‘Anılar değiştirilmez.’

 

“Fantastik edebiyatın kraliçesi Nazlı Eray’dan insan ruhuna ve belleğine eşsiz bir yolculuk! Anılar rüzgârda uçuşan bir tül perdenin arkasından yavaş yavaş içeri doluyor. Rüyalar ve olaylar birbirine karışıyor: babaannemin odasındaki eski hayat, Ankara’nın karlı geceleri, annemi sabah zamanı eski mutfağında buluşum, kardeşim Osman’ın lacivert pelerinli bir kuş olarak bahçeme gelişi, Devres Apartmanı’ndaki odadaki üvezler ve küpeçiçekleri, ölümünden yirmi yıl sonra Demir Dayımı görüşüm, Curzio Malaparte’nin Capri’deki korkunç ve görkemli evi, Elvis ile Priscilla’nın aşkı. Metin And ile belleğe kazınmış birtakım günler ve bir zamanlar hapishanem olan o eski ev. Görünmez bir tahterevallinin üstünde iki eski arkadaş Fevzi ve Metin, dünyanın en güzel kentlerine yolculuk, İstanbul’un eşsiz büyüsü ilk aşk. Anılarımdan bir demet, içlerine değişik kır çiçekleri serpiştirilmiş. Metin And’ın Protokol Caddesi’ndeki evi, Marilyn Monroe’nun Los Angeles’taki villası ve Curzio Malaparte’nin Capri’deki yalnızlığı anlatan evi birer otobiyografi öğesi olarak sunuluyor satırların arasında.” Nazlı Eray ile Rüya Yolcusu’nu konuştuk.
 

Anılar, çoğu zaman hatırlandığı gibi olmayabiliyor. Bellek çoğu zaman anıları hatırlamayı tercih ettiği biçimde deforme edebiliyor. Kitabın yazımı sırasında böyle şeyleri fark ettiniz mi? Yoksa anılar gerçeğine uygun olarak mı çıkıp geldi?
Bu kitapta bütün anılar, eski insanlar, yaşanmış olaylar, konuşmalar hepsi gerçek. Öylece geldiler ve etrafımı sarıverdiler. Hiçbir deformasyon ve değiştirme söz konusu değil. Yalnız şunu unutmamalı ki benim hayatım fantastik.

Peki, bu kitap özelinden genele yayarak sormak isterim: Anılarınızı bile isteye deforme etmeyi, başka biçimlerde anlatmayı tercih ettiğiniz oldu mu kitaplarınızda?
Anılar değiştirilmez. Bu beni çok tedirgin ederdi. Ama kitaba bir reji uyguladım. Bu yeni “Belgesel Bellek” türüme aynen bir sinema filmine uygulanan rejiyi hafiften uyguladım. Siz de bunu hissetmişsiniz.

image

Rüya Yolcusu bir anlamda “geçmişten kopup gelen insanlar galerisi” gibi. İnsanlar, ne nasıl yaşanırsa yaşansın, varlıklarını yeniden ve yeniden hatırlatmayı başarıyorlar değil mi?
Evet, sizin dediğiniz gibi, bu insanlar galerisindeki bütün insanlar, hayatıma bir an için bile dokunup geçmiş olanlar, sonsuza kadar yaşıyorlar. Kitabın içinde, satırlarda, benim belleğimde ve siz okuyanların ruhunda.

Curzio Malaparte’nin Capri’deki evi için “Dünya üstünde bırakılan bir iz, geriye bırakılan bir kabuktu,” diyorsunuz. Rüya Yolcusu evlerin de birer kahramana dönüştüğü bir roman. Evdeki bu geriye kalmışlık, yarım bırakılmışlık ve kimi evlerin bırakıldıkları ana bir asma kilitle kilitlenmesi mi etkiliyor sizi?
Evet, bir evin bırakılmışlığı, içindeki yaşayanın gitmiş olması, sahilde yalnız başına dalgaların sürtündüğü bir deniz kabuğu gibi etkiler beni. Onca uğraşılan, emek verilen hayat bitmiştir. O evin içinde yaşananlar, umutlar, anılar, acılar duvarlara sinip, boşuna hiç dönmeyecek olan evin sahibini beklerler. Böyle yalnız bırakılmış evlerde bunu hissederim hep. Metin And’ın Protokol Yolundaki akıl almaz kültürel hazinelerle dolu evinde de son gittiğimde bunu hissetmiştim. Bir zamanlar hanımı olduğum bu ev boşaltılmış ve yıkılıyordu. Ustanın vurduğu her çekiç darbesi sanki kaçırılmış olan o kültürel hazineden bir parçayı belleğimde de yok etmeye çalışıyordu.

image

Büyülü gerçekçilik… Hikâyede gerçek ve hayal bir saç örgüsü gibi birbirine geçiyor. Bir yerde yazdıklarınızı basılmadan evvel bir daha okumadığınızı okumuştum. Peki, hikâyenin büyülü gerçek ile absürd arasındaki dengesini nasıl sağlıyorsunuz? Son kontrol nasıl oluyor ya da son kontrol diye bir şey var mı?
Son kontrol diye bir şey tabii var. Yüzeysel ve hızlı bir okuma. Hiçbir şeye dokunmama. Kitabı aktığı mecrada öylece bırakmak. İnsan ruhuna dokunan o doğallığını asla bozmamak. Yapılmış bir saçı taramamak gibi bir şey. Yazdığım Büyülü Gerçekçilik hiçbir zaman absürd olmaz. O benim iç dengeme bağlı bir şey. Yazarken yoğun hissediyorum.

Kitaplarınızın tümünü birbiriyle bağlantılı, çok parçalı bir büyük roman gibi yorumluyorum ben. Sanki her yeni roman o büyük romandaki bir açığa eklemleniyor, ne dersiniz? Böylesi bir “kırkyamadan” söz etmem doğru olur mu? Romanlarınızın bir büyük tablo oluşturduğundan?
Çok doğru bir görüş bu. Belki de hayatımın örgüsünü, böylece örüyorum.

Marilyn Monroe da var bu kitapta. Marilyn: Venüs’ün Son Gecesi gibi bir kitaba dönüşmüşken Marilyn Monroe anılarınızda, romanlarınızda, öykülerinizde ve hatta yazılarınızda varlığını koruyor. Marilyn Monroe seven biri olarak sormak isterim: Marilyn’i sizin için bu kadar değerli ve vazgeçilmez kılan şey nedir? Marilyn sizin hayatınızın neresinde yer buluyor kendine?
Marilyn bir yerde çok önemli benim için. Hollywood kurbanı. Amerika’nın kendi evlatlarını yemesinin bir sembolü, şimdiye kadar erişilmemiş bir güzellik ve cinsel ikon. Doğru dürüst yaşanamamış bir hayat. Hem zeki, hem naif. Üstelik benim ilk gençliğimden kalma bir idol. Benzeri henüz gelmedi. Onu tamamıyla özgün bulduğum için ve trajik yaşamı beni etkilediği için hep yanımda.

image

Rüya Yolcusu / Yazar: Nazlı Eray / Everest Yayınları / Roman / Editör: Selahattin Özpalabıyıklar / Kapak Tasarımı: Füsun Turcan Elmasoğlu / Kapakta Yer Alan Fotoğraflar: Nazlı Eray ve Nazlı Eray’ın Anneannesi Süreyya Tokay / Sayfa Tasarımı: Müge Mete / Son Okuma: Eser Demirkan – Işık Önoğlu / 1. Basım: Ocak 2015 / 246 Sayfa

Nazlı Eray, Ankara’da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalıştı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası ile Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) üyesi, 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazın dersleri verdiği ABD Iowa Üniversitesi’nin Onursal Üyesidir. Yazmaya 1959’da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü “Mösyö Hristo” ile başlayan Eray’ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975’te çıktı. “Laz Bakkal” başta olmak üzere pek çok öyküsü kültleşti. “Karanfil Gece Kursu” öyküsüyle 1988 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, Aşkı Giyinen Adam romanıyla 2002 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Türk Kütüphaneciler Derneği En İyi Romancı Ödülü (2009), Başkent Rotary Kulübü’nün Meslek Ödülü (2010) ve Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği’nin ilk Mavi Anka Ödülü’ne (2014) layık görüldü. Nazlı Eray’ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer’in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and Ink’te (“Kan ve Mürekkep”) yer aldı. Öykülerinden kısa film ve televizyon dizileri yapıldı. “Monte Kristo” ve “Rüya Sokağı” öyküleri 2005’te İtalyan yönetmen Angelo Savelli tarafından L’ultimo Harem (Son Harem) adıyla oyunlaştırıldı, İtalya ve Türkiye’de sahnelendi. Nazlı Eray, anılarını Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) ve Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni (DK, Mayıs 2013) adlarıyla kitaplaştırdı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.