‘Namus kavramı dönüşse de, kadına karşı şiddet biçim ve isim değiştirerek sürüyor, sürüyor.’

 

Namus cinayetleri, tutku cinayetleri, kıskançlık cinayetleri… Adına ne derseniz deyin, Türkiye’de kadınlar öldürülüyor. Nevin Yıldız Tahincioğlu, yaptığı araştırmada kadın bedeni ve yaşam hakkı üzerinde toplumsal ve siyasal bir söylemle pekiştirilmiş erkek şiddetini ortaya koyuyor. Aksu Bora’nın da, kitap için yazdığı yazıda altını çizdiği gibi: “Nevin Yıldız, ‘namus belası’nın nasıl bir bela olduğunu sadece sonuçlarına değil, namusun ne işe yaradığına bakarak da tartışıyor. Güçlü bir kuramsal yaklaşımın aydınlattığı saha çalışmasıyla, namusun nasıl toplumsal ilişkilerin kurucu bir öğesi olduğunu anlamamızı sağlıyor. ‘Kişisel olan politiktir’ sözünü ete kemiğe büründürüyor. Namus ne demektir, gösteriyor.”

Namus halleri nasıl oluştu? Bu çalışmayı yapmaya sizi hangi nedenler itti?
Kadınlar neredeyse her gün öldürülüyor, bu yetmez mi? Namusun halleri sanırım Türkiyeli tüm kadınların hallerine denk geliyor. Çünkü namus sadece uğruna işlenen cinayetlerden ibaret değil. Namus nedeniyle kadınların eğitim, çalışma, sokağa çıkma gibi temel hakları gasp ediliyor. İşte beni bu çalışmaya iten nedenlerin ilki bu oldu. Modernleşme veya kapitalistleşme birçok şeyi dönüştürüyor, namus da dönüşüyor, ama neden ortadan kalkmıyor? Dahası namus modernleşmeyle ne “hallere” dönüşüyor? Bu çalışmaya yönelmeme neden olan ikinci sebep ise namus aracılığıyla üretilen ayrımcı söylemler oldu. Türkiye’deki erkek egemen hegemonik söyleme göre namus alt sınıfların özellikle de Kürtler ve Araplar gibi halkların sorunu.

Namus belli bir etnik gruba ve/veya sınıfa özgü bir sorun mu?
Şanlıurfa’da yaptığım alan araştırmasından elde ettiğim sonuçlar, en azından Şanlıurfa açısından, iki sorunun da yanıtını verdi: Araştırmada kentli / köylü ve varoşlarda yaşayan Türk, Kürt, Arap kadın ve erkeklerle görüşüldü. Bu araştırma, yukarıdaki iki temel sorumu yanıtladı: Birincisi, namus modernleşmeyle ortadan kalkmıyordu sadece görünmez bir hal alıyor dolayısıyla tartışma dışı kalıyordu. İkincisi, namus ne bir sınıf sorunuydu ne de belli bir halka özgüydü. Veya Ertuğrul Özkök ve Hadi Uluengin’in yıllar önce köşelerine taşıdığının ve savunduğunun tam aksine namus “Modernleşme projesine direnen ilkel kavimlerin veya geri kalmış halkların ayıbı” değildi. Bu, ataerkil yapının, dolaysıyla eğitimli eğitimsiz tüm kesimlerin ortak ayıbıydı. Başka bir ifadeyle sınıfları ve halkları buluşturan bir ayıptı.

Bu kitabın hazırlık aşamasında neler yaşadınız?
Kitap, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde hazırlamış olduğum doktora tezi çalışmamdan çıktı. Yani oldukça uzun ve zahmetli bir çalışmanın sonucu. Tezin son dönemlerine geldiğimde oğlum artık iki yaşını doldurmuştu. Kendi kendime, çocuk doğurup büyütmek tez yazmaktan daha mı kolay diye sorar olmuştum. Zorlu bir yolculuktu anlayacağınız. Bir de konu zorlu ve travmatik. Namus öyle bir konu ki her şeyle ilgili. İşin içine milliyetçilikten kapitalizme kadar her şey giriyor. Nerden tutacağınızı bilemiyorsunuz. Bir de görüşmeler var ki… Dinlerken, konuşurken üzülüyorsunuz, sinirleniyorsunuz… Ama beni en çok zorlayan namusa karşı geliştirilen yaygın hegemonik söylemin akademide de karşılığının olmasıydı. Yani üniversitelerde de “namusun geri kalmış ilkel toplumların özellikle Kürtlerin sorunu” olduğuna ilişkin yaygın bir inanç vardı. Hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bu inancı bilimsel metinler ve veriler aracılığıyla yıkmak hiç de kolay olmadı.

Konuştuğunuz kadınlara nasıl ulaştınız?
Görüşmecilere ulaşmam değişik yollarla oldu. Ben de Urfalı’yım, ağabeyim Urfa’da avukat. Öğretmen ve avukat gibi eğitimli görüşmeci profilini baro çevresinden ve baro çevresiyle ilişkili olan diğer meslek gruplarından aldım. Bunun dışında üniversitelere ulaştım… Görüşmeci bulmakta en çok zorlandığım kesim ise varoşlar ve köyde yaşayanlar oldu. Sözünü ettiğim ağabeyimin eşi Mine hem Türkçe hem Kürtçe hem de Arapça biliyor. Bu çokdilli kadınla birlikte hiç tanımadığımız bilmediğimiz kapıları çaldık. Çaldığımız bu kapılar önceden belirlediğimiz pilot mahallelerdeydi. Urfa’da Araplar, Kürtler ve Türklerin yaşadığı varoşlar genelde birbirinden ayrıdır. Hatta aşiretlere göre mahalleler de ayrılır. Yani aynı soydan gelenler aynı mahallelerde yaşar. Kapıyı çaldığımızda önceleri bizi içeri almak istemediler. Sonrasında yengem onları farklı biçimlerde geliştirdiği söylemlerle ikna etti. Mesela bir Arap görüşmeci kapıyı açtı ve “Ben yabancılarla görüşmem” dedi. Yengem ona Arapça bir şeyler anlattı, sonrasında kadın “Gelin” dedi. Çıkınca ne anlattın diye sordum: “Ona dedim ki bu kızın üç aylık çocuğu var hocaları insafsızlık yapmış ta buralara kadar yollamış eğer görüşmezseniz işsiz kalacak, çocuğu da o da rezil olacak” dedim dedi. Lugoh adlı kadın görüşmeci bu cümlelerle ikna oldu; çünkü, kocası tarafından çocuklarıyla birlikte terk edilmişti. Çeşitli işlerde çalışarak büyütmüş çocuklarını. Evlere değil sadece dükkânlara da aynı yöntemle gidiyorduk. Malum, erkek görüşmecileri evde bulmak zor. Hele bir de içinde cinselliğin geçtiği soruları olan bir araştırma için zorluk daha da arttı. Ama şunu belirteyim, varoşlarda yaşayan insanlar en içten konuşan görüşmecilerdi. Eğitimli kesimle yaptığım görüşmelerde çok zorlandım. Çünkü sorulara çokça sınırlı cevaplar veriyor, konuya çok mesafeli yaklaşıyorlardı. Benzer bir sorunu köyde yaptığım görüşmelerde de yaşadım. Onlar hiç konuşmuyorlardı. Bir de köye gitmiş bir yabancı niye sorar namusu? Tedirgin oldular.

Araştırmanız sırasında sizi en çok etkileyen kadın hikâyesi hangisiydi?
Genç, yeni evli bir kadın vardı. Yeni dediğim kendi şartları içinde çokça eskimiş, iki çocuk annesi. 20 yaşında çok güzel ve narin. Henüz sokakta oynarken eve çağırıyor babası, “Kızım seni berdel ettik” diyor. Dayısının oğluna vermişler, kız ağlıyor ama dinlemiyor kimse. Köyden Urfa’ya gelin geliyor. Geldiği günden beri Balıklıgöl’ü bile görmediğini söylüyor. Köyde daha özgürdüm diye ekliyor. Kocası çok kıskanç “kapının önüne çıktığı için” üç kez bıçaklamış. Olay kapatılmış, dahası çok yoksullar. Gelin diğer gelinlerle birlikte aynı avluda yaşıyor. Bu en küçük gelin olduğu için ailesine düşen oda, ahır. Kucağında bir kız çocuğu var eli yüzü yara bere içinde. “Ahırda yaşamak bana koymaz da çocuklarımın her yeri yara, hayvan işte, pis. Bir çamaşır makinem olaydı her şey değişirdi” diyor. Diyor ki; “Boşansam, yok öyle bir şans, boşanmak istediğimi söylesem ilk söz gözünde başka bir erkek mi var orospu olur. Namus, bir kez oldu namusumu emanet ettim verdim ben kocama artık, yenisi olmaz, çekeceğiz çaresiz.” Çok acı bunun gibi çok hikâye var ama bu kadınınki beni çok etkiledi. Her yeri çaresizlik… Beni etkileyen ikinci hikâye ise bir öğretmen tarafından aktarıldı. Öğretmen, kadın hakları savunucusu ve bir kız çocuğu annesi. Ama okuma yazması bile olmayan bir önceki görüşmeciyle o kadar ortak noktası var ki. Sadece ifadeler farklı, dertlerin aracılığı ile aktarıldığı dil farklı. Kocanın aldatma, yeri geldiğinde şiddet gösterme, karısının giyim kuşamına karışma hakkının olduğunu söylüyor. Ve ekliyor: “Namus önemli, eğer bir kadının namusuna şüphe düşerse dünyanın neresinde olursa olsun aynı muameleyi görür.” Bu kadın boşanmak istese de boşanamayacağını bir önceki kadının kelimeleriyle aktarıyor: “Ailem gözün başkasında mı der, artık namususun o adamın koynuna girdin çıkıp başkasınınkine mi gireceksin der, ben boşanmaya cesaret edemem. Boşanan kadına hep şüpheyle bakılır, olmaz” Bu görüşmecinin ailesinde tıp profesörlerinden avukata kadar değişik mesleklerden birçok eğitimli kişi var. Kendisi öğretmen olan bu kadın da ailesinin namusunu kirletmemek için her türlü şeye katlanacağını söylüyor.

Namus olgusu künyemize yazılmış mı gerçekten?.. Bu künyeyi çıkarıp atmamız mümkün değil mi?
Namus sabit bir norm değil. Kültür zaten dönüşen bir şey. Bu yüzden namusu sabit bir kategori olarak ele almak hem teorik hem de pratik olarak çok sakıncalı. Mesela Handan Çağlayan’ın Analar, Bacılar, Yoldaşlar adlı bir çalışması var. Namusun Kürt hareketi içinde milliyetçi dile eklemlenerek nasıl dönüştüğünü gösterir. Benim çalışmam da öyle. Namusun farklı sınıfsal yapılarda nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor. Şimdi siz bana Münevver Karabulut olayının bir namus cinayeti olmadığını söyleyebilir misiniz? Ama parametreleri Ayşe Paşalı’yla bire bir örtüşür mü, örtüşmez. İkisinde de kıskançlık gerekçe gösterildi. Birçok kadın cinayetinde de bu yapılmıyor mu: Kıskandım öldürdüm… Kentleşen, eğitim düzeyi artan ve dahası erkek şiddetine artık yeter diyen kadınlar şiddette daha açık hale geldi. Her gün manşetleri süsleyen cinayetlere bakın, öyküler benzer. Bu kadınlar şiddet gördükleri kocalarını boşamak istemiştir veya boşamıştır ya da sevgililerini terk etmek istemiştir… Yani kendi tercihlerini kullanarak erkeğe dur demiştir. İtaat yerini direnişe bırakmıştır. Bunlar da namus cinayeti. Namus cinayetleri de her şey gibi dönüşüyor, namus şiddeti de içinde bulunduğu yapıya göre biçim hatta isim değiştiriyor. Adına namus demiyoruz ama dünyanın her yerinde farklı biçimlerde “kıskançlık”, “tutku” adı altında her gün kadın cinayetleri işleniyor. Sanırım ülkemizin kentleşmiş bölgeleri de bu yolda gidiyor. Namus cinayeti adının yerini kıskançlık veya tutku cinayeti alıyor. Yani namus dönüşüyor ancak kadına karşı şiddet biçim ve isim değiştirerek sürüyor, sürüyor… Buna ben “namus aldatmacası” diyorum: içerik, gerekçe, sonuç aynı, isim farklı.

Ülkedeki namus cinayetlerinin büyük kısmı Kürtler tarafından işleniyor şeklinde açıkça söylemlerde bulunuldu. Oysa batıdan doğuya bu durum bütün kadınların üzerinde kara bir gölge gibi. Bu ayrımı nasıl tanımlıyorsunuz? Namus cinayetleri en çok Kürtler tarafından mı işleniyor?
Namus cinayetlerinin bir Kürt sorunu olarak tanımlanması Kürtlerin ötekileştirilmesi için kullanılan bir yol. Bu Türkiye’deki oryantalist bakışa denk geliyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye’nin batısı doğusunu kendi doğusu olarak konumladı. Yani Batılı ülkelerin Türkiye’ye karşı geliştirdiği oryantalist bakış açısını Türkiye de kendi içinde kendi doğusuna karşı geliştirdi. Oryantalist bakış doğuyu geri kalmış, karanlık, cahil olarak konumlandırdı. Bir defa bir yer böyle konumlandırılırsa bundan sonra oraya karşı geliştirilen her türlü eylem ve söylem meşrulaşır: orası ötekidir. Ötekiliğin en iyi ortaya çıktığı yerlerden biri namus cinayetleri oldu. Namus cinayetleri bölgeye ilişkin her tür söylemi meşrulaştırmada bir can simidi gibi kullanıldı: Kürtler o kadar cahil ve ilkel ki kızlarını, kadınlarını namus için katlediyorlar dendi. Sonra, hadi biz bunları aydınlatalım oldu. İkinci aşama ise bu ilkel kavim iflah olmaz şeklinde geldi. O zaman dışlayalım oldu. Yani Kürtler namus aracılığıyla ötekileştirildi: Modern batının zıddı olan geri kalmış, cahil ve ilkel bir doğu. Töre-namus ayrımı da işte bu ideolojiye sahip kişiler ve kurumların ürünü. Bu ayrım bir taraftan Kürt sorununun farklı bir zeminde tanımlanmasına yol açarken diğer taraftan namus cinayetlerinin üstünü bir sis perdesi gibi örtüyor. Namus cinayetleri belli bir kesime atfediliyor ve tüm Türkiyeli kadınların maruz kaldığı namus şiddeti yok sayılıyor, tartışma dışı bırakılıyor.

IMG_0770 NAMUSUNHALLERİ

Bölgeler arasında namus anlayışı nasıl farklılıklar gösteriyor?
Ben çalışmamda farklı bölgelere bakmadım ama farklı sınıflara ve halklara baktım. Ama çalışma yapılırken şu bölge şu şekilde namus cinayeti işlerken şu bölge şöyle işliyor gibi bir yığın şey duydum. Benim burada söylemek istediğim şu, BM’nin “Türkiye’de Namus Cinayetlerinin Dinamikleri” adlı çalışması bize şunu gösterdi: Namus cinayetlerini bölgesel koşullardan ziyade insanların içinde yaşadığı toplumsal koşullar çerçevesinde analiz etmek gerekiyor. Mesela Türkiye’nin neresinde olursa olsun hemşerilik bağlarının güçlü olduğu geleneksel örüntülerle örgütlenmiş yapılarda namus, uğruna ölecek ve ölünecek değer olarak görülüyor. Ya da şöyle ifade edeyim: Araştırma sırasında köylerde ve varoşlarda görüşme yaptım. İlk akla gelen nedir? Köylerin daha katı olması değil mi. Ama öyle çıkmadı. Köylerde kadınlar çok özgür ve rahat yaşıyorlar. Kentlerin varoşlarını dolduran kadınlar ise köylerini arıyor ve “Kent bizim için hapis, köyümüzü özlüyoruz” diyorlar. Bölgesel farklılıklar aramanın sakıncalarına dikkat çekmek açısından ise şöyle bir örnek vereyim:

Görüşmeye gittiğim köylerden birinde bir sağlık ocağı vardı. Orada ülkenin güneyinden, sahil şeridinden gelen bir sağlık memuruyla tanıştım. Bana şunu söyledi: “Namus namus, hep Kürtlerin namusu. Bunlarınki dilde. Aslında hepsi çok namussuz. Niye diyeceksin hocam, çünkü mahrem, özel alan diye bir şey yok. Benim memleketimde evde bir erkek yoksa erkek misafir eve alınmaz kapıdan gönderilir. Ya da ne bileyim kadın adamın arkadaşı geldi mi gelir hoş geldin der çekilir. Burada öyle mi, git bak kadın erkek hepsi enseye tokat. Ne haltlar yerler, kimin eli kimin cebinde belli mi? Kadının kızı hamile kalır, getirir bize, düşük yaptırın der. E bu kız bakire değil, yarın bir gün evlenince ortaya çıkmaz mı? Ne olacak, bir amca çocuğuna verirler olur biter, yeter ki duyulmasın. Bunlarda namus yok.” Özetle, “Bölgesel farklılıklardan ziyade farklı parametrelere bakmak daha sağlıklı. Bence namus her yerde ve herkesin içinde bir yara. Bir damga olarak taşınıyor. Bölgesel fark aramak ise sorunu kadın sorunu olmaktan çıkarıyor ve bir tür ötekileştirme aracına dönüştürüyor. Bu da namusun üstünü bir sis perdesi gibi örtüyor. Namus dışında her şeyin tartışıldığı ama namusun tartışılmadığı bir söyleme neden oluyor.

Sizce kadın bedeni üzerindeki bu eril iktidar terörü nasıl biter? Nasıl bir çözüm önerirsiniz?
Çok ama çok zor bir soru. Bir yerde konuşmacı olarak namusu anlatıyordum. Dinleyicilerden biri bana şöyle bir soru sordu: “Hocam iyi güzel anladık namusu ama siz olmayanı söylediniz, bu işin oluru yani çözümü yok mu, bunaldım vallah…” Bu işin basit bir formülü yok. Eğitim diyelim, eğitilen de eğitilmeyen kadar namus şiddeti göstermeye açık. Sanırım sorun zihniyet değişiminde yatıyor. Namusa bir hak sorunu olarak bakan bir zihniyetin geliştirilmesi gerekiyor. Yani kadına karşı ayrımcılığı, şiddeti bir hak ihlali olarak gören insanların çoğalması gerekiyor. Ancak devlet eril, eğitim eril, aile eril… Yani modern veya geleneksel yapının tüm kurumları eril zihniyet üzerinden yükseliyor. Bu yüzden sözü edilen zihniyetin dönüşümü hiç de kolay değil. Ama kadın sorununu kendine dert etmiş insanlar bunun için mücadele vermekten asla vazgeçmiyor. N. Ç. olayında olduğu gibi her türlü şiddet türüyle mücadele etmeye devam ediyor. Dışarıdan göle maya çalıyorlarmış gibi geliyor ama öyle değil. Bu maya tutuyor ve tutacak da.

Ataerkil yapılarda çıkan dönüşümler, namus anlayışı üzerinde değişim yaratmıyor mu? Hiç mi bir şeyler değişmiyor?
Yaratıyor. Kitabın adı gibi alt başlığı da buna vurgu yapıyor. Namusun halleri sosyoekonomik konumlarla bağlantılı olarak ortaya çıkan biçimlerine vurgu yapmak için seçildi. Bu ismin vurguladığı ikinci şey ise halden hale bürünse de namusun ortadan kalkmadığıdır. Alt başlık ise utanç/şeref-vicdan/temiz ahlak ikiliklerini yansıtıyor. Köyleri ve varoşları dolduran eğitim ve gelir seviyesi düşük (çoğu okuma yazma bilmiyordu ve hemen hemen hepsi mevsimlik işçiydi veya hayvancılıkla uğraşıyordu; bu insanlar gecekondularda üç, dört aile birlikte yaşıyordu) insanlardan oluşuyordu. Bu insanlar kadını utanç, erkeği ise şeref kavramları aracılığıyla tanımlıyor. Dahası bu kavramlar kadının ve erkeğin toplumsal cinsiyet rollerini, değerlerini belirliyordu. Utançla tanımlanan kadın bedenden ibaret görünüyordu. Kadının varlığı, yolda yürümesi bile erkeğin arzusunu uyandıracağı gerekçesiyle utanılacak bir şey olarak tanımlanıyordu. Bu nedenle kadın, yanında bir erkek olmadan dışarı çıkartılmıyordu. Kadın, utancıyla her an erkeğin şerefini tehdit ediyordu. Kadından beklenen kendinden utanması ve erkeğe itaat etmesiydi. Bu itaat her şeyi içeriyordu: okula gidemez, çalışamaz, evliliğinde fikir beyan edemez, miras isteyemez, sokağa çıkamaz… Yani herhangi bir şeyi isteyemez. Çünkü bu kültürel kodlarda istemek “arzulamak” olarak görülmekte ve “Bugün bir yemeği isterim, istemem diyen kadının yarın bir gün şu adamı isterim, istemem diyeceği” düşünülmekte. Böylece namusun içerdiği değerler, kurallar sistemiyle kadın hazzı terbiye edilmekte. Erkek şerefini korumak için kadını eve kapatmakta, zorla evlendirmekte, boşanmasını yasaklamakta… Erkek bekçi tarafından korunan kadına, “namus belasına sahip çıkılmakta”. Eğitimli sınıf için ise durum farklı.

Bu yapıda “namus” kavramı nasıl şekilleniyor?
Bu yapıda utanç-şeref ikiliğinin yerini başka değerler almış. Kadın, artık kendi sahip olduğu ahlak anlayışıyla kendi namusunu korumakta. Kadına bu ahlak anlayışı eğitim ve aile gibi modern toplumun düzenleyici kurumları tarafından kazandırılıyor. İçselleştirilmiş olan bu ahlak anlayışına “temiz ahlak” deniyor. Peki bu temiz ahlakın bileşenleri nedir? Sevgi ve sadakat. Anne ve babaya duyulan sevgi, kocaya duyulan sevgi ve sadakat kadının “sınırlarını aşan davranışlar sergilemesini” yani namusu aşmasını engelliyor. Artık kadın kendinden utanmıyor. Namus zırhı onun kamusal alanda özgürce dolaşmasına, okumasına, çalışmasına ve hatta evleneceği kişiyle flört etmesine izin veriyor. Ama her iki sınıfsal yapıda da değişmeyen şu oluyor: Kadın, dili farklı olsa da namusla tanımlanıyor ve namusun koyduğu sınırları aşan her kadın mutlaka cezalandırılıyor. Yani namusun bileşenleri, namusu korumada kullanılan stratejiler ve hatta namusu koruyan aktörler değişirken namus halden hale girerek varlığını koruyor. Hangi namusla mücadele daha zor ben karar veremedim. Somut, eti kemiğiyle, kuralıyla karşında duran birinci gruba ait namus mu, yoksa kendini gizleyen, maskeleyen ikinci grubun namusu mu?

Namus toplumsal cinsiyet üzerinde rolleri nasıl belirliyor, nasıl bir hiyerarşi çıkıyor ortaya?
Daha önce de değindiğim gibi namus farklı sınıfsal yapılarda farklı toplumsal cinsiyet rollerinin oluşmasına neden oluyor. Mesela birinci ve ikinci grup olarak tanımladığımız varoşlar ve köylerde yaşayan görüşmeciler açısından kadın dolaysız olarak namusa işaret ediyor. Kadın, utançla tanımlanıyor, erkeğin şerefini her an tehlikeye atacak bir utanç kaynağı. Bunu bir örnekle açalım:

Görüşmecilerimden biri çok iyi bir atlet. Hocaları koşması durumunda parlak bir isim olacağını söylüyor. Ancak aile “ortaokuldan alıyor” kızı. Sebep orasının burasının çıkması ve “artık ondan utanmaları”. “Beni aldılar okuldan… Dediler: ‘Artık göğsün kalçan çıktı, yolda yürürken baban, kardaşın seni görse utanır. Erkeklerle olmaz… Koşacaksın oran buran sallanır bize olmaz. Utan, kızsın.’ ”

Kıza ve kadına düşen utanmak, bedeninden, kadınlığından…. Utandığı için okula gidemez, miras isteyemez, sokağa çıkamaz… Evde kapalı kapılar ardında bir hayat sürdürür, sokağa bile tek başına çıkamaz. Çünkü bedeni nedeniyle her an bir utanç kaynağı, erkeğin şerefinin tehdidi. Eğitim ve gelir düzeyi yüksek kesimde ise durum biraz farklı. Kızlar okumakta, çalışmakta, flört etmekte, miras almakta. Ama bunun koşulu da soyut düzlemde ortaya çıkan ve asla dillendirilmeyen (hatta varlığı inkâr edilen) namusa bağlı kalmak. Namusa ilişkin kuralların aşılması durumunda, kadın ailenin sevgisini ve saygısını kaybediyor. Başka bir dille, kadının ailesini utandırmaması gerekiyor. Bu sınıf için, okuyan ve çalışan kadınlar artık erkek gibidir, erkek gibi erkekleri karşı cins olarak görmeyen… Ama erkek gibi değildir tam anlamıyla, çünkü erkeklerden farklı olarak cinselliklerini bastırmakta, ondan utanmaktadır. Bu utancın adı artık vicdan ve temiz ahlaktır. Ve burada kadını denetleyen erkek yoktur. Kadın içinde taşıdığı temiz ahlakla, ailesine duyduğu sevgiyle kendi namusunu kendisi korur.

Korumadığında ne olur?
İşte tüm kadınları eşit hale getiren nokta burasıdır. Korumazsa, babalar, kocalar, sevgililer ortaya çıkar ve onları cezalandırır. Namus şiddetinin adresi bellidir: kadın. Cinselliği kadının da erkeğin de tehdididir. Zira bedeniyle tanımlanan ya da bedeni inkâr edilerek tanımlanan kadın öyle veya böyle cinselliği içine çökertilir.

Akraba evlilikleriyle bir şekilde kendilerince namuslarını korumayı garanti altına mı almış oluyorlar?
Evet, namusuna çokça güvendiği amcasının kızını eş olarak seçerek nesebini garanti altına alıyor. Burada aynı zamanda ojenist bir mantık da var: En iyi kan ve soy benim ve bu soyu ancak benim kanımı taşıyan biriyle evlenerek korurum. Kadın her ne kadar gerçek akraba olarak görülmese de soyun saflığı için yine akraba kadınlar seçilmektedir. Bu yaklaşım aslında soyun aktarımında inkâr edilen kadın payını açığa çıkarmaktadır: İnkâr edilse de kadın soyun gerçek aktarıcısı olarak görülmektedir.

Toplum içerisinde kadınlar da birbirlerine ahlak zabıtası gibi davranıyorlar. Özellikle mahalle kültüründe bu çok yaygın. Kadının kadına uyguladığı bu baskı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Deniz Kandiyoti buna “ataerkil pazarlık” der. Ataerkil yapı içinde ezilen kadınlar iktidar alanları yaratmak, hayatta kalmak için iktidarın gerçek sahipleriyle pazarlığa girerler. Bir de Aksu Bora’nın bu konuda bir tespiti vardır ki Kandiyoti’nin tezini tamamlar, açar: Kadınlar, erkekler iktidar konumunda olduğu için onlarla rekabete giremezler. Bu nedenle “öteki”leri yine kadınlardır. Öteki kadınlık halleriyle girilen rekabet onlara toplum içinde güç ve saygı kazandırır. Dahası öteki kadınlıklar kadınların inşasında önemli rol oynar. Görüşmecilerimden biri bu durumu çok iyi anlatmıştı: “Ben doktorum ama eğitimsiz bir kadınla bir araya geldiğimde kendimi değersiz hissediyorum… Onun gözünde doktorluğumun bir anlamı yok… Kadınım, hem de onun değerlerine uymayan, namusundan şüphe edilen bir kadın…” Eğitimsiz kadın görüşmeciler kendilerini kurarken eğitimli ve kentli kadın görüşmecilere başvurdu. Mesela “okumuş ama sonunda kadın, önemli olan namus bizdeki namus onlar da var mı?” gibi. Bu yolla hem kendi namusunu kanıtlıyor hem de çektiği acıları meşrulaştırıyor. Eğitimli kadın ise kendi özgürlüklerini öteki kadınlarla ilişkili meşrulaştırıyordu: “Biz eğitimli kadınlar köylüler gibi değiliz. Bizim namusa ihtiyacımız yok. Bizim ahlakımız yeter. Onlar, erkekler başlarında olmazsa neler yapar neler.” Her kadın, öteki kadını kendi durumunu meşrulaştırmak için kullanıyor. Çünkü erkek, ulaşılamayacak kadar güçlü bir iktidar konumuna sahip.

Eğitimsel süreçlerle, bazı şeyleri değiştirmek mümkün mü?
Daha önce de belirttiğim gibi eğitim bir tür zihniyet değişimine yol açacak nitelikteyse evet. Aile ilişkilerini düzenleyen ataerkil kodlar erkeğin iktidar konumunu destekliyor. Başka bir ifadeyle çocuklar, gözlerini ataerkil bir yapıya açıyor. Televizyonlarda her gün kadına karşı şiddeti meşrulaştıran sahneler var; okula gidiyor, ders kitapları da dahil kodların hemen hepsi erkeğin iktidar konumunu destekliyor; sokak zaten öyle…. Yani teori de pratik de ataerkil kodlarla bezeli. Durum böyle olmasaydı N. Ç. davasından bu sonuç çıkar mıydı? Devletin yargı sistemi küçücük bir kızın kendi rızasıyla tecavüze maruz kaldığını savunuyor, namus cinayetlerinin her birinde katiller yerine öldürülen kadınlar yargılanıyor. Namus cinayetlerine ilişkin incelediğim gerekçeli kararların neredeyse hepsinde öldürülen kadının namusu mercek altına alınmıştı. “Namussuz kadın” erkeğe ve erkeğin şerefine verdiği zarar nedeniyle mezarında yargılanıyor. Erkek ise mağdur olarak ele alınıyor. Yani maktul katille yer değiştirmiş. Bu davalarda erkek ancak, kadının namusu kanıtlandığında ceza almış. Şimdi siz bana mahkeme heyetlerinde görev alan hâkimlerin, savcıların eğitimsiz olduğunu söyleyebilir misiniz? Burada sorulması gereken, nasıl bir eğitim kadının bir özne olduğu noktasında erkeği ikna edebilir veya namusun bir hak/adalet sorunu olduğunu erkeğe anlatabilir sorusu olmalı.

Mevcut yasaların caydırıcı olmaması ne kadar etkiliyor bu cinayetleri?
Namus cinayetlerine ceza verilmeye başlandığından beri kadın intiharları arttı. Yani artık insanlar açıktan öldürmek yerine intihar süsü veriyor. Bu neyi değiştirdi, buna siz karar verin. Diğer taraftan caydırıcı cezalar olsa uzun vadede cinayetlerin sayısı azalacaktır. Ancak cezalar tek başına yeterli değil. Kadınları erkeğe karşı koruyan yasaların güçlendirilmesi, var olanların ise pratikte uygulanır hale getirilmesi gerekir. Bu çok yönlü bir sorun. En son medyadan duymuşsunuzdur, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde asistan olan iki arkadaş bir olaya müdahale ediyor. Adam yolun ortasında karısını öldüresiye dövüyor. Bunlar araya giriyorlar. Dayakçı koca çevreden yardım istiyor. Esnaf –ki bir grubu dayakçı kocanın arkadaşı, akrabası– iki asistanı dövüyor. Bunun üzerine asistanlar dava açıyor. Sonuç her şeyi açıklıyor: Bizim arkadaşlar dayakçı kocayı darp ettiği gerekçesiyle ceza alıyor. Daha da vahimi, dayak yiyen kadın abisini arayıp çağırdığı için ceza alıyor. Çünkü kardeşini çağırarak olayı tırmandırdığı savunuluyor. Siz ne tür bir yasa getirirseniz getirin onu uygulayacak zihniyet bulamazsanız yasalar işlemez. Tez yazarken görüştüğüm bir savcı şu ifadeyi kullandı: “Namus ince mevzu, bir kez adamın özel sorunu. Bir de işin ucunda erkeklik var. Yani kim karısı aldattığında ne yapacağını bilebilir ki önceden? Şahsen benim kendimle ilgili şüphelerim var…” İşte bu zihniyet namus cinayeti işleyen katili mağdura dönüştüren zihniyet.

Sizce Meclis’e taşınması gereken yaptırımlar neler olmalı?
Bir kez kamu görevi gören herkes kadına karşı şiddetin bir ayrımcılık türü olduğu noktasında bilgilendirilmeli, eğitilmeli. Kadına karşı şiddet son derece normal bir şey olarak görülüyor. Bir adama veya kadına, “Çocuğunu neden dövüyorsun, onu dövmeye hakkın var mı?” diye sorun size dönüp “Evet var, çünkü o benim çocuğum” diyecektir. Bu toplumda kadına da çocuğa da şiddet yaygın bir şekilde uygulanmakta çünkü bu şiddet “doğal, normal”, dahası bir “hak” olarak görülmekte. Bu doğallaşmada televizyonların, özellikle dizilerin çok önemli payı var. Eğitim kurumları çok önemli. İlkokuldan başlayarak çocuklara toplumsal cinsiyet eğitimi verilmeli. –Ki bildiğim bazı projeler var, ders kitaplarını toplumsal cinsiyete duyarlı hale getirmeye çalışıyorlar. Erkekler bu işin en önemli ayağı. Feministler, yıllarca çalışarak kadınların bilinçlerini yükselterek bu sorunu çözmeye çalıştı. Ancak artık o bakış çok geride kaldı. Hem akademide hem de pratikte kadınlar erkekleri de mercek altına aldı. Mesela bu çalışmaların sonucunda erkek eğitimi için adres gösterilen yerlerden biri ordu oldu. Kentleşmeyle ortaya çıkan direnişin nedenleri ve sonuçları araştırılmalı. Kadınlar yeterince korunmuyor. Ayşe Paşalı olayı bunun için güzel bir örnek. Bu ülkede insanlar karılarını kızlarını öldürüyor… Bu ülkenin erkekleri travmatik bir biçimde boşanmayı dahi hazmedemiyor. Bence bu hegemonik erkeklik söylemleriyle yakından ilişkili. Bu erkeklik tanımları erkekler de dahil herkesin canını yakıyor. Psikologların, sosyologların bu soruna eğilmesi gerekiyor. Bu ülkenin erkekleri erkekliklerini sadece ama sadece kadına sahip olma ve onun üzerinde iktidar kurma biçimleri üzerinden tanımlıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.