‘Anılar ile kişilik birbirine dolanmış, dinamik süreçler…’

 

“Yaşamın yazıyla, yalnızlığın ölümle iç içe geçtiği bir dünyadayız. Murat Gülsoy bu tehlikeli yakınlığı fantastiğe, bilimkurguya cesurca göz kırpan bir anlatımla birleştirerek okurun zihninde canlandırıyor. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen bölümler, ekler, kara sayfalar deliliğin eşiğinde, yalnızlığın derinliklerinde ve ölümün karanlığında birleşiyorlar. Delirmekten ve yalnızlıktan kurtulmanın yolunu ölüme yaklaşmakta bulan karakterler, ölümle kol kola girdikçe deliliğin kaçınılmazlığını deneyimliyorlar. Tanpınar’a, Atay’a, Atılgan’a selam veren; ama en çok Borges’le, Nerval’le konuşan, onların metinlerinin ve karakterlerinin arasında ustalıkla gezinen roman, sanki yalnızlıktan kurtulmak için edebiyat âleminin büyük ruhlarını içine alıyor. Parçaları birleştirmeyi seven, ipuçlarının peşinden gitmekten haz duyan meraklı okur kadar fantastik bir kurgunun büyüsüne kapılmak isteyen maceracı okur da Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’ten yararlanmak isteyecek…” Murat Gülsoy ile Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’i konuştuk.

 

Romanda da, öyküde de sürekli yeni şeyler arayan, deneysellikle ustalığı bir araya getiren bir birleşimden söz edebiliriz sizin edebiyatınız için. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet de aynı yeni arayış tutkusunun farklı bir durağını oluşturuyor kanaatindeyim. Bu roman, önceki romanlarınızda denenmemiş neyin ardında koşuyor dersiniz biçem ve hikâye olarak?
Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Kitaplarım arasındaki en önemli fark onları yazarken içinde bulunduğum atmosfer ve ruh durumu olmalı. Her birinin farklı bir başlangıç noktası ve yazım süreci oluyor. Örneğin Gölgeler ve Hayaller Şehrinde romanının ilhamını henüz yazar olmayı bile hayal etmediğim ortaokul sıralarında okuduğum Beşir Fuat’a dair bir ansiklopedi maddesinden almıştım. Nisyan gibi bir roman yazma fikri ise yirmi küsur yıl önce okuduğum çok kötü yazılmış bir öykü kitabından doğmuştu: Bu kitap o kadar acemi bir yazar tarafından kaleme alınmıştı ki hatalarla doluydu. Kahramanların adlarındaki tutarsızlıklar beni önce güldürmüş ardından bunak bir yazarın son romanı nasıl olurdu acaba düşüncesini uyandırmıştı. Tabii tüm bu farklı başlangıç noktaları sadece kitapların konuları ile sınırlı değil, biçimsel özelliklerini de içeriyor. İstanbul’da Bir Merhamet Haftası yedi farklı kişiye yedi gün boyunca yedi resme bakarak yazı yazmaları istenir, roman bu parçaların toplamıdır. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet romanı da parçalı bir yapısı olan bir kitap bütününe ulaştı. Tüm eklerinden bağımsız olarak okunabilecek ana hikâye aslında tek başına romanın kendisi olabilirdi. Ama gerek önsözde gerekse sonsöz metinlerinde bu ortada okuduğumuz romanı yazan yazarın kişiliğini, içinde bulunduğu ruh durumunu, düşünce ve duygularını duyabiliyoruz. Bu tür bir parçalı yapıyı aslında Baba, Oğul ve Kutsal Roman’da da denemiştim. Hatta Bu Filmin Kötü Adamı Benim’de de roman içinde roman yazılması anlamında bir metakurmaca denemesinde bulunmuştum. Ama şimdi bir adım daha ileri götürmeye çalıştım bu metakurmaca meselesini. Kitap sadece kendi metnine ve yazarın dünyasına gönderme yapmakla kalmıyor, daha önce yazdıklarımı da bir şekilde içerecek şekilde bazen karakter bazen sahneler veya imgeler olarak karşımıza çıkıyor. Bu beni yazarken en çok heyecanlandıran şey oldu. İç dünyamın genişlediğini hissettim. Daha önce yazdıklarımla yeni ilişkiler kurmaya başladığımı düşünüyorum şimdi.

image

Önsöz olarak yazılmış Borges alıcılı mektupta yazının ve yazanın ölümle ilişkisi başat bir konu. Sizin, edebiyatınız açısından, ölümle ilişkiniz nasıl? Sizin için de “kitaba eklenen her satır mezardan kaldırılan bir kürek toprak” mı? Mektup yazarı ile bu konu bağlamında nasıl bir yakınlık taşıyorsunuz?
Yazmak tuhaf bir şey benim için. Hem yazmadığım zamanlarda… ama burada yazmak derken, kurmaca yazmayı kast ediyorum, yani bir öykü ya da roman yazmaktan söz ediyorum… yazmadığım zamanlarda yaşamıyor gibi hissediyorum. Yaşamak evet ama tatsız, eksik bir yaşama bu. Yaşadığımı en çok hissettiğim zamanlar, yazdığım anlarda cisimleniyor. Bu da kendi içinde çelişkili bir durum tabii, çünkü yazarken yaşamıyor insan. Yaşamayı askıya alıyor. Öte yandan en çok yazarken düşündüğümü, kendi iç dünyamda derinleştiğimi hissediyorum. Bu da iç dünyamın genişlediği duygusu veriyor. Yazmadığım günlerde ise bu iç dünya daralıyor, yok olma noktasına geliyor. Bu neden önemli? Yani insanın iç dünyasının genişlemesi ya da daralmasının etkisi nedir diye düşündüğümde şunu çok açık bir şekilde hissediyorum: insan dünyayı, hayatı, başkalarını kendi iç dünyasının genişliği oranında kavrayabiliyor. Dünyayı içimize alabilmek için içimizin geniş ve kapsayıcı olması gerekir. Yazmak bende bunu sağlıyor. Bu sayede hem ölüme karşı direnmiş oluyorum hem de her an ölümün farkında oluyorum.

JANUS, kitapta kullanılan önemli bir figür. Güvenliği sağlayan çift yüzlü Roma tanrısı. Janus, Mirat Bey’e zihnine aldığı insanlarla hayatının değişmesi dışında ne yapıyor? Roma tanrısından ilhamla herhangi bir güvenlik sağladığından, Mirat Bey’i bazı gelişmelerden koruduğundan söz etmek mümkün mü?
Evet Janus geçitlerin, geçişlerin nöbetini tutuyor. Mirat’ı koruduğunu söylemek güç ama kafasını epeyce karıştırdığı ortada. İki yüze sahip olmak, bir bedende birden fazla karaktere, kişiye yer açmak bu romandaki motiflerden biri.

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet, benim özellikle konuşmayı dilediğim bir özelliğe, hikâyenin her açıdan tamamlandığı ek bölümlere, romanda başka katmanlara sahip. Bu okuyucuya kurduğunuz bir oyun, hikâyenin çerçevesini tamamlamak için kullandığınız bir yöntem ve romanın başlangıç ve bitişindeki bölümler üzerinden çizilmiş bir hat diyebilir miyiz?
Bu romanın ek bölümlerinin bazılarını daha önce yazmıştım, bazılarını roman sürecinde yazdım ve bazılarını da bittikten sonra. Temel olarak romanın yazılma sürecini yansıtan, yazarın içinde bulunduğu düşünsel ve duygusal açmazları okurun gündemine almasını sağlayan metinler bunlar. Aynı zamanda romanın ana hikâyesi ile çeşitli düzlemlerde kesişiyor, kimi unsurların devamlılığını sağlıyor. Sayılar, kum kitabı, kumsal, yıldızlar gibi… Bu bağlantılar sıkı sıkıya bir kurguya hizmet ediyorlar mı? Sanmıyorum. Ama şunu yapmasını arzu ediyordum: tıpkı kolaj bir resim gibi, hem unsurlar yani bu ek metinler kendi karakterlerini kaybetmeden görünür olsunlar hem de bütünlüğe hizmet etsinler. Bu sayede kendi kişisel deneyimime okuru daha fazla ortak edebildiğimi hayal ediyorum. 

image

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet yalnızlıkla ilintili olduğu kadar anılarla da ilgili bir roman. İnsan, anıları kadar mı kişilik kazanıyor? Anılarını unutan biri ‘hiç’e mi dönüyor?
Elbette… Anılarımızı kaybettiğimiz zaman bizden geriye çok fazla bir şey kalmaz. Yaşadığımız tecrübeler bizi değiştirir, bizi biz yapar. Başlangıçtan, yani bebeklikten itibaren her yaşadığımız bizi etkiliyor. Bunların birçoğunu hatırlamıyoruz belki ama çok derinimizde duruyorlar. Eğer belleğimizin içinde yolculuğa çıkmayı göze alırsak bu anıları yeniden canlandırabiliriz, tabii ortaya çıkan tablo ne kadar hoşumuza gider tartışılır. Belleğin derinliklerinde yer alan tüm o anılar dinamik bir şekilde her hatırlandığında ya da bastırıldığında şekil değiştirerek yeniden ve yeniden bizi etkilerler. Bu yüzden anılar ile kişilik birbirine dolanmış, dinamik süreçlerdir desek çok yanlış olmaz.

“Yalnızlık üzerine kitap yazarken insan ne kadar yalnız olduğunu fark etmiyor, bu iyi. Ama kitap bitince… kötü.” Bu alıntının Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet içine yazarının sakladığı küçük bir itiraf, kurguya karıştırılmış bir açık etme olduğunu düşünüyorum, yanılıyor muyum yoksa?
Doğrudur. Ama belki de değildir. Bunları kestirmek güç. Çünkü yazarken, insan ben şimdi tam olarak kendim olarak romanın içine girmek istiyorum dese bile, yazılan ilk cümleyle birlikte yazarından uzaklaşmaya, farklı bir kişilik kazanmaya başlıyor. Ancak yazılanları okuyanlar için bu farklılık pek de ayrımsanabilir bir şey değildir. Biz okurlar çoğu zaman yazarla anlatıcı sesi hatta karakterleri özdeşleştirme eğiliminde oluruz. İşin ilginç yanı bu belirsizlik romanı derinleştiren gizemli bir etki yaratır. İşin güzel yanı bu belirsizlik okur için olduğu kadar yazar için de geçerlidir. Yazar da yazdıklarının ne kadarının kurgunun bir gereği olduğunu ne kadarının kendisine dair özel bir bilgi içerdiğini kestiremez. Aslında biraz da bunları açığa çıkartmak için yazarız. Ya da… ben öyle yapıyorum, diyeyim.

‘Dünyada herkes mutlu olana kadar bana gülmek yasak dese insan… Hiç gülemeden öleceğini bilir. O yüzden de sınırlı bir duygusal kapasite ile binlerce yıl yaşayıp geldi.’

 

Aklın, zihnin, belleğin içinde bu kadar dolaşan bir romanın içerisinde geçen bir çift soruyu izninizle size yöneltmek isterim: “Son yirmi yılın değil de son yüz ya da bin yılın vahşetinin görüntüleri de erişilebilir olsaydı? Bunca ağırlığı taşıyabilir mi insan aklı?” Sürekli yığın halinde biriken görüntülerle baş edebiliyor mu insan? Mirat Bey’in bazı noktaları kabullendiğini, kanıksadığını, yer alacağı tarafa kolayca geçtiğini görüyoruz romanda.
Tek tek çok zayıfız. Her anlamda. Örneğin şu anda bulunduğumuz coğrafyada bir anda tüm insanların ve uygarlığın nesnelerinin yok olduğunu düşünün. Çırılçıplak kalıverdiğimizi doğanın ortasında… Ne kadar yaşayabilirdik? Kaç yıl, kaç ay ya da gün? Hem bu kadar zayıf hem de dünyayı, evreni, varoluşu anlayabilecek ve dönüştürebilecek kadar güçlü olan başka bir varlık yok. Bilgiyle kurduğumuz ilişki de böyle. Çok çabuk etkilenebiliyoruz. Duygusal varlıklarız. Kötü bir olay, bir vahşet ya da bir felaket karşısında yüksek bir empati duygusuyla başkaları için acı çekebiliyoruz. Başka varlıklarda olmayan bir özellik bu. Ama bunun da bir kapasitesi var ve ne yazık ki kısa sürede doluyor. Yani kanıksama, duyarsızlaşma, etkilenmeme başlıyor. Bu elbette insanın kendi yaşamını sürdürebilmek için bencilce uyduğu bir biyolojik tepki. En azından öyle bir yönü var. İnsan yaşadığı ortamda, kendisine yakın olan acılara tepki veriyor en çok. Diğer kötülüklerin farkında olsa bile bunlara karşı yeterince duygusal kaynak ayırmıyor. Bir yere kadar anlaşılabilir bir durum. Dünyada herkes mutlu olana kadar bana gülmek yasak dese insan… Hiç gülemeden öleceğini bilir. O yüzden de sınırlı bir duygusal kapasite ile binlerce yıl yaşayıp geldi. Ama şimdi başka bir çağda yaşıyoruz. Her şey kaydediliyor. Tüm kötülüklere canlı yayında tanık olabiliyoruz. Bu yeni durumla başa çıkabilecek mi psikolojik donamımız? Sanmıyorum. Bu yüzden yok sayma, görmezden gelme, unutma gibi zihinsel refleksler devreye giriyor. Tabii bunun böyle olduğunun farkında olmak ayrıca zedeliyor insanın kendisine saygısını. Zor bir çağda yaşıyoruz.

image

“Bu ülke kanlı bir labirent artık, nerede başladığı nerede bittiği bilinmiyor.” Roman biterken karşılaştığımız bu cümleye takılı kaldım bir müddet. Korkunç bir labirente dönüştürülmüş bu ülkenin bir çıkışı, bir olumlu tarafı, sisin ardında görünen bir belirginliği ya da nerede başlayıp nerede bittiği bilinmiyor mu sahiden?
Kötü bir dönemden geçtiğimiz bir sır değil. Bu ne kadar böyle devam edecek bilmiyorum. Sadece ülke değil yakın coğrafyamızda olup bitenleri gördükçe umutlu olmak da çok kolay değil gibi. Ama ben karakter olarak hep umutlu olmuşumdur. Belki saf bir tutum bu. Ama bir şekilde bir çıkış bulunacağına inanıyorum. Çünkü her şeyden önemlisi tarih çok daha hızlı akıyor. İnsanlar yaşadıklarını, başlarına geleni çok daha çabuk –anında- iletebiliyor, seslerini –her türden sınırlamalara rağmen geçmiş dönemlere kıyasla- çok daha iyi duyurabiliyor, tüm bu deneyimlerin sonuçları çok daha hızlı insanlık durumuna katılıyor. Dolayısıyla sorunları da çözmek için çok daha güçlüyüz eski çağlara kıyasla. Ayrıca umutlu olmak dışında bir seçeneğimiz var mı?

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet / Yazar: Murat Gülsoy / Can Yayınları / Roman / Yayına Hazırlayan: Mustafa Çevikdoğan / Düzelti: Ebru Aydın / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Ocak 2016 / 204 Sayfa

Murat Gülsoy, 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi dergisini çıkardı. Bu Kitabı Çalın adlı kitabıyla 2001 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Bu Filmin Kötü Adamı Benim adlı romanıyla 2004 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü, Baba Oğul ve Kutsal Roman adlı kitabıyla 2013 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’nü, Gölgeler ve Hayaller Şehrinde adlı romanıyla da 2014 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Kitapları çeşitli dillere çevrilen Murat Gülsoy, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi, mühendislik ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor; sadece yazmayı değil, yazmak üzerine düşünmeyi de seviyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.