“Bu öyle bir gece ki, rahat uyumak için herkes kendi masalını uydurmak zorunda.”

 

Çizgi roman severlerin ilgiyle izlediği “Deli Gücük” kahramanı, Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikâyeleri ve Alacakaranlık Zamanlar albümlerinden sonra, o albümlerdeki çizgi roman öyküsü yazarlarından Murat Başekim’in İletişim Yayınları’ndan çıkan DG başlıklı öykü kitabında, efsanedeki gibi, yeniden “can buluyor”. Otuza yakın yazar ve çizerin ortak çalışmalarından oluşan bir antoloji biçiminde hazırlanan Alacakaranlık Zamanlar’da Anadolu masallarında da karşılaştığımız Deli Gücük’ün çarpıcı “görünümlerini” izlemiştik. Şimdi bu kitapla, enteresan bir deneyim yaşıyoruz. Bir çizgi roman kahramanı, yaratıcılarından birinin “öykü” metinleriyle, fısıltılı bir çığlık gibi duyuluyor, karanlık bir yıldız gibi Türkiye edebiyatına düşüyor.

Sizin çizgi romanla, fantastik edebiyatla ve Deli Gücük’le bağınız nasıl başladı, hangi süreçlerden geçti?
Jules Verne’in Balonda Beş Hafta’sıyla başladı benim için her şey; o kitapta kahramanlar Afrika denen koca bir kıtayı keşfediyordu, ben ise daha büyük bir kıtayı –kitapları– keşfettim. Okuma zevkimin tutuşması için Verne külliyatı yetti; o noktadan başka limanlara açıldım. On üç yaşında Poe’yla tanıştım. Sanırım şanslıydım, çünkü gotik-romantik edebiyata ilk kez, “The Fall of the House of Usher” (Usher Evi’nin Yıkılışı) ya da Poe’nun kastettiği anlamı ve benim yeğlediğim kişisel çevirimle “Usher Ocağı’nın Sönmesi” öyküsüyle başlama fırsatı bulamayabiliyor herkes. Şu anda öykülerin suyunun suyunun suyunun sunulduğu bir çağdayız; dolayısıyla orijinal yemeği doğru zamanda tatmak, Poe’yu doğru yaşta keşfetmiş olmaktan mutluyum. Tüm bunlar olurken bir yandan da çizgi roman okuyordum. İtalyan okulu çizgi romanlarla başladım, fakat zamanla Amerikan okuluna kaymaya başladım. Buna karşılık Fransız okuluna dahil olamadım. Bir noktadan sonra bu işi profesyonel olarak yapmak istediğime karar verdim. Kendimi bu konuda eğittim. Üniversitede İngiliz edebiyatı okudum. Sonrasında edebiyat dergilerinde birkaç öyküm yayımlandı. Arada iki kralın öykülerini çevirdim: bir Kral Arthur, bir de Stephen King. Derken çizgi roman senaristliği yapma imkânı buldum. Bu proje, Levent Cantek vasıtasıyla, DG antolojilerine evrildi. İlk iki albüme öyküler ve çizgi roman senaryolarımla katkıda bulundum. Sonrasında birkaç yeni öykü daha yazdım ve bu öyküleri toplayarak bu kitabı oluşturduk.

MURAT.BAŞEKİM1 MURAT.BAŞEKİM2

Alacakaranlık Zamanlar’a yazdığınız Deli Gücük hikâyelerini üretirken bunları edebi metinler halinde yayınlatmak kafanızdan geçiyor muydu?
O dönemde, o şekilde yayımlanacak olmasından ötürü öyle mutluydum ki, aklımdan başka bir şey geçmiyordu. Benim için yayımlatmak oydu zaten. Elimden geldiğince üzerinde çalışarak, rötuşlayarak hazırlayıp, mutlulukla beklemeye koyulmaktan başka bir şey yapmıyordum. Onları bir gün ayrı bir kitapta, bu şekilde göreceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Bu inisiyatiften ötürü şükran borçluyum Levent Cantek’e.

Çizgi roman için yazılmış metinlerden bu kitapta kullandığınız ya da bu kitaba hizmet eden hikâyeler var mı?
Çizgi roman senaryoları, özellikle bizim ürettiğimiz şekliyle sekiz sayfalık yapılarından ötürü, daha farklı bir doku ve doğaya sahip olmak durumunda. Daha kısa, daha kompakt, daha vurucu olmak zorunlulukları var, öyküler ise daha uzun, daha merasimli ziyafetler olmalı; başka bir deyişle bir çizgi roman senaryosu, tek yumrukla okuyucuyu nakavt eden bir Mike Tyson maçı iken, bir öykü on altı rauntluk bir Joe Frazier-Muhammed Ali maçı olmak zorunda. Dolayısıyla çizgi roman için ayrı senaryolar, öyküler için ise ayrı hikâyeler üretmek durumunda kaldım. Fikirler ilk oluştuğunda, kendi mecralarını dikte ediyor zaten, çizgi romana mı, yoksa kısa öyküye mi ait olduklarını hemen ortaya koyuyorlar. Bu noktadan sonra bir çizgi roman senaryosu fikrini öyküye enjekte etme, ya da öykü fikrini senaryoya ihraç etme lüzumu oluşmuyor. Bu kitap için yeni hikâyeler yazdım. Özellikle biri uzun bir “novella” adayı olduğu için, zaten doğal olarak öykü halinde ortaya çıktı.

Birçok yazar Deli Gücük hikâyeleri yazdı. Ve siz de onu ilk kitabınızın kahramanı kıldınız. Bunca insanın kafa yorduğu, hikâye ürettiği bir kahramanın üstüne bir kitap kurmak, nasıl bir deneyim?
Karakterin ilginç yönü de bu zaten: sabit bir DG tanımı yok. Titreşen bir serap gibi. Her tuvale boyayabilirsiniz. Kisvesi ve kargaları hariç, mutlak tanımlı bir kökeni, mizacı, marifeti yok. Dilediğinizce çeşitlendirebilirsiniz. Ben kendi beğenilerim doğrultusunda, onu daha doğaüstü bir mecraya çekerek, ötekileştirdim. Soğuklaştırdım. Bir tabirle etiketlemek gerekirse bir nevi Şark gotiği yapmaya çalıştım. Ama DG merceğinden geçip başka renklere bürünen öyküler de var. Güzel aşk öyküleri, eşkıya maceraları, daha sosyal-gerçekçi ya da gerçeküstü ve katmanlı hikâyeler de yapıldı. Ben Deli Gücük’ü biraz Poe’lu Gücük yapmaya çalıştım kısacası.

Kitabınızı okumayanlar için sorsam, siz Deli Gücük karakteri hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bazen hikâyelerde, okuyucunun bilip sempatiyle izlediği kahramandan hainler, kötü adamlar korkar… Onun hakkında karanlık rivayetler, batıl kaygılar üretir. Halbuki okuyucu bunların asılsız olduğunu bilir. Bu kitapta ise, okuyucu da, kahramandan korkan kötü adamlar kadar hazırlıksız ve karanlıkta. DG’nin kim olduğu, neler yapabileceği, nereden geldiği, ne amaçladığı, kime musallat olacağı mutlak bilinmez unsurlar. Her hikâye kuralları yıkıp, yeniden kuruyor. Okuyucunun kendini rahat hissedeceği, sığınıp yaslanarak keyifle izleyeceği sabit bir kahraman imgesi yok. Kitabın sorduğu soru şu: Beterin beteri var ise eğer, ya bu beterlerden biri ötekine saldırırsa ne olur? DG hakkında tek söyleyebileceğimiz, öngörülemez, bilinmez bir force of nature’la (bir doğal felaketle) eşdeğerde olduğu.

MURAT.BAŞEKİM4 MURAT.BAŞEKİM5

Alacakaranlık Zamanlar ve “Deli Gücük” için üretim yapan kadro olarak, nasıl bir iletişim içindesiniz, nasıl bir üretim süreci yaşanıyor?
Önümüzdeki yıl içinde üçüncü DG çizgi roman antolojisi çıkacak. Yine farklı yazarlar ve çizerler var. Kitabın önemli bir kısmı tamamlandı. Son birkaç aşama kaldı. Öyküler ve senaryolar yine zengin bir, tür çeşitliliği içinde yazıldı ve ülkedeki profesyonel çizerlerce betimlendi. Herkes uyumlu ve verimli bir biçimde çalışıyor; yazarlar ve çizerler iletişim halinde; herkes birbirinin kalibresine, ufkuna ve yeteneğine güveniyor.

DG kitabıyla ilgili, diğer “Deli Gücük” yazarlarının nasıl değerlendirmeleri oldu?
Şu ana kadar olumlu diyebilirim.

“Düğümler” öyküsüyle, bir esir pazarında satılan oğlanın hadım edilişi hikâyesiyle açılıyor kitap… Ve bu, yazınsal olarak çok etkileyici, çarpıcı öykünün sonunda Deli Gücük bir adalet dağıtıcı olarak geliyor. Bu karakterin temel özelliği bu mudur?
Teşekkür ederim. Bence “adalet dağıtıcı” biraz iddialı bir meslek tanımı gibi oluyor. Ben olsam, düşmüşleri çiğneyen hoyrat ayaklara batan bir bozkır dikeni derdim.

Bu denli korkutucu bir imgenin, adalet timsali olmasının anlamı nedir?
Benim yorumumla DG şu prensibe dayanıyor: Ya korktuğumuz bir şey, korktuğumuz diğer bir şeyden hesap soracak olursa? Bu onu daha iyi mi yapar? Yoksa korkutuculuğuna korkutuculuk mu katar? Hedefim yüzde 98 korku öyküsü, yüzde 2 oranında da bir nevi kahramanlık macerası anlatmaktı. Korkutucu imge ile adalet timsalinin aynı cümlede buluşması bu yüzden. Ama dediğim gibi, nasıl davranacağının hiçbir garantisi yok. Yeni çizgi roman albümünde, DG’yi yüzde yüz şer ve katıksız kötü bir betimlemeyle göreceğimiz bir senaryom var mesela.

“Deli Gücük.

Gerçek olup olmadığı fark eder miydi?

Günahla cerahatlenip irin dolarak şişen vicdanların, bir gece patlayıvermesi değil miydi Deli Gücük?” Bu satırlarla kitapta okuyacağımız karakteri net bir biçimde tanıyoruz. Bu karakter, öykülerinizde bazen “karanlık bir adam”, bazen de gerçek olamayacak bir “şey”… Onu nasıl kavramalıyız?
Zorbalardan hoşlanmadığını biliyoruz. Ve bir de melankolik bir yönü olduğunu. Ama başka somut bilgi, tasvir yok. Sabit bir anatomisi bile yok. İnsanımsı olabilir, olmayabilir. Sesler, yankılar ve fısıltılardan oluşuyor olabilir. Katılaşmış hüzünden müteşekkil olabilir. Folklorik mahlukların niteliklerini taşıyor gibi görünüyor… Ama ondan da emin değiliz. Mutlak bir bilinmezliğe dayanıyor. DG’ye dair emin olacağımız tek şey, ona dair hiçbir konuda emin olamayacağımız. Okuyucu da, hikâyelerdeki Anadolulular kadar karanlıkta ve şüphede, bu konuda. DG her yönden, her kisvede gelebilir ve herkese musallat olabilir.

Kaldı ki, aslında DG öykülerin kıyısından geçiyor. Evet düğümleri çözücü bir yönü var ama öykülerdeki insanların o kader ipliklerinin nasıl öylesine kör bir şekilde düğümlendiği de DG kadar önemli.

MURAT.BAŞEKİM6 MURAT.BAŞEKİM8

Sizce bütün bu Deli Gücük hikâyelerinin, Anadolu masallarındaki görünümlerine, efsaneye eklediği nedir? Ya da ne kadarı günümüz modernliğinde, bu gözle yaratılmış bir “kurgu”?
Kitabın amacı, okuyucunun –tercihan– fırtınalı bir gecede, evinin huzurlu okuma köşesine geçip, sarı ışıklı lambasını açarak, keyifli hafif ürpertiler içinde bu sayfaları çevirmesi. Yani aslında DG, o eski büyük anlatı geleneğine dayanıyor: hayalet öyküleri. Elbette yazarın konumu ve biyografisi ve okuma zevkleri sonucu, bu biraz Şark hayalet hikâyeleri kisvesine bürünüyor. Ama zaten gotik edebiyatın, bin bir gece masallarıyla doğal olarak kesiştiği bir nokta var; başta William Beckford’un Vathek’i olmak üzere. Dolayısıyla Kuzey gotiğinden, Doğu gotiğine sıçramak sorun olmuyor, organik bir geçiş oluyor.

Hikâyelerin iç mekanikleri, mimarisi, estetik hassasiyetler ve titizlenmeler olarak modern ve keskin elbette. Ama elimden geldiğince otantik olmaya çalıştım. Fayton kaportalı bir Ferrari yaratmaya uğraştım.

Deli Gücük, kendi korkunçluğundan ziyade “Şark”a özgü vahşiliğin dünyasında mı anlam kazanıyor? Onu bir hızır, bir kurtarıcı olarak görürsek, en çok hangi derde “deva”?
Hikâyelerin mikrokozmosu olan Şark, tek bir bölgeden ziyade hem koca bir Anadolu, hem de belki ötesi. Öncelikle şunu söylemek lazım, DG’nin de dediği gibi: “Alçaklığın istikameti olmaz.” Öte yandan bu varlık/mahluk her ne ise, mıntıka olarak kendisine bu bozkırı seçmiş. Dolayısıyla doğal olarak, hiddetlendiği unsurlar da o döneme, o coğrafyaya ait musibetler: esir ticareti, bağnazlık, eşkıyalık, zorbalık. Ama kitap ilerledikçe başka bir leitmotif beliriyor. Farklı karakterlerden yankılanıyor: Fanilik. Solma. Melankoli. DG’nin bu temel insani durumlara, sorunlara bir devası reçetesi var mı? Asıl soru bu.

DG, büyük bir serüvenin ilk “meraklandırıcı” parçası gibi. Sizin yazarlığınızda “Deli Gücük” hikâyeleri sürecek mi?
Yakında çıkacak üçüncü DG çizgi roman albümünde, usta çizerlerce betimlenen birkaç senaryom var. Hikâye olarak ise başlanmış bir tane ve henüz filizlenmemiş birkaç taslak var. DG ekibiyle çalışmak benim için her zaman mutluluk. Bu kitap, onlar sayesinde oluştu, bu yüzden bana yer olduğu sürece ben varım.

Fantastik edebiyat yazarlarından kimleri okuyorsunuz, sevdiğiniz kahramanlar, kitaplar hangileri?
Gotik-romantik anlatı geleneğini seviyorum; bunun her çağdaki, her coğrafyadaki izdüşümü benim için özeldir. Elbette ki Poe başta olmak üzere, Samuel Taylor Coleridge, Percy Shelley, Nathaniel Hawthorne, Sheridan Le Fanu, Friedrich Schiller, E.T.A. Hoffmann, Robert Louis Stevenson, Bram Stoker, Herman Melville, W.B. Yeats, Charles Nodier, E.F. Benson, Ray Bradbury, Ramsey Campbell, Stephen King ve tabii Bin bir gece masallarının bin bir anlatıcısı.

Ama tabii her şey romantizm değil; dolayısıyla liste Yaşar Kemal, Umberto Eco, Joseph Conrad, Peter Ackroyd, Henryk Sienkiewicz, Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Kafka, Ibsen ya da modern pulp geleneğinden Robert Erwin Howard’a kadar menzillenebilir. İngiliz-Danimarka melezi Beowulf öyküsünü, İskandinav Volsüngsaga’yı, Dede Korkut’u, Fransız Roland’i, Pers Şahname’yi, Fin Kalevala destanlarını severim. Patrick O’Brian ve C.S. Forester’ın deniz öykülerine bayılırım.

Sevdiğim kahramanlara gelince, gerçek ya da mecazi çorak bozkırlarda tek yürümek zorunda kalmış her kahramanı severim: Roderick Usher, İnce Memed, Hamlet, Raskolnikov, Heathcliff, Jane Eyre, Odysseus, “Çalıkuşu” Feride, Manfred, Faust… Ve hatta Mad Max, Solomon Kane, Deli Gücük.

Osmanlı döneminde geçen polisiyeler, kimi “fantezi” çizgi romanlar yayımlanmıştı ama bu denli karanlık bir fantastik edebiyat metni gerçekten sürpriz oldu. Sizce Osmanlı tarihi, fantastik edebiyat için ne gibi kaynaklar barındırıyor?
Tüm modern öncesi tarihler aslında egzotiklik ve konvansiyonel olmayan hikâyeler vaat eder. Osmanlı ve dolayısıyla Şark kapısının bu yakası, kendine özgü kaygılar, sancılar, batıllıklar, folklorik ya da gerçek musibetler, kahırlar, cebelleşmeler içeriyor. Gotik edebiyatın pek sevdiği, olmazsa olmaz unsurlardan haydutlar, çapulcular, bu eski Anadolu’nun zaten içsel gerçeklerinden biriydi. Sonra, canın daha ucuz, gecelerin daha karanlık olduğu dönemler bunlar. Tehlike her daim var.

MURAT.BAŞEKİM9.gerekirse MURAT.BAŞEKİM7

Vampir edebiyatının bütün dünyayı kasıp kavurduğunu düşünürsek, bu hikâyelerin yaşandığı yüzyıllarda “Şark” cephesinde hangi korku hikâyeleri yürürlükteydi sizce?
Vampirlerin, liseye giden jöleli, kaprisli çocuklar olduğunu söyleyen Hollywood’a kulak asmamak lazım; eski mitleri araştırdığımız takdirde zaten karşımıza çıkan şu: Aslen Doğu Avrupa’da türeyen “vampir” kelimesinin Slav ülkelerine, Karadeniz ve Ukrayna taraflarına doğru yaklaştıkça etimolojik olarak “upyr” veya “opyr” kelimelerine dönüştüğünü ve bu topraklara girdikten sonra da aslında “obur” kelimesi kisvesine büründüğünü görüyoruz. Başka bir deyişle, pop kültürün Amerika’ya iltica ettirip enjekte ettiği vampir efsanelerinin kökeni aslında Eski Dünya’nın bize oldukça yakın bir bölgesi olan Transilvanya ya da diğer adıyla Eflak-Boğdan. Yani Drakula’da da söylendiği gibi, zaten Doğu ile Batı arasında bir yere, buralara ait efsaneler bunlar. Ama onun dışında da, elbette bizim de kendi umacılarımız, gulyabanilerimiz var.

Fantastik edebiyat, Anadolu topraklarının hikâyelerinden güç topladığında çarpıcı metinler çıkıyor ortaya. Sadık Yemni’nin kitaplarında bunu görmüştük. Az da olsa, Türkiye edebiyatı Anadolu efsanelerine ve yerli korkuya eğildi. Siz bu metinleri sevdiniz mi, onlar hakkındaki değerlendirmeleriniz nedir?
Korku kulvarı ve ötesinde de, bu toprakların tarihini ve –kent olsun, bozkır olsun– coğrafyasını, her bağlamda derinlemesine kullanan pek çok marifetli yazar var. Sadık Yemni, Dost Körpe, Doğu Yücel, Onat Bahadır ve diğer nice isim, kent kaygıları ya da köy kaygılarıyla ilgili değerli metinler yarattılar. Sonra tarihsel ve olağanüstü kurgu alanında Yiğit Değer Bengi, derinlikli ve titiz yaklaşımıyla, benzersiz bir zenginlik yakaladı. Bunlar kesinlikle önemli isimler ve işler oldu.

Yeni çalışmalarınızdan söz eder misiniz?
Yeni bir DG öyküsüne başladım; onun dışında, hep irdelediğim tarihsel döneme de takılıp kalmamak için, yelpazeyi daha da genişletecek okumalar yapıyorum. Başka dönemlerde geçecek, başka hayalet hikâyeleri planlıyorum.

Farklı türler de denemek istiyorum. 2011 yılında, Türkiye Bilişim Derneği’nin 13. Bilimkurgu Hikâyesi Yarışması’nda, aralarında Hikmet Temel Akarsu, Irmak Zileli, Bülent Akkoç ve nice değerli ismin bulunduğu jüri, 248 öykü arasında, hikâyemi birinci seçti. Ve sonra çok güzel bir şey oldu ve bu yıl da, 14. Bilimkurgu Hikâyesi Yarışması’nda, Nazlı Eray, Sadık Yemni ve yine değerli isimlerden oluşan başka bir jüri, bu kez 257 katılımcı öykü arasından, bir başka hikâyemi birinciliğe layık görerek, iki yıl üst üste bana büyük bir onur yaşatmış oldu. Dolayısıyla bilimkurgu damarımı da beslemek ve geliştirmek istiyorum. Bu yönde bazı hazırlıklarım var.

Bu arada ani bir ilhamla aşk öyküsü yazmaya başladım; fazla ayrıntı veremem ama kısaca, geceyarısı rengi saçları olan bir kıza tutulmuş, büyülenmiş, “charm” olmuş anlatıcıyla ilgili demekle yetineyim. Üzerinde çalışıyorum…

DG / Yazar: Murat Başekim / Öykü / İletişim Yayınları / Editör: Levent Cantek / Kapak: Suat Aysu / Kapak Resmi: Koray Kuranel / 1. Baskı  2012 / 112 Sayfa

Murat Başekim, Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 2000′den bu yana çeşitli öyküleri, çizgi-roman senaryoları ve çevirileri yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.