Booth Tarkington – Muhteşem Ambersonlar

 

Booth Tarkington, Amerika’nın sanayileşen toplumuna getirdiği eleştiriler ve insan ilişkileri konusundaki yüksek duyarlılığı bir araya getirdiği 50’ye yakın kitap yayınlamış ve Pulitzer Ödülü’nü iki kez almayı başarmış 3 yazardan biri olmuştur. Orson Welles tarafından senaryosu da yazılan bu kitap, 2 kez de filme uyarlanmıştır. Muhteşem Ambersonlar, yazarın en çok ilgi gören ve Pulitzer Ödülü almasını sağlayan romanıdır. Yazın kalitesi olarak çok üstün bir yerde görülen bu eser, özellikle başkahramanı George Amberson Minafer’in yaşadığı dramı ve yaşamındaki yıkıcı değişimi kucaklayabilmesini anlattığı enfes bölümleriyle, yüzbinlerce okurun kalbinde taht kurmuştur. Güçlü ve zengin bir ailenin tek erkek çocuğu olarak oldukça şımarık ve başına buyruk yetiştirilen ve bilhassa annesi Isabel tarafından çok şımartılan Georgie, derin ama temkinli bir aşka tutulur. Bu sırada yaşamdaki durumu da tersine dönmeye başlar. Ailenin zamana ayak uyduramayışı ve giderek azalan gelirleri yanında, bir de miras kavgasının başlaması, ailenin sonunu hazırlamaktadır. Dedesi Albay Amberson’un vefatının ardından, borçlar yüzünden tüm mal varlığı satılır ve George ile halası kelimenin tam anlamıyla sokakta kalırlar. Yaşam, artık başka bir yüzünü göstermektedir onlara. Âşık olduğu kızın babası da kendi annesine âşıktır ve buna öyle bir tepki göstermiştir ki, aynı zamanda aile dostları da olan bu adamın yardımına gerçekten ihtiyacı olduğu halde gururuna yediremez ve aç kalmak pahasına, hep yaptığı gibi kafasının dikine gider. Bu asi genç, zamanla yaşamın bir kahramanı haline gelirken, bir yandan da tüm ülke ve ilişkiler de değişmektedir. 

Bölüm 1

Albay Amberson, insanların mal varlıklarını yitirdiği ve giderek yoksullaştığı 1873 yılında, diğerlerinin aksine servet edindiği gün, Ambersonlar muhteşem olarak anılmaya başladı. Muhteşemlik göreceli bir kavramdı ancak Muhteşem Lorenzo, Ambersonlar’ın ihtişamlı bir servete sahip olduğu 1916 yılında New York’ta bulunabilmiş olsaydı, bu kavramın zenginliğin bir ölçüsü olarak kullanıldığına şahit olabilirdi. Sürdürdükleri bu görkemli hayat, yaşadıkları Midland kasabası genişleyip karanlık bir kente dönüşünceye dek devam etti, çocukları olan ve ternöv köpeği besleyen refah ailelerin sayılarının arttığı o günlerde, Ambersonlar hayatlarının en parlak dönemini yaşıyorlardı.

Kasabanın refah zamanlarında, ipekten ya da kadifeden başka bir kumaş kuşanmayan kadınların hepsi birbirini tanır ve yeni alınan bir fok kürkü kasaba sakinleri tarafından hemen fark edilirdi. Kış aylarının öğleden sonralarında, National Avenue ve Tennessee Street meydanlarında hafif kızaklara bağlanan atlar yarıştırılırdı, atlara binenlerle, yaz akşamlarında cılız atlarını kış müsabakalarına hazırlayanlar aynı kişilerdi ve yarışmacılar da birbirlerini iyi tanırdı. Böylelikle, her aile bir diğer ailenin fertlerini ve hangi ata sahip olduğunu iyi bilir, yarım mil öteden dahi birbirlerini gölgelerinden tanıyabilirlerdi, kimler alışverişe gidiyor, kimler davetten dönüyor, kimler öğle arasında yemeği evinde yiyor kısacası her şey göz önünde yaşanırdı.

Bu dönemin ilk yıllarında insanların şıklığı kıyafetlerinin biçimlerine değil kumaşlarının kalitesine göre değerlendirilirdi. Bir yıllık ya da daha eski ipek elbiselerin saf dokusunu bozmamak için elbiselere tadilat yapılmazdı. Yaşlı adamlar ve üst düzeyler genellikle ince pamuklu kumaştan yapılmış frak ve dişi geyik derisinden pantolon tercih ederken, yaşına ya da statüsüne bakılmaksızın her erkekte “soba borusu”nu andıran ipek şapkalar görülürdü.

Şıklık anlayışında kumaş kalitesinin yerini elbisenin tasarımı aldığında ise; terziler, ayakkabıcılar ve şapkacılar güce ve beceriye kavuşmuş, böylelikle eski elbiselerin yerini yeni tasarımlar almaya başlamıştı. Melon şapka modası kasabaya ulaştığı ilk sezonda oldukça ilgi görmüş ve ilerleyen sezonlarda da melon şapkanın farklı tasarımları erkeklerin giyimlerini tamamlamıştı. Her evde kerata bulunurdu lâkin tozlukların ve düz ayakkabıların yerini yüksek ökçeli çizmelerin alması nedeniyle onlara olan ihtiyaç azalmış, ayakkabı modasının değişmesiyle birlikte ayakkabıların parmak uçlarında da farklı modeller uygulanmaya başlamıştı.

Kırışık pantolonlar avam tabakasının simgesi haline gelmişti, kırışık kumaşlar elbiselerin hazır yapım ve özensiz üretim olduğunun kanıtıydı, kendini ele veren bu tür giysiler raflarda “elden düşme” ibaresiyle yer alırdı. Seksenli yılların başlarında, kadınlar saçlarında perçem ve elbiselerinde tarlatan kullanmaya başladığı sıralarda, çorap gibi vücudu saran dar pantolonlar, kamalı ayakkabılar giyen ve Melon şapkalar takan, “Chesterfield” diye anılan tek sıra düğmeli, silindirik yakalı, parlak, üç parmak kalınlığındaki kısa ceketleri, ağır atkılar, kaba kravatlar ya da şerit papyonlarla tamamlayarak giyen erkekler ise şık yerine “züppe” diye tabir edilir olmuştu. Taba rengi kısa mantolar, gece davetlerinde erkeklerin giydiği frakların kuyruğunun tam beş parmak üstünde kalırdı ancak bir ya da iki sezon sonra erkek pardösüleri topuklara kadar uzadığında dar pantolonlar yerini torbayı andıran geniş pantolonlara bırakmıştı. Her ne kadar erkeklerin tarzı için türetilen bu kelime ilerleyen zamanlarda sözlüklerde yerini farklı anlamlarda aldıysa da, o an için erkekler bu görünümden ibaretti.

O günlerde insanların saç ve sakalları şu an olduğundan daha gürdü. Sakal biçimleri kişiye göre değişirken, Kaiserliche domuz-dişi görünümlü bıyık modası oldukça yaygın görülüyordu. Favoriler çocuksu simaları olduğundan olgun gösteriyor, ünlü Dundreary favorileri, yünlü bir kaşkol misali genç omuzlara kadar iniyor, bıyıklar dudakların üzerinde perde görevi görüyordu, bir Birleşmiş Milletler Senatörü’nün dahi, gazetelerde kendini yeren manşetlere varmayacak kadar düzenli ve boğaz üzerinde biten seyrek favoriler bırakması mümkündü. Tüm bunlar, çok değil bundan sadece birkaç yıl öncesine kadar başka bir çağda yaşamış olduğumuzun canlı kanıtı olma niteliğindeydi!

Ambersonlar’ın altın çağına girdiği dönemin ilk yıllarında, Midland kasabasındaki evlerin kendine özgü bir mimarisi vardı. Gösterişsiz ve sade evler kendilerini olduklarından farklı göstermeye çalışmaz aksine bulundukları durumdan gayet memnun görünürlerdi. Karaağaç, ceviz ve kayın gibi orman ağaçlarıyla harman edilmiş çınarların gölgesinde, nehir kollarının doldurulmasıyla elde edilmiş geniş avluların içine inşa edilirdi evler. Mühim kimselerin ikamet ettiği, betonarme ve tuğla döşeli ya da tuğla tabanlı ahşap evler Military Square, National Avenue ya da Tennessee Street tarafında yer alırdı. Bu evler dört bir yandan geniş düzlüklerle çevriliydi. Evlerin ön kısmında, yan kısmında ve bazen de arka kısmında büyük salonlar bulunurdu. Ön kısımdaki büyük salon üç ayrı odaya açılırdı, kabul odası, oturma odası ve kütüphane; kütüphanedeki kitapların başlıklarından ev sakinlerinin kültür seviyesini kestirmek mümkündü. Aileler oturma odasından ziyade kütüphanede vakit geçirirlerdi, resmi konukları geldiğinde ise onları, konforu pek yansıtmayan bir resmiyetle döşenmiş kabul odasında ağırlarlardı. Kütüphanenin döşemeleri nispeten daha pejmürde iken, kabul odasının sandalye ve koltukları her zaman yeni gibi görünürdü. Yıpranan eşyalar adeta geçen asırların izlerini taşırdı.

Üst katta ise yatak odaları yer alırdı; en büyük oda ebeveynlere, diğerleri ise oğullara ya da kızlara tahsis edilirdi, her bir odada iki kişilik yatak, lavabo, çalışma masası, gardırop, sehpa, sallanan sandalye ve aşağıda zamanla yıpranmış, tamir edilmeye değmeyecek kadar eski ancak tavan arasına atılamayacak kadar sağlam bir ya da iki sandalye bulunurdu. Evde her zaman misafirlerin konaklaması için boş bir oda (dikiş makinelerinin koyulduğu) olurdu, yetmişli yıllarda belirginleşen banyo gereksinimi ile iç mimariye yeni bir anlayış gelmişti. Mimarlar yapılan yeni evlerin planına banyo ekliyor eski evler ise gömme dolaplarını boşaltıp banyo amaçlı kullanıyordu, mutfak ocağının yanına bir su ısıtıcı monte ediliyor ve her birey şahsi bir banyoya sahip oluyordu. Tesisatçı Amerikalıların ünlü deyişine göre, o yıllar ülkede en çok ağaç yetiştirilen dönemler olarak anılmış.

Üst katın arka tarafında, hizmetçi odası olarak bilinen küçük ve kasvetli bir oda, ahırın içinde ise rençper için yapılmış yataklı bir oda bulunurdu. Ev ve ahırın inşa edilmesi yaklaşık yedi ya da sekiz bin dolara mal olur ve bunca parayı konforlu bir yaşam için harcayan insanlar zengin olarak sınıflandırılırdı. Ev sahipleri hizmetçi odasında konaklayan çalışanlarına haftada iki dolar öder, çalışma döneminin sonunda bu rakam iki buçuk dolara çıkar ve son olarak haftada üç dolar olurdu. Çalışanlar, İrlandalı, Alman ya da İskandinav olabilir ancak beyaz olmayanlar dışında yerel halktan kimse istihdam edilmezdi. Ahırda çalışan yaşlı ya da genç rençperler de maaşa tabiydi ve genellikle bu iş için siyahi kasara altı yolcuları tercih edilirdi.

Gün doğumundan sonra yaşanan keyifli sabahlarda, ahırın yanını saran tozlu patikalar, kahkaha atarak yukarı ve aşağı doğru uzanır, ahır duvarlarına ve çitlere çarpan kaşağılara ve atlarını kaşağılamayı seven siyahilere refakat ederdi. Siyahiler fısıltıyla konuşmak yerine sesli dedikodu yapmayı tercih eder, sesli yapılmayan dedikodunun saygısızlık olduğunu ve hiçbir anlam ifade etmediğini düşünürlerdi. Çocukluk yaşlarında edindikleri kötü ifadeler, büyüdüklerinde de onları bırakmaz ve uygunsuz zamanlarda kendilerini göstermek için fırsat kollardı, çocukken sadece kavganın şiddetiyle kullandıkları bu ifadeler, yaşları ilerledikçe onların hayatla empati kurmak için başvurdukları bir yol olurdu.

Midland kasabasının siyahi rençperleri atları öylesine kaşağılar öylesine terbiye ederdi ki, yaşlarına rağmen oldukça sağlıklı olan atların, sinekleri kovalamak için kuyruklarını sallayacak halleri kalmazdı. Hor kullanılmış, dikkatsiz sürücülerin dizleri tarafından zedelenmiş, eğerlerle boyunları aşındırılmış bu canlılar, attan ziyade büyük baş hayvanları andırırdı. Ahırlar zamanla, hizmetçi ve rençperin odunları kimin taşıyacağı konusunda sıkça tartıştığı bir yakacak deposu halini aldı. Atlar, ahırlar, odunluklar ve rençperler zamanla bütün bu kavramlar tarihin tozlu sayfalarında yerlerini aldılar. Öyle sessiz sedasız terk edip gittiler ki, hizmet ettikleri insanlar bile fark edemediler onların yokluğunu, kim bilir belki varlıklarını da.

Onlarla birlikte birçok şey daha yok olup gitmişti. Arnavut kaldırımlar arasındaki bozuk yolda ilerleyen tek hatlı tramvaylar da. O zamanlar arabaların arka kapısında platform yerine, havanın kötü olduğu ve arabanın kalabalık olduğu zamanlarda yolcuların adımlarını sağlam atabilmesi ve tutunabilmesi için tasarlanmış basamaklar vardı. Müşteriler, eğer oldukça unutkan ya da dalgın değillerse, ücretlerini tramvayın girişindeki kutuya atarlardı, böylece tramvayın sarsıntılı zemininde memurun bilet yoklamasına gerek kalmazdı, şoför yolcu sayısıyla paranın birbirini dengelemediğini fark ettiği anlarda oturduğu kabinin camında dirseğiyle çıkardığı sesle yolcuları ikaz ederdi. Tramvaylar bir katır tarafından çekilir, katır raylardan çıktığı zaman içindeki yolcular inip tramvayı iterek raylara oturturdu. Şoförler saygılı ve kibar olmak durumundaydı, tramvay geçerken üst katların camından ıslık çalarak aracı durduran bayanın, camı kapatıp içeri girmesini, şapkasını ve paltosunu giymesini, aşağı inip uygun bir şemsiye ararken evin hizmetçisine akşam yemeği için salık vermesini ve en nihayetinde evin kapısında belirmesini beklemek zorundaydılar.

İlk zamanlarda bu bekletilmelere ufak itirazları olan hanımlar, aynı nedenlerle tramvayı bekletmek zorunda oldukları zaman itirazlar giderek son bulmuş ve bu bekletilmeler olağanlaşmıştı. Havanın güzel olduğu ve duraksamaların çok uzun sürmediği zamanlarda, yirmi dakikadan kısa bir zamanda tramvayla bir mil kat edilebiliyordu, elektrikli tramvay geldiğinde bu süre beş dakikadan daha aza inmişti ve bekletme geleneği ortadan kalkmıştı. Ulaşımın daha hızlı olduğu bu durumda yolcular da bir başkasını bekleyerek ya da bekleterek vakitlerini boşa harcamak istemiyordu. Hayatı kolaylaştırdığı iddia edilen bu icatlar ve eskiden oldukça fazla olan boş zamanları dolduran telefonlar yaşamlarına girmeden önce, düşünmeye, konuşmaya, okumaya, hanımları beklemeye ve daha birçok şeyi yapmaya yetecek kadar vakitleri vardı insanların!

Dans etmeye dahi vakitleri vardı, “meydan dansları”, kadriller, “mızraklı danslar”, hatta “racquette” , İskoç ve polka danslarının yanı sıra “Portland Fancy” figürlerine de heves ederlerdi. Kabul ve oturma odasının arasındaki kapılar sonuna kadar açılır, yerlere halılar döşenir, yeşil saksılı palmiyeler kiralanır, büyük salonun merdivenlerinin başında üç ya da dört İtalyan müzisyen konuşlanır ve muazzam eğlenceler organize edilirdi!

Ancak en heybetli törenler yılbaşı gecesi yapılır, adeta bir festival havası yaşanırdı ve insanların en neşeli olduğu anlar o zaman yaşanırdı, şu an unutulmaya yüz tutmuş anlar. Davet evinin sahibeleri gecede hizmet edecek olan çalışanlarla organizasyonu planlarken, güzel kokular sürünmüş, vurdumduymaz ve bir o kadar da züppe olan erkekler, kızaklarla, at arabalarıyla ya da kiralık atlı bineklerle bir davetten diğerine gezer, girdikleri her davet kapısında birbirinden farklı izlenimler bırakır ve sevdikleri kokteyllerle ağırlanırlarsa daha da vurdumduymaz olurlardı. Bu hep böyle devam eder ve sıradan insanlar için bu durum, yolda bir aşağı bir yukarı giden at arabalarının çıkardığı kulak tırmalayan sesler ve eli saran sarı eldivenleriyle iyi niyet gösterileri yapan zengin bir kalabalıktan fazlası olmazdı.

“Açık Davet Vermek” eğlenceli bir gelenekti, şimdi hafızalardan silinmiş bir gelenek, tıpkı ormanda düzenlenen ve gün boyu süren piknikler gibi ve belki de kaybolan geleneklerin içinde en samimi olan serenat yapma geleneği gibi o da yok olup gitmişti. Kasabayı ziyaret eden genç kızlar serenatsız geri gönderilmezdi, genç kızın bu serenadı geri çevireceği aşikar olsa dahi. Sıcak bir yaz akşamında genç delikanlı kızın camının altına, yanlışlıkla kızın babasının ya da huysuz ve evde kalmış halasının camının altına da olabilir, flüt, arp, keman, çello, kornet, viyolonsel’den oluşan bir orkestra getirir ve “You’ll Remember Me”, “I Dreamt That I Dwelt in Marble Halls”, “Silver Threads Among the Gold”, “Kathleen Mavourneen” ya da “The Soldier’s Farewell” gibi şarkıların melodilerinden oluşan hoş bir dinleti düzenlerdi.

Şarkılar bunlarla sınırlı değildi elbette, “Olivette”, “The Macotte”, “The Chimes of Normandy”, “Girofle-Girofla” ve “Fra Diavola” gibi daha niceleri genç kızların gönüllerini fethetmek için orkestralara eşlik ederdi. Ancak aralarında en etkili olanları “Pinafore”, “The Pirates of Penzance” ve “Patience” parçalarıydı. Diğer yerleşim yerlerinde olduğu gibi Midland da Londra’dan gelen “estetik akım”ın etkisiyle evlerdeki mobilyalara kadar uzanan bir değişime uğramış ve tüm bu gelenekleri terk etmişti. Genç kızlar odalarından etajerleri kaldırmış, kalan mobilyalar ise altın varaklarla süslenmişti. Sallanan sandalyelerin sallanan kısımları çıkarılmış, sabit bacakları ve hayatta olmayan amcalarının portrelerini taşıyan ressam sehpaları altınla kaplanmıştı. Yeni bir sanat anlayışının gelişmesiyle birlikte eski olan her şey yerini yenisiyle değiştirmiş, saatler, balmumu çiçekler, meyveler ve camdan olan birçok şey çöp yığınına dönüşmüştü. Tavus kuşu tüyleri, su kamışları, sumaklar ya da ayçiçekleri ile doldurulan vazolar şömine rafları ve mermer kaplı masalardaki yerini almıştı. Pelüşlerin ve yastıkların yüzeyine papatya (onların tabiriyle ”margarit”) , ay çiçeği, sumak, zambak, baykuş ve tavus kuşu tüyü gibi desenler işlenmiş ve yere yayılan bu yastıklar babaların karanlıkta üzerlerine basıp sendelemelerine neden olmuştu. Genç kızlar dikiş nakış öğrenmiş, at kılından yapılmış sedirleri kaplamak için örtülere papatya, ay çiçeği, sumak, zambak, baykuş ve tavuskuşu tüyü gibi desenler işlemiş ve aynı desenleri tamburilerin üzerine de çizip boyamışlardı. Şamdanlara kağıttan yapılmış Çin şemsiyeleri, duvarlara ise kağıt yelpazeler asılmıştı. Seramik boyama dersleri alan bu kızlar Tosti’nin şarkılarını mırıldanır ve bazen yaşını almış olgun kadınların alıştığı kibarlıkta davranırlardı ancak onların en neşeli olduğu zamanlar, bahar sabahlarında üç ya da dört kişilik sepet faytonlarla gezindikleri zamanlardı.

Genç ve aktif insanlar kriket ve bilinen en kibar okçuluk sporlarını yaparken, orta yaşlılar ise kağıt oynamayı tercih ederlerdi. Amberson Oteli’nin hemen yanında bulunan tiyatroda Edwin Booth’un sahne alacağı gecelerde bilet satın alabilecek güçte olan herkes orada olurdu ve kasabadaki tüm kiralık at arabaları kiralanırdı. “The Black Crook” da salonu doldururdu ancak onların izleyici kitlesi, son perdede peri gibi giyinen kızları gördükten sonra eve gitmekten pek de hoşnut olmayan erkeklerden oluşurdu. Tüm bunlara rağmen halkın tutumlu harcamalarından dolayı tiyatro yeteri kadar kazanç elde edemezdi.

Tutumlulardı çünkü onlar bu düzlüklere doğudan ve batıdan, yük arabaları, eksenler ve silahlarıyla gelen parasız göçmenlerin oğulları ya da torunlarıydılar. Göçmenler ya tutumlu ve idareli olacaklar ya da yollarda helak olacaklardı, ya kış için yiyecek stoku yapacaklar ya da elde avuçta ne varsa yiyecek için satacaklardı, her zaman yeteri kadar stokları olmadığından korkarak yaşarlar ve bu korkularını oğullarına ve torunlarına miras bırakırlardı. İdareli olma bilinci onların beyninde dini inançlarının hemen bitişiğinde yer alırdı, saklamak, tasarruf etmek onların hayattan aldıkları ilk ders ve edindikleri ilk disiplindi. Ne kadar bolluk ve refah içinde yaşarsa yaşasınlar, sanata, lükse ya da eğlenceye yatırdıkları paralar için suçluluk duyarlardı.

Bu nedenle Muhteşem Ambersonlar’ın geçmişlerini hiçe sayan harcamaları, cenaze töreninde çalan bir bando takımı gibi dikkat ve eleştirileri üzerine çekerdi. Albay Amberson, National Avenue bitiminde yer alan seksen dönümlük bir arazi satın alıp, arazinin etrafına, sedir ağacı bloklarla ve taşlarla döşenmiş yollar ve yan yollar yaptırmıştı. Yolların kesiştiği yerlere çeşmeler yaptırmış ve kaidelerine isimleri yazılmış, beyaza boyanmış ve dökme demirden yapılarak simetrik aralıklarla yerleştirilmiş: Minerva, Mercury, Hercules, Venus, Gladiator, Emperor Augustus, Fisher Boy, Stag-hound, Mastiff, Greyhound, Fawn, Antelope, Wounded Doe, ve Wounded Lion heykelleri diktirmişti. Kasabanın görüş mesafesindeki ormanın ay ışığında parıldayan ağaçları, ihtişamlı aksesuarlara dönüştürülmüş ancak kasaba sakinleri kasabanın bu gelişimine şahit olmaktan oldukça memnun oldukları için manzarayı ya da ay ışığını pek umursamamışlardı. Aydınlık bir öğle vakti Albay, Amberson katkılarıyla yapılan Neptün Çeşmesi’nin, Versay’da bulunan aslından daha iyi olduğunu yerel gazetelere deklare ettiği gün Versay’ı daha önce hiç görmemişti. Bu sanat çalışmaları başladığı andan itibaren giderek daha da yaygın bir hal almış, tüm bunlar bir telaş ve aciliyet duygusuyla yapılmıştı sanki. Eğimli uzantıları olan National Avenue’nün ana caddesi Amberson Bulvarı olarak anılırdı, Albay, ana cadde ile bulvarın kesiştiği yerde kendine ayırdığı yirmi dönümlük araziye Ambersonlar Malikânesi’ni inşa ettirmişti.

Bu yapı kasaba sakinlerinin gurur kaynağı olmuştu. Yemek odasının pencerelerine kadar taş döşeli olan bu Malikâne, kemerler, kuleler, taş sundurmalar ve kasabanın şimdiye kadar şahit olduğu en heybetli kapıdan meydana geliyordu. Giriş salonundaki geniş merdivenler siyah ceviz ağacından yapılmıştı, “kümbet” denilen ve yeşil camları olan tavan penceresi ve giriş katın üzerinde üç katı daha vardı. Üçüncü katta genellikle balo salonu olarak kullanılan salonda müzisyenlerin sahne aldığı cevizden oyulmuş bir balkon bulunuyordu. Kasaba sakinleri dışarıdan gelen yabancılara evi anlatırken tüm bu siyah ceviz ve ahşap oymalarının altmış bin dolara mal olduğundan bahsederdi. “Altmış bin dolar sadece ahşap işçilikler için harcanmış! Evet efendim, yanlış duymadınız ve evin her yeri parke ile döşenmiş! Giriş salonunda bulunan, buraya ‘kabul salonu’ dediklerini işittim, Brüksel halısı ve Türk kilimleri dışında halı kullanılmamış, alt ve üst katlarda soğuk ve sıcak su bulunmakla birlikte her bir yatak odasında sabit lavabolar bulunuyormuş! Evin içine inşa edilen gömme büfeler yemek odasının bitimine değin devam ediyormuş. Büfeler ceviz değil saf akajuymuş! Kaplama değil, akajunun kendisinden yapılmış! Canım pahasına bahse girerim ki, eğer Albay, Amerikan Başkanı’na bu Malikâne’yi Beyaz Saray ile değiştirme şansı tanısa Başkan hiç düşünmeden kabul eder ancak Albay üstüne para alsa dahi böyle bir şey yapmaz!”

Kasabaya gelen turistlerin anlattığımdan daha fazla ve eksiksiz bilgiyle aydınlatıldığı şüphesizdi, her ne kadar rehber misafirini gezdirmek için at arabası kiralasa da Amberson Malikânesi’nden çok uzaklaşmadan yapılan ufak bir turdan sonra gezinti yine malikanenin kapısında noktalanırdı. Ve muhtemelen sohbet, “Avluya yaptıkları seranın genişliğine bir bakın,” diye devam ederdi. “Tuğla ile örülmüş bir ahır! Halkın büyük çoğunluğuna göre ahır, içinde yaşanabilecek kadar büyük ve bakımlıymış, ahırın içinde musluk ve üst katında iki rençperin ailelerine tahsis edilen dört odası bulunuyormuş. Bekâr olan rençperler evde onlara ayrılan odada kalırken, evli olanlar ise çamaşır ve bulaşık gibi yıkama işlerini yapan eşleriyle birlikte ahırda kalıyormuş. Sadece atlara ayrılmış dört bölme varmış ve görüp görebileceğiniz en yeni ve en kaliteli teçhizatlara sahiplermiş. Beni en çok şaşırtan ‘el arabası’ diye adlandırdıkları olmuştu. İcat edilen en yeni ekipmanlara burada tanık olabilirsiniz. Koşum takımları ise herkesin dilinde, zifiri karanlıkta dahi koşum takımlarının çıkardığı seslerden atların Ambersonlar’a ait olduğu anlaşılabilir. Bu kasaba daha önce Ambersonlar’ın sahip olduğu kadar lüks bir yaşam biçimine hiç şahit olmamıştı ve sanırım bu durum oldukça uzun bir süre daha böyle devam edecek çünkü halkın büyük bir çoğunluğu Ambersonlar’ın izinden gitmeye çalışıyor. Karımın söylediğine göre, Albayın karısı ve kızı Avrupa seyahatlerinden döndükten sonra her gün saat beşte çay içmeye başlamışlar. Bana sorarsanız, soğuk algınlığı ya da benzer durumlar dışında, yemeklerden hemen önce içilen çayın mide için sağlıksız olacağı kanısındayım. Yine karımın söylediğine göre, Ambersonlar salata yaparken yeşillikleri diğer insanlar gibi doğramaz, şeker ya da sirke ile karıştırmazmış. Özel olarak ürettikleri sirkelerini zeytinyağı ile karıştırır ve bu karışımı salataya pay ederlermiş. Ayrıca görünümü eriği andıran yeşil renkli zeytinler yerlermiş, arkadaşımın anlattığına göre tadı çürük cevizlere benzermiş bu zeytinlerin. Karım da o zeytinlerden satın almak için çarşıya gitmişti ve dediğine göre ancak dokuz tane yedikten sonra zeytinin tadı güzel gelmeye başlıyormuş. Lakin ben tadının güzel olduğunu anlamak için dokuz tane çürük ceviz yiyemeyeceğim için yeşil zeytinleri bu zevkten mahrum edeceğim sanırım. Dokuz zeytin tarifi bir tür kadın uydurmacası ancak Ambersonlar’ın kasabaya getirdiği her yenilik gibi bu dokuz zeytin de diğerleri tarafından merakla tadılacaktır. Evet beyefendi, sonucu ne olursa olsun yenecek o zeytinler! Bana kalırsa, bu kasabadaki insanlar kendilerini Ambersonlar gibi sosyetik göstermek için her şeyi deneyebilecek kadar gözü dönmüş durumda. Yaşlı Aleck Minafer, yakın bir akrabamız, geçtiğimiz günlerde ofisime geldi ve kızı Fanny hakkında dert yandı. Görünüşe göre Bayan Isabel Amberson’un sahip olduğu, Saint Bernard cinsi, bir köpek varmış ve Fanny aynısından bir tane almak için ısrar ediyormuş. Yaşlı Aleck fare avlayan köpekler dışında köpek beslemek istemediğini, bu köpekleri de evdeki fareleri temizlediği için tutuğunu anlatmış kızına ancak kızının ısrarları sonucunda istediği köpeği beslemeye razı olmuş. Ancak kızı, Ambersonlar’ın bu köpeği para karşılığında satın aldığını, köpeğin fiyatının elli ila yüz dolar arasında değiştiğini ve para vermeden bu köpeğe sahip olunamayacağını söylemiş! Bunun üzerine yaşlı Aleck, daha önce köpek satın alan birini tanıyıp tanımadığı mı sormaya gelmiş çünkü ne av köpekleri ne de Ternöv köpekleri satın alınmaz, köpekleri olanlar birbirlerine yavrularını verirler. Daha önce köpeklerini süren zencilere verdiği on sent ya da çeyreklik dışında köpekler için hiç para harcamamıştır hele ki elli ve daha fazlasına varan fiyatlar, kısacası efendim, ofisime geldiği o gün bu yaşananlar karşısında hayrete düşmüş vaziyetteydi! Albay Amberson’un başarılı bir iş adamı olduğu kimse tarafından inkâr edilemez ancak ailesi bu saçma sapan harcamalarına bir son vermezse bu başarının fazla uzun sürmeyeceği su götürmez bir gerçek!”

Rehber bu ateşli söylemine düşünceli bir ara verir ve eklerdi, “Albay paraya bu kadar değer verirken kızı Bayan Isabel’in yanında bu köpekle dışarıda gezinmesi savurganlığın bir ispatı değil de nedir?”

“Bayan Isabel güzel mi peki?”

“Gerçek yaşını bilmiyorum ancak on sekiz ya da en fazla on dokuz yaşında gibi görünüyor ve evet büyüleyici bir güzelliğe sahip!”

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.