‘Yarayı bulmadan şifa vermek mümkün değil.’

 

“Adalet, yirmi dokuz yaşında genç bir kadın. Hayata ve insanlara dokunmadan, ne mutlu ne mutsuz, öylesine yaşayıp gitmektedir. Ta ki doktoru, ölümcül bir hastalığa yakalandığını söyleyene dek… Hastalığı için kendini suçlayan Adalet, hayatını didik didik ederek, ilk günahını, masumiyetini kaybettiği ilk gerçek suçunu bulmaya çabalar. Bu uğurda çıktığı yolda kendiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır. Dokunmadan, kahramanın hayatı sorguladığı, değişimi yaşadığı ve belki de aşka rastladığı sürükleyici bir yolculuğa davet ediyor okuru.” Nermin Yıldırım ile Dokunmadan’ı konuştuk.

Anlatıcının isminin Adalet olması, anlatıya farklı bir boyut da katıyor. İsmin Adalet Ağaoğlu’ndan gelmesinden öte karakterin ismini belirlerken hikâyeye yeni bir katman eklemek istediğinizden söz edebilir miyiz?
Bu, masumiyetin katledildiği bir coğrafyada süren sancılı bir adalet arayışının hikayesi. Adalet’in adı bu anlamda sembolik elbette.

Adalet roman ilerledikçe çocukluğuna dair haksızlıkları, adaletsizlikleri, günahları ve bunların sahibi insanları hatırlıyor birer ikişer. Bu anlamda ruhun arınmaya çocukluktan başlaması temeline dayanan psikolojik bir iyileşme süreci ile romanın iskeleti arasında bağlantı kurabilir miyiz?
Elbette. Ortada bir sızı varsa kaynağına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yarayı bulmadan şifa vermek mümkün değil. Toplumlar için de, bireyler için de böyle bu. Yaralar birbirine bağlıdır ve tedavi etmediklerimiz farklı suretlerle bugüne taşınır. O anlamda görünürdeki sorunu çözmek için daha derine bakmak, geçmiş defterleri açıp hesaplaşmak işe yarayabilir diye düşünüyorum.

IMG_8008

Roman bilinmeyen bir ülkede geçiyor fakat okur meselenin aslında Türkiye’de gerçekleşmekte olduğunun da pekâlâ bilincinde. Adalet’in kendi içine ve geçmişine yolculuğunun, hangi şehre doğru ilerlemesinden daha önemli olduğu için mi böylesi bir bilinmezlik söz konusu?
Romanda adı geçen Sisliyayla, Moran, Sultanşehri gibi şehirlerin hiçbir haritada fiziki yeri yok. Ama geçmişimizden bugünümüze uzanan ruhsal haritada hepsine karşılıklar bulmak mümkün. Bunu bir tür yabancılaşma efekti olarak kullanmak istedim. Bu şehirlerin varlıklarından daha önemli olanın, buralarda geçen hikayelerin bizim hayatlarımızdaki karşılığı olduğunu söylemek istedim. Sisliyayla yok ama Sisliyayla’da yaşananı biliyoruz. Fiziki hartalarda karşılığı olan şehirlerde yaşandığı vakit oradaydık ve bir romanda gibi davrandık. Okuyup geçtik, bir şey yapmadık yani. O şehrin varlığı önemli değil. Bizim varlığımızın ne işe yaradığı önemli. Biz de belki o olmayan şehirler kadar yokuz bir anlamda. Kimsenin yarasına merhem olamamış insanlar hakikaten var sayılır mı?

Hülya aşk ve cinayetin benzer olduğunu iddia ediyor romanın bir yerinde. Sürprize hasar vermeden sormak isterim: Hülya’nın (ve Adalet’in), aşk konusundaki tecrübe eksikliği onu böyle düşünmeye itiyor olabilir mi? Yoksa fena halde tecrübe sahibi biri olarak mı söylüyor bunu?
Aşkın ve sevmenin biçimleri var. Başka bir aşk mümkün. Verili aşk biçiminde, ayının yavrusunu severken öldürdüğü, kıskanç kocaların  hakim karşısına çok sevdim hakim bey argümanıyla çıktığı bir dünyada, tecrübeye dayanarak konuştuğunu söyleyebiliriz. Ama yeni bir dünya kurmak noktasında bir tür teklif de olabilir onunki. Sevmek, aşk, yaşatmaya, daha çok yaşatmaya da benzeyebilir, eğer öyle anlamayı ve yaşamayı tercih edersek.

“Nicedir biri, varlığından dolayı kendimi emniyette hissetmemi istememişti,” diyor Adalet. Onun özlemini duyduğu en değerli hissin bu olduğunu düşünüyorum, yanılıyor muyum? Neticede Adalet, emniyette hissetmesini isteyen kimse olmadığı için kendi içinde oyuna girişip bölünüyor?
Hepimizin eksiği bu. Yalnızlığın kalabalık haliyle yaralanıyoruz hepimiz. Aradığımız, yani bir insandan değil sadece, huzursuzca salındığımız şu yeryüzünden istediğimiz en temel şey güvenlik duygusu. Bir yönüyle imkansız bir işin peşindeyiz bu anlamda. Ölmek üzere geldiğimiz bir dünyanın bizi kavrayışına nasıl güveniriz? Sonunda bir şekilde bitmek üzere kurulmuş ilişkilerin varlığına ya da? Ama belki mesele varacağımız yer değil, o yere kadar yürüyeceğimiz yolla ilgilidir. Yol arkadaşlığının, birlikte adımlamanın güvenidir belki aradığımız. Bunu iki kişilik romantik hikayelerden büyük toplumsal hikayelere kadar pek çok ilişki biçimine yorumlamak mümkün.


Romanın bir yerinde “Bir yere dönmek, baştan sona yanılgıdan ibaret. İnsan, döndüğünü zannederken, aslında sadece kaybettiği şeyi arıyor,” deniliyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde romanın başlangıç ve bitişi arasında Adalet’in kaybettiği ‘her şeyi’ bulduğunu söyleyebilir miyiz?
Adalet’in kaybettiğini fark etmesi zaten bir bulma biçimi bence. Masumiyetimi yitirdim mi diye soran biri çok da zalim olamaz. Acaba kötü biri miyim diye sormayı bilen biri çok da kötü olamaz. Öte yandan bulmaya da çok anlam yüklememek gerek. Romanda da bahsi geçtiği üzere belki de bulmanın kendisi kaybetmektir. Mühim olan yolculuktur her zaman.

Beş romanınız da görünmez iplerle birbirlerine dokunuyor. Dokunmadan’da da Mazi İmha Merkezi bir görünüp kayboluyor. Romanlarınız arasındaki bu etkileşimle Nermin Yıldırım edebiyatının kendine has paralel bir evren yarattığını düşünüyorum, ne dersiniz?
Evet, arzum bu. Her roman kendi içinde başlayıp biten bir bütün. Bu benim yolculuğuma en başından beri eşlik eden okurla aramızda bir oyun aslında. Bir romandan tanıdığımız bir kahramanı sonra başka bir romanda yeniden görmek… Önceki romanda hikâyesi yazılmış ve bitmiş olsa da, sonra bir başkasının hikâyesinin figüranı oluyor kahramanlar. Okur böylece o kahramanın yirmi sene sonrasını, ya da kendisi tanışmadan yirmi sene öncesini görüyor. Bunu romanların ve filmlerin bize söylediği küçük yalanı ifşa için yapıyorum biraz da. Romanlar genelde yüksek bir yerde, afili bir finalle biter. Ama hayatta hep yarın vardır ve o yarın ölene dek devam eder. Kahramanımız o romandaki finalin ardından ertesi sabah uyanıp rutin hayatına devam eder. Biraz bunu da göstermek istiyorum sanırım. Her romanım diğerinden bağımsız, kendi içinde bir bütün.  Ama romanlar arasında, sadece hepsini okuyan okurun takip edebileceği daha büyük bir hikâye, başka bir evren olsun istiyorum. 

Romanda sokağın havasını, insanların yaşamını tekinsizleştiren bombalar ve polis müdahaleleri de kendine yer buluyor. Bu kısıtlanmanın insanın hayatını da yeni bir çerçeveye sıkıştırdığını düşünüyorum, ne dersiniz? Romanın tekinsiz yanı biraz da bu noktadan mı geliyor?
Bütün bunları ben çağırmadım, onlar romana girdi. Yaşadığımız dönemin katılığı, ondan bağımsız bir hayal dünyası kurmaya dahi engel. Çağın ruhu, bireyin ruhunu doğrudan şekillendiriyor. Kendi çağına tanıklık ediyor edebiyat. Yazar vakanüvis değil ama çağının tanığı neticede. Edebiyatın ifşacı bir yönü var. “Dokunmadan”da bu ifşa bir biçimde kendine yer buldu sanırım.

IMG_8009

Roman boyunca Türkiye’deki çelişkili durumlar da sık sık karşımıza çıkıyor atmosferde. Örneğin hayvan haklarını korumak için kurulan bir derneğin açılışında kurban kesilmesi… Türkiye, bu çelişkilerin oluşturduğu garip bir sarkacın dengesinde mi durmaya çalışıyor nicedir? Bu çelişkiler mi nihayetinde Türkiye’yi Türkiye yapıyor?
Biz hep çelişkilerimizle var olan bir toplum olduk. Bunda sorun yok. Ama çelişkilerden beslenmek, öğrenmek yerine, onların batağına saplanıp tarumar olmaksa söz konusu olan. Burada zehirli, kötücül bir yan var. 

“(…) Her şeyin, biz geldiklerini bile görüp anlayamadan hızla çekip gitmesi. Böylece alışacak kadar zaman bulamayız. Burası bizim değil çünkü. Alışmamalıyız.” Bağlamından biraz kopardığım bu alıntı, zalimin zulmünü düşünmeye iten bir güç olabilir mi dersiniz? Zalim, ‘buraya’ alışmadıkça zulmünden vazgeçer mi?
Umarım. Bu, “her canlı ölümü tadacaktır”ı hatırlamaya da benzer bir yönüyle. Bu bilginin geldiği yer yahut motivasyonu değil mesele. Dünyaya hangi pencereden bakarsak bakalım, buranın bize ait olmadığını, birer misafir gibi gelip geçeceğimizi aklımızda tutarsak, bu kısa yolculukta gezegene ve içindekilere daha az zarar veririz belki diye düşünüyorum. Hırslara kapılmamanın bir yolu da tekrar etmektir belki: “Ben burada misafirim, ben burada misafirim, sadece misafirim…”

Dokunmadan / Yazar: Nermin Yıldırım / hep kitap / Roman / Kapak Tasarımı: Yetkin Başarır / 1. Basım: Mart 2017 / 314 Sayfa

Nermin Yıldırım, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011 senesinde (Doğan Kitap) yayımlandı. Onu Rüyalar Anlatılmaz (Doğan Kitap, 2012), Saklı Bahçeler Haritası (Doğan Kitap, 2013), Unutma Dersleri (Doğan Kitap, 2015) izledi. Romanları Sırpça, Bulgarca, Çince, Arapça, Fransızca, Lehçe, Azericeye çevrilen Yıldırım, Uluslararası yazar programlarına konuk olarak, 2013 kışını Köln Kültür Vakfı’nın davetiyle Köln’de, 2015 sonbaharını Şanghay Yazarlar Derneği’nin davetiyle Çin’in Şanghay kentinde geçirdi. Kadınlar Arasında (Metis) adlı Murathan Mungan öykü seçkisinde “Narin Ben Geldim”, Kar İzleri Örttü (Kırmızı Kedi) adlı öykü seçkisinde “Kırmızı Kar”, Güçobular (Doğan Kitap) adlı öykü seçkisinde “Hoş Geldin” ve Minimal Öyküler (Aylak Adam) adlı öykü seçkisinde “Kara Kaya” öyküsüyle yer aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.