‘Sadece Gezi Parkına değil, tüm ülkeye bakarsak, Haziran İsyanının sınıfsal niteliğini görürüz.’

 

Mustafa Kemal Coşkun’un ‘Türkiye’de İşçi Sınıfı Kültürü, Sınıf Bilinci ve Gündelik Hayat’ altbaşlığıyla yayınlanan ‘Sınıf, Kültür ve Bilinç’ adlı kitabı, Türkiye işçi sınıfının bugününün bir fotoğrafını çekmeyi ve sınıfsal, kültürel dinamiklerinin altını çizmeyi hedefleyen bir çalışma…  Kitap, yayıncının sunuşunda da dendiği gibi, “(…) alan araştırması sırasında kendileriyle görüşülen işçileri, araştırmanın basit nesneleri olarak görmemesi, onun yerine eşitlikçi, katılımcı ve sağlıklı bir bilgi üretimi için işçilerle araştırmacı arasında diyalog kuran bir dili ve yöntemi benimsemiş…” bir çalışma. Bu özellikleriyle kitap, Türkiye’deki işçi sınıfı kültürünün ve bilincinin anlaşılması bakımından vazgeçilmez bir kaynak olma potansiyeli taşımakta… “Sınıf çalışmaları alanında, sınıf kültürü ve sınıf bilinci konularının oldukça sınırlı işlendiği Türkiye’de, bu konudaki eksiliği gidermeye dönük mütevazı bir girişim olan (…) kitap, toplumsal sınıf sorunsalını toplumsal bilimlerin araştırma gündeminden çıkarma çabasına ve Türkiye işçi sınıfına dair günümüze dek süregelen yanlış yargılara cephe alan bir eser.” Mustafa Kemal Coşkun ile, hem kitabını hem de Gezi Direnişinin unsurlarının sınıfsal karakteri hakkında konuştuk…

Neden böyle bir çalışmayı yaptığınızı anlatırken, Tunus ve Mısır’daki gelişmelerden ve aynı zamanda Yunanistan, İspanya ve Portekiz’deki ekonomik kriz dolayısıyla yaşananlara değinerek tüm bunların dünyada sınıf hareketinin yeniden başladığının/başlayacağının habercisi olduğunu söylüyorsunuz. Bu olayların Türkiye’ye ve İşçi sınıfı hareketine nasıl yansımaları olduğunu söyleyebiliriz?
Burada kastettiğim şey, tüm dünyada neoliberal politikaların giderek daha fazla insanı proleterleştirmesi ve yoksullaştırması. Tunus ve Mısır’da, daha önce Yunanistan’da ortaya çıkan hareketleri bu neoliberal politikalarının emekçiler açısından yıkıcı sonuçlarına karşı gelişmiş hareketler olarak düşünüyorum. Bu durumun Türkiye’yi de etkilemesi normal, zira burada da aynı politikaların olumsuz sonuçları giderek daha fazla ortaya çıkmaya başladı. Gezi parkında ortaya çıkan isyan da buna işaret ediyor gibi geliyor bana.

Gezi Parkı direnişleri “olgunlaşmış bir sınıf hareketi” olarak da orta sınıf yaşam tarzına müdahaleye karşı bir başkaldırı olarak da okundu. Bu direnişin sınıfsal karakteri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunu anlayabilmek için orta sınıftan ne anlaşıldığına bakmak gerek. Bu “yeni orta sınıf” dedikleri şey, aslında, vasıflı, iyi eğitimli, görece daha yüksek ücret alan ve kafa emeğiyle çalışan insanlardan oluşuyor. Ancak bunlar kendi hesabına çalışanlar değil, ücretli çalışanlar. Yani aslında bildiğiniz ücretli emekçi. Şimdi, işçi sınıfı dendiğinde zaten yekpare bir bütün anlaşılmaz. İşçi sınıfı içinde daha düşük ücret alan, vasıfsız ve sendikasız bir kesim vardır. Onun üstünde yine kol gücüyle çalışan ancak vasıflı, ücreti daha yüksek ve örgütlü sanayi işçisinden bahsedilebilir. Bunların da üstünde yukarıda tanımladığım profesyoneller. Şimdi bunları orta sınıf saymak öncelikle doğru değil. Marksist anlamda orta sınıf, kendi üretim aracına sahip, gerektiğinde ücretli emekçi çalıştıran kesimden oluşur. Kendi dükkanında kendi makineleriyle çalışan terzi gibi. Bu anlamda, Gezi Parkı eylemlerini başlatanları orta sınıf olarak tanımlamak hatalı olacak. Kaldı ki, tüm Türkiye’deki eylemleri göz önünde tutarsanız, oradaki katılımcıların yukarıda sıraladığım sınıf fraksiyonlarından ilk ikisine dahil olduğu görülür. Yani başta işsizler olmak üzere, vasıfsız, düşük ücretli ve güvencesiz çalışanlar ile vasıflı, daha yüksek ücret alan ve örgütlü kesimin bir kısmı. Burada işçi sınıfının örgütlü olarak bu eylemlere katıldığını söylemiyorum, bu doğru olmaz. Ama bireysel bir katılım da olsa sonuçta oradakiler emekçi kesimlerdi. Bakın, eylemlerde hayatını kaybedenleri göz önünde tutalım. Beş kişiden üçü bildiğiniz ücretli işçi, ikisi de öğrenci, yani ücretli işçi adayı. Bütün bunlar Haziran İsyanının sınıfsal bir niteliği olduğunu gösteriyor bizlere. Sadece Gezi Parkındakileri değil, tüm ülkedekilere bakarak bunu söyleyebilirim.

mustafa_kemal_1 mustafa_kemal_2

Sizce bu eylemler Türkiye’deki işçi sınıfının gerek sınıf mücadelesine gerekse de siyasetle kurdukları ilişkiye bakışlarını ne ölçüde etkiledi? Bu çalışmanızı Gezi Parkı eylemleri sonrasında gerçekleştirmiş olsaydınız farklı sonuçlara ulaşabilir miydiniz?
Farklı sonuçlara ulaşabilir miydim bilemem. Hatta bu eylemler sonucunda AKP’nin oylarının düşeceğini bile söylemem zor. Ancak daha önemli bir başka şey oldu. İnsanlar gerektiğinde bir itiraz yükseltebileceklerini ve bundan korkmamaları gerektiğini öğrendiler. Bundan sonra belki bu çapta olmasa bile hükümet politikalarına karşı benzeri itirazların gelişebileceği söylenebilir ki, Haziran İsyanının en önemli kazanımı budur bence.

Biraz alan çalışmanızdan bahsedebilir misiniz? Kaç kişiyle görüştünüz ve görüştüğünüz işçileri nasıl seçtiniz?
500 maden 500 tekstil işçisi olmak üzere toplam 1000 işçiye anket uyguladık. Aynı zamanda her iki sektörde çalışan işçilerle derinlemesine görüşmeler yaptık. Zonguldak küçük bir şehir, 110 bin civarı nüfusu var ve bu şehirde toplam 20 bin maden işçisi var. Nereye gitseniz maden işçisiyle karşılaşırsınız zaten. Biz Zonguldak’taki farklı maden işletmelerine gittik. Kozlu, Kilimli, Üzülmez, Armutçuk, Amasra vb. gibi işletmeleri dolaştık. Bursa ise daha büyük bir kent. Ama orada da 150 bin civarı tekstil işçisi var. Onlara ulaşmak için hem mahalleleri dolaştık hem de organize sanayi bölgelerine gittik. Özellikle Kestel Organize Sanayi bölgesinde çalışan tekstil işçileriyle görüştük. Küçük atölyelerde çalışan işçilerle görüşmek için birkaç mahallede dolaşmak yetti zaten. Küçük Balıklı, Yeşilova, Altınova gibi mahallelerde küçük atölyeler apartman altlarında yerleşmiş durumda ve çoğu durumda işçiler zaten bu mahallelerde yaşıyor.

Bu çalışmayı yürütürken siz neler hissettiniz? Akademideki bir emekçi olarak, kendi hayatınızla işçilerin anlatılarında kesişen ya da tamamen ayrışan noktalar olduğunu hissettiğiniz zamanlar oldu mu?
Elbette. Özellikle örgütlenme ve sendikacılıkla ilgili sorulara verdikleri yanıtlarda ve deneyimlerinde kendimize yakın hissettiğim epey bir nokta vardı. Zira bizler de birer sendika üyesiyiz ve onların yaşadıkları sorunların benzerlerini bizler de yaşıyoruz. Ama elbette gerek çalışma koşullarından gerek işin niteliği açısından epey farklı noktalar da var.

Bursa ve Zonguldak’a gitmeden önce bu çalışmaya dair eminim bir takım beklentileriniz vardır. Çalışma boyunca sizi çok şaşırtan bir durum, bir öykü ile karşılaştınız mı?
Gerçekten de benim aslında en çok şaşırdığım şey, birkaç örnek dışında işçilerin hiç de bilinçsiz kitleler olarak düşünülemeyeceğini görmemdi. Yani öyle dünyada olup bitenin farkında olmayan bir işçi sınıfı yok karşımızda. Bütünüyle bilinçlidir de diyemem elbette, zira politik tercihleri de bunu gösteriyor. Ama politik tercih her şeyi ortaya koymaz. İnsanların bir gündelik hayatı var ve bu hayatlarında deneyimlediklerinden yola çıkarak öğrendikleri sürüyle şey var. Bu tabi onları hemen örgütlenmeye ya da mücadeleye itmiyor, ama kendi sınıfsal konumları hakkında da bütünüyle kayıtsız değiller. Başka bir yerde söylemiştim tekrar burada da söyleyeyim. “İşçi sınıfı şahin pençesinde bir kuş değil.” Benim ulaştığım sonuç bu ve bu sonucun beni şaşırttığını söyleyebilirim.

mustafa_kemal_4 mustafa_kemal_3

Kadınların yoğun olarak çalıştığı tekstil sektörüne ve neredeyse tüm çalışanlarını erkeklerin oluşturduğu maden sektörüne baktınız çalışmanıza. Sektörel olarak farklılıkları bir tarafa bırakırsak, kadın ve erkek işçilerin işçi olmaya dair deneyimleri arasındaki temel farklar olarak neler gördünüz?
Çok önemli farklar var aslında ve çoğunlukla Marksist literatürde bu farklar göz ardı edilir. Yani ne zaman bir kadın işçiden bahsetseniz postmodern fark/kimlik politikaları çerçevesinde değerlendirilir. Oysa kadın ve erkek işçilerin sadece ev içerisinde değil işyerindeki deneyimleri de birbirlerinden epey farklı. Örneğin kadınların sınıf, dayanışma, örgütlenme vb. konulara ilişkin algıları her zaman evdeki cinsiyetçi işbölümüne göre şekilleniyor. Bunu göz ardı edemeyeceğimizi, bu nedenle de kadınlarda sınıf bilinci meselesine bakarken tek başına işyerine ve işçi olmaya vurgu yapmanın yeterli olmayacağını düşünüyorum.

Kitabınızda Malezya’dan Fransa’ya kadar pek çok coğrafyadaki işçi sınıfı mücadelelerine ve sınıf kültürü oluşumuna dair örneklere ve tartışmalara yer vermenizin ardından işçi sınıfı kültürünü sürekli dönüşümlere uğrayarak gelişen bir olgu olarak düşünülmesi gerektiğini belirtiyorsunuz. Tarihsel olarak düşündüğümüz zaman Türkiye’deki işçi sınıfı kültürünün nasıl bir dönüşüm içinde olduğunu söyleyebiliriz?
Birincisi, sınıf kültürü her toplumun kendi yerel kültüründen, dini inancından, gelenek ve göreneklerinden vb. etkilenir, ona göre şekillenir ve buna bakmak değişik toplumlardaki sınıf kültürü ve bilincine ilişkin farklılıkları anlamamızı sağlayacaktır. Ama aynı zamanda sınıf kültürü tüm toplumlar açısından bir bütünlüğü, yani bütün bir yaşam biçimi anlamında bir bütünlüğü ifade eder. Bu durumda burjuva kültürü dediğim zaman bireyciliği, işçi sınıfı kültürü dediğim zaman bir toplumsal ilişkiyi ve dayanışmayı ifade ediyoruz demektir. Yani işçi sınıfı kültürü temel bir kolektif fikir ve bundan türeyen niyetler, düşünce alışkanlıkları, kurumlar ve örflerdir. Buna benzer olarak burjuva düşüncesi, bireyselci bir düşüncedir ve bu kültür bundan türeyen niyetler, düşünce alışkanlıkları, kurumlar ve örflere işaret eder.

Türkiye’de sınıf kültürü ve bilinci diğer tüm toplumlarda olduğu gibi sürekli değişen ve gelişen bir yapıya sahip. Bu onun ancak süreç içerisinde ortaya çıktığını ve geliştiğini gösterir. Bu anlamda gelişmiş bir sınıf kültüründen çok sürekli gelişen ve değişen bir kültürden bahsetmek daha anlamlı. Ama Türkiye işçi sınıfı içerisinde de biraz önce bahsettiğim kolektiflik fikrine bağlı olarak dayanışmacı bir yapının gelişmekte olduğunu söyleyebilirim. Bunlar elbette zamana ve yere göre değişen şeyler, ama işçilerin birbirlerini deneyimleme biçimi dayanışmanın sürekliliğini sağlayan en önemli etken.

Ben Türkiye işçi sınıfının, özellikle 1950’li yıllardan itibaren bir sınıf hareketi olarak gelişmeye ve bir sınıf kültürü diyebileceğimiz yapılar oluşturmaya başladığını düşünüyorum. 50’li yıllar dememin de önemli bir nedeni var. O da şu ki, Türkiye işçi sınıfı hareketi üzerine çalışanlar genellikle 27 Mayıs 1960 darbesinden itibaren işçi sınıfının geliştiğini ilan ederler. Lakin bu Kemalist bir bakış açısını yansıtır. Hani güya 1960 darbesi özgürlükleri genişletti falan diyerekten. Oysa sınıf hareketi Cumhuriyetten itibaren vardı ama asıl niteliklerini ve kültürünü 1950 dönemi ve devamında oluşturmaya başladı diye düşünüyorum.

mustafa_kemal_5 mustafa_kemal_6

Her iki sektörde tarımsal faaliyet anlamında kırla bağlantılı olanların oranı %10’u geçmiyor. Bu durum bize Türkiye’deki işçi sınıfının artık şehirleştiğini, ya da hep tartışıldığı gibi topraktan koparak mülksüzleştiğini, proleterleştiğini mi gösteriyor?
Bir kere işçilerin “köylülükten”  çıkarak giderek daha fazla kentlileştiğini gösterir ki bu önemlidir. Aynı zamanda da proleterleşmeye denk düşer elbette. Zira tarımla uğraştıkları zaman bile temel gelirlerini ücretli emek oluşturuyor, tarım ürünleri değil.

Görüştüğünüz işçilerin pek çoğu anlatılarında sınıf kavramını pek kullanmıyor ve kendilerini tanımlarken de işçi sınıfına değinmiyor. Örneğin iki işçi grubundaki işçilerin %60’ı sınıf kavramından ne anladığını açıklarken “düşük gelir grubu”, “eğitimsiz”, “toplumun çalışan parçası gibi”, sizin de belirttiğiniz üzere daha çok statü belirten ifadelere yer veriyor. Bu durum bize toplumumuzun sınıfsal yapısı hakkında ne söylüyor?
Kendisini bir sınıfa ait olarak görmek ve buna göre tanımlamak belirli bir bilinç düzeyini gösterir. Aslında böyle davranan işçiler de olmasına rağmen çoğunluğu kendisini bu kavramlarla tanımlamaz. Onların kafasındaki biz ve onlar ayrılığı daha çok zengin ve fakir ayrımına denk düşer. Bu bize toplumun sınıf yapısından çok kendilerini başka bir sınıfa karşı tam zıt bir konuma yerleştirmediklerini gösterir. Daha önemlisi işçiler açısından sınıf kavramı çoğunlukla pejoratif bir anlama sahip. Çoğunluğu sınıf kavramını kullanmaz bu nedenle. Çünkü sınıf dendiğinde “alt” bir gruptan bahsedildiğini düşünürler ve işin daha önemlisi kendilerinin en altta olduklarını ‘bilirler’. Sınıf demekle kendilerini en alta koyduklarını fark edip bunu söylemek istemezler. Bu nedenle statüye ilişkin kavramların kullanılması daha rahatlatıcıdır.

Bir işçi görüşmelerinizin birinde “Çocuğunuzun işçi olmasını ister misiniz?” sorunuza  “istemiyorum, ama işçi oluyorlar”  şeklinde yanıt vermiş. Genel olarak iki sektördeki işçi haneleri için yukarı doğru hareketliliğin çok zayıf olması Türkiye’deki sınıfsal yapının giderek durağanlaştığını mı gösteriyor?
Birincisi, sınıf hareketliliğinin çok zayıf olduğunu gösterir. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında, zira kapitalizmin doğası gereğidir bu. Burada önemli olan, işçilerin de bunun farkında olmasıdır. Bunu böyle teorik laflarla açıklamıyor/anlatamıyor olabilirler, ama farkında olmaları başka bir şey. Kendi çocuklarının da kendileri gibi işçi olacağını bildiklerinden ve bundan korktukları için de eğitime fazlasıyla değer atfederler. Aslında olan bu.

Araştırmanızda işçilerin sendikalarla kurdukları ilişkileri anlamayı mümkün kılacak pek çok veri bulunmakta. İşçilerin patronlarıyla çıkarlarının ortak olup olmamasına dair yaklaşımlarında bile sendikalı olup-olmamanın bir değişiklik yaratmadığı sonucuna ulaşmışsınız. Peki sınıf kültürünün gelişim açısından önemli olan sendikal örgütlenmenin işçiler üzerinde ne gibi etkiler yarattığından bahsedebiliriz?
Bir kere sendikalar, işçilerin yarattığı en önemli dayanışma örgütleridir ve bu anlamda sınıf kültürünün bir parçasıdır. Ancak bugün Türkiye’deki sendikaların durumu işçileri bu örgütlerden uzak tutmaya yetiyor. Sendikaların işçiler için neredeyse yaptığı tek bir şey yok, toplu sözleşme imzalamak dışında ki, o sözleşmelerin de ne kadar işçi ve emekçiler yararın olduğunu biliyoruz. Hatta çoğu işçinin sendika yönetimlerinden daha ileri bir bilince sahip olduğunu söylesem yeridir. Sendikalar sınıf mücadelesini temel alarak örgütlenmediği müddetçe korkarım bu durum devam edecek ve bırakın sınıf bilinci ve kültürünün geliştirilmesini, işçilerden bir geri duruma düşecektir.

mustafa_kemal_8 mustafa_kemal_7

Genel olarak söylersek maden sektöründeki genç işçiler, büyük oranda şehirde doğmalarından dolayı yaşlı işçilere göre daha eğitimliler. Ancak araştırmanızın sonuçlarına göre deneyimli erkek işçiler örgütlenmeye ve işçi dayanışmasına daha eğilimliyken, eğitimli genç işçiler hem sendikalara hem de örgütlenmeye daha araçsal ve şüpheci yaklaşıyor.
Genç işçiler daha eğitimli ve görece yaşlı işçilere göre daha çok kent kökenliler. Bu etkenler genç işçilerin sendikaya ve sendika yönetimlerine daha eleştirel bir tavır takınmasına, görece daha az bağlılık göstermelerine neden oluyor olabilir. Diğer taraftan işçilerin çalışma yaşamındaki deneyimleri arttıkça örgütlenmeye ve işçiler arasında dayanışmaya yönelik algılarının da arttığını söylemek yanlış olmaz. Örneğin genç işçiler görece daha yaşlı işçilere göre ülkedeki siyasal konulara daha az ilgi duyuyorlar, ayrıca ekonomiye ilişkin konulara olan ilgi de yaş ilerledikçe giderek artıyor. Sanırım yaş ilerledikçe artan deneyimin işçilerin sınıf algısında etkili olduğunu söylemek olanaklı. Genç işçiler, görece daha yüksek eğitimli, kentli, sendikaya da işverene de eleştirel bakan, dünyaya ve olaylara bakarken sınıfsal kavramları kullanmamakla birlikte kolektif harekete/eyleme geçmeye daha hazır bir işçi tipi sergiliyor. Bu harekete geçme eğilimi genç erkek işçilerde de genç kadın işçilerde de gözlemlenebiliyor aslında. Bu kadınlar çoğunlukla küçük atölyelerde çalışıyorlar ve büyük işletmelerdeki kadın işçilerde bu eğilim azalıyor. Büyük fabrika işçilerinin işlerini kaybetme korkusu, atölye çalışanlarının ise onlara göre “kaybedecek daha az şeyinin” olması bu eğilimi belirleyen etkenlerden birisi olarak düşünülebilir.

Orta sınıftan farklı olarak işçiler için örneğin Kürtler  “muhayyel öteki” değil, zira pek çoğu Kürtlerle aynı iş yerinde çalışıyor, aynı mahallelerde yaşıyor ve birebir yakın ilişkiler kuruyor. Tam da bu sebepten ötürü orta sınıflar gibi işçilerin Kürtlere dair “cahil ve kültürsüz”, “haksız kazançla geçinen” gibi ötekileştirici ifadelere yer vermediğini söylüyorsunuz.  Öte yandan iki sektördeki işçiler de kendilerini nasıl tanımladıkları sorusuna en yüksek oranla Türk olarak cevap vermişler. Çalışmanızda işçilerin Türklüğü nasıl tanımladıkları, nasıl deneyimlediklerine dair hikayeler mevcut mu?
Bana sorarsanız kendilerini Türk olarak tanımlamaları tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Burada önemli olan, örneğin Kürt bir işçiyi nasıl gördüğü. Herhangi bir Türk işçiden Kürt işçiler hakkında “cahil, kültürsüz, pis kokuyor” vb. gibi laflar duymazsınız. Olsa olsa diyeceği şey “PKK’li, bölücü” olabilir ki bu başka bir şeye denk düşer. Ülkedeki politik ortamı da düşünürseniz ne dediğim daha açıkça ortaya çıkar. Yani, bir insanı politik düşüncesi dolayısıyla dışlamak bir şeydir, ama sırf Kürt olduğu, işçi olduğu için dışlamak başka bir şeydir ve işçiler, bu ikincisini çoğunlukla yapmazlar. Çünkü bir Kürt işçiye “cahil, pis kokuyor” dediğinde, bunun kendisi için de söylenebileceğini bilir, kendisi de işçidir zira. Daha da önemlisi, işçiler birbirlerini gerek işyerlerinde gerek mahallelerde deneyimlerler. Yani Kürt, Türk, Bulgar vb. işçiler aynı işyerlerinde çalışıp aynı mahallelerde yaşarlar, birbirlerini buralarda deneyimlerler. Ben bu durumun işçilerdeki ırkçı-milliyetçi tutumu engelleyebileceğini düşünüyorum. Yani, “bu PKK’lı” demek ve bu nedenle dışlamak ırkçılık değildir, ama bu Kürt denilerek dışlamak ırkçılıktır ve işçilerin bu ikincisini yapmayacaklarını düşünüyorum, biraz önce bahsettiğim deneyim meselesinden dolayı.

mustafa_kemal_11 mustafa_kemal_10

Sınıf, Kültür ve Bilinç – Türkiye’de İşçi Sınıfı Kültürü, Sınıf Bilinci ve Gündelik Hayat / Yazar: Mustafa Kemal Coşkun / Dipnot Yayınları / Araştırma & İnceleme / Kapak Resmi: Alexander Millar / Kapak Tasarımı: Ekber Yıldız / 1.Baskı 2013 Ankara / 256 Sayfa

Mustafa Kemal Coşkun; 1970 İzmir doğumlu. 2000 yılına kadar Ankara’da Felsefe Öğretmeni olarak çalıştı. 1999’da ODTÜ Sosyoloji Bölümünde yüksek lisansını, 2005’de Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde doktorasını tamamladı. Aynı yıl TÜBA bursuyla altı ay süreyle SUNY Binghamton Fernand Braudel Araştırma Merkezinde ziyaretçi araştırmacı olarak bulundu. 2000 yılından itibaren DTCF Sosyoloji Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır. Toplumsal hareketler sosyolojisi, eğitim sosyolojisi ve siyaset sosyolojisi ilgi alanlarından bazılarıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.