‘Savaş ve göç varsa bütünlük yoktur, tam bir hikâye yoktur.’

 

“Babamın Ardından, savaşın acımasızlığını, insanların geçmişlerinden kopartılıp geleceğe sürüklenmelerinin ardındaki kirli oyunları bir kız çocuğunun tertemiz ağzından anlatıyor. Ülker’in, kaybettikten sonra hayalinde gökyüzüne yerleştirip yıldızlara emanet ettiği babasını, yani Ömer’i özleyişini; annesini, kardeşini, alev saçlı Mary Sunset’i, oyunların gözdesi o kadını, yani Pullu’yu ve ailesini kaplayan sis rengi bulutların arasından sıyrılıp bir dünya kurma gayretini, yazarın ustaca kurgulayıp derinlikli bir dille kaleme aldığı romanından okumak, gerçek bir edebiyat şöleni.” Müge İplikçi ile Babamın Ardından’ı konuştuk. 

Babamın Ardından, Tezcanlı Hayalet Avcıları öykü kitabınızdaki Arı adlı öyküyü çekirdek alarak gelişti, genişledi, büyüdü. Bazı hikâyeler kabına sığmıyor, büyümek ve gelişmek mi istiyor dersiniz? Hikâyeler, kendi kabının genişliğini ve yerleşmeyi istediği alanı kendileri mi belirliyor?
Bazı hikâyeler değil kabına sığmamak, dünyalara sığmaz… Babamın Ardından, Arı adlı bir öykümden yola çıktı, bir romana taşıdı kendini; ancak kafamda hâlâ bitmiş değil. Anlıyorum ki o zamanlara dair söyleyeceklerim henüz bitmedi. Sanırım yeni bir kitabın önsüzünde gezinmeye başladım bile… Dediğinize katılmamak mümkün değil: Hikâyeler yerleşmeyi istediği alanı kendileri belirliyor. Yazar olarak size düşense, onların gösterdiği patikayı takip etmek… Arı öyküsünde bunu çok net hissettim. Dahası, bu öykünün benim yaşamıma dokunan çok ama çok eski bir öykü olduğunu da zamanla anladım. Kitabın son bölümünde yer alan terkedilen çocuk öyküsü dedemin ailesinin bizzat yaşadığı bir öykü. Sırf bunun için bile daha birçok şey yazabilirim… Sırf buradan, bambaşka öykülerin dehlizlerine düşebilirim!

Romanın zaman ve gerçekle ilgili büyük bir derdi olduğu son derece belirgin. Üzeri bir yalanla örtülen gerçek, kimse gerçekleşmeyeceğini sansa da, üzerindeki örtülerden zaman yardımıyla kurtuluyor mu? Bu anlamda, ne yaşanırsa yaşansın hiçbir şey gizli kalmıyor mu sahiden?
Bence kalmıyor! Kalmaz. Gerçek sırlarla örülür, zamanın kuytularına itilir ama sırası geldiğinde ortaya dökülür. Babamın Ardından’da bunu ele verecek çok unsur var. Sembolleri iyi takip eden okurlar, er ya da geç o perdenin aralandığını fark edecektir. Bu yüzden gerçek hayatta yaşamakta olduğumuz sıkıntıların, eğer yeterince sabırlı olursak, kendini ele verecek gerçekler aracılığıyla şifa bulacağına inanıyorum. Elbette gidenlerin çoğunu geri getirmeyecek bu. Ancak yeni yaraların açılmaması konusunda, hiç kuşku yok ki yardımcı olacak.

image

Kitabın en neşeli, belki de hikâyenin neşesini sırtlanan kahramanı Pullu. Pullu, kendisini ve tavırlarını Mary Sunset’e benzetirken aslında acılara karşı bir zırh mı oluşturuyor dersiniz? Pullu, filmleri ve neşeli tavrı elinden alındığında safi acıdan mı ibaret kalacak gördükleri ve yaşadıkları sebebiyle?
Ben Pullu’yu acılara karşı bir zırh oluşturma çabası içerisindeki bir kadın gibi görmüyorum. O sadece öyle biri! Bütün doğallığıyla hayata devam eden bilge bir kadın. Neşesi ve filmlere olan düşkünlüğü, içinde gezinen çocuksu ruhu alabildiğine zenginleştiriyor. Bunlar Pullu için olan unsurlar değil. Pullu olduğu için onlar var! Bu yüzden bunlar elinden gittikten sonra kitaptan da sessizce ayrılıyor Pullu. Ne yalan söyleyeyim, çetelerle savaşırken hayatını kaybediyor. Ancak bunu açıkça söylemedim kitapta. Ölümünü bile ona özgü bir maceraymış gibi vermek istedim. Bir oyun gibi…

Tahir’in her şeyin, her anın ve kişinin hikâyesini merak etmesi ve anlattırmaya çalışması da çok şey ifade ediyor bana kalırsa. Anlatılan ve dahi yazılan her hikâye, ters yüz edilmiş gerçeğin özüne mi yaklaştırıyor dinleyeni, okuyanı?
O özü isteyen alsın, istemeyen lezzetli bir kahve içmiş gibi kalksın romanın başından istedim. Tahir’in herkese bir hikâye anlattırması, kendine ait tam ve bütünlenebilen bir hikâyesi olamamasıyla ilgiliydi. Bu hikâyeleri birleştirenler ne mi görecek? Elbette göç ve savaşın kırık, yarım hikâyelerini…

Ülker kardeşinin sorduğu sorulardan birine yanıt olarak, “Savaşın hikâyesi de olmaz!” diyor. Savaşın hikâyesi acı ve ölümden mütevellit olduğu için anlatılmayışından ötürü mü olmuyor? Anlatılmayan bir hikâye aslında var olmuyor mu?
Aslında savaşın hikâyesi var. Tıpkı Ülker’in bir hikâyesi olduğu gibi. Anlatılamayacak olansa savaşın ve savaşla gelenin trajedisidir. Oradaki saf gerçeğin insan algısıyla kavranabileceğini sanmıyorum. Abartılabilir, ayrıştırılabilir, betimlenebilir ama gerçek anlamda yansıtılamaz gibi geliyor bana.

image

Abrakadabra, Mary Sunset’in sihirleri, ayıyla karşılaşma, “rastgele” diyen adam ve daha birçok iz… Neredeyse bir asır öncesinden kopup gelen bu izler tarihin ve/ya insanların tekrarlandığı, her şeyin bir döngüye tabi olduğunu mu anlatmaya çalışıyor hikâyede? Nasıl bir anlam gizli burada?
‘Daha birçok iz bölümünü’ şimdilik okurlara bırakalım! Rasgele diyen o adama gelecek olursak, o benim zihnimde Tanrı’dır. Bunu okurun anlamasını istemedim. Sadece merak edenlere söylüyorum! Madem merak ettiniz sizinle paylaşayım. En son sahnede Kenan’ın karşısına çıkan yine odur! Bilmiyorum diyen bir Tanrı’dır artık orada. Bunu çok doğal bularak yazdım o satırları. Rastgele… Tanrı’yla insan eylemi arasındaki önemli bir köprü sözcük gibi geliyor. O yüzden hem Ülker’in tarihinde hem de Kenan’ın (ve doğal olarak Nurperi’nin hayatında) önemli itici bir güç gibi geliyor bana. Yola çık, şansın bol olsun ama benden çok fazla medet umma noktası… Savaşa ben cevap bulamam, sevgiye de diyen bir Tanrı.

Bellek ve sürrealizm akımı… Diğer romanlarınızla Babamın Ardından arasındaki izlek takip edildiğinde karşımıza çıkan iki ortaklık. Belleğin neyi hatırladığı, neyi hatırlamadığı ya da hatırlamamayı tercih ettiği düşünüldüğünde sürrealizme kayan noktalar olduğunu düşünüyorum. Bu iki ortaklık ve kitaplarınıza yansımaları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bu aralığı çok seviyorum. Çok zengin, besleyici, kan dondurucu ve hiç bitmeyecekmiş gibi… 21. yüzyıl insanının bellekle kurduğu ilişkiyi çok sorunlu ve hüzünlü buluyorum. Ancak bir edebiyatçı olarak müthiş bir denklem olarak gördüğüm bir yer orası. Kırılmalar, o kırılmalardan sızanlar ve hiç sızmayacak olanlar… Ve elbette gerçeğin zaman zaman kaybolan, zaman zaman beliren yüzü. Bellek ve gerçeğin peşine düşmek, kendiliğinden gerçeküstü bir kurgu yaratıyor zaten. Ben sadece buna bir ayna tutuyorum!

Babamın Ardından’da bazı açık uçlar sanki bile isteye, devamı getirilmek istenircesine öylece bırakılmış gibi… Ülker’in macerasının sonunu biliyoruz ama geçmişteki o son noktadan yıllar sonrasına nasıl geçtiğini bilmiyoruz mesela. Tahir’in ya da Ömer’in hikâyesi, yıllar sonraki Nurperi ve Sitare’nin kardeşliğinin hikâyesi de öyle. Kaldı ki kitap Sitare’nin mektubuyla başlıyor. Sitare ve Nurperi’nin hayatının, hatta açık kalan uçların tamamlandığı yeni bir kitap mı var bu durumun arkasında?
Başta da söylediğim gibi kitabı bitirdikten sonra elimde bir sürü notla kalakaldım. Çoğunu kitaba sığdıramamıştım ve hikâye bende bitmemişti. Bunu okurlardan gelen eleştirilerle de pekiştirdim. Hemen hepsi bu yarım kalmış kesitleri merak ediyor. Oysa onları öyle bırakırken hep şu mesajı vermek istedim: Bu hayatların hepsi yarım kalmaya mahkûm bırakıldı. Belki sonraki kitaplarda da bunun devamını getireceğim. Bu kırık ve yarım hayatların bir kez daha nasıl kırıldığı, kırılacağı, vs. Savaş ve göç varsa bütünlük yoktur, tam bir hikâye yoktur. Yoktur. Ama ‘derdi anlatmak hep anlatmak olan biri’ olarak ben yine de anlatmaya devam edeceğim sanırım!

image

Babamın Ardından / Yazar: Müge İplikçi / Everest Yayınları / Roman / Editör: Çiğdem Uğurlu / Kapak Tasarımı: Füsun Turcan Elmasoğlu / Sayfa Tasarımı: Zülal Bakacak / Son Okuma: Ahmet Özel / 1. Basım: Kasım 2015 / 214 Sayfa

Müge İplikçi, İstanbul’da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları ve Araştırma Bölümü ile The Ohio State University’deki yüksek lisans derecelerinin ardından öğretmenlik yaptı. Önce öyküleriyle tanındı. Perende (1988; Everest Yayınları, 2006), Columbus’un Kadınları (2000; Everest Yayınları, 2006), Arkası Yarın (2001; Everest Yayınları, 2006), Transit Yolcular (2002; Everest Yayınları, 2009), Kısa Ömürlü Açelyalar (2009; Everest Yayınları) ve Tezcanlı Hayalet Avcıları (2013; Everest Yayınları) adlı altı öykü kitabı var. Ardından dört romanı yayımlandı: Kül ve Yel (2004), Cemre (2006; Everest Yayınları 2008), Kafdağı (Everest Yayınları, 2008) ve Civan (Everest Yayınları, 2012). Yıkık Kentli Kadınlar (2002; Everest Yayınları, 2012) ve Cımbızın Çektikleri (Ümran Kartal ile birlikte, 2003; Everest Yayınları, 2007) adlı inceleme kitapları da bulunan Müge İplikçi, 1996’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü ve 1997’de Haldun Taner Öykü Ödülü üçüncülüğünü kazandı. Yazdığı ilk gençlik romanı olan Yalancı Şahit (Günışığı Kitaplığı, 2010) ÇGYD (Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği) tarafından Yılın En İyi Gençlik Romanı Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü. Yazar, bunun ardından bir diğer gençlik romanı olan Saklambaç’ı yazdı. İplikçi’nin aynı yayınevinden üç çocuk kitabı daha var. Uçan Salı, Acayip Bir Deniz Yolculuğu, Kömür Karası Çocuk. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesi çerçevesinde Heyamola Yayınları’ndan çıkan Koşuyolu, Dünyalar Kadar adlı otobiyografik kitabında ise kendi çocukluğunun izini sürdü. 2013 yılında Doğan Kitap’tan çıkan Biz Orada Mutluyduk ise Gezi direnişinde yer alan gençlerle yaptığı bir röportaj kitabıydı. Yazar en çok, yaşadığımız yeni zamanları, günümüz insanlarını ve o ilişkilerin parçaları olan kadınların konumunu anlatmayı tercih ediyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki yarı zamanlı öğretmenliğini ve Vatan gazetesindeki köşe yazarlığını sürdüren İplikçi’nin eserleri başta İngilizce ve Arapça olmak üzere birçok dile çevrildi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.