‘Asıl yaşam, öğretilenler sorgulandığında başlar!’

 

Doğmayı sevinçli bulurken, ölme durumunu büyük bir üzüntüyle karşılamamız insanlık olarak en büyük çelişkilerimizin başında geliyor. Oysaki, ölmek de tıpkı doğmak gibi doğal bir süreç. Ancak sorun, ölmenin ne şekilde olduğu ve nasıl bir zamanlamaya denk geldiği noktasında düğümleniyor. Diğer bir sorun da, ölme durumunu algılayış biçimimiz şeklinde kendini dayatıyor. Tüm bunlar, bizim ölüm olgusuyla ilgili ilişkilerimizde belirleyici etkenler. Dolayısıyla acı da bu algılama şekline göre bir nitelik ediniyor. Yazar Ahmet Erözenci, Mükemmel Katilin Peşinde adlı romanında en temel olgulardan biri olan ölüm gerçeğini kitabının temalarından biri olarak öne çıkarıyor. Daha açık bir ifadeyle hepimizi esir alan duyguyu tartışma konusu yaparak içimize bakmamızı sağlıyor. Son derece önemli bir durumu aramızdan seçtiği karakterleriyle ön plana çıkaran Erözenci, ölüm ve yaşam olgusunu anlattı.

Kitabınızda ölüm ve yaşamı yan yana getiriyorsunuz. Bu ikisinin biraradalığı nasıl bir şey, anlatır mısınız?
Ölüm ve yaşam o kadar da bir arada değil, yaşam ölümü içeriyor ama ölüm yaşamı içermiyor. Hatta ölüm bir adım ötesinde yaşamı, nerede olduğunu bilmediğimiz randevu yerinde sabırla bekliyor. Üstelik çok şanslı bir sevgili, beklediğinin randevusuna geç kalma olasılığı olmadığını biliyor. Benim açımdan ölüm yaşamı anımsatıyor sadece. Tabii yaşamı anımsamak için ölümün gerekliliği ayrı bir tartışma konusu ama cenaze törenlerinde konuşulanları hatırlamaya çalışın; genelde söylenenler, hayat boş, bir gün varsın bir gün yoksun sözleriyle sonlanır. Boş, ama bir ömür boyu bir şeyler gerçekleştirmek için uğraşıyoruz, bir gün varız, ertesi gün yokuz ama yine de çalışmadan, plan yapmadan, bir şeyler olacağını, değişeceğini, hayatımızın olumluya gideceğini ummadan yapamıyoruz.

Kitabın teması tam da buralarda daha bir öne çıkıyor gibi…
Kitaptaki temalardan biri ölüm kavramıyla, bilinmeyenin kullanılmasıyla yaşarken nasıl kandırıldığımız. Ölüm ve sonrası konseptlerinin kullanılmasıyla nasıl yönlendirildiğimiz. Müfettiş, mükemmel katil simgesi ardındaki kişiyi ararken, bu nedenle sorular sorarken yolun bir noktasında yaşamına Melek’in girmesiyle, “Neden?” sorusunu kendisine sormaya başlıyor. Zaten bu soruyu sorduktan sonra söylenenlerden anlam çıkarmayı, kutsal kitaptan aktarılanları yorumlamayı bırakıp sezgileriyle hareket etmeye başlıyor. Bir anlamda benim müfettişim, “öğretilenleri” sorgulamaya başladığı anda yaşamaya başlıyor. Sonunda da asıl katil(ler)in kim olduğunu buluyor.

Polisiye durumlar da diyebileceğimiz olayların uzantısında, ölme-öldürme durumunu sorunsallaştırdığınızı, bu sorunun bağlarının zihinsel ve toplumsal algılara uzandığını söyleyebilir miyiz?
Ölümle ilgili elbette toplumsal algı da var, zihinsel algı da… Kızılderili kültüründe ölüm doğaya, Manitu’ya dönüştür veya Uzak doğu inanışlarının kiminde yeniden dünyaya geliş için bir hazırlıktır, geçiş sürecidir. Hatta kimi Tibet Budist sektleri, dünyadaki yaşayış şekline bağlı olarak, öldükten sonra yeniden dünyaya gelip gelmemeye ruhun karar verdiğine inanır. Madagaskar’da Famadihana denilen bir törende, cesetler yedi yılda bir mezardan çıkartılır, kalıntılar temiz bir çarşafa sarılır ve tüm aile cesedin etrafında dans eder. Bizde ise bu dünyanın geçici, fani olduğuna, asıl yaşamın öldükten sonra öbür dünyada olacağına inanış vardır; bu dünyada ne kadar belli kurallara uyarak yaşarsak, öbür dünyada o oranda ödüllendirileceğimiz söylenir.


Hâl böyleyken din’i dillerinden düşürmeyenlerin dünya malına neden böyle düşkün olduklarını merak eder miydiniz?

Kitaptaki alt temalardan biri de bu zaten: kimilerinin söylemleriyle davranış şekillerinin nasıl tezat olduğu, asla sorgulanmaması söylenen kimi kavramların bu tezatlığı örtmekte nasıl kullanıldığı… Yaşamı -ve ölümü- sorgulamayla ilgili bir kitap yazarken de dinsel gönderme yapmak kaçınılmaz oluyor; bunu Brecht’in dünyayı mı değiştirmeli insanı mı kavramını sorguladığı Sezuan’ın İyi İnsanı eserinde de görürsünüz, o yapıtta da Tevrat ve İncil’e oldukça gönderme yapılmıştır.

İnsanlar niye cinayet işlerler diye sorsam…
“Bir insan diğerini neden öldürür? Kontrolünü yitirecek kadar uykusuz ve içkili uzun yol şoförü nasıl olur da otobüs kullanır? Töre cinayetinin ardındaki mantık nedir?” sorularını soran müfettiş kitap boyunca bunların aklına sağduyularını kaybettirtecek kadar gireni arıyor. Sorunuzdan hareket edecek olursak, “Herkes bir gün -nasıl olsa- ölecek, herkese bir neden gerekiyor,” algısını değiştirmeye çalışıyor. Tamam, tabii ki herkes bir gün ölecek ama sanıyorum siz de kabullenirsiniz ki kimi ölüm nedenleri insanları isyan ettiriyor. Bir tanışığımı Ankara asfaltında giderken karşı yönden gelen arabanın tekerleğinin çıkıp, bariyerleri aşıp ön camına çarpması sonucu kaybetmiştik. Bir filmde izleseniz olabilirliğine inanmayacağınız bir sahne… Otuz yıllık evli çiftte, eşlerden birine bir gece bir şeyler oluyor ve eşini kırk yerinden bıçaklıyor… Günün birinde bir adam dini gerekçelerle veya inandığı bir ülkü uğruna her tarafına bomba bağlıyor, kalabalık bir pazar yerinde pimi çekiyor ve tek suçu o an orada olmak olan onlarca kişiyi yok ediyor… Kendisinin de yok olacağı bu eylemi yapması için adamın beynine giren kim?.. Kitapta yapmaya çalıştığım ölümü değil, ölüme giden yolları sorgulamak…

Ölümün kendisi -fiziksel- değil de; ölüm duygusu, ölümü algılayış biçimi daha önemli sanki…
Ölümü algılayış biçimi bence kaybedilen kişiyle olan iletişimimize, ilişkimize bağlı olduğu kadar, ölümün zamanlamasına ve ölüm şekline bağlı. Eşini, çocuğunu öptükten sonra işe gitmek için evden çıkan, bilinen bir sağlık sorunu olmayan bir adamın bir saat sonra kalp krizinden vefat ettiğini düşünün… Bu ailesi, yakınları, sevenleri için şok olacaktır. Gelin bu senaryoyu genişletelim: Bir gece evvel karı koca kavga etmiş, ayrı yatmış, kadın gece boyu uyumamış, düşünmüş ve kocasının haklı olduğuna, akşam döndüğünde bunu ona söyleyeceğine karar vermiş olsun. Ölüm haberini almasıyla birlikte tek yapabileceği eşiyle hayalinde konuşabilmek olacak artık… Yazmaya devam edelim: Kocasını veya çocuğunu sevmediğinden değil, sadece evliliğinde yaşadığı boşluk duygusuyla girdiği bir ilişkisi de olsun kadının (cinsel ayrımcılık yapmak istemiyorum, isterseniz kadın ve erkeğin yerlerini değiştirin bu senaryoda). Geride kalanın yaşayacağı sorgulama çok daha farklı boyutta olacaktır. Öbür uçta, 95 yaşında eşi, çocukları, torunları yanındayken yatağında ölen birinin düşünün. Ailesi bu kişiye onu nasıl sevdiklerini, yokluğunu özleyeceklerini, kendileri için ne anlam ifade ettiğini söylemiş olsunlar. O da her birine olan sevgisini ifade etmiş olsun. Bu senaryoda geride kalanların yaşayacakları ilk senaryodaki kadından çok daha farklı olacaktır.

Romanınızda varoluşsal izlek çok ağır basıyor. Bunu biraz açabilir misiniz?
Kitapla ilgili ilk notları 2001 yılında almaya başladım, yazmaya ise 2008 yılında. Ön çalışma esnasında postmodern bir anlatım kullanmaya karar verdim, okuyucunun müfettişle birlikte hareket ettiği, onun bir sonraki hareketini, evet ben de böyle davranırdım, diye benimsediği bir ifade tarzıydı hedeflediğim.  Bunu gerçekleştirmek iki şekilde oldu. Birincisi omnipotent (her şeyi gören, bilen, işiten) -üçüncü tekil şahıs- olarak yazdım kitabı. Yanı anlatıcı tüm karakterlerin düşüncelerini, ne yapacaklarını -kimi zaman onlardan- önce biliyor, kimi zaman karakterler arasındaki etkileşimi durdurup devreye kendisi giriyor ve onlarla konuşuyor: (Meksel’in sana seni açıklamasını, sana kendinle ilgili yanıtlar vermesini umuyorsun, o yüzden rüyanı anlatıyorsun ona, ilgisini çekeceğini umuyorsun, ama asıl öğrenmek istediğin dün geceki değişimin nasıl olduğu; hayvanlaştın, tokat attın, boğazını sıktın, nefessiz bıraktın kadını; içindeki şeytan ortaya çıktı, tanımadığın ikizini gördün; müfettiş itiraz etmek istermiş gibi ağzını açıyor ama durduruyoruz onu; bu hep böyledir diyoruz…(s.90)) İkinci olarak noktaların az -yani okuyucunun duraksama anlarının sınırlı- olduğu, cümlelerin virgül ve noktalı virgüllerle birbirine bağlandığı bir anlatım kullandım.

image4

Bunun ilk örneklerini edebiyatımızın hangi yazarlarında görebiliriz?
Edebiyatımızda bunun ilk örneklerinden birini Oğuz Atay vermiştir, Jose Saramago’nun kitaplarında da benzer bir anlatım görürüz. Yapmaya çalıştığım, yazdıklarımın bir iki sayfa okunup sonra bir kenara bırakılıp ertesi gün bir iki sayfa daha okunan bir kitap olmasından çok her bölümün bir seferde okunması. Varoluşçuluk, bir tanıma göre, varoluş sorunu üzerine kafa yorarken, bireyin kendi gerçekliği içinde özgürlüğünü aramasıdır. Nasıl yaratıldım sorusu beraberinde hiçlik, korku ve kaygı gibi duyguları getirir, bunun da nedeni, kimi şeylerin neden-sonuç ilişkisiyle açıklanamamasıdır. Günümüz dünyasında hemen her yerde, bilhassa dinsel yönü ağır basan bir hükümetle geçirdiğimiz son on yılda ülkemizde, en basit örneğini “istikrar bozulursa kötü olur” söyleminde yaşadığımız kapalı korku veya korkuya gönderme söylemleri hâkim. Müfettiş kitapta bir bilinmeyen ölümün korkutuculuğu üzerinden varolmanın nedenlerini arıyor. Bir anlamda sonuçtan çok nedenlerle ilgili, zaten sonunda mükemmel katil(ler)i bulduğunda da özgürleşiyor.

Karakterlerinizin -özellikle Meksel- “yaşayan ölüler” olması gibi ironik durumlar söz konusu, yaşayan ölü olma durumunu anlatır mısınız?
Yaşayan ölü olma durumu, kaybedilenden sonra onun acısını unutamama, yokluğuna alışamama gibi nedenlerle kendi yaşamını yaşayamaması. Müfettişin yanıtını aradığı sorulardan bir de bu zaten: “Katil birini öldürürken, geride kalanları ne kadar mutsuz edeceğini düşünüyor mu acaba?”

Son olarak, bu romanın oluşum hikâyesiyle ilgili ne söylersiniz?
Kendimi kavramların yazarı olarak görüyorum; bundan önceki kitaplarımda en basit örneğini “istikrar bozulursa kötü olur” söyleminde yaşadığımız kapalı korku veya korkuya gönderme söylemleri hâkim. Müfettiş kitapta bir bilinmeyen ölümün korkutuculuğu üzerinden varolmanın nedenlerini arıyor. Bir anlamda sonuçtan çok nedenlerle ilgili, zaten sonunda mükemmel katil(ler)i bulduğunda da özgürleşiyor. Kahramanın “ölüm” olduğu bir kitapla ilgili ilk notları 2001 yılında almaya başladım; ağabeyimin hızlı ilerleyen bir kanserden genç yaşta ölmesinden sonra. Sonra, herhalde algıda seçicilikten olsa gerek, gazetelerdeki cinayet haberleri dikkatimi çekmeye başladı: otuz küsur yıllık evli çiftten birinin gecenin bir yarısında eşini otuz yerinden bıçaklaması… Uzun bayram tatillerinde trafik kazalarında ölenler… İntihar bombacısının pimi çektiği anda salt o gün o saatte o noktada olduğu için hayatını kaybedenler… Töre cinayetleri… Bilerek, pusu kurularak, planlı bir şekilde işlenen cinayetler… Kanserli olarak doğup kısa sürede yaşamını yitiren bebekler… İçkili olarak direksiyona geçip beraberinde bir otobüs dolusu yolcuyu ölüme götürenler… Unutamadığım bir olay: Ankara Asfaltı’nda giden arabanın bir şekilde çıkan tekerleği aradaki bariyeri aşıp karşı yöne fırlamış ve bir tanıdığımın kullandığı arabaya çarparak ölümüne neden olmuştu.

Ön hazırlık aşamasında bunları not alırken 19 Ocak 2007’de Hrant Dink öldürüldü. Kitabın ilk cümlesi ona göndermedir: “Günün birinde bir adam yol ortasında öldürüldü.” Kendisini tanımazdım, basında cinayetle ilgili haberleri okuduktan sonra, “Nasıl olabilir?” diye düşündüm, “Birbirini tanımayan, birbirleriyle ilgisi olmayan, tamamen farklı yaşam yollarından geçmiş iki kişinin çizgisi bir yerde kesişiyor ve biri diğerini yok ediyor.” Olanları kader kelimesiyle açıklamak yetersiz geldi.

Kitaptaki kurgu, yukarıda söylediklerimi düşündükçe, ya tüm ölümlerin arkasında ortak bir payda varsa, sorusu üzerine kurulmaya başlandı. Mükemmel “katil” tanışığımın ölümüne neden olan, bir filmde görülse inandırıcılığı olmayacak şekilde ölüme neden olabildiği gibi, bir insana başkasını öldürmesini, bir yaşamı yok etmesini kabullendirebiliyor. Aşırı derecede alkol aldıktan sonra araba kullanmanın sakıncalı olduğu neredeyse çocuklar tarafından bilinirken, düşünme, aklını kullanma yetisini kaybettirerek bir şoförü içkili halde direksiyona oturtabiliyor. Din gibi -bence bireysel olması gereken bir kavramı- bahane ederek veya bir ülkü uğruna olduğuna inandırarak bir kişiyi, kendisinin de sonunda yok olacağı, yok olurken beraberinde sayısız insanı da yok edeceği bir intihar bombacısına dönüştürecek kadar aklını başından alabiliyor. Basit bir, “vitrinime kartopu attın,” tartışmasında taraflardan birini diğerini bıçaklayacak kadar vahşileştirebiliyor, bu denli aklına girebiliyor. Veya bir başkasını kendi hayatını sonlandıracak kadar tükenme noktasına getirebiliyor. Absürt diye nitelendirebileceğim ölüm nedenlerini çoğaltabilirsiniz; herhangi bir gazetenin üçüncü sayfasına bakmanız yeterli. Ve tüm ölümlerin ardında bir de geride kalan acı çekenler var; yitirdiklerinin sesini, kokusunu, rengini, kahkahasını özleyenler… Bu gerçek, ya mükemmel katil insanları mutsuz etmekten zevk alan biriyse, sorusunu beraberinde getirdi. Sonuçta, müfettiş, mükemmel katilin peşine düştü.

Mükemmel Katilin Peşinde / Yazar: Ahmet Erözenci / Ayrıntı Yayınları / Roman / Son Okuma: Tayfun Koç / Kapak Tasarımı: Gökçe Alper / Dizgi: Esin Tapan Yetiş / 1. Baskı Mart 2015 / 176 Sayfa

Ahmet Erözenci; 1956 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde çalışmaktadır. Sadece Bir Gece İstiyorum (1992), Ve Yalanlar Ve Sessizlik (1997), Bir Kaçıştır Yaşamak (2000), Mut İçin Bir Öykü (2008) isimli romanların yazarıdır. İlk üç kitap daha sonra Yalnızlık Üçlemesi (2003) adı altında basılmıştır. Öykülerini Kaleydeskop (1998) adını verdiği kitapta toplayan Erözenci’nin, anıların yaşamdaki yerini anlattığı özyaşam kitabı Bir Gölgenin Ardından (2010) adıyla yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.