“İnsanın en yabancı olduğu kişi kendisidir.”

 

Psikolog Mustafa Topkara, Kadın&Erkek / İlişkilerinin Psikolojisi adlı kitabında, ilişkinin tanımını ve ilişkilerdeki çıkmazların nedenlerini tespitleriyle anlatıyor. Bir ilişkiden ne bekliyoruz? Bizi mutlu etmesini mi, her şeyi anlamlı kılmasını mı? Bu gibi soruları çoğaltan yazar, “Kendi hayatını mutlu etmekte zorlanan bizler, başka birinin hayatını nasıl mutlu edebiliriz?” diye kafa yoruyor, kadın erkek ilişkilerinin yazılı olmayan yasaları üzerine tartışıyor…

Siz daha çok ilişkiler üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Kitabınızda da danışanlarınızla yaptığınız terapilerden örnekler vermişsiniz. Daha çok ne tür şikâyetlerle size geliyorlar?
İlişki sorunlarıyla ilgili başvuranların sayısında belirgin bir artış olduğunu söyleyebilirim son yıllarda. İlişki sorunları gerçekte tüm nevrotik rahatsızlıkların kaynağıdır. İlişki sorunları deyince sadece kadın erkek ilişkileri geliyor akla ancak bu bakış açısı eksiktir. İnsanın nevrotik rahatsızlıklara yakalanmasının, psikolojik sorunlar yaşamasının en önemli sebebi kendisiyle ve çevresindeki insanlarla yetersiz, çatışmalı ilişkiler içinde olmasıdır. Karşı cins ilişkileri hayatımızdaki yoğunluğu itibariyle öne çıkıyor, aile ilişkilerimiz gibi. Klinik sorunlarla uğraşsam da “bağlanma sorunu” temel çalışma alanım ve son yıllarda bu konudaki taleplerde bir artış var.

Türkiye’de evlilik kavramı “rutin yaşam” gibi değerlendiriliyor. İlişkiye ilk başlarken yaşanan heyecan, anlayış evlilikle birlikte neden şekil değiştiriyor? Bunun nedeni, kişilik çatışmaları mı?
Evlilik öncesi ilişkiyi canlı tutan etmenler var. Kaybetme korkusu, sevilme arzusu, bağlanma ihtiyacı vs… Bu duygular evlendiğimizde tatmin buluyor ve ilişki gerçek anlamda o zaman başlıyor. Kişilerin iletişim becerileri yetersizse ilişkide sorunlar çıkmaya başlıyor. Kişi kendini hissettiği gibi yansıtamadığında ve karşısındakini hissettiği gibi algılayamadığında kör bir iletişim çıkıyor ortaya. En yoğun beklentiniz en yoğun ilişki yaşadığınız kişidir, yani evliyseniz eşinizdir. Beklenti karşılanmayınca ilişkiden çekilmeler başlıyor. Duygusal uzaklık hissedilse de ayrılık korkusu kişilerin bu duygularını görmezden gelmesine, ilişkiye yansıtmasına engel oluyor. Ayrılık korkusu ile mutsuz bir ilişki arasında sıkışan birey, ilişkideki mutsuzluğunu bastırıyor, asıl duygularını görmezden geliyor ve sorumluluklar üzerinden yürüyen, “yarın düzelir” umuduyla yaşanan bir süreç başlıyor. Dışarıdan baktığımızda bu rutinlik olarak yansıyor ilişkide…

Kitabınızın önsözünde, “Hepimiz ilişkilerimizi anlamaya çalışıyoruz ama kendimizi anlamaya yönelmiyoruz” diyorsunuz. Aslında sizin çıkış noktanızda tam da burası sanırım. Önce kendini tanı… Biz biraz kendimizi tanıdığımızı mı iddia ediyoruz? Bir insan kendine nasıl ayna tutmalı?
Hepimizin dikkati dışarıya odaklı… Kendimize bakan gözümüz yok. Biz içgörü diyoruz buna. Ve sezgileri de eklemek gerek. Hepimiz kendimizi anladığımızı ve karşımızdakine de aktardığımızı, karşımızdakini anladığımızı ama onun bizi anlamadığını düşünüyoruz. Yıllardır kendimde de danışanlarımda da gördüğüm en büyük yanılgı bu. Aslında siz sandığınız kişi değilsiniz. Bunu bir süre terapi gördüğünüzde algılamaya başlıyorsunuz. “Sevgi” olarak tanımladığınız duygunun gerçekte “bağlanma ihtiyacı” olduğunu, aşk dediğiniz duygunun gerçekte “sevilme arzusu” olduğunu, zihninizin neden hep bir ilişki arayışında olduğunu, mutsuz yaşadığınız ilişkiye olan aidiyetinizin temelde korkularınızdan kaynaklandığını fark ettiğinizde her şey değişir içinizde. İnsanın en yabancı olduğu kişi kendisidir. Şundan emin olabilirsiniz, kendiniz dışındaki herkes size daha yakın…

mustafatopkara1 mustafatopkara2

“İki taraf da birbirine karşı cins duygularıyla yaklaşmıyorsa, bu ilişki kadın erkek ilişkisi değildir. Bu kişiler evli ya da flört ediyor olsalar da, aralarında ilişki yoktur” diyorsunuz. Bu tanıma şaşırdım doğrusu. Peki, ne tür bir beraberliğe ya da duyguya ilişki diyebiliriz? İlişki nedir size göre?
Burada bir ilişki vardır ancak kişilerin anladığı anlamda bir kadın-erkek ilişkisi değildir. Kadın-erkek ilişkisi adı üstünde tarafların birbirine karşı cins olmaları nedeniyle yaklaşmalarıdır. Yani karşı cins olarak etkilenmeleridir. Onu karşı cins olarak beğenmesi, cinsellikle ilgili çekim hissetmesidir. Bu duygular ilişkinin başlama zeminini oluşturmalıdır, bu ilişki zamanla bir kadın-erkek bağlanımına dönüşür. Benim eleştiri getirdiğim husussa ilişkilerin büyük kısmının bunun dışında oluşudur. Kişiler karşısındakine ya karşı cins olarak bir duygu hissetmese de gördüğü sevgi davranışları üzerine bir bağlanım geliştiriyor ya da ona bir aktarım geliştiriyor, sahip olduğu özelliklerden dolayı onu gözünde yüceltiyor ve onun tarafından sevilme arzusu duyuyor… Bu bağlanımların ilkine “sevgi”, ikincisine “aşk” diyoruz… Bunların her ikisinde de karşı cinse yönelme değil, kendi kişiliğimizle ilgili sorunların ilişki tarafından giderilmesi arzusu yatar. “Sevgi davranışlarına bağlanma” ya da “sevilme arzusuyla karşı tarafa yaklaşma” sizin karşınızdakinden bir karşı cins olarak etkilendiğinizi göstermez.

Bu tanımlama, geçmişten bugüne azınlıkta da olsa değişmeyen bir gerçeğe götürüyor bizi. Kadınların çocukları ya da ekonomik koşulları, alışkanlıkları vb. nedenlerle evliliklerini mutsuz da olsa sürdürmeleri… Buradaki bağlanma biçimini nasıl yorumluyorsunuz?
Bu bir bağımlılık ilişkisidir. Kişinin annesine olan bağımlılık sürecinin tükenmediğini gösterir. Yani bu kişi gerçekte sadece evli olduğu kişiye karşı bağımlı değildir, onun tüm ilişkileri bu şekildedir. Çocuklarına, anne babasına vs. bağımlılık bir karşı cins ilişki biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir kişilik durumudur. Bizim toplumumuzda kadınların büyük kısmı mutsuz oldukları halde sürdürüyorlar ilişkilerini. Toplumsal yargılar, ekonomik zorunluluklar, boşanmış biri olarak tercih edilmemeyle ilgili korku ve kaygı gibi pek çok etmen kadını mutsuz evliliğine hapsediyor.

İlişkilerde en çok yaşanan duygu ise beklentilerin karşılanmaması halinde yaşanan hayal kırıklığı. Beklentiler ilişkiyi başka nasıl etkiliyor?
Beklenti ilişkilerdeki tüm sorunların kaynağıdır. Bir ilişkiden ne kadar çok beklentiniz varsa o kadar çok sorun kaynağına sahipsiniz demektir. Beklenti sizi ilişkide hassas hale getirir. Karşılanmama durumu beklentinin yoğunluğuna göre kişiselleştirilir, bu da ilişkiyi sıkıntıya sokar. Karşınızdakinin sizin beklentilerinizi karşılayamamasını sadece uygun olmamasına ya da o an istememesi olarak yorumlamazsınız, sizi önemsemiyor hatta sevmiyor olarak algılamaya başlarsınız. Bu algı öfkeye dönüşür ve karşınızdakini suçlamaya, bunu da dilinize yansıtmaya başlarsınız. Hem kendinizi hissettiğiniz gibi aktaramazsınız hem de karşınızdakini suçlayarak ona kendini kötü hissettirirsiniz. Ayrıca beklentinin yarattığı ikinci önemli sorunsa karşımızdakini hissettiği gibi algılayamamaktır. Onun davranışlarına, sözlerine onun niyetinden, duygusundan bağımsız olarak kendi kişiliğimiz ya da kendi kızgınlığımız üzerinden anlam veririz. Alınganlık ederiz… Bu da başka bir çatışma alanı açar.

“Kendi hayatını mutlu etmekte zorlanan bizler, başka birinin hayatını nasıl mutlu edebiliriz”? diyorsunuz… İnsanı mutlu kılan şeylerden biri de “kendine değer vermek”. Değersizliğin altında yatan nedenler neler? İnsan neden kendine değer vermez?
Bu sorun insanların bir kısmında var, bir kısmında yok gibi algılansa da gerçekte böyle değil. Bu hisse hepimiz sahibiz. Kadın erkek fark etmez; ilişki ihtiyacımızın, arayışımızın en önemli hedefi değer arayışıdır. Değer arayışı annemizle kurduğumuz ilişkinin topluma, toplumun bir bireyi olarak da karşı cinse transferidir. Değer arayışı sevilme ihtiyacının, sevilme ihtiyacı ise annemizden aldığımız güven duygusunun ürünüdür. Annemizin bizi sevmesi kendimizi güvende hissettirir. Güven duygusu insanın kendine ait bir duygu değildir. Dışarıdan verilir. Yani annenin çocuğuna hissettirdiği duygudur. İnsanın kendi varoluşuyla ilgili duygusu; kaygıdır. İnsan bu duygudan anneyle sıyrılır, yaşamının sonraki evrelerinde ise aynı güveni, huzuru arar. Ancak yaşımız ilerleyip yetişkin oldukça bu duygu şekil değiştirir. Sevilme arzusu topluma değer arayışı olarak yansır. Değeri karşıdan almaya ihtiyaç duyarsanız ve bunun için ona yönelirseniz içsel bir değersizlik hissi kaçınılmazdır. Temelde değersizlik hissi kişinin kendini güvende hissetmek için başkalarına duyduğu ihtiyacın ürünüdür. Konu uzun ve teroik, burada keseyim…

Değer vermek ve değer görmek kişinin kendisi olmasında önemli bir nokta gibi görünüyor. Karşımızdakine değer vermediğimizi hissettiren davranışlarımızın temelinde ne yatar?
Kendimizi koruma… Karşımızdakine gerçekte değer vermediğimiz, onu önemsemediğimiz için ona kendini kötü hissettiren davranışlar geliştirmeyiz, nedeni kendimizi korumaya çalışmaktır. Yalan, aldatma, şiddet vs. tüm davranışların çıkış noktası karşımızdakine zarar vermek değil, o an ortaya çıkan olumsuzluktan kurtulma çabamızdır. Karşımızdakinin bize olan duyguları, beklentileri, ihtiyacı bu davranışlarının onun sorunu olarak değil bize yapılmış davranışlar olarak algılamamıza, kendimizi kötü hissetmemize neden olur.

mustafatopkara4 mustafatopkara3

“Kişilerin ilişkilerinde kırılabilir olması gerekir. Bu pek çok açıdan önemli ve gerekli bir duygudur…” diyorsunuz. Kırılmak ilişkiyi olumsuz etkilemez mi?
Hayır! İlişkide kırılmak yerine kızıyoruz. Yani öfkeleniyoruz. Öfke ona hissettiğimiz duygu değil gerçekte, acı çeken egomuzun/bilincimizin kendini korumaya yönelmesidir. Öfke kendimizi güçlü hissettiriyor. Acı çekmemizi engelliyor. Acının varlığı kendi varoluşumuzu tehdit eder, bu yüzden acıdan kaçınırız, tıpkı fiziksel varlığımızı korumaya çalıştığımız gibi psikolojik varlığımızı da korumaya çalışırız. Acı çekmekten kaçınmanın yarattığı öfke, iletişimlerdeki en büyük sorunumuz. Öfkelendiğimiz zaman bunu karşımızdakine yansıtıyoruz. Hepimiz öfkeli biriyle iletişimde kendimizi savunma ihtiyacı hissederiz. Onu incitmişsek bile buna bakamayız, kendimizi korumaya çalışırız. Kişinin acı çekememesi yani kırılamaması karşısındakiyle ilgili algısını da olumsuz etkiler. Ona olumsuz bakar, çatışma derinleşir. Kırılmak iletişimdeki tıkanmayı açmasının yanı sıra, gerçek olanın açığa çıkmasını sağlar. Gerçekte karşınızdaki size acı vermek istememiştir, gerçekte siz de karşınızdaki de size kendinizi kötü hissettirmek istememiştir. Ancak acı çekememek iletişim sürecini rekabete sürükler, ilişkiyi kişilerin kendini korumaya çalıştığı bir savaş arenasına döndürür.

Biz tartışmadan kaçma yollarını ararken siz bunun tam tersini söylüyorsunuz. “Tartışmadan kaçınmamak gerek, tartışma ilişkinin aynasıdır” diyorsunuz. İlişkiyi yormaz mı tartışmak?
Hayır! Eğer iki taraf da anlaşıldığını düşünüyorsa tartışma sonrasında, sorun yoktur. Olumsuz değil, ayrıca ilişkiyi daha da derinleştirir. Tartışma durumu yani kriz anları iki tarafın da ilişkideki en hassas, en zayıf yerleridir. Burası karşımızdakinin iç dünyasını gördüğümüz yerdir, onu tanımamızı sağlar. Ayrıca tartışma anı kişilerin ilişki sırasında nasıl davrandıklarını, ilişkide nasıl bir pozisyon aldıklarını gösteren önemli bir süreçtir. Çift terapistleri çiftlerin ilişkilerini yaşamöykülerinden değil, bizzat yanlarında yapılan tartışmalarından tanırlar. Tartışma ilişki açısından olumsuz değil olumlu bir süreç olmakla birlikte, eğer aynı konular, aynı üslupla, iki tarafta da anlaşılmadığı hissiyle yapılıyorsa bu yıpratıcıdır. Bu tartışma da değil kavgadır. Yıpratıcı olan budur. Anlamaya dönük bir tartışma değil, kendini dayatmaya, kendini korumaya dönük bir gerilim durumudur.

Adı konulmamış bir ilişki, insanları neden tedirgin eder? İlişkiye bir isim koymak, kişi için neden önemlidir?
Roller belirli değildir. Sorumluluk alanları çizilmemiştir. Ne yapacağınız, ne yapmayacağınız belli değildir. Karşınızdakinin ne yapacağı, ne yapmayacağı belli değildir. Kimlik içine girdiğimizde, rol içine girdiğimiz toplumsal bir sınırlamayla da kendimizi sınırladığımız için bu ilişkiyle ilgili kendimizi güvende hissetmemize neden oluyor. Karşımızdakinin bizim değil de toplumsal roller gereği bizim rahatsız olacağımız durumları yaratmayacağını düşünüyoruz. Toplumun normları, kriterleri, beklentileri üzerinden ilişkiye bakıyor ve kendimizi güvende hissediyoruz. Örnek: İlişkimiz varsa, karşımızdaki bizi aldatamaz. Aldatırsa hata yapmış olur, yani suçlu durumuna düşer. Bu yüzden aldatanlar kendilerini suçlu hissederler. Ama ilişkinin adı konulmamışsa bu kişinin başka bir ilişki yaşaması aldatma olarak tanım kazanmaz, hata olarak görülmez, yapanın savunması vardır. Yani ilişkide kendimize değil de toplumun normlarına güvenmemizdir ilişkinin adının konulması ihtiyacı.

“Evlilik ile ilişki arasında önemli farklılıklar vardır” diyorsunuz kitabınızda. Nedir bu farklılıklar?
Evlilik bir kimliktir, ilişki iki kişinin arasındaki iletişim sürecidir. Evlenene kadar bir ilişkimiz, iki tarafın kendini paylaştığı iki kişi varken, evlendikten sonra bir kimlik devreye geçer. Bir rolün içine girersiniz. Sorumluluklar, buna bağlı beklentiler vs. yani artık özgür iki insanın ilişkisi olmaktan çıkar, bir şirket çalışanı gibi bir kimlik içine girersiniz. Bu ilişkiyi boğan bir durumdur. Evlilik üzerine yaptığım bu yorum evliliğin kendisiyle ilgili değil, onun kültürel anlamıyla ilgilidir, bunu da belirtmem gerek. Yoksa evlilik ilişkinin daha da yakınlaştığı bir süreçtir o kadar. Ama kültürel algılar onu daha yakın bir ilişki olmaktan çıkarıp, bir kimliğin içine sokuyor, ilişkiyi bu kimliğin içine hapsediyor.

mustafatopkara5 mustafatopkara6

“Kadınlar kendilerinin istediği değil, kendilerini isteyen erkeklerle birlikte olurlar” diyorsunuz. Buna itiraz eden kadınlar da olabilir. Çoğunluk için geçerli mi bu tespit? Peki, bunun nedeni nedir?
Bu kişisel yorumu sadece kadınlar için yapmak gerçekçi olmasa da, toplumumuzun kadını daha bastırmış olması, erkek egemen bir toplumda yaşadığımız, kadının erkek karşısında eşit bir hakka sahip olmadığı, bu nedenle de erkeğe göre daha kendine güvensiz, daha kaygılı, daha korku dolu, daha zayıf olduğu düşüncesinden yola çıkarak yaptım. Bu yorum bu durumun sadece kadınlarda olduğunu göstermez. Bu eğilim kişinin kendine güvesizliğiyle ilgilidir. Kişi kendine güvensizliği oranında ilişkilerde kendini değersiz hissettirecek durumlardan ve ilişkilerden kaçınır. Güvenlik duygusunu sarsacak ilişkilere girmek istemez.

Erkekler için de geçerli mi bu durum? Onlar ilişkiden neler bekliyor ve nasıl bir kadın seçiyorlar?
Benzer bir durumun erkekler için de söz konusu olduğunu söyleyebilirim. Sadece erkeklerin güçlü olmakla ilgili bir zorunlulukla büyümeleri ilişki seçimlerini farklı etkiliyor. Güçlü olmaya ihtiyaç hissederseniz ve gerçekte siz sadece bir insansanız, aslında güçlü filan da değilseniz, o zaman bunu ilişkiler üzerinden gidermeye çalışırsınız. İlişkiyi bu yüzden başlatan taraf erkektir bizim kültürümüzde. Bu da âşık olan tarafın daha çok erkek olduğu yorumunu gündeme getirir. Ancak burada şöyle bir sorun var sanırım; sevilmeyi sevmek sorun, âşık olmak iyi bir şey gibi algılıyoruz. Burada bence sorun var… Aşk da gerçek bir bağlanım değildir.

Yani, kadın ve erkek birbirinden korkuyor mu?
Evet, hem de çok! Keşke çalışma odamda konuşulanları dinleyebilme şansınız olsaydı!..

Kalıplaştırdığımız davranışlarımız var, geçmişten bugüne taşıdığımız tabularımız. Erkek arar, erkek aşkını ilan eder, ilişkiyi başlatır. Kadın hoşlansa da hoşlandığını ya da ilişki istediğini söyleyemez / söylememeli… Bu tür ayrımlar, kadın-erkek iletişimini nasıl etkiler? Erkek duygularını açan kadını, “kolay kadın” olarak mı görüyor?
Dışarıdan böyle algılanıyor ancak tam olarak böyle değil. Erkeğin kadında ne aradığını, neden bir ilişki arayışında olduğunu anlamak gerek. Erkek annesini arar. Annesinin kendisine hissettirdiği güveni kendisine verebilecek güçlü bir kadın arar. Ya da toplum tarafından talep edilen, arzu duyulan bir kadın arar. Onu kendine bağlamaya çalışır. Bu bağlanımla kendini güvende hisseder, arzusu karşılandığında ise arzusu biter. Duyguları söner. Kadının duygularını göstermemesi ise içten içe bir değersizlik hissi oluşturur erkekte. Duygularını gösterse kadın tarafından sevilme arzusu tatmin olacak ve erkek yavaşlayacaktır… Gerçek paradoks burada yatıyor, biz yüzeydekini görüyoruz.

Toplumun kadın ve erkeğin üzerine biçtiği roller var. “Erkek para kazanmalı, evine ve kadınına bakmalı” gibi erkeğin davranışlarını belirleyen kültürel yargılar, kadın-erkek ilişkilerini nasıl etkiliyor?
Erkek egemen kültür, erkek egemen kadın-erkek ilişkileri, erkek egemen bir hayat… Daha ne olsun!

Issız adamlar kadar, ıssız kadınlar da var artık. Yalnızlık neredeyse bulaşıcı bir hastalık gibi giderek yayılıyor. Kadın ve erkeğin ilişkiden uzak durmasının altında nasıl bir neden olabilir?
Ekonomik kaygılar azaldıkça, kişi kendi hayatını kendisi sürdürebilir hale geldikçe, yani modernleşme/kentlilik/bireysellik olguları derinleştikçe önümüze çıkan bir kavram yalnızlık… Özgürlük en büyük ihtiyaç haline geliyor kişinin kendi varoluşu için yeni hayatla yani modern, bireysel bir yaşamla. Kişi kendini ancak bu duyguyla “var” hissediyor. Bu da yalnızlığa itiyor kişileri. Ancak atladığımız bir yer var, asıl sorun şu: Kişi başkalarıyla ilişkide kendi özgürlüğünü koruyamadığı için bir özgürlük sorununa sahiptir ve çözemediğinde yalnızlığına gider. “Ben” ancak ötekiyle mümkündür. Sadece sizin olduğunuz bir dünyada “ben”ininiz yoktur. Varlığınız benim varlığıma bağlı, bağımlı. Bu anlamda “ben” bir var olma durumundan çok bir “ilişki” gibi duruyor. “Ben” olmak ancak “ben” olabilmek için ötekine ihtiyaç duymak… Kaotik bir durumun ilişkilerimize uzantısı bugünkü yalnızlık sorunumuz…

mustafatopkara7 mustafatopkara8

Bağlanma korkusunun arkasındaki temel duygu nedir? Geçmişte yaşanan ilişkiler, bir sonraki ilişkiye nasıl yansıyor?
Acı çekme korkusudur. Acıyı kişinin bağlandığı şeyden ayrılmak zorunda kalması yaratır. Ayrıldığı şeyden ayrılmak zorunda kalmasının nedeni “ben”ini ondan ayırmak zorunda kalmasıdır. Bu korku kişiyi ilişkiden uzak tutar, bağlanma korkusu yaratır. Nasıl yansısın, sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yiyor ama “Neden süt sıcak mı değil mi kontrol etmedim de haşlandım!” diye sormuyor.

“Özgürlük ilişkideki hayati duygulardan biridir.” Bu duyguyu önemli bir sorun haline getiren sebep nedir?
İlişkiye duyduğumuz ihtiyaç… Bu ihtiyaç ilişkide mutsuz olsak da kendimiz gibi davranmaktan alıkoyuyor bizi. İlişkiden çekilemiyoruz, korkuyoruz. Hissettiğimiz gibi davranamıyoruz. İçimizden geldiği gibi davranamıyoruz. Kendimizi özgür hissedemiyoruz bu durumda. Bunu yapamayınca bizi rahatsız eden davranışlar için karşımızdakini suçluyoruz. O bize kendimizi özgür hissettirmiyor diyerek bakıyoruz ilişkiye. Kendinizi özgür hissetmek önemlidir, özgür olmadığınızı düşündüğünüz bir ilişkide siz siz olarak kendinizi hissetmezsiniz ki!

“Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup bunu ‘aşk’ sanıyorsunuz!” William Shakespeare’in bu sözünü anımsatan bir tespitle karşılaşıyoruz satır aralarında. “Zihnimizdeki karşı cins ile yaşadığımız karşı cins farklı kişilerdir.” Zihnimizdeki ilişkiyi yaşayıp yaşamadığımızı nasıl anlayacağız?
Onu ne sıklıkla düşünüyorsunuz? Onu kaybetmekten korkuyor musunuz? Bu korku sizin içinizden geldiği gibi yaşamanızı engelliyor mu? Onun yanında tedirgin misiniz? Onun sizi sevmesi için içinizden gelmeyen şeyler yapıyor musunuz? Gözlerinin içine bakıp sizi sevip sevmediğini ya da ne kadar sevdiğini anlamaya çalışıyor musunuz? Bu soruların cevabı evetse, karşınızdakiyle değil, zihninizdeki biriyle ilişki kuruyorsunuzdur. O sizin için ya vazgeçilmez biridir ve bir daha onun gibi birini bulamayacağınızı düşünüyorsunuzdur ya da onu yüceltmişsinizdir ve onun gibi biri tarafından sevilmek size kendinizi çok özel ve çok değerli hissettiriyordur. Oysa dünyada böyle biri yok, hepimiz sıradan insanlarız…

İlişkide olan ile olmasını istediğimiz şeyler arasındaki fark büyüdüğünde hayal kırıklığı yaşanmaz mı? Duygular gerçek mi yoksa bir zihin kurgusu mu, nasıl anlaşılır? Bu dürüst bir yüzleşme gerektirir. Kişi bunu tek başına yapabilir mi yoksa bir terapistle mi ilerlemeli?
Bu zor bir soru. Kendini anlamalı insan… Ve bu çok zor bir yol… En azından yola bir terapistin yolculuğuyla koyulmak yolu biraz daha kolay kılar…

İlişkilerde genelde “haklı çıkmak” üzere yaşanan bir güç savaşı var. Haklı çıkmak neden bu kadar önemli, savaşa kadar sürükleyen bu arzunun altında yatan temel neden nedir sizce?
Haklı olursam benim istediğim olacak yani kaygı duyduğumuz, olmasını istediğimiz bir şeyi karşımızdakine yaptırmanın yoludur haklı çıkmak. Haklıysanız karşınızdakini ikna etmeye gerek kalmaz, kendinizi anlatmak için uğraşmanıza gerek kalmaz, karşınızdakinin hayır deme şansı olmaz!

mustafatopkara9 mustafatopkara10

Kimlik üzerinden iletişim kurmaktan bahsediyorsunuz. Nasıl bir iletişim şeklidir bu?
Karşınızdakinin duyguları, düşünceleri, onun kişiliği üzerinden değil, onun sahip olduğu kimliklerle ilişki kurmaktır. Bu kimliğe göre ona bir değer biçmek ve duygusal olarak bu değer üzerinden bir yakınlaşma, ilişki kurmaktır. Üniversitede profesör olan biriyle farklı, belediyede çöp toplayan bir işçiyle farklı ilişki kurarsınız, çünkü ikisine bakışınız farklıdır. Birini kendinizden üstün, diğerini aşağıda görürsünüz. Bu algı o kişiyle ilişkide hissettiğiniz duyguları değiştirir, değişen duygular da kendimizi ifadeyi, davranışlarımızı değiştirir. Cinsel kimlikler, aile bağları, mesleki kimlikler ve hayat içinde daha yüzlerce roller, kimlikler… İnsanlara o kişi olarak değil, sahip olduğu kimliklerle yaklaşıyoruz bu da o kişiyi gerçek anlamda tanımamızı, onunla ilişki kurmamızı engelliyor. İletişimlerimizi bozuyor…

Kitabınızda bazı düşünürlerin sözleriyle konulara giriş yapmışsınız. Montaigne’in bir sözü cinselliğe bakışımızı anlatır gibi: “Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki, kimse utanmadan söz edemiyor?..”
Freud’a katılırım bu konuda. İnsan uygarlığı, varlığını, cinselliğin sınırlandırılmasına borçludur. Burası netameli konudur yani elleriniz yanar, konuşmamalısınız.

“Cinsellik, kadında namus kavramıyla örtülürken, erkekte yargılanabilecek bir davranış olarak ortaya çıkar…” Bu bakış açısı kadın ve erkeğin cinselliğe bakışını nasıl etkiliyor?
Cinselliği yaşayamamalarına neden oluyor. Kadının kendini kötü bir kadın olarak algılanma korkusuyla, erkek tarafından beğenilip beğenilmediği kaygısıyla; erkeğin performans kaygısıyla yaşadığı bir ilişkide kim duygularını yaşayabilir? Zihin sürekli karşı tarafın ne düşündüğü, ne hissettiği üzerine odaklanmışsa cinselliği nasıl yaşayacaksınız? İki taraf da gerçekte cinsellik yaşamıyor. Ya değer arıyoruz ya da yetersizlikle ilgili korkularla boğuşup duruyoruz ilişkide. Bu da cinselliğin cinsellik olmaktan çıktığı anlamına gelir.

Anne ile erkek çocuk arasındaki bağın erkeğin kadınla ilişkisini belirleyen en önemli sebeplerden biri olduğunu anlıyoruz sizi okurken. Okuyucular, kitabın içinde bunun açılımlarını görecekler. Çok etkileyici bir birleştirme var ki, o da annenin erkek çocuğunu anne sütünden kestiği dönem. Erkek çocuğunun gelecekte yaşayacağı ilişkilerine şekil veren bu dönem neden bu kadar önemli?
Ayrılık acısının şiddetli yaşandığı dönemlerden biridir bu. Bağlanma korkusunun nedenlerinden biri de, annenin çocuğundan ayrılırken gösterdiği ani uzaklaşmalardır. Uzun süreli ayrılıklarda çocuk kendini güvende hissetmez ve yoğun bir acı yaşar. Bu acıya karşı savunma geliştirir. Âşık olduğumuz biri bizden ayrıldığında ne yapıyoruz? Kurduğumuz cümlelerden biri “Bir daha sevmeyeceğim”. Çocuk da ayrılığın acısını kendi içinde bağlanmalardan kendini yalıtarak, buna yanaşmayarak giderir. Bu durumun ileriye yansıması ise bağlanma korkusudur. Bu yüzden bağlanacağını hissettiğinde ilişkiden uzaklaşır. Kadın bağlı olmadığı sürece kendini bağlı hisseder, ancak gerçek anlamda bağlılık yani kadın ilişkiye kendini bıraktığında erkeğin yarası ortaya çıkar.

Toplumumuzda ebeveyn ile çocuk ilişkisi genelde nasıl yürüyor?
Ailelerin çocukları üzerinde her hakkı iddia edebilecekleri bir ilişki biçimi… Çocukların büyümelerine engel olan bir ilişki biçimi… Bugünün çocukları yarının büyümemiş yetişkinleri oluyor…

Güzel başlayan ilişkiler neden bir süre sonra kişilerin birbirini hırpaladığı bir savaş arenasına dönüşüyor?
Sevilme arzumuz, değer görme ihtiyacımız karşılanıyordur ya da bu iki duygu da karşılanmıyordur. Bunun her ikisi de ilişkide sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Bu iki duygu azalınca karşımızdakiyle ilgili algı değişmeye başlar, bizim de saklı tuttuğumuz yönümüz ortaya çıkar. Yani ilişki başlar… Kendini hissettiğin gibi aktaramayıp karşı tarafı da hissettiği gibi algılayamadığınız zaman çatışma kaçınılmaz. İki taraf da kendini anlamaya dönmüyor ve sorunu karşı tarafın değişmesi üzerinden görüyorsa, bitmek bilmez bir çatışma süreci başlamış demektir.

Kadın ve erkek neden aldatıyor, aldatılıyor? Aldatmayı tetikleyen nedenler nelerdir?
Mutsuz bir ilişkiden çıkamayacak kadar yalnızlıktan korkunca, kendimize yetemeyince, varoluşla ilgili kaygılarımız, acı veren durumlara karşı korkularımızla baş edemeyince, ilişkiyi sorgulamak, ilişkiden çekilmek yerine mutsuzluğumuzu başka bir yerde gidermeye, kendimizi orada değerli, özel hissetmeye, bu yolla mutsuz ilişkide nefes alacak bir koridor açmaya yöneltiriz kendimizi. Tabii bunu yaparken, karşımızdakine ne hissettirdiğimizi görmüyoruz, çünkü bu kadar mutsuzuz.

“Kişinin anlaşılmadığını hissetmesi önemli bir sorundur” diyorsunuz kitabınızda. Evliliklerin ve uzun süreli ilişkilerin çatırdamasına, yalnızlaşmasına neden olan en önemli sebeplerden biri de konuşamamak. Anlaşılamamak ve anlatamamak insanda öfke yaratmaz mı ve neden konuşa konuşa anlaşamıyoruz?
Çünkü kendimizi anlattığımızı düşünsek de gerçekte kendimizi anlatmıyoruz. Kendimizin anlaşılmasından söylediklerimizin yapılmasını anlıyoruz bazen de, bu da başka bir sorun. Ayrıca daha önce de belirttiğim gibi karşımızdakini anladığımızı düşünüyoruz, bu da bir yanılgı. İnsan önce kendiyle bir iletişime geçmeli….

Son sorum da ilişkiyi sürdürmek ya da sürdürmemek konusunda kafası karışık kişiler için olsun. Sizin tabirinizle, ilişkiden hangi durumlarda ve ne zaman çıkmak gerekir?
Artık karşınızdakine bir şey hissetmediğinizi hissettiğiniz dönemde… Bu duyguyu hissetmeye başladığınızın üzerinden birkaç ay geçmişse, artık onu düşünmüyorsanız, aklınıza geldiğinde acı hissetmiyorsanız, ilişkiden çıkmışsınızdır. Unutmamak gerek ki ayrılık bir karar değil, bir süreçtir. İlişkinizin bittiğini hissettiğiniz anda ilişkiniz zaten bitmiştir. Ayrılık düşüncesi ve kararı acı durumundan kaçınma isteğidir ve sizi daha fazla zora sokacak, acı verecek durumlar yaratır.

Kadın & Erkek – İlişkilerin Psikolojisi / Yazarı: Mustafa Topkara / Editör: Nuri Özgür Atagün / Kapak Tasarım: Işıl Özcan / Karma Kitaplar / 638 Sayfa

Mustafa Topkara; 1996 yılında psikoloji bölümünden mezun oldu.Psikanaliz üzerine okumaları ve çalışmaları oldu. Kadın-erkek ilişkilerindeki “bağlanma sorunları”, ağırlıklı çalışma alanı.Gazetelerde ve dergilerde çalıştığı alanla ilgili pek çok yazı yazdı, halen yazıyor…1971 doğumlu olan yazar, Sakarya’da, özel ofisinde psikoterapist olarak çalışıyor… Kitapları; Kadın Erkek  İlişkilerin Psikolojisi /Erkek Psikolojisi  /Eğitim Teknolojisine Giriş  /Psikologa Gitmek Caiz mi ? /Bir Genç Kızın Dramı  /Sadece Sevmek Yetmez /Herkes İçin Mutlu Evlilik

1 Yorum

  1. Yağmur

    Merhaba hocam bisey danışmak istiyorum. Benim yasim 17 fakat sevgilim yasi benden buyuktu 20 li birseydi. Babam öğrenmiş bizi ve arkadaşlarını ayarlayip sevgilimi dövmeye öldürmeye calisicak eger ben vazgeçmeseydim. Bende vazgectim ama cok kötüyüm nefes bile alamıyorum. Ayrılmadan önce bana yalvardı lutfen birakma öldürsün diye fakat babam kafasinin dikine gitti. Annem de sevmişti sevgilimi. Ben unutmali miyim yoksa babami ikna edicek seyler mi bulmalıyım .çünkü onsuz yasiyacagimi sanmıyorum. Kendime zarar vericek gibiyim ve korkuyorum.

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.