“Kötü albümler üzerinde söz almak, yazmak beni her zaman korkutmuştur.”

 

“Müzmin eski 45’likçi”, “memleketin nostalji sorumlusu” Naim Dilmener’in de artık e-kitapları var. Hem de 11 tane… İlk dönem günlükleri Eleştirmenin Günlüğü adıyla Everest Yayınları tarafından yayımlanmıştı. O kitabın devamını beklerken bir sürprizle karşılaştı müzikseverler. Günlükleri bu kez e-kitap olarak Overteam Yayınları tarafından yayımlandı. Ve… 17 Aralık 2001 tarihli güncesinde bu yeni kitap formatını, bir de kendi eliyle satın alışını anlatıyor Naim Dilmener: “Dayanamadım ve Eleştirmenin Günlüğü’nün 2010 ayağının iPhone versiyonunu İdefix’ten satın aldım. Biliyorum çok ayıp; ama kendi kitaplarımı daha önce de almışlığım çoktur ve ha üç, ha beş ayıp, ne fark eder, diye düşündüm. Haksız mıyım Sevgili Günlük? Şu dijital dünyanın içinde dönüp durmak gerek.” Her çalışmasını heyecanla okuduğum Naim Dilmener’in kapısını, yeni e-kitapları için çaldım bu kez de…

Eleştirmenin Günlüğü için nasıl tepkiler aldınız?
Belki başlarda değil ama zaman içinde bu günlüklerin meraklısı arttı. Bu sosyal medya çağında, her şeyi daha çabuk görebiliyor insan. Facebook ve Twitter’da çok sık olarak, günlükten bazı bölümler, satırlar hatırlatılıyor bana; şunu da yazmıştınız, bunu da söylemiştiniz, diye. Anlıyorum ki, okunmakla kalmamış, bir de sevilmiş, satır, bölüm ezberlenmiş.

Taş plaklar, makara bantlar, plaklar, kasetler, CD’ler… Sonra MP3, MP4’ler dönemi… Kitaplar ve şimdi de e-kitaplar… Ne kadar hızlı bir değişim, diye düşündünüz mü hiç?
Hiçbir şey düşünemeyeceğimiz kadar hızlı, hemen hemen her şey. Ben kaç zamandır bu hızdan çok, her şeyi hem hızlı, hem de “aynı anda” yapmamıza taktım. TV seyrederken SMS atıyor, Twitter ve Face’i yokluyor, üstüne bir de müzik dinliyoruz. Bir kısmımızın önünde kitap ve gazete de olabiliyor o sırada. Beyin uzmanları “çoklu görev” diyormuş buna. Her şeyi istiyoruz ya da her şeyden biraz. Büyük ihtimalle de, hiçbir şeyimiz olmuyor ya da oluyor gibi gözüküyor ama olmayacak.

Aslında sizden e-kitap beklemiyordum. Önce kitap, sonra belki e-kitap olabilirdi… Neden e-kitap?
Ben de öyle olsun isterdim; önce kitap, sonra e-kitap. Ama bu mümkün değil; yıllarca yayınevimin kapısında bekletildikten sonra nihayet kavradım bunu. Bu günlükleri hiç kimse eski usul basmayacaktı, çünkü satma şansı fazla değildi. O zaman neden e-kitap olmasın ki? Zaten aklı eren ermeyen, “gelecek böyle bir şeydir” demiyor mu? Erkenden dalıvereyim, dedim e-kitap alanına.

ANASAYFA.naimdilmener naimdilmener2

E-kitaplarınızda adı üstünde günlükleriniz var. Günlüklerinizin kimlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorsunuz?
Müziğe, koleksiyona takık olanların, elbette. Sayıları da çok bana göre, en azından tahminlerden daha çok.

Müziğin yanında sinema, edebiyat ve popüler kültür de var günlüklerinizde…
Çok az. Aslolan müziktir benim için. Ama saydığınız diğer alanlar da var elbette. Siz beni bir de Twitter’da görün; fikir beyan etmediğim alan yok orada da. Şaka bir yana, bu konuda şunu söyleyebilirim: Genci, orta yaşlısı, yaşlısı fark etmez, dört bir yandan öyle sıkıştırıldık, öyle bunaltıldık ki, her ama her şey üstüne konuşmak, fikrimizi beyan etmek istiyoruz. Benim gazete ve dergilerde, öteden beri bunu yapma imkânım vardı, yapıyordum da. Ama olmayanlar için, büyük bir nimet oldu sosyal medya. Hatta benim gibi olanlar için bile. Oralarda sohbet, haberleşme, tartışma, hatta kavga bile iyi geliyor insana. Üzerimizdeki ataleti sıyırmamıza yardım edecek her şey iyidir aslında.

Size gelen bir albümü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bildiğim biriyse, zaten geçmişi hakkında yeterli bilgiye sahip olarak dinlemeye başlıyorum. Değilse hem dinliyor hem de nasıl biri, nasıl bir sound’a sahip olduğu üzerine kafa yoruyorum. Size bir şey söyleyeyim mi, çok az albüm kendisini geç ele veriyor. Albümlerin büyük bir kısmını, birkaç dinleyişten sonra bir kenara kaldırır ve tamamen unutabilirsiniz. Çok az bir kısmını ise ciddiye alır, sever ve dinlemeye devam edersiniz. Bunların arasından da bir bölümünü seçer ve üzerine yazar ya da konuşursunuz. Çoğunluk dediğim kötü albümler üzerinde söz almak, yazmak beni her zaman korkutmuştur; bu nedenle de sanıldığının aksine, çok az bulaşırım onlara. Çünkü insanı aptala çeviriyorlar. Onlar hakkında yazar ya da konuşurken hep aynı cümleleri kurduğumu düşünür oldum. Bu nedenle eksik olsunlar, demeye başladım. Sevdiklerim üzerine yazmanın ise tadına doyamam; belli de oluyordur zaten, övgülerden övgü beğenemiyorum.

Radikal’deki yazılarınızın da bir şekilde kitaplaşması gerektiğini düşünüyorum. Onlar da önemli saptama ve değerlendirmeler içeriyor. Bu yönde bir çalışmanız var mı?
Valla yok. E-kitap olabilir belki ama bu da günlükler kadar kolay olmayabilir. İşleri uzundur onların; toparlamak, sıralamak, yeniden okumak, düzeltmek gerekir ki, buna vakit yok. Twitter zamanımdan harcamak da istemem.

Hafif Türk Pop Tarihi, Eleştirmenin Günlüğü, Hür Doğdum, Hür Yaşarım: Ajda Pekkan Kitabı okuduğum kitaplarınız… Fakat Sabrina-The Remixes, İmkânsız Aşk Hikâyeleri’ni bulmak mümkün olmadı… Yazmaya nasıl başladınız?
Biraz komiktir. Lise bitmiş ve üniversite sınav sonuçlarını beklerken Kapalıçarşı’da tezgâhtar olarak çalışmaya başladım. Yıl 1972, Salata adlı bir mizah dergisi vardı Sezai Solelli’nin ve ben her hafta büyük bir iştahla okur, gülerdim. Onu ya da bunu anlatıp güldürdüğüm tezgâhtar arkadaşlarım, bir süre sonra, bu anlattıklarını yazıp Salata’ya göndersene, demeye başladılar. Derginin bürosu da iki adım ötemizde, Cağaloğlu’nda. Daktilo filan da yok, elde yazıp götürdüm ben de bir iki denemeyi. Rahmetli Sezai Solelli, “Fena değil, kullanırım belki” dedi. Demesine kalmadan da kullandı; o hafta çıkan derginin “Seçme Saçma’lar” bölümünde, benim yazımı da kullanmıştı. Sonra da yazmaya devam ettim. Ardından Gırgır’a, sonra da Fırt’a yazı götürdüm ve kullandılar. Daha sonra da Kandemir Konduk’un kurduğu GÜM’e (Güldürü Üretim Merkezi) yazı yazdım. Hatta radyo reklamı ve sahne skeçleri. Müjdat Gezen ile Perran Kutman birlikte çalışıyordu o zamanlar ve hem gazino hem de TRT radyolarındaki programlarının metinlerini GÜM hazırlıyordu. Ben de, bazı gün ya da haftalar bu ikiliye bir şeyler yazmış oluyordum… Böyle başlayınca arkası geliyor. Daha doğrusu, insan yazarak iyileştiğini hissediyor ve devam ediyor. Üç beş yıl sonrasında kısa hikâyeler yazmaya başladım. İlk hikâyelerim 1979-1980”de Oluşum ve Sesimiz gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Sonra da devam ettim yazmaya. Ama müzik tarihi / eleştirisi yazıları başladığında, hikâye yazmayı tamamen unuttum.

Naim Dilmener - Fotoğraf: Kadir İncesu

Bana göre Ajda Pekkan için yapılan çalışmanız da çok önemli. Kitabınızın yayımlanması sonrası hiç de beklemediğiniz olaylarla karşılaştınız. Kitabı yazdığınıza pişman oldunuz mu?
2007’de yayımlandı ve 2007-2008 yıllarında mahkemelerde süründüm. O sıralarda çok pişmandım yazdığıma; “Keşke yazmasaydım” deyip durdum. Ama süperstar davaları bir bir kaybetmeye başladığında, yani ben kazanmaya başladığımda da tuhaf bir gurur duymadım değil. “İyi ki yazmışım” demeye başladım, “kötü niyetli olmadığım görülebiliyor işte.” Görüldü hakikaten. Zaten o kitabı bir tek Ajda Pekkan sevmedi; geri kalan herkes bayılmıştır.

Çok uzun zamandır müziğin içindesiniz. Çeşitli sanatçılara danışmanlık da yapıyorsunuz? Müziğin günümüzdeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sıfırı tüketmiş durumda. Mesele şudur. Müzik para getiren bir alan olmaktan çıktı ve öyle olunca da, kapitalizm tarafından derhal feda edildi. Henüz tam bitmedi ama bitecek. Fakat yeni bir dönem başlayacak nihayetinde; müziğe tutkun müzisyenler, müziğe tutkun dinleyiciler için müzik yapmayı sürdürecekler ve taraflar, kapitalist sistem dışında, yapılanı değiş tokuş etmenin bir yolunu bulacaklar.

Eski albümler sürekli yeniden yayımlanıyor. Herkes de memnun bu durumdan… Yenilere fazla ilgi yok gibi geliyor bana… Durum nedir?
Durum şudur: Firmalar ellerinde, kasalarında mevcut her şeyi, vakit daha fazla geçmeden bir çırpıda yayımlamak ve ama 3 kuruş ama 5 kuruşla değerlendirmek istiyorlar. Müziğin elle tutulur bir format üzerinde dinlenme alışkanlığı bitti. Ben ve bana benzeyen “dino”lar böyle yapmayı sürdürüyor bir tek. Hatta bazen, biz bile yapmayabiliyoruz artık. Dünya artık dijital dijital dönüyor.

Üzgünüm ama sormam gerek… Eurovision… Şarkımızı ve Can Bonomo’yu nasıl buldunuz?
Kötü, ciddi kötü. İyi bir müzisyen de değil, iyi bir şarkıcı da. Bonomo ve benzerlerinin müzik yapmaya soyunmaları da asri zamanların bir kazığı. Herkes, her şeyi yapabileceğini düşünmeye başladı. Sistem bunu ödüllendiriyor da; gördüğünüz gibi Bonomo Eurovision’da. Ama Twitter’da bir arkadaşın yazdığı gibidir durum: “Can’t Bonomo!”

Sizin tabirinizle “atama” yöntemi değişmeli mi? Nasıl bir yöntem uygulanmalı?
Kesinlikle değişmeli. Yarışma, eleme olmalı; çok isim, çok şarkı olmalı ortada.

Hafif Türk Pop Tarihi’nin ikinci cildi üzerine çalıştığınızı biliyorum. Çalışmalarınız ne durumda?
Çok çok başlarda. Hâlâ bilgi / belge toplama aşamasındayım. Ama yazıp bitireceğim o kitabı; hem kendime hem de başkalarına söz verdim. 2012’nin bölüm başlığının da “Can’t Bonomo” olmasına, şu saniye size cevap verirken karar verdim.

Müzikle bu kadar haşır neşir olan birisinin telefon melodisi de merak edilir değil mi?
Telefon zili yapmaya en başından beri meraklıyım. “Sanki Dün Gibi” zamanları, telefonum Ajda Pekkan’la çalardı: “Bir kalpte iki kalp nasıl yaşarmış.” Mustafa Ağabey (Oğuz) çok eğlenirdi; provalarda filan, durmadan telefonumu çaldırır ve “Bakın bakın, nasıl çalıyor” diye etrafına gösterirdi. Hâlâ da öyleyim. iPhone için özel programlar indirdim, durmadan yeni ziller yapıyorum. Artık her ne olduysa bilmem (ya da aslında her şeyin nedeni belli), son üç yıldır durmadan marş ve muhalefet şarkılarından telefon zili yapmaktayım. Bazı günler Bandista, bazı günler Kızılırmak, Ahmet Kaya ya da Koma Denge Azadi’yle çalıyor telefonum. Bazen Türkçe, bazen de Kürtçe, Farsça, Yunanca ve Arapça.

Müzik konulu belgeseller konusunda biraz eksiğimiz mi var? Ya da benim mi gözümden kaçıyor? Bir Metin Avdaç’ın Batman Orkestrası’yla ilgili belgeselini hatırlıyorum birkaç yıl içerisinde yapılan.
İz TV’ye kadar, her konuda belgesel eksiğimiz vardı. Çok iyi becerebildiğimiz bir şey değildir zaten. Ama İz TV büyük bir açığı kapattı; çok da iyi yapıyorlar. Benim en fazla seyrettiğim kanallardandır. Müzik belgeseli pek yapmıyorlar ama. Bir aralar, dışarıda başkalarının yaptıklarını alıp yayımladılar; mesela Önder İnce’nin Habertürk için yaptıklarını, filan. Ama özel olarak bu alana onlar da girmedi. 24’teki “Bir Şarkısın Sen”de tabii belgesel filan yapmıyoruz ama ilerde belgesel yapacak olanlara “kaynak” oluşturmak için de özel olarak çabalıyoruz doğrusu. Yönetmen ve yapımcımız İrem Gür Tunçbilek de, ben de özel olarak buna dikkat ediyoruz. Bazen çok bilinen şeyleri bile sorabiliyorum konuğa; maksadımız, bilinenleri, sahibinin sesinden teyit etmek.

naimdilmener4 naimdilmener3

Dikkatimi çekti, Naim Dilmener’in Mardin günlerine ilişkin fazla bilgimiz yok… Mardin sizin için doğduğunuz yer olmasının dışında ne ifade ediyor?
Orada 16 yıl geçirdim, İstanbul’da ise 40. Ama her nedense, hayatımın büyük kısmı orada geçmiş gibi gelir bana. Oralarla ilgili anılarım, buralarla ilgili olandan fazladır. Hâlâ tutkuyla bağlıyım ve hâlâ gidip geliyorum. Sokaklarında serseri serseri dolaşmak çok mutlu ediyor beni. Bir tür hafıza, beyin imtihanı zaten; bazen bir pencere, bazen bir köşe, çoktan unuttuğunuzu sandığınız yüzlerce şeyi hatırlatıyor. Bir gülüyor, bir ağlıyorsunuz.

Naim Dilmener’in 80’lerinde neler var anlatacağı?
Sokağa çıkma yasağı. Kitaplardan kurtulma telaşı. Her gün birkaç torba kitabın denize bırakılması, filan. 12 Eylül yani; cunta, çizme, vahşet. 80’ler neredeyse hep bunlardır benim için.

Şu anda Naim Dilmener’i ne heyecanlandırır?
Çok fazla şey. Nero ya da Starbucks’tan bir duble macchiato da olur, portakallı bir çikolata da. Ama tabii en fazla yeni bir Haris Alexiou şarkısı. Sormadınız ama söyleyeyim: Yeni bir Ajda Pekkan şarkısı ise korkutuyor. Valla korkuyorum, hem de çok.

Naim Dilmener’e “borç harç da olsa” Olympia’da Alexiou’yu izlettiren duyguları da paylaşır mısınız?
Çok mutluyduk çok. Ben ve Belinda için çok mühimdir Harula. Geçen yılın ortalarıydı bu konser. Bitiminde öyle bir kuyruk vardı ki kulis kapısında, onu ziyaret etmeyi düşünmekteyken, vazgeçtik… Sonra yazın buraya geldi ve tabii gittik kulise. Daha ben bir şey demeden, “Olympia’da gördüm sizi, en öndeydiniz” dedi ve biz mest olduk.

Hep pop diyoruz. Rock müziğimiz ne durumda?
“Arabesk” hatta “taverna / fantezi” formunda genellikle. Çok az saf rock yapılıyor artık. Ama yapılıyor yine de; geçen sene Kül ve Neyse’yle hâlâ sıkı rock yapanlar olduğunu gördük.

Ya türkülerimiz?
Yeni bestelenen ya da derlenen çok az türkümüz var. Genellikle eskiler dönüp duruyor ve bu bile çok değil. Halk ve Türk müziği, galiba kayıplara karışacak bir 30-40 yıl içinde. Büyük bir serveti har vurup harman savurduk ya da savuracağız.

Sürekli bir şaşkınlıktan söz ediyorsunuz Avrupa gezilerinizde… Daha önce bir tanesini alacağınız fiyata 10 disklik setler aldığınızı belirtiyor ve “Onlar da anladı durumun vahametini” diyorsunuz. Nedir vahim olan?
Ellerinde patladığını anladılar. Onlar kasalarında, stoklarında tuttuklarını, tatlı tatlı kazıklayarak yayımlayacaklardı. Baktılar vakit yok, hepsini birden sürdüler piyasaya. Tam olarak “batan geminin malları bunlar” durumu.

Son dönem günlükleriniz çok düzenli… Nerdeyse yazılmamış gün yok…
Abartmışım demek ki. Şaka bir yana, durum tersidir sanıyordum. Twitter sonrasında, daha az vakit ayırır oldum günlüğe.

Naim Dilmener - Fotoğraf: Kadir İncesu

“Kulaklığımı taktım, tekrar tuşuna bastım, Pashalis Terzis ve arkadaşları başladılar şarkılarına: ‘Arhipelagos’. Bu şarkıya doymadan, bu dünyadan göçüp gitmekten çok korkuyorum; hatta diyebilirim ki, kaç zamandır bu korku, en öne geçen korkum oldu” demişsiniz 1 Ocak 2010 tarihli günlüğünüzde… Hayırdır, neler oluyor?
Hayırdır tabii. Müthiş bir şarkıdır bu; bin defa dinlemişimdir ama yetmiyor; insan on bin kere daha dinlemek istiyor ve buna vakit olmayabileceği ihtimali korkutuyor.

Hâlâ “Dünya Dönüyor” mu?
Dönüyor. Açık Radyo’da, her cumartesi 12.00-13.00 arası. İsmini Ay-Feri’nin (Ajda Pekkan da söylemişti) şarkısından alıyor. Geçmişin şarkılarını çalan bir program için ideal bir isim değil mi? Yoksa bana mı şahin gözüküyor?

E-kitaplarınızın adları “ ‘Ağzında Bakla Islanmayan Günlük’ olsaydı diye geçirdim” tanımlamanız bayağı hoşuma gitti. Son dönem günlükleriniz önceki kitabınıza göre daha eğlenceli.
Bilmem ki. Gününe göre belki.

“… bundan böyle hem anam hem de babam gibi görecek, çok sevecek, çok sayacağım” dediğiniz Bandista’ya olan sevginizi anlatır mısınız?
Onları keşfettikten sonra iyileştim. Çok sıkıntılı ve bunalımlı bir zamanda keşfettim onları ve resmen ilacım oldular. Eksiğim ya da ihtiyacım buymuş meğer; sol yumruğum havada, marş söylemek / dinlemek istermişim. “Haydi barikata, haydi barikata” diye başlıyor onlar, “ekmek adalet ve özgürlük için” diye ben devam ediyorum. Samimiyim; iyileştiriyorlar insanı.

Bak Bir Varmış Bir Yokmuş / Hafif Türk Pop Tarihi kitabınız “sesli kitap” da olmuş.
Evet. Görme engelli dostlarım Kerim ve Selim Altınok kardeşlerin girişimiyle oldu bu. Hayatta aldığım en güzel hediyelerden.

Sosyal medyayla aranız nasıl?
Çok aktifim. Ben yaştakilere “dijital göçmen” denir ama ben bayağı bayağı “dijital yerli”yim.

Eleştirmenin Günlüğü’nden bir farkı var yeni günlüklerinizin. Bu kez günlükle dertleşiyorsunuz… Anlaşılmadığınızı düşündüğünüz oldu mu?
Anlaşılmak ya da anlaşılmamak diye bir şey yok bence. Herkes tarafından anlaşılmak ya da anlaşılmamak diye bir şey olabilir belki. Bu nedenle, yazdıklarım / söylediklerimle makul bir sohbet ya da haberleşme imkânı çıkıyor. İşin sırrı budur ya, paylaşmak.

Eleştirmenin Günlüğü’nden, Ahmet Kaya’yla, ilgili düşüncelerinizi biliyorum. O düşüncelerinizin bir Diyarbakır gezisi sırasında nasıl değiştiğini de… Ahmet Kaya sizin için ne ifade ediyor?
Diyarbakır’daki o keşiften sonra çok yol aldım. Ahmet Kaya, artık adlı adınca kahramanım. “Ağladıkça”yı, “Kum Gibi”yi dinlemediğim günler sayılıdır.

Süperstarın Kürtçe performansını nasıl buldunuz?
Performans olarak elbette iyi değildi. Ama buna cesaret etmesi alkışlanacak bir şeydir. Düşünsenize, daha sonra Açıkhava’da yuhalanacak Aynur’la yapıyor düeti. Demek ki, faşist bir ruh halinin esir almadığı biridir Ajda Pekkan. Sırf bunun için bile alkışlanabilir. Aynı şeyi Ciwan Haco’yla yaptığı düetten dolayı Hülya Avşar için de söyleyebilirim. Gerçi şarkı çok kötü ama yine de bu bir cesaret işi ve bunun için alkışlanmalılar.

Pop müziğimiz sıfırı tüketti mi?
Evet, tabii. İşe sırf para kazanma / cep doldurma meselesi olarak bakıldığında başka türlü olabilir miydi?

Sıfırdan bir star yaratmak mümkün mü? Bu süreç nasıl işlemeli?
Yok yok. Starlık müessesesi de bitti. Kimselerin stara ihtiyacı kalmadı, çünkü herkes kendini / kendince “star” kabul etmeye başladı. Tam bir şizofreni.

Hayata teşekkür etmek için beş neden sayar mısınız?
Oğlum, Belinda, yeğenlerim, dostlarım, şarkılar.

Naim Dilmener; 1956 yılında Mardin’de doğdu. İlk, ortaokul ve liseyi Mardin’de okudu. Beyazıt Maliye ve Muhasebe Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1995 yılında Mavi Radyo’da başlayan radyo serüveni, halen Açık Radyo’da sürmekte. Gazete yazılarına 1997 yılının Ocak ayında Gazete Pazar’da başladı. Ardından çeşitli gazetelerde ve dergilerde yazmaya devam etti. Şu anda eleştiri günlükleri Milliyet Sanat dergisinde yayınlanıyor. Kitapları; ‘Sabrina – The Remixes’, ‘İmkânsız Aşk Hikâyeleri’, ‘Bak Bir Varmış Bir Yokmuş – Hafif Türk Pop Tarihi’ ‘Eleştirmenin Günlüğü’, ‘Hür Doğdum Hür Yaşarım – Ajda Pekkan Kitabı’

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.