Müziğin Güzel Günlerine Yolculuk: İnci Çayırlı’nın Anıları – Murat Derin

 

“İnci Hanım’ı dinlerken bugün sadece ismi musiki olan garabetten uzaklaşır, müziğin eski, güzel ve gerçek günlerine gidersiniz. Sesinin renginden sözetmeme zaten gerek yok… Artık hiçbiri hayatta olmayan son büyük üstadlardan devraldığı üslûbu zevk ve duygu ile yoğurup nağmeleri o pittoresque sesi ile terennüm etttiğinde İstanbul kültürünü bütün zerafetiyle hisseder ve kısa bir an için de olsa bir ruh sükûnuna erersiniz.” Müziğin Güzel Günlerine Yolculuk İnci Çayırlı’nın Anıları kitabının önsözünde Murat Bardakçı böyle anlatıyor İncirli Çayır’lıyı… Murat Derin’in yıllara yayılan titiz çalışmasının ardından kaleme aldığı kitap, İnci Çayırlı’nın anlatımlarıyla uzun soluklu bir yolculuğa çıkarıyor sanatseverleri.  Müziğin Güzel Günlerine Yolculuk: İnci Çayırlı’nın Anıları’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

Sevdiklerim Göçüp Gidiyorlar Birer Birer

 

Bir arkadaşım telefon etti, dedi ki “İnci, Recep bu gün bir laf etti ben çocuk gibi ağladım.” Demiş ki “Benim başka gidecek yerim yoktu ki.” Bu Radyo tarihinin en ağır lafıdır.

Geçen yıllarla beraber bir meşale elden ele devredilmeye başladı. İnci Çayırlı’nın müzik hayatına başladığı yıllarda olgunluk dönemlerini yaşayan üstatlar, birer birer yaşamdan çekilir ya da yaşlanırken İnci Çayırlı, müzik hayatında olgunluk dönemini yaşamaya başladı.

Acı olan, olgunluk çağında, İnci Çayırlı’nın giderek yalnızlaşmaya da başlamasıydı. Alışkanlıkları ile hayata bağlı olan İnci Çayırlı’nın varlıklarına alıştığı hocaları, dostları hayattan birer birer ayrılırken onun da yaşamından bir şeyler eksiliyordu. Alışkanlık haline gelen yalnızca kişilerin varlığı değildi. Türk Musikisi, yüce bir binaydı. Bu binayı dolduran asil insanlar birer birer eksilmekte ve meydanı kifayetsiz, vasat insanlar doldurmaktaydı. Bu kalabalık içinde İnci Çayırlı, giderek yalnızlaşıyordu.

Özellikle seksenli yıllardan itibaren, varlıkları ile güç bulduğu büyük direkler, birer birer yıkılmaya başladı. Münir Bey, Emin Hoca, Cevdet Bey gibi büyük üstatlar sırayla yaşam sahnesinden çekildiler. 1981 yılının Nisan ayında, Münir Bey öldü. Münir Bey’in ölümü ile Türk müziğinde bir devir kapandı.

Münir Bey’le Bir Akşam Yemeği

Münir Bey, yetmişli yıllarda sanat yaşamından yavaş yavaş çekilmeye başladı. İcra Heyeti’ndeki şeflik görevini talebesi Rıza Rit’e devrettikten sonra özel konserlerine azalarak da olsa devam etti. Bu konserlerde ileri yaşına ve ihtiyarlık sesine rağmen yine seyirciden ilgi görürdü.

Son konserlerinden biriydi, çok yaşlanmıştı. Seyircilerden birisi “Münir Bey, Kalamış,” diye bağırarak bir gazel istedi. Hayatımda o gazeli unutmam, salon ayağa kalktı. O yaşta, böyle bir şey olmaz.

Münir Bey, bir yaz akşamı İnci Çayırlı’yı aradı ve “Ben sana gelmek istiyorum,” dedi.

Nadir de olsa Hoca’yla bir araya gelirdik. Bazen İstinye’ye kahveye giderdik. Bir akşam telefon etti, şoförü vardı o zaman, yaşlanmıştı. “Ben sana gelmek istiyorum. Oradan da kulüpte yemek yeriz,” dedi. “Hocam, çok sevinirim ama beşinci katta otuyorum ben,” dedim. “Ziyanı yok, ben çıkarım,” dedi. Ne diyeyim, gelmeyin mi diyeyim! O zamanlar Yoğurtçu’da oturuyorum, çok güzel bir çatı katım vardı, hemen toparlandım, yaz günü, şezlongu gekatirdim, koydum, bir tane de masa koydum, Münir Bey, viski sever, akşam saati, gittim viskiyi, buzunu meyvesini hazırladım. Beş katı çıktı. “Hocam yorulmuşsunuzdur,” dedim. “Yok, yok, ziyanı yok Sarı Kız,” dedi. Onun şezlongda otururken resmini çekmediğim için hep pişmanlık duyarım. Oturdu, viskisini sundum, “Ooo, aferin sana!” dedi, çok nadir içki içerdi. “Akşam deniz kulübünde yemek yiyeceğiz” dedi, “Tabii hocam, yeriz,” dedim ben. Evi çok beğendi, çatıyı çok beğendi. Olduğu gibi denizi görüyor, Fenerbahçe’yi, feneri görüyor. Uzun bir sohbet ettik, sanattan, benden, ondan, çocuklardan, kendi hayatından. “Kaç zamandır bunu düşünüyordum,” dedi. Sonra da kalktık, kulüpte yemek yedik. Beni bıraktı, sonra da gitti…

Münir Bey’i Son Ziyaret

Münir Bey’in ölümünden bir ay evvel Meral telefon etti, “Babam seni görmek istiyor,” dedi. Maçka’daki apartmana gittim. Meral, Münir Bey’i tertemiz giydirmiş, robdöşambrı üzerinde. Oturduk, sarıldım, “Hocam!” dedim, sohbet ettik, hasret giderdik. Ben giderken bir tatlı götürmüştüm. Meral fazla yemek yedirmiyor, rahatsız Hoca. Tatlıya geldi sıra, hoca bir tane yedi, bir tane daha istedi. Ben tam vereceğim, “Yemesin!” dedi Meral. Derken, “Hadi senle Aziz İstanbul’u okuyalım,” dedi bana. Ben başladım, Hoca artık okuyamıyor, yalnız güftelerin tekrarını biraz hissedebiliyorsun. Biraz sonra ben kalktım, fakat tabii çok kötü oldum. Dışarı çıktım kapıda ağladım, Meral de çok kötü oldu, dedi ki “İnci maalesef durumu iyi değil!” Ama çok iyi bakıldığını gördüm.

Bu son görüşüm oldu, bir ay sonra Münir Bey öldü.

Münir Nureddin Selçuk, 27 Nisan 1981’de İstanbul’daki evinde öldü.

Emin Ongan’la Son Yemek

1985 yılında da Emin Ongan öldü.

Bir ömür boyu sanat hayatında baba yerine koyduğu bir başka isimdi Emin Ongan. Ölümünden az zaman evvel sevgili hocasını evinde ağırladı. Bu hocası ile son beraber oluşuydu.

Bir akşam Emin Hoca’yla bizde yemek yedik. Ölümüne yakın bir dönemdi, hastalanmıştı. Perihan Hoca, oğlu Tanju ve karısı Mualla, ben, bir-iki misafirimiz daha vardı. Emin Ongan’ın eşi Perihan Hoca, ilk mektep öğretmeniydi ve çok sayılan bir öğretmendi. Türk Kadınlar Birliği başkanlığı yapmıştı. Çok değerli bir kadındı, iyi bir aileye mensuptu. Yemekte içki de içiliyor tabii, rakıyı da çok severdi Hoca. Perihan Hoca, “Bana baksana sen Emin, hiç evde bu kadar yemek yemezsin sen, bakıyorum hepsine yumuldun,” dedi. “Kız sofrayı hazırlamış gül gibi, o kadar meze, niye yemeyim Perihan?” dedi Emin Hoca. Dedim ki “Perihan Hoca, kırk yılda bir geldiniz”. “Kızım, bu adama söylemesem patlardım,” dedi. Emin Hoca, “Perihan karışma, ben bu akşam her şeyi yiyeceğim,” dedi… Çok güzel bir akşamdı, çok neşeli gitti giderken, kafayı da çekti bir güzel. Ondan sonra da bir araya gelemedik, sonra da hastalandı, üç dört ay sonra öldü.

Büyük Dost: Avni Anıl

Sanat hayatına beraber başladığı, beraber yola çıktığı arkadaşlarının oluşturduğu kuşak artık ömürlerinin yaşlılık günlerini yaşıyordu. Hocalardan kimse kalmamıştı. Yaprak dökümü artık bir ömrün dostları arasında başlamış, birer birer eksilen dostlarının kaybı, hiç kapanmayacak boşluklar oluşturmaya başlamıştı. Bu dostlar içinde bir tanesi vardı ki onun ölümü İnci Çayırlı’yı çok derinden yaraladı.

Avni Anıl’ın ölümüyle Türk müziği, yakın tarihinin en büyük bestecisini kaybetti. İnci Çayırlı’nın hayatında ise Avni Anıl, bir dosttan öte, bir aile ferdi gibiydi. Avni Anıl’la İnci Çayırlı, Üsküdar Musiki Cemiyeti’nden beri tanışıyorlardı. Avni Anıl, Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne İnci Çayırlı’dan önce girmiş, İnci Çayırlı’yla tanıştıkları zaman bestekâr olarak şöhret sahibi olmaya başlamıştı. İlk bestesini Emin Ongan’ın verdiği bir güfteden Rast makamında yapmıştı. Yazarı hâlâ meçhul olan Sordular Mecnûn’a Leylâ’nın saadet hânesin isimli şarkının güftesini Emin Ongan, Tanburî Adem isimli bir şahıstan aldığını söylemişti.

Avni’nin ilk şarkıları tamamen Emin Ongan üslubundadır. Ondan sonra Emin Hoca “Avni, kendini bulman lazım,” demiş. Sonra birkaç şiir buluyor, başlangıç çıkışını bu şiirlerden yapıyor.

Avni Anıl’ın Türk müziğindeki varlığı çok enteresandı. Ömür boyu Türk müziğinde profesyonelce hiçbir alanda çalışmadı. Polislik, gazetecilik yaptı. İstanbul Radyosu’nda haber servisinde çalıştı. Bestekârlık dışında Türk müziğinde başka alanlarda da varlık göstermedi; enstrüman çalmazdı, sesi yoktu.

Sesi yoktu ama, bir şarkı okusun inanmazdın yorumuna. Çok enteresan bir ses! Hattâ takıldım, “Tiz Hüseyni’de şarkı yapıyorsun, biz okuyamıyoruz,” dedim. “Okuyan okuyor,” dedi, takıldı bana. Şarkı okurken ses mühim değil, yorum mühimdir. Gönlü olan bir adamdı Avni. Dikkat edilirse hiçbir şarkısında duygusuzluk yoktur.

Hiçbir şarkısında duygusuzluk yoktu. Hiçbir şarkısının güftesi sıradan değildi. Yaşadığı dönemin zevkine uygun, düzeyli güfteleri besteledi.

Avni’nin en büyük özelliği harika şiir seçmesidir. Gece beş yüz tane şiir okur, sabah telefon açar, “Üç tane şiir buldum İnci,” derdi. Mırıldanır; kafasında mesela bir şey var, konuşurken bir elini dayar, elinde sigara, gözünü kapar, “Hayrola!” dersin. “Bir şeyler var kafamda,” der. Avni hiç yemek yemez içki içerken, bir parça beyaz peynir ya da kaşar peyniri; rakıyı sigarayla içer. Bir gün “Avni, nasıl şiir seçiyorsun?” dedim. “Şiirler çağırır seni,” dedi. Avni’nin en büyük özelliği prozodi hatasının olmamasıdır; nasıl konuşuyorsan, nasıl duyuyorsan, öyle okursun. Bu kadar şarkısı var, hiçbirinde konuşma lisanının dışında bir tek hece aksaklığı yoktur.

Yalnız ses sanatkârlığında değil bestekârlıkta da mağrur olan Münir Bey, Avni Anıl’ın bestekârlığına saygı duymuştu.

Ümit Yaşar’ın şiiri Biraz kül, biraz duman’ı ilk besteleyen Münir Bey’dir. Birkaç defa Münir Bey’in şarkısını okumuştuk; Avni bir sabah telefon etti. “İnci bir şarkı yaptım,” dedi. Başladı okumaya,“Ne yaptın sen?” dedim, “Kötü mü olmuş?” dedi. “Ya Avni bu nasıl bir şey?” dedim. Münir Bey’inki orada, okuyoruz ama Avni’ninki biliyorsun, zamanı aşan bir şarkı. Daha sonra Münir Bey kendi bestesi olan Biraz kül biraz duman’ı okumadı. Bir gün “Hocam niye okumuyorsunuz?” diye sordum. “Yok, ben artık onu okumayayım, çünkü Avni bunun çok iyisini yaptı,” diye cevap verdi. Bu çok mühim bir şey, çok büyük bir olgunluk, yiğidin hakkını yiğide verdi.

Münir Bey, konserlerinde yeni bestekârların eserlerine yer vermezdi. Bu kuralı Avni Anıl için bozdu.

Bir gün, odada Münir Bey ıhlamurunu içerken sohbet ediyoruz; o arada da “İcra Heyeti’nde niçin Avni okumuyoruz?” diye polemikler oluyor. Sohbet sırasında “Hocam, niye Avni okumuyoruz?” dedim. “Ya bu Ref’i Cevad biliyorsun abuk sabuk yazılar yazıyor,” dedi. “Hocam, artık bir şeyleri aşmak gerek,” dedim. Derken bir gün Hoca bana, “Avni’den oku,” dedi. O konserde solomu, Avni’den okudum. Tabii Ref’i Cevad döşendi.

Yıllar süren dostluk, Avni Anıl’ın İzmir’de 2008 yılında ölümüyle son buldu.

Avni’nin cenazesinden iki akşam evvel İzmir Korosu’ndan çocuklarla toplandık, yemek yiyoruz. Bir adam lambanın altına geldi, elinde bir yaylı tanbur, yanında bir sepet, çalıyor; Avni çalıyor. O kadar da güzel çalıyor ki… Adam bana tanıdık geldi. “Ben bu adamı bir yerden tanıyorum,” dedim. Adam bir tanburî; düşmüş mü, ne olmuşsa olmuş! Ben yavaşça gittim yaklaştım, yüzüne baktım, o da bana baktı ama hemen eğdi kafasını çalmaya devam etti, ben parayı sessizce bıraktım. “Teşekkür ederiz!” dedim ve yürüdüm, geldim, oturdum. Cenaze günü, camiye gideceğiz, toplandık, caminin kapısına girdik. Adam caminin kapısına oturmuş, yine Avni çalıyor. “Çocuklar farkında mısınız, o adam!” dedim ben. Oradan birisi, “Efendim, geldi oturdu, sürekli burada çalıyor,” dedi. Enteresan bir olay! Hâlâ da çıkaramadım kim olduğunu!

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Pan Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Murat Derin: 1967 yılında Bursa’da doğdu. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Bursa Belediye Konservatuvarı’ndan mezun oldu. Uzun yıllar Bursa Konservatuvarı’nda neyzen olarak görev yaptı. Türk müziği alanında plak, ses ve video kaydı, kitap, fotoğraf, belge arşivine sahip. Türk müziği’nin bestekâr, icracı ve koro şefleri ile röportajlar yaptı. Çeşitli dergi, gazete ve yayınlarda Türk müziği üzerine röportajları ve yazıları yayımlandı. Yurtiçinde ve yurtdışında yayımlanan sesli ve basılı yayınlara arşiv katkısında bulundu. Halen Bursa Sağlık Müdürlüğü Araştırma ve Sağlığın Geliştirilmesi Şube Müdürü olarak görev yapmakta.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.