köle plantasyonları evvelce Karayip plantasyonlarına pirinç, Avrupa’ya da tütün ve boya ihraç etmekteydi. Fakat bu emtiaya diğer kaynaklardan da ulaşılabiliyor ve Güney, ihracatını genişletmeye devam edemiyordu. Pamuk ise, Güney’in ekonomik ve ideolojik krizlerini geçici olarak uzak tutan, çok ihtiyaç duyulan yeni kaynağı sağlamaktaydı. Pamuk Güney’in liderlerinin, yüzyılın ortalarına gelindiğinde endüstrileşmeye başlayan kuzey devletlerinin liderleriyle, federal siyasette, yarım yüzyıl kadar eşit temeller düzeyinde durmasını sağladı. Pamuk, güneyli köle sahiplerine, çalışanları lehine hiç değilse asgari bir sosyal desteği finanse etmek için bir teşvik sağlayarak, kölelik sistemini sürekli kılmaya da yardım etti.

Bu durum, Amerika kıtasının başka yerlerinde de daha küçük ölçekte vuku buldu. Pamuk atölyeleri, Orta ve Güney Amerika’nın daha ücra bölgelerinde dahi, 1840 sonrasının sürekli siyasi kargaşa döneminde, tüccarlara, şehirlere ve toprak sahiplerine önemli bir istikrar kaynağı sağladığı için, pamuk, Kızılderili köylüler tarafından uzak pazarlar için üretildi. Buradaki büyük başarı hikâyesi, dünyanın en büyük kahve ihracatçılarından biri olarak ortaya çıkan Brezilya idi. Bu durum, borçlarını eski İspanyol Amerikan devletlerinden daha etkin şekilde finanse etmesine ve onları yüzyılın sonuna kadar etkileyen siyasi kargaşadan kısmen kaçınmasına imkân verdi.

Gelişen emtia ticareti, diğer korunmasız üretim bölgelerinin çiftçi ve tüccarlarını kurtardı. Bu ticaretin getirisi, sağlıksız Avrupa ekonomilerine de yardım etti. Mesela, yüzyılın başlarında Hollanda, Javalı köylülerden ayni vergi alarak ve onları, sözde Toprağı İşleme Sistemi kapsamında, tütün, şeker ve pirinç üreticisi yaparak elde ettiği zenginlikle, neredeyse soyu tükenmekten kurtuldu.  Aksine, Piyemonte ile Toskana, Fransa ve Britanya’nın uçarı piyasalarına tarımsal ürün teminine tabi idiler.  Buna mukabil, Arnavutluk’un Bushatli kodamanları, 18. yüzyıl sonlarıyla 19. başlarında İtalya’ya ham pamuk ihraç etti. Britanya’nın 1806’dan beri kırılgan ve sıkıntılı kolonisi Ümit Burnu, en azından 1820’lerde Fransız ihraç malları tekrar yükselişe geçene kadar, Avrupa piyasalarına şarap ve ham deri üretti.  Büyük bir ceza kurumu olmanın ötesinde, aşırı yün üretiminin varoluş nedeni ağlayacağı yeni serbest ticaret dünyasında, Avustralya’nın yeni garnizon ve yerleşim kolonileri dahi, 1830’ların sonlarında, oldukça ani bir keşifle dönüştürüldü.  Batı Afrika’daki Britanya yerleşim bölgeleri, palmiye yağı gibi temel ürünlerin ihracını yavaş yavaş geliştirmeye başladılar. Britanya İmparatorluğu’nun ırksal dağılımında, Lagos ve Akra’nın girişimci kara derili tüccarlarının Avrupalı yerleşimcilerle eşit temellerde durur göründüğü kısa bir zaman dahi oldu.  Bu sözde meşru ticaret, Britanya’nın 1807’den sonra kıyılardaki köle ticaretini resmen yasaklamasından sonra devamları zora giren Asante gibi karasal krallıklar için de kilit bir kaynak teşkil etmekteydi.

Dönemin teknik yenilikleri, ilçe ve kırsaldaki toprak ağaları ile yatırımcılara yardım etti. Batı Avrupa ile Kuzey Amerika genelinde harman kaldırma ve hasat toplamada makineleşme 1820’lere gelindiğinde iyice yerleşmişti. Sonraları, 1840’larda demiryolları, bunlardan istifade etmek için nakit para ayırmış olan çiftçilerle toprak sahiplerinin bölgesel pazarlara ulaşımını dönüştürmeye başladı. Kuzey Amerika’nın geniş çayırları demiryolları boyunca doğunun sahil şehirlerini besledi ve bu şehirlerin ürünleri yoğun şekilde Avrupa’ya ihraç edildi.  Napolyon savaşları zarfında güvenlik nedeniyle zaten gelişmiş olan Batı Avrupa’daki kanallarla yollar, ticari nedenlerle yayılmaya devam etti. Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Hindistan’ın büyük nehirlerine 1830’dan sonra buharlı gemilerin gelişi, hububat ticaretine büyük destek sağladı. Pamuk, tütün ve pirinç üretimi, Mississippi buharlı gemilerinin gelişiyle mükemmelen gelişti.

Tarımın yasal çerçevesi de tüm dünyada değiştirildi. Bu pek çok yerde ilk defa, gerçek arazi piyasaları için hayata geçirildi. Devrim sonrası Doğu Avrupa hükümetleri, önceki yüzyılda köylüleri çok rahatsız eden eski feodal harçları, hakları ve kilise öşürlerini feshetti. Bu hukuki hamleler, tarım topluluklarına daha fazla istikrar kazandırdı. Britanya’nın Kanada, Kuzey Afrika ve Avustralya sömürgelerinde, önceleri büyük arazi sahiplerinin “gecekondu”ya kiraya vermesinin norm haline gelmiş göründüğü yerlerde, sıradan yerleşik çiftçilere yasal olarak toprağı kontrol yetkisi tanındı. Yerli halk, bu hükümlerden elbette genel olarak dışlandı ya da en iyi ihtimalle Birleşik Devletler’de olduğu gibi, azalan yedek topraklara yerleştirildiler. Cape Kolonisi ile Natal’daki Britanya yasaları, toprak sahiplerinin gücünü artırdı ve onlara Afrika köylüleri ile kırsal alanda yaşayan kimselerin topraklarına tecavüz hakkı tanıdı. Seylan’da toprak sahipleri için daha güçlü hükümler, merkezi dağlık bölgelerde yeni bir plantasyon sisteminin zuhur etmesine yaradı.

Toprak temelli Avrupa imparatorlukları geçici olarak istikrar dahi kazandı. Avusturya’da ve diğer bazı Almanca konuşulan yörelerde ekonomi, savaş sonrası çöküşten çıkmaya başlar başlamaz, 18. yüzyıl sonlarının ılımlı toprak reformlarının etkisi, kırsal toplumların rahatlamasına önayak oldu.  Bu durum genel olarak, köylülerin kendileri yerine, köylü vergilerinin kaybının telafisinde toprak sahiplerine yardımcı oldu. Buna rağmen, tarımsal çatışmanın en beter nedenlerinden bazıları kısa vadede hafifletildi. Kullanım hakkı reformlarının ağır ağır gerçekleştiği Doğu Prusya gibi bölgelerde dahi, iletişimdeki ve daha geniş kentsel piyasaların büyümesindeki değişiklikler, toprak sahipleriyle bazı daha küçük çiftçiler için tarıma yatırımı ve üretimi artırmayı zahmete değer kıldı. Güneye gelince, Venedik ve Venezia, Napolyon yönetiminde hakim oldukları Lombardiya egemenliğinden bu yana ödüllendirilmekteydiler. Şarap, zeytinyağı ve mısır zengini bu bölge, şimdi vergilerini gönülsüzce Viyana’daki efendilere ödüyordu. Buna rağmen Habsburgların para ve asker talepleri, Fransız tarzı yönetimin jandarma teşkilatı gibi bazı daha etkin özellikler, Avusturya yöneticileri tarafından korunsa da Birinci İmparatorluğunkilerden daha az baskıcı idi.

Göç: Bir Emniyet Sübabı mı? 

Emtia ihracının doğal sonucu insan ihracı oldu.  Afrika kölelik düzeni, 19. yüzyılın ilk yarısında, 11. bölümde görüleceği üzere, ısrarla devam etti ve hatta yayıldı. Britanya’nın 1807’de köle ticaretini feshetmesi, pek de bir devrim sayılmazdı. Bu durum, köle ticaretini yalnızca diğer ülkelerin, bilhassa İspanya ve Portekiz’in gemilerine yöneltmişti. Bir kurum olarak kölelik, 1834’e kadar Britanya İmparatorluğu’nda dahi feshedilmedi ve 1840’ların ortalarına kadar da başka kisveler altında sürüp gitti. ABD, Küba ve Brezilya’da çok daha uzun yıllar sürecekti. Ancak yüzyılın ilk yarısında insan ihracında yeni olan, özellikle Britanya, İrlanda ve kuzeybatı Avrupa’dan dünyanın diğer kısımlarına giden “serbest” göçmen sayısının daha yüksek düzeylere çıkışıydı. Savaş ertesi yılların ticari bunalımı ile Amerika, Güney Afrika ve bilahare Avustralya ve Yeni Zelanda’da elde edilen servetlerin hikâyeleri, tedirgin bir ilerleme çağında yüz binlerce kişiyi cezp etti. Avrupalı devlet adamları, bunun kendilerini sorun yaratanlardan ve radikallerden kurtaracağını umdular. Muhtemelen bir dereceye kadar da haklıydılar.

Avrupalıların Kuzey Amerika’ya ve “beyaz” yerleşimin diğer alanlarına toplu göçüne, Asyalıların aynı derecede büyük fakat daha az bilinen, kölelik benzerinden serbest göçmenliğe kadar tüm yelpazede değişen koşullarda, denizötesine göçü eşlik etti.  Bu durum arazi üstündeki baskıyı kısmen kaldırdı ve Asya’nın kıyı bölgelerini göreceli olarak hareketli ve kaygısız tuttu. Çinliler, işçi ve tüccarlar olarak güneydoğu Asya boyunca yayılmaya devam ettiler. Çinliler ve Japonlar, sonraları Pasifik üzerinden Kuzey ve Güney Amerika’ya göç ettiler. Hintli tarihçi Rajad K. Ray, eski pazar ekonomisinin Asya’da  baştan başa yeniden filizlenişinin, bir biçimde sanayileşme kadar, modern ekonominin ortaya çıkışının kilit özelliği olduğunu ileri sürmektedir. Hintli sözleşmeli işçiler, çay, kahve ve şeker üretmek için Seylan, Mauritius ve Karayipler’e, sonra da Natal’e gittiler. Bilet ve harcırah bedellerini işverenlerine borçlu oldukları için, ihraç edilişleri gerçek bir “yeni kölelik sistemi” oluşturmaktaydı.  Kara sınırları boyundaki göç, özellikle 1840’dan sonra, hız kazandı. Rus yerleşimciler, yüzyılın ilk birkaç on yılında nüfus artışı hız kazandıkça, daha ileri step arazilere ve Sibirya’ya itildiler. Fransız yerleşimciler, 1830 sonrasında Kuzey Afrika’ya taşındı, Cape’daki Hollandalı yerleşimciler ise, Cape Koloni’deki Britanya yönetiminin bıktırıcı kısıtlamalarından ve onları kültürel açıdan hor gören tavrı sonucu, kıyılardan içeriye doğru taşındılar.

İnsanların bu hızlanan hareketliliği, Avrupa’nın mamul ve yarı mamul ürünleri temin ettiği ve dünyanın geri kalanının da ana malları ürettiği yeni küresel iş bölümünün temellerini sağlamaya yardımcı oldu. Ticaretle uğraşan bir dizi kasaba ve üretim bölgesi meydana çıktı ve bazıları Hindistan ile Kuzey ve Güney Amerika’nın iç bölgelerine nüfuz etti. İnsanların kitlesel hareketi, kuzeybatı Avrupa ve Çin’deki nüfus baskısını ve muhafazakârların inancına göre, Eski Dünya’daki popüler radikalizm tehlikesini de hafifletti.

(…)

Çevirmen: M. Nevâ Şellâki

*Bu okuma parçası için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

**Kitabın bu bölümündeki dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Christopher Alan Bayly: 1945, Tunbridge Wells, Kent doğumlu İngiliz tarihçi. Doktorasını 1970 yılında Oxford Üniversitesi’nde tamamladı. 1990 yılında British Academy’e kabul edildi. Britanya İmparatorluğu, Hindistan ve dünya tarihi üzerine çalışmaktadır. 2004 yılında Birleşik Krallık’ın tarihçilere verdiği en önemli ödüllerden olan “Wolfson History Oeuvre”u kazandı. 2007 yılında tarih alanındaki çalışmalarından dolayı “Queen’s Birthday Honours List”te yer aldı ve şövalyelik nişanına layık görülerek “Sir” unvanı kazandı. Halen Cambridge Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmakta, ayrıca British Museum’un mütevelli heyetinde yer almaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.