‘Bir ülke çocuklarını ve gençlerini nasıl bu kadar mutsuz edebilir?’

 

“Çağdaş edebiyatımızın dikkati çeken yazarlarından Neslihan Acu, ilk gençlik romanında yalnızların dilinden konuşuyor. Sistemin hoyratça kenara ittiği gençleri, özenli dokunuşlar ve etkileyici ifadelerle sarmalayan yazar, başrolü hak edene veriyor. İlk gençliğin doğal hüzünlerini, dış etkenleri ve gelecek kaygısını anlatıyor. Yaşamın sert köşelerini, törpüleme gereksinimi duymadan, tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren roman, körpe hayallerle umudu büyütüyor.” Neslihan Acu ile Z Yalnızlığı’nı konuştuk.

Z Yalnızlığı şiddet, yalnızlık ve sosyal sınıflar üzerine son derece içten bir roman. Günümüz gençlerinin ve yetişkinlerinin hayatını bilhassa bu üç etken mi şekillendiriyor dersiniz?
Evet. Maalesef şiddet dolu bir toplumda yaşıyoruz.  Sokaklardaki şiddetten bahsetmiyorum. Evlerdeki, ailelerdeki şiddetten bahsediyorum.  Sadece fiziksel şiddetten de bahsetmiyorum. Psikolojik şiddet en az diğeri kadar hasar verir. Bir ülke çocuklarını ve gençlerini nasıl bu kadar mutsuz edebilir? İnsanları buna neden aldırmaz, hatta görmek bile istemez? İnsan ilişkileri neden aşağılamak ve ezmek üzerine kuruludur? Bir çocuğu yetiştirmek bu ülkede neden onu “ezmekle” eş anlamlıdır? Bu soruları iyi düşünmek lazım.  Sınıflar meselesine gelince… Evet, bu da çok ciddi bir sorun. Bir mühendisin ya da doktorun, bir musluk tamircisi ya da şoförle “sosyal” ilişki kuramadığı bir ülkede yaşıyoruz. Sınıflar arasında aşılmaz duvarlar var. Bu durum, gençlerin büyük kısmının en berbat koşullarda ve çaresizlik içinde yaşamalarına, diğer kısmının ise sırça kafeslerde dünyadan bihaber yaşamalarına neden oluyor. Bütünleşemeyen, bireyleri arasında empati bağı olmayan bir toplum, bir hiçtir. Yalnızlığa gelince… Paranın tanrı olduğu, insanlarına “satın alabildiğin kadar varsın” diyen, sevgisiz, saygısız, anlayışsız bir toplumda yalnızlık kaçınılmazdır. Ve burada fiziksel bir yalnızlıktan söz etmiyorum. Çok daha kötüsünden, ruhların çöle dönmesinden söz ediyorum.

IMG_5655

Sürekli hayaller kuran Serap, Serap’ın geleceğe dair ümitlerinin yeniden yeşermesini sağlayan öğretmen Ümit Hanım ve onun içtenliğiyle Serap’ı büyüleyen kızı Candan… Bu romandaki her kahraman isminin anlamını sırtında mı taşıyor?
Güzel bir nokta yakaladınız. Romanlarda isimler konusuna çok önem veriyorum. İlla Z Yalnızlığı’ndaki gibi isim-karakter eşleşmesi olması gerekmiyor ama isimler benim için çok önemli. Yani şöyle söyleyeyim, bir roman konusu düşündüğümde, karakterlerin adlarını koyamadan asla yol alamıyorum. İsimlerimizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Uygar (!) dünyanın bu kadar boş beleş işle uğraşmasının nedeni, insanların uyduruk isimleri olabilir mesela.

Romanın anlatıcısı Serap en kötü olaylara bile tekrar ettikçe alışılabileceğini düşünüyor ve kendisinin de alıştığını söylüyor. Oysa içinde bulunduğu hayattan da, çevreden de kurtulmayı planlıyor. Serap, talihsizliklerini alışkanlığa dönüştürmediği için mi kurtuluş yoluna veya hayatın değiştirilebileceğine inanıyor?
Orada şunu anlatmaya çalıştım: İnsan iyiye de kötüye de çabuk alışır. Burada anahtar kelime “alışmamak”. İyiye alışmak da kötüdür, çünkü iyiyi mutlak gibi görürsünüz ve en ufak bir sallantıda kişiliğiniz de sallantıya girer. Kötüye alışmak ise insanın kişiliğini fare gibi kemiren bir süreçtir. Kötü koşullarda insan umudunu yitirir, beklentilerini minimuma indirger, hakkı olanın çok çok azına razı olur. Hayatlarımızı değiştiremeyiz belki ama kişiliğimizi (çok az da olsa!) değiştirebiliriz. Bu da ancak “alışmamakla” mümkündür.

Aslında Serap parasızlık nedeniyle değil, çevresindekiler ve o düzenin ona dayattıkları nedeniyle kendisini ve ailesini yetersiz hissediyor, yanılıyor muyum?
Haklısınız. Parasızlık izafidir. Mesela, 1800’lerde bir yerli kabilesinde yaşıyor olsaydınız, parasızlık hiçbir anlam ifade etmezdi sizin için. Romanda vurgulanan şu: Dünya bir tüketim cehennemine dönüştürüldü. Satın alan da, alamayan da cayır cayır yanıyor bu cehennemde. Satın alan bir türlü tatmin olamadığı için, satın alamayan kendini dışlanmış / toplumun dışına atılmış hissettiği için. Tüm bunlar bir illüzyon yani. Ya da yeni bir din diyelim. Para dini. Bu dinin tapınakları AVM’ler. Bu dinin dışında kalmamak için sürekli bir şeyler satın almak gerekiyor. İnsanlar markaları kadar “var”lar. Serap’ın yetersiz hissetmesinin nedeni bu. Rengârenk mallarla dolu bir vitrine (dünyaya) sadece “bakabiliyor”. Dükkândan içeri giremiyor (yaşayamıyor yani). Yoksullar olayı böyle görüyorlar bence, bunun ezikliğini yaşıyorlar. Çünkü “gerçek” mutluluğun ne olduğunu, hayatın gerçekte ne anlama geldiğini çoktan unutmuşlar. Unuttuk. Hepimize unutturdular.


Zeynep bambaşka bir damar ekliyor hikâyeye. O ve sınav sonuçlarından memnun kalmayan ailesi arasında yaşananlar, ardından Zeynep’in intihar edişi… Neden bazı çocuklar için hayat böyle oluyor?
Ailelerinin düzene, düzenin paraya odaklı sistemine kendilerini kabul ettirmek istemeleri mi etkili oluyor bunda daha çok?
Zeynep uç bir örnek. Baskı yüzünden intihar ediyor. Zeynep kadar talihsiz olmayan ama yine de gencecik yaşlarında ihtiyarlayan, bakışları donuklaşan çok genç insan var ülkemizde. Ben oğlum küçükken okul toplantılarına giderdim ve neden bu çocuklar resim, müzik dersleri yapamıyorlar, neden spor ya da tiyatro ile ilgilenemiyorlar diye sorardım. Diğer veliler toplu halde üstüme hücum ederlerdi. Çocuklarının nefes bile almadan ders çalışmalarını ve sonra en iyi okullara girmelerini istiyorlardı çünkü. Peki ya gençlikleri ne olacak diye sorduğunuzda, “İleride yaşarlar her şeyi, önce bir kendilerini garantiye alsınlar!” diyorlardı. Gençlik “ilerde” nasıl yaşanır ki? Böyle saçma şey olur mu? Hayatın garantisi olur mu? O yüzden bizde 25 yaşındaki koca adamlar bebek gibidir. Karar alamazlar, hayattan ürkerler vs. Koskoca insanlar daimi ergen kalmışlardır. Çünkü yaşayamamışlardır. Bu durum bana her zaman çok acı geldi. Bizim ülkede anne babalar dünyadan tamamen kopuklar. Üniversitelerimizde eğitim kalitesi yerlerde sürünüyor, iyi öğretim görevlileri hep uzaklaştırıldı. Üniversite diplomaları hiçbir işe yaramıyor. Zaten işsizlik almış başını gitmiş. Böyle bir ülkede, üstüne bir de tonla para vererek, çocukların, gençlerin en güzel yıllarını çalmak..? Anne babalık bu değil, kimse kusura bakmasın!

Romandaki her kitap isminin, filmin tamamlayıcı bir etkisi olduğu kanısındayım fakat Bülbülü Öldürmek ayrı bir yerde duruyor sanırım. Serap, Füsun’a doğum gününde Bülbülü Öldürmek’i hediye olarak aldığında tam olarak ruhsal yarasını ifşa etmiş oluyor diyebilir miyiz?
Bilinçli olarak düşündüğüm ya da hesapladığım bir şey değildi bu. Serap karakteri bilinçaltı olarak bu kitabı seçmiş olabilir. Sonuç olarak Serap, ayrımcılığın / zengin yoksul hiyerarşisinin acısını yaşıyor. Bülbülü Öldürmek romanında da büyük buhran, ırkçılık, ırkçılığa dayalı adaletsizlik gibi konular bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyordu. Ama Amerikan toplumunda her zaman bir kahraman çıkar ve tüm kötülere yeri öptürür. Bizimki gibi toplumlarda ise kahramanlar çok nadirdir.

IMG_5651

“Bin kişiyi dolaşsa söylediğin laf, sana geri döndüğünde onu tanıyamazsın bile. Bambaşka bir laf olmuştur. Bence tarih de böyle. Yalanlarla, yanlışlarla, dedikodularla dolu!” diyor Serap. Okullarda öğretilen tarihin böylesi bir yanı olduğu için mi iki yakamız bir araya gelmiyor dersiniz?
Okullarda tarih falan öğretilmiyor. Eskiden “resmi tarih” öğretilirdi, şimdi o bile yok. Çocuklar bilgisayar oyunu gibi algılıyorlar dünyayı. Birtakım savaşlar, tarihler, kararlar vs. Bunları ezberliyorlar. Ama neden, niçin? O kısım yok. Düşünmeyen, sorgulamayan bir nesil yaratıldı. Bırak düşünmeyi, aldırmıyorlar bile. “Bize ne!” şeklinde takılıyorlar dünyaya. Bir şey öğrenmenin değil, diploma almanın mühim olduğu bir ülkede yaşıyoruz. O diplomayı nasıl alırsan al, yeter ki al! Benim çocukluğumda da böyleydi. Ben dünyayı kitaplardan, filmlerden öğrendim. Okullarda değil.

Romanın sonuna ilerlerken mülteci meselesine de değiniliyor. Serap, bu konu ekseninde hazırladığı ödev metninde “…şimdi anlıyorum. (Amerika mültecilerin) Hepsini birden alsaydı, tüm mülteciler dilenci olur ve sokaklarda yaşardı. Çünkü hepsi için ev ve iş bulunamazdı,” yazıyor. Türkiye’de mültecilerin durumunun dengelenememiş bir kabulleniş veya reddedişten ötürü bu hale geldiğini mi düşünüyorsunuz?
İnsan hayatına değer verilen (en azından, kendi insanlarına!) ülkelerde, göçmenlere kapı açarken bu insanlara verilecek barınma imkânları / eğitim / iş olanakları vs düşünülür. İnsan hayatına değer verilmeyen ülkelerde ise bu tip şeyler hiç düşünülmez. İnsanlara kapı açmakla bitmiyor her şey. Ölmek pahasına onca insan şişme botlarla bizim ülkeden neden kaçtı, önce Yunanistan’a sonra Avrupa ülkelerine gitmeye neden çalıştı, bunları düşünmek lazım. Çünkü mülteci de olsa herkes insan gibi yaşamak ister. Sokaklarda sürünmeyi istemez. Herkes bir geleceği olsun ister. Bizde ise kendi insanımızın bile geleceği yok.

“Bence en iyisi, herkesi olduğu gibi kabul etmek! Ve o halleriyle sevmeye çalışmak. Sevmesek bile, anlamak.” Romanın omurgasının bu sevmek, anlamak, kabul etmek üzerinden ilerlediğini ve bu alıntının romana ilişkin derin bir öz barındırdığını düşünüyorum. Peki, ne zaman sevmeye, anlamaya ve kabul etmeye başlayacağız birbirimizi? Sizce var mı böylesi parlak bir gelecek?
Bu bir seçim olayı değil. Bu bir zorunluluk! Anlamayı, empati kurmayı, sevmeyi öğrenemeyen insanlık bu dünyadan silinecek. Evren insandan önce de vardı, sonra da var olacak. İşin aslına bakarsanız, hiç o kadar da zor değil diğer insanları anlamak, kabul etmek. Hayvanlar bunu gayet güzel başarıyorlar mesela. Çakma uygar insanın “ilkel” dediği insanlar da başarıyorlardı. Avustralya’nın, Amerika’nın yerli halklarına baktığınızda büyük bir bilgelik görüyorsunuz. Budizm’de, Sufizm’de de var o bilgelik. Tek tanrılı dinlerin olmadığı her yerde var. Yani, insanları dini inançları farklı olduğunda düşman gören zihniyetten uzak durduğunuzda, anlamaya ve sevmeye başlıyorsunuz. Ne yazık ki, gerçek hayatta bu kadar kolay yürümüyor işler. O yüzden de insanlık kendi yarattığı cehennem çukurunda debeleniyor.

IMG_5657

Z Yalnızlığı / Yazar: Neslihan Acu / ON8 Kitap / Roman / Yayın Yönetmeni: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Özlem Akcan / Son Okuma: Hande Demirtaş / Grafik Tasarım: Huban Korman / Kapak Tasarımı ve Baskı Öncesi Hazırlık: Yeşim Paktin / Kapak Fotoğrafı: Unsplash / 1. Basım Eylül 2016 / 258 Sayfa

Neslihan Acu, İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden 1982 yılında mezun oldu. Yazmaya üniversite yıllarında başladı. Yaptığı çevirilerden bazıları dönemin edebiyat ve çeviri dergilerinde yayımlandı. İzmir Life dergisinde röportajcı olarak çalıştı. Çeşitli internet sitelerinde ve gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. 2011 yılında, TV8’de Kitap Kulübü adlı kültür sanat programı hazırladı ve sundu, pek çok yazarı konuk etti. İlk romanı Meltem K’yı Kim Öldürdü?’yü (2004) Kadından Donkişot Olmaz (2005), Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk (2006), Kuzgunun Şarkısı (2007), Artık Ayrılsak Diyorum (2010) ve İyi Tanrının Çocukları (2015) izledi. Kadından Donkişot Olmaz ve Kuzgunun Şarkısı adlı romanları Bulgarca’ya, Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk ise Bulgarca ve Rumence’ye çevrildi. Journo adlı internet sitesinde köşe yazarlığına devam eden Acu’nun ilk gençlik romanı, Z Yalnızlığı (2016). Gerçek bir sinema tutkunu ve çizgi roman koleksiyoncusu olan yazar, ailesiyle birlikte İzmir’de yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.