‘Kalbini kırdığınız, onurunu hiçe saydığınız, silmeye çalıştığınız bir medeniyetin gönlünü almalısınız.’

 

Gazeteci Mustafa Kılıç’ın ‘Türk Sorunu’ başlıklı kitabı söyleşilerden oluşan bir soruşturma kitabı… Muhsin Kızılkaya, Mehmet Ali Birand, Mesut Yeğen, Mümtazer Türköne, Ümit Fırat, Fetullah Erbaş, Süleyman Çevik, Abdulvasi Yaz, Tarık Ziya Ekinci, Nevzat Çiçek, Ferhat Tunç, Nazlı Ilıcak, Süleyman Karadağ, Müfit Yüksel, Mehmet Altan, İbrahim Candan, Oral Çalışlar, Sadullah Ergün, Muhammed Tayip Elçi ile söyleşilerden oluşuyor kitap… Bazı söyleşiler yeterince derinleşmese de, her gün televizyonda görüşlerini dinlediğimiz bazı aydınlara yer vermiş olsa da ‘Türk Sorunu’ önemli bir kitap. Çünkü medyada sık rastlamadığımız ama kitleleri etkileme gücüne sahip kimi kanaat önderleri ve dinsel kişiliklerin görüşlerine mikrofon tutuyor…

Kitabınız, adı ‘Türk Sorunu’ olması itibariyle, ‘Kürt Sorunu’ ile ilgili bir kelime oyunundan ziyade, meselenin geleneksel milliyetçilik eğilimlerindeki kaynaklarını arayan bir çalışma olduğu hissi uyandırmıştı bende. Özellikle Mesut Yeğen ve Mümtaz’er Türköne gibi isimleri kapakta görünce böyle düşünmüştüm. Oysa bu vurgu kitabın bütününe hakim değil. Siz, meseleyi ‘Türk Sorunu’ diye kavramlaştırırken neyi hedeflediniz?
Hazırlamış olduğum ‘Türk Sorunu’ adlı kitapta milliyetçi refleksleriyle hareket eden,  dünayayı kendi dar pencerisine sıkıştırmaya çalışan, herkesi kendisine benzetmeye çalışan, benzemeyenleri ve benzetemediklerini ötekileştiren, dışlayan  hatta yok sayan bir sorunlu algıyı sorgulamaya çalıştım. Türk Sorunu ismini verirken de Türklerin sorunlu olduğunu değil de, her şeyi Türklük üzerine inşaa eden sistemin sorunlu olduğunu vurgulamaya çalıştım. Türkiye’de mevcut sistem insana değer vermek yerine devlete (yani toprağa) değer verdi. ‘Devlet insanlar için vardır’ felsefesi yerine ‘insanlar devleti için vardır’ düsturu ile hareket edildi. Bu da ‘benim istediğim gibi, tek tip tornamdan geçmeyenler haindir ve yaşamaya hakkı yoktur!’ gibi sakat bir algı ile hareket edildi. Bundan dolayı da insanlarımız canlarından oldu. İşte tam da bu noktada ‘bu kadar insanı öldürmekten mutlu musun, değer miydi?’ sorusunu sormak için bu yolculuğuna çıktım.

Bu kitabı yazmaya, Mümtaz’er Türköne’nin ‘Türküm Vicdanlıyım’ kitabını okurken karar verdiğinizi söylüyorsunuz. Bu kitapta sizi motive eden yaklaşımlar nelerdi?
Mümtaz’er Türköne’nin ‘Türküm Vicdanlıyım’ kitabında benim dikkatimi celp eden önemli noktalardan biri eski ‘vatan elden gidiyor’ naraları atan ülkücülerin geçmişe nazaran olgun tavırlar sergilemesiydi.  Türköne’nin sorduğu sorulara olgunlukla cevap verilmesiydi. Bir zamanlar Kürt kelimesine bile tahammül edemeyenlerin Kürdistan tabirini bile olgunlukla karşılamaları beni oldukça şaşırtmıştı. Hatta öz eleştiriler bile yapılmıştı o kitapta… Bende Türköne’nin derin sorgulamasına nazire olarak olaya tersinden yani Kürtlerin penceresinden sorgulama yolculuğuna koyulmam neticesinde ‘Türk Sorunu’ adlı bu eser meydana geldi.

mustafa_kilic_4 mustafa_kilic_3

Ülkücü hareketin bir figürü iken ‘ölen PKK’lıların devlet tarafından defnedilmesini’ öneren bir akademisyene dönüşen Türköne, söyleşinizde ‘Devletin öldürdüğü teröristin ölüsüne saygı göstermesi devletin büyüklüğünü gösterir.’ diyor. Daha aklı selim noktaya çekilmiş bir milliyetçilik bu, radikal bir değişim de sayılmaz, ne dersiniz?
Aslına bakıldığı zaman radikal değil aksine olması gereken bir yaklaşım. İnsani bir şey… Ülkende barındıramadığın, onları yok saymaya çalıştığın o ‘sakat’ algının bir neticesiydi PKK. Buradan PKK’nın şiddet eylemlerini doğru bulduğum anlamı çıkmasın. Şiddetin her türlüsüne her zaman karşı çıkmak gerekir.   Bundan dolayı Türköne’nin bu yaklaşımı takdire şayan. Fakat Türkiye halkının Kemalist ve Türkçülük tornasından geçtiğini de hesaba kattığınız zaman bu oldukça radikal bir durum gibi gösterilebilinir.

Milliyetçilikten bahsetmişken, Tarık Ziya Ekinci söyleşisinde Kürtlerin haklarının tanınması için çalışan ‘Farklı Ülkücüler’ diye bir gruptan söz ediyorsunuz. Bu etkinlikten biraz bahseder misiniz? Ne gibi faaliyetleri var?
Öncelikle şunu belirtmek isterim, Kürtlerin haklarının tanınması için çalışıyorlar diyemem. Sadece Kürtleri tanıma yolunda bildiğimiz ülkücülere göre daha realist ve insani bir algıya sahiplerdi. Mesala basın açıklamalarını hem Türkçe hem de Kürtçe yapacakları konusunda duyurular yapmışlardı. Kürtlerin dilini tanıyorlardı. Bildiğimiz ülkücüler ise ‘Kürtler kardeşimizdir’ derler ama hepimiz Türküz diye de bir şizofrenik yaklaşım sergilerler. İşte tam da bu noktada ‘Farklı Ülkücüler’ kendi farklarını ortaya koyuyorlardı. Tabi şimdi baktığınız zaman ‘Farklı Ülkücüler’e pek rastlamak mümkün olmuyor.  Ortadan kaybolmuş vaziyetteler, hiç sesleri çıkmıyor.

Mümtaz’er Türköne söyleşisinde ‘Sizce, KCK tutuklamalı çözüme katkı mı sağlıyor, yoksa çözümsüzlük ortamı mı yaratıyor?’ diye soruyorsunuz, Türköne’den de ‘Hükümetin çözüme katkı olsun diye yaptığını düşünüyorum KCK tutuklamalarını.’ cevabı alıyorsunuz. Soruyu da cevabı da anlamadım, tam olarak neyi sorguluyordunuz?
Benim bu kitaptaki tek amacım, halkın merak ettiği sorulara cevap aramaktı. Bu kitap bir sorgulama yolculuğundan ibaret. Burada ‘KCK tutuklamaları – ki barış süreci dolayısıyla çoğu tahliye edildi ve edilmeye de devam ediyor- çözüme destek mi sağlıyor yoksa köstek mi oluyor?’ şeklinde sorguladım. Elbette benim de bununla ilgili bir görüşüm var fakat bir gazeteci olarak, olaya elimden geldiğince tarafsız kalmaya gayret ettim. Tabi şunuda belirtmek isterim Mesut Yeğen ile yaptığımız söyleşide, şu nokta dikkat çekiciydi ‘toplumsal barış için KCK, Balyoz ve Ergenekon tutukluları serbest bırakılacaktır’ şeklindeydi. Sürece baktığımız zaman bunun ne kadar doğru bir tespit olduğunu görüyoruz.

Bir başka görüşmede de, Mesut Yeğen ‘Başbakan hem sorunu çözmek istiyor diğer yandan da Gülen cemaatinin polis ve yargı üzerinden Kürt siyasetçiler üzerinde uyguladığı baskıcı siyasete de göz yumuyor.’ diyor. Sizce de iktidarda Kürt sorununun çözümünde farklı yaklaşımlar mı çarpışıyor?
Farklı yaklaşımların çarpıştığını bu dönemde de çok net bir şekilde görebiliyoruz. Hatta son dönemlerde ‘amasız’ barış isteyenler ve ‘amalı’ barış isteyenler olmak üzere ikiye ayrılmış gruplardan da söz edebiliriz. Tabi bunlar birbirlerine taban tabana zıt gruplar değil. Bir dönem birlikte hareket etmiş bu gruplar adına çıkar çatışması mı dersiniz, yoksa  gövde gösterisi mi dersiniz bilemem ama anlaşamadıklarını somut bir şekilde medyada görmek mümkün.

mustafa_kilic_1 mustafa_kilic_2

Ümit Fırat söyleşisinde son derece çarpıcı bir cümle kuruyor; ‘Trakya dediğinizde bölünmüyor da, Kürdistan dediğinizde mi bölünecek?’ Gerçekten de ‘Türk Sorunu’ biraz böyle bir şey galiba, mesele önce dilde başlıyor. Sizce, toplumun kolektif zihninde bu sorun üstüne düşünmek nasıl özgürleşebilir?
Biz millet olarak bu dil sorununu çözemedik. Ya da kendi söylemlerimizi algılayamadık diye düşünüyorum. Kürdistan ifadesi Türkiye’de hep bir korku unsuru olarak algılanmıştır. Milliyetçi poitikalar güdenlerde hep bunu öne sürmüşlerdir, kitlelerini kontrol edebilmek için. Bir kere şunu bilmek gerekir Kürdistan Osmanlı döneminde kullanılan bir kavramdı. Hatta Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’te bunu NUTUK adlı eserinde kullanmıştır. Yani o kadar korkulacak bir kavram değil. Ayrıca Kürdistan bir devleti değil bir coğrafyayı ifade eder. Yani Kürtlerin yaşadığı bölgeyi ifade etmek için Kürdistan tabiri kullanılır. Bu tabir kullanıldığı takdirde ne ülke bölünür, ne de millet yok olur. Sadece kalbini kırdığınız, onurunu hiçe saydığınız, silmeye çalıştığınız bir medeniyetin gönlünü almış olursunuz. İşte Ümit Fırat’la tam da bu noktaya parmak basıyoruz ve bir algı tutulmasına adeta bir özgürlük, bir perspektif kazandırıyoruz.

Kitabınız, Kürt sorunu ve Barış süreciyle ilgili güncel bir tartışmaları çeşitli temsil değerleri olan insanlarla konuşarak sürdürüyorsunuz. Söyleşi yaptığınız kişileri seçerken hangi saiklerle hareket ettiniz?
Söyleşi yapacağım kişileri seçerken farklı fikir dünyasına ve dolu dolu bir geçmişe sahip aydın ve sanatçıları seçme konusunda gayret sarf ettim. Hem bu konuda bedeller ödemiş, hem de kamuoyunun önemsediği ve değer verdiği kişileri seçmeye çalıştım. Belirlediğim kişilere bakınca isabetli bir karar verdiğimi de bir kez daha gördüm. Söyleşi gerçekleştirdiğim isimlerin hepsi alanında oldukça başarılı aydınlar…

Kitabınızda Kürt hareketinin sol-liberal aydınlarına, akademisyenlere de yer veriyor, Mehmet Ali Birand, Nazlı Ilıcak gibi popüler gazetecilere de… Ama kitabınızdaki asıl farklılık başka soruşturmalarda karşımıza çıkmayan kimi Müslüman aydınlar, Meleler gibi kanaat önderleri… Bu kişiler medyada çok görünen kişiler değil. Ve ana vurgu, Kürt sorununun ‘ümmet’ kavramıyla, İslam kardeşliğiyle çözülebileceği yönüne kayıyor. Bu kitabınızın amaçlarından biri midir?
Evet sizinde dediğiniz popüler ve aydın insanlara da rastlıyoruz kitapta. Ama Kürtlerin sorununu en iyi bölgede ikamet eden kişiler bilir düsturunu da harekete geçirdim. Bunun için Diyarbakır’a doğru yola koyuldum. Diyarbakır halkı tarafından çok sevilen ve sözü hiçbir zaman yere düşürülmeyen alimlerle yani melelerle görüştüm. Bunlar bu sorunun acısını yüreğinde hissetmiş, hatta sorunun da göbeğinde yaşamış değerli kanaat önderleridir. Benim değerli melelerle yaptığım söyleşilerin amacı tamamen bölgenin çözüm önerilerini bölgenin nabzını çok iyi bilen isimlerden almaktı. Bundan dolayı melelerle yaptım bu söyleşileri. Yani benim yapmak istediğim şey, farklı sesleri ve renkleri aynı kitapta toplamaktı.  Bu kitaptaki tek amacım hayatta İNSANdan daha değerli hiç birşeyin olmadığını vurgulamaktır.

mustafa_kilic_7 mustafa_kilic_6

Gülen Cemaati ve AKP çevrelerinin dışında kalan Müslüman kanaat önderlerinin görüşlerini yansıtmak gibi bir işlevi olmuş kitabınızın… Olumsuz bir yargı gibi almayın, bence kitabınız bu yönüyle bir farklılığı barındırıyor.
Bunu kitabıma bir iltifat olarak alıp teşekkür ediyorum. Bu konuyla ilgili neredeyse her çalışmada Gülen Hareketinin görüşü ön plana çıkıyor. Sanki onlardan başka kimse bu ülkede yaşamıyormuş gibi. Onlar istemezse olmaz modundan uzak durdum. Halk tarafından kabul görülen ve milliyetçi duygulardan uzak, meseleye ‘insani’ bakan yaklaşımları sergilemeyi amaçladım diyebilirim.

Söyleşilerde Necmettin Erbakan’ı sıklıkla anmışsınız. Onun, sizin de andığınız “Siz dağlara ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazarsanız onlar da ‘Ne Mutlu Kürdüm Diyene’ derler.” sözü insani bir yaklaşımdı elbette. Siz Erbakan’ın ve ‘Milli Görüş’ün Kürt sorunu karşısında nasıl bir duruş sergilediğini düşünüyorsunuz?
Aslında çok sık olarak vurguladım denilemez. Sadece Refah Partisi döneminde Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın 90’lı yıllarda – o karanlık dönemlerde- yaptığı cesur çıkışların nacizane hakkını vermeye çalıştım. Gerçektende o ürkütücü dönemde ‘Ne mutlu Türküm diyene derseniz onlarda Ne mutlu Kürdüm diyene’ derler şeklindeki cesur çıkışını kimse sergileyemedi. Merhum Erbakan Hoca bu dönemdeki gibi rahat bir dönemde söylemedi o sözleri… Ürkütücü ve karanlık 90’lı yıllarda söyledi. Ben ise sadece Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeye çalıştım diyebilirim.

Türk Sorunu / Editör: Mustafa Kılıç / Söyleşi / Profil Yayıncılık / Genel Yayın Yönetmeni: Cem Küçük / Kapak Tasarım: Sebahattin Kanaş / Nisan 2013 / 256 Sayfa

Mustafa Kılıç; 1986 Urfa doğumlu. Bitlis Eren Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği, Trakya Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesinden mezun oldu. Taraf gazetesinin Her Taraf sayfasında, Bugün gazetesinin ‘Genç Kalemler’ ekine ve çeşitli yerel gazeteler ve haber sitelerinde güncel yazılar kaleme aldı. 20011 yılından bu yana Milli Gazete’nin istihbarat bölümünde muhabir olarak çalışıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.