‘Bir kayıplar çağında yaşıyoruz.’

 

“Dünyanın uğultusu, merkezden uzaklaşanların içinde yankılanıyordu. Uykuları bölen bir sessizlikte olup bitiyordu her şey. Sabırla bekleyenler, çekip gidenler, geride kalanlar ve yollara düşenler. Bir tek ay şahitti, bir de Saliha… Çağdaş edebiyatımızın üretken yazarlarından Neslihan Önderoğlu, birbirine dolanan yaşamlara ve görünmeyen yaralara dokunuyor. Hem çok farklı hem de benzer yaşamlar süren gençlerin duygu dünyalarını ve gelecek kaygılarını anlatan yazar, günümüz Türkiye’sini resimliyor. İlk satırından itibaren merak uyandıran roman, konusu, kurgusu ve diliyle her yaştan okurda iz bırakacak güçte.” Neslihan Önderoğlu ile Ay Dolandı’yı konuştuk.

Ay Dolandı kimi zaman canhıraş kimi zaman da mırıltı halinde ses bulan ağıt gibi bir roman. Tersten başlayacak olursak romanın sonunda “Hepimizin, bütün kayıplarımızın buluşacağı, yaralarımızın sarılacağı bir yer var…” tümcesi hikâyenin omurgasını işaret ediyor diyebilir miyiz?
Bir kayıplar çağında yaşıyoruz. Her anlamda. Eskiyi kaybettikçe yeni olan da erozyona uğruyor, tatsız, tuzsuz, yavan bir şey haline geliyor. Bütün kayıplarımızın buluşacağı bir yer ancak mecazi anlamda var belki ama bizi kaybettiklerimizin bir araya getireceğine inanıyorum ben. Yani o kayıp duygusunun.

Güldal’ın Ahmet’in isteği ve yönlendirmesiyle başını kapatması, belki de kendini buna mecbur hissetmesi… Güldal bunu kabul ederken kalp kırkmak yerine kalbinin kırılmasını da kabul etmiş olmuyor mu?
Güldal kocasını o kadar büyük bir aşkla seviyor ki ondaki değişimi, yani koşullar nedeniyle çaresizlik içinde Allah’a sığınarak sofulaşmasını da mazur görüyor. Bu nedenle onu üzmemek için başını örtmeyi de kabul ediyor.

Saliha, Erdal, Bünyamin ve Miran bir AVM etkinliği için kostümler giyip Sünger Bob’un Bikini Adası’nı bir biçimde canlandırıyorlar. Saliha, burada “dünyayla arasına giren sünger kostümünün” arkasından kendi hayatına ve gerçekliğine bakıyor. Bu “yüzleşmenin” Saliha’ya iyi geldiğini ve belleğinde fark etmediği kapıları açtığını söyleyebilir miyiz?
Bir tür yabancılaşma durumundan söz edebiliriz. Dünya ile arasına giren o kostümden dışarıyı gözetleme durumu. Yani oranın bir parçası olmadan, başka bir varlığın şekline bürünerek algılama. Bu arada alışveriş merkezini, yani içinde bulunduğu mekânı da değişen ve sürekli başkalaşan bir varlık olarak algılıyor. Yani değişen bir varlığın içinde başka bir varlık olmak.

Saliha ve Erdal’ın AVM’deki Atlantis işinden kazanacakları parayla ilgili biteviye hayaller kurduğunu fark ediyoruz romanda. Atlantis, bir anlamda, bu hayallerin gerçekleşmeden batacağının sinyalini mi veriyor?
Hayal kuran yalnızca Erdal. Çünkü o tam anlamıyla günün adamı. Kazanacağı parayla yeni model bir cep telefonu almayı, babasının küçük dükkânını değiştirip büyütmeyi, kısa sürede daha bir hayata kavuşmanın hayalini kuran o. Saliha’nın hiçbir hayali, gelecekle ilgili hiçbir beklentisi yok. O hayattan tek çıkışı üniversite okuyup iyi bir işe girmesiyle mümkün olabilir ama bunu bile istemiyor. Romanın bir yerinde Miran’la konuşurken “içim bomboş,” diyor hatırlarsanız.

“Saliha bir kez daha, Güldal’ı iki ablasından da daha fazla sevdiğini hissetti. Onun bu çatı altındaki varlığının evin kolonları ya da kirişleri gibi burayı ayakta tutan bir şey olduğunu.” Roman, Güldal’ın verdiği keskin kararla birlikte makas değiştiriyor bitmeye yakın. Güldal’ı, Saliha’nın gözünde bu kadar değerli yapan nedir sizce?
Güldal, Saliha’nın etrafında gördüğü annesi ve iki ablasından daha farklı bir kadın. Daha duyarlı, daha güçlü, okuyan, hayatı sorgulayan biri. Bir anlamda Saliha için rol modeli. Onun gidişi bir şeylerin çatırdamasına ve çözülme sürecinin başlamasına neden oluyor.

Romanın belki de en sızılı, içten içe kanamaya devam eden noktasında sözü Erdal alıyor ve tüm kalbiyle sevdiği Saliha’ya bir anda tavır alarak, “Babasının derdine yanacağına, aklını bir Kürt’e takmış, peşinde dolanıp duruyor kancık,” diyor. Erdal, hangi noktada Saliha’nın ‘kabul edilemez’ bir yola girdiğini düşünüyor?
Şimdi burada iki nokta var, birincisi Erdal gönlünü kaptırdığı ve aşkına karşılık vermeyen bir kızın başka bir erkeğe ilgi duymasını kıskanıyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Ancak ikinci bir durum var. Atlantis’te kader birliği edip birlikte çalışan ve birlikte oldukları sürece aralarında hiçbir sorun olmayan bu gençlerin durumu. Erdal kıskançlık ortaya çıkınca birdenbire Miran’ın etnik kimliğini gündeme getiriyor. Bu gündelik hayatta da sık karşılaştığımız bir durum değil mi? Bir komşumuz, arkadaşımız çıkarlarımıza dokunan bir şey yaptığında hemen farklılıklar gündeme gelir. Aman bırak şu lazı, boşver o kürdü, zaten o aleviden ne beklenir ki… vs. Derinde bir şeydir bu, ötekileştirme sorunu.


Ay Dolandı şehirlerin değişim ve dönüşümle birlikte kimliklerini kaybetmeleri, elbette bu durumun bireylerin hayatını da nasıl etkilediği üzerine bir hikâyeye sahip. Şehir, kimliğini yitirirken insanların da geçmişiyle bağını koparıp geleceğe dair daha az tecrübeli kılıyor değil mi?
Şu an içinde yaşadığım şehir ile benim çocukluk ve gençliğimin İstanbul’u arasında bir ilgi kalmadı. Bu o kadar acı bir şey ki. Uygarlaşmayı zenginlik ve imar olarak gören bir anlayış şehri yıkıp yeniden yapılandırırken geçmişle olan bağlarımızı da yok ediyor. Çirkin, sakil, zevksiz bir yapılaşma süreci. Geçmişle bir bağı yok. Bu nedenle kimliği de yok zaten. Benim romanım Fikirtepe’nin dönüşüm sürecini anlatıyor ama öyle çok böyle tepe var ki İstanbul’da evleri, geçmişleri ellerinden alınan o insanların nereye gidip nasıl bir hayat kurduklarını merak ediyorum. Sığınabilecekleri başka tepe de kalmadı çünkü.

Kitapta geçen bir tümceyi –şehrin kimlik değiştirmesini düşünerek- bağlamından biraz kopararak size yöneltmek isterim: “Bir taş parçası kadar hükmümüz yokken, bu olup bitenlerin ne anlamı var?”
Aslında bu soruya en başta yanıt verdim galiba. Bir kayıplar, bir delilik çağında yaşıyoruz. Bir taş parçası kadar hükmümüz yok evet ama romanda bir yerde de dediğim gibi “taşın mucizesi zamana karşı durmasında değil ufalanıp toprak olabilmesindedir.”

Ay Dolandı / Yazar: Neslihan Önderoğlu / ON8 Kitap / Roman / Yayın Yönetmeni: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Özlem Akcan / Son Okuma: Hande Demirtaş / Grafik Tasarım ve Kapak: Huban Korman / Kapak Uygulama: Yeşim Paktin / Baskı Öncesi Hazırlık: Songül Arslan / Kapak Fotoğrafı: Shutterstock / 1. Basım Şubat 2017 / 178 Sayfa

Neslihan Önderoğlu, İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. 2012’de yayımlanan ilk öykü kitabı İçeri Girmez miydiniz ? ile 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. 2013 yılında Mevsim Normalleri adlı öykü kitabı, 2014’teyse, editörlüğünü yaptığı Karla Karışık Kış Öyküleri Seçkisi yayımlandı. Murathan Mungan’ın hazırladığı Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında seçkilerinde ve çocuklar için derlenen Bir Masal Anlat gibi seçkilerde öyküleri yer aldı. Notos, Sarnıç Öykü, Sözcükler, Kitap-lık, Özgür Edebiyat, İzafi, Dünyanın Öyküsü, Sıcak Nal, Türk Dili, Öykü Teknesi, Patika gibi çok sayıda dergi ve fanzine öyküleriyle katkıda bulunan Neslihan Önderoğlu, Sarnıç Öykü dergisinin editörlüğünü yaptı. İlk romanı, Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar koleksiyonu için yazdığı Bana Sesini Bırak (2015) oldu. Dikkati çeken Filler ve Balıklar (2015) adlı öykü kitabının ardından, gençler için yazdığı öykülerden oluşan Mutsuz Palyaçolar Örgütü (2016) yayımlandı. Çağdaş öykücülüğümüzün önemli isimleri arasında yer alan Önderoğlu’nun ikinci ve son romanı Ay Dolandı (2017). ON8 Blog’da, “Cin Atı” adlı köşesinde, iki haftada bir öyküler biriktiren yazar, İstanbul’da yaşıyor; kızı ve oğlu var.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.