“Dersim yarası tarihin alacakaranlığında kanar ve bu kanamayı yıllarca sadece Dersimliler hissederdi.”

 

Yönetmen Nezahat Gündoğan ve Yapımcı Kazım Gündoğan, 2010 yılında İki Tutam Saç belgeseli ve Dersim’in Kayıp Kızları çalışmasıyla, 1937-1938 Dersim katliamında asimilasyon amacıyla zorla ailelerinden alınarak rütbeli askerlere, bürokratlara ve eşrafa pay edilen kızların izini sürmüş ve tarihin karanlığında kalmış gerçekleri gün yüzüne çıkarmışlardı. Belgesel filmde dört kişinin öyküsüne yer verilmişti. Gündoğanlar, 30 ilde 5 yıl süren araştırma sonucu kayıt altına aldıkları 150 kayıp kızın öyküsünü ise, bir kitapta topladı. Kitapta ayrıca, Dersimli kızları alan asker ve bürokrat yakınlarının anlatımıyla, konuya başka bir pencereden bakılması sağlanıyor. Ailelerini arayan ve aileleri tarafından aranan kayıp kızlar gerçeğinin yanı sıra pek çok bilgi, belge, fotoğraf ilk kez bu kitapla birlikte açığa çıkıyor. Ayrıca, ailesi katledilen, öksüzler yurduna yerleştirilen veya evlatlık alınan erkek çocuklarının anlatımlarına da yer veriliyor. Bu kitapta, bir topluluğun çocuklarını bir politika dahilinde başka bir topluluğa nakletme uygulaması tüm yalınlığıyla gözler önüne seriliyor.

Türkçe’ye Gümüşkapı diye çevirebileceğimiz Dersim’in tarihinden kısaca söz edecek olursak…
Dersim ismi üzerine çok değişik tezler var. Bunların hiçbiri henüz bilimsel olarak yerli yerine oturabilmiş değil. Sözgelimi bu ismin Der Simon (Aziz Simon) isminde bir Ermeni’den geldiği de söylenir… Bunlardan hangisinin doğru olduğu konusunda net bir şey söylemek kolay değil. Tüm bu tartışmaların netleşmesi için zamana ve yeni bilimsel araştırmalara ihtiyaç var. Ortaya çıkan arkeolojik kazılar ve yapılan çalışmalarda Yukarı Mezopotamya’da bulunan Dersim’de yerleşik hayatın çok eskilere dayandığıdır… Dolayısıyla Dersim’in bir kadim halklar yurdu olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan politik olarak da Dersim’in Osmanlı topraklarına dahil edilmesi süreci 1514’ten sonradır. Yavuz Selim ile Şah İsmail arasındaki savaşın bunda belirleyici rol oynadığı söylenebilir. Dersim Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilir ancak Kızılbaş inancı nedeniyle hep arı ve aykırı durur. Bu nedenle Dersim Kızılbaşlığının İslamlaştırılması için tarih boyunca pek çok politika geliştirilir ve sefer düzenlenir. Bu süreç Cumhuriyet’e kadar devam eder. Cumhuriyet’le birlikte inanç kimliğinin yanı sıra etnik kimlik nedeniyle de sorun görülür. Dersimliler ilk yıllarda Cumhuriyet’i hilafete tercih etmeleri nedeniyle sorun olarak görülmezler. Ancak 1923’ten sonra ırka dayalı ulus devlet inşası sürecine başlayan burjuva Cumhuriyet kadroları bir süre sonra sökülüp atılması gereken “çıban” olarak görmeye başlar.

DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.1 DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.2.

Tarihte 126 boy ve aşiretten oluştuğu söylense de 1930’lu yıllarda 32 aşiret halinde yaşayan Dersim tam bir halklar mozaiği; nüfusunun dörtte birini Ermeni ve Rumlar oluştururken Cumhuriyet’in kuruluşuyla bu sayı azalıyor. Dersim katliamı öncesinde aşiretlerin ve azınlıkların dağılımı nasıldı?
Dersim gerçek anlamda bir halklar yurdudur. Aşiret yapısı özellikle incelenmesi gereken bir gerçekliktir. Oradaki ekonomik ve sosyal yaşamı anlayabilmek için, aşiret ve inanç yapısını bilmekte yarar var. Katliam öncesi devletin değişik dönemlerde hazırlattığı raporlara bakılırsa aşiretler arası çelişkiler, kavgalar hayli yaygın. Hatta devlet bu çelişkileri derinleştirmek ve birbiriyle çatıştırmak için özel politikalar geliştiriyor. Bunu da önemli ölçüde başarıyor. 1931 yılında dönemin içişleri bakanı Şükrü Kaya 5-6 aşiret hariç hepsiyle görüşüyor. Ve bunların Cumhuriyet’le “el-muti” (uyumlu, itaatkâr) olduğunu bizzat rapor ediyor. Hatta bazı aşiretler kendi aralarındaki kavgada devletin gücünü arkalarına almak için devletle çok daha özel ilişkiler kurmak için yarışıyor… Ermeniler meselesine gelince; Ermeni soykırımıyla birlikte Dersim’de kadim Ermeni halkı kendini güvende hissetmez. Önemli ölçüde Ermeni Dersim’i terk etmek zorunda kalır. Geride kalan az sayıda Ermeni de 37-38 katliamında katledilir ve saklanarak kurtulanlar da sürgüne gönderilir… İnanç yerleri imha edilir. Katliamdan sonra geri gelenlerin ibadet edecekleri bir yerleri bile olmaz. Ya gizli kalır inançları ya da bulundukları yerlerde ağırlıkta olan inanca tabi olarak yaşamaya çalışırlar…

Ermenilere karşı kurulan Hamidiye alaylarında “güvenilmez” oldukları gerekçesiyle Dersimlilere görev verilmez. 1908 yılında Ali Paşa’nın raporunda “güçlü bir askeri teşkilatın” kurulması, bölgenin ıslahı için “ağaların ve direniş göstereceklerin sürgün edilmesi” şart koşulur. 30 yıl içinde fasılalarla 10 harekâtın yapıldığı Dersim için Cumhuriyet döneminde değişen ne olmuştur?
“Dersim’e seferler oldu” ya da “Dersim’e tarih boyunca devlet giremedi” gibi tanımlamaların çoğu problemli. Birincisi; hiçbir zaman homojen bir Dersim yok. İkincisi; bir aşirete yönelik bir askeri operasyon (ki devlet bunlardan bazıları için diğer aşiretleri yanına alarak yapmıştır) bile “Dersim’e sefer” ya da “Dersim isyanı” olarak yazılır ve savunulur. O 10 harekâtın ne olduğunu incelemek lazım. 37-38 katliamı öyle anlık bir saldırı değil. 1926 yılından itibaren planlanmaya çalışılan ve yaklaşık 1950’lere kadar devam eden asimilasyon ve yola getirme politikasının bir katliam kesitidir.

Osmanlı için Dersim sorunu neyse Cumhuriyet için de esas olarak odur… Kemalistlerin raporlarında son derece dikkat çekicidir: “Osmanlı’dan beri çıban olan Dersim” denir. Osmanlı’da merkezi iktidara karşı daha avantajlı Dersim. Sünni hilafet ve Kızılbaşlık çelişkisi ya da çatışması… Ancak Cumhuriyet dönemi aynı değildir. Zira Dersim’in yaklaşık yüzde 70’i Cumhuriyet’i benimser… Buna rağmen katliamdan kurtulamaz.

İsmet İnönü 1925 yılında “Vatan toprağı üzerinde yaşayan herkesi Türk ve Türkçü yapacağız. Türk ve Türkçülüğü kabul etmeyenleri sistemli biçimde kesip atacağız” diyerek Cumhuriyet’in ulusal politikasını açıklamıştır. Dersim kıyımında hâkim olan bu düşünce 1926 yılından itibaren uygulandı mı?
Sadece Dersim meselesi değil, Kürt, Ermeni, Rum, tüm ulus ve azınlıkların nasıl Türk ve Türkçü yapılacağını İnönü belirtiyor zaten. Bu durumda aslında kimsenin isyan etmesine gerek yok ki… Burjuva-feodal devletin kuruluş belgesi niteliğindeki “Şark Islahat Planı”nda ne yazıyorsa bunların hepsi çok kapsamlı ve planlı olarak Dersim’de uygulanıyor. Evet, 1926 yılından itibaren değişik yöntemlerle uygulanmaya başlanıyor. Hem ıslah için çalışmalar yapılıyor, raporlar hazırlanıyor hem de bölgesel askeri operasyonlarla kıyım… 1926 yılı Qocan aşiretine yönelik, 1930 Pülümür harekâtı buna örnek gösterilebilir. Aynı zamanda kadınların ve kızların toplanarak Kayseri’de dağıtılmaları da 1926 yılında yapılıyor. Bunun belgesi var kitabımızda…

DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.3.LÜ.ORTA.1.SEÇENEK DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.4

Dersim’in silahtan arındırılması ve silahların toplanması, Tunceli Kanunu’yla il alanının daraltılması, batı illerine gönderilecek aşiret mensuplarının tek tek belirlenmesi, askeri vali atanması; bütün bunlar uzun yıllara yayılan sistemli bir planın ayrıntılarını mı oluşturuyor?
Elbette. Raporlar ve çıkarılan kanunlar iyi incelendiğinde bunların hepsini detaylıca görebiliriz. Burada önemle üzerinde durulması gereken, Şark Islahat Planı, Raporlar, İskân kanunu, Tunceli Kanunu, Silah toplama kararları ve TBMM’de alınan tedip ve tenkil kararı… Dersim, Cumhuriyet devletinin kara kutusudur… Onu açıp incelediğinizde ırkçılığın ve faşizmin tüm uygulamalarını görürsünüz… Hem de bir laboratuvarda çalışırcasına detaylı olarak hazırlanmış. Bunların artık sayısız belgesi var…

Cumhuriyet hükümeti, kırımı, Alevi-Kızılbaşların Ermenilerle iç içe yaşadığı bölgelerde gerçekleştiriyor, neden?
Evet. Çünkü onları hem Türk hem de Sünni yapmak istiyorlar… Dersim’de öldürülen tek bir Sünni yok. Oysa hem o dönem hem de şimdi küçümsenmeyecek bir Sünni nüfus var Dersim’de.

“Cumhuriyet’in kahredici orduları” tarafından yakalanan ve idam edilirken “Biz Kerbela evladıyız. Ayıptır! Günahtır! Zulümdür” diye suçsuz olduğunu haykıran Seyit Rıza kimdir ve Dersim aşiretleri içindeki konumu nedir?
Bazı yanlış bilinenleri düzeltmek lazım. Seyit Rıza yakalanmadı. O kendi iradesiyle Erzincan’a gitti ve teslim oldu. Seyit Rıza Kızılbaş inancında rayber (inançta yol gösteren) ve aynı zamanda bir aşiret lideridir. Rayberin de aşiret liderinin de sınırları vardır. Bütün Dersimlilerin rayberi olmadığı gibi lideri de değildir. İnanca göre tüm rayberlere genel bir saygı gösterilir ancak her aşiretin kendi rayberi ayrıdır. Keza aşiretler nezdinde en önemli kişi kendi aşiret büyükleridir. Başka aşiretlerin ağalarının değeri kendi aşiret ağasıyla olan ilişkisine bağlıdır… Seyit Rıza Dersim’in bazı bölgelerindeki bazı aşiretler için son derece değerliyken, bazıları için ise değersizdir, hatta düşmandır… Dolayısıyla homojen bir Dersim olmadığı gibi Dersim’in tek bir liderinin de olması beklenemez. Katliam planlarının tamamlandığı ve fiili saldırılara başlandığı dönemde Seyit Rıza beş altı aşiretten insanlarla kendi inancını, kültürünü ve yaşam alanını savunmak için direnir… Ailesi ve yakın dostları katledilince ve direnişin başarılı olamayacağını görünce de gider teslim olur…

Dersim katliamı karşısında Sovyetler Birliği ile TKP’nin tutumu nedir?
Tüm dünya sessiz kalır katliama. Tabii ne acıdır ki Sovyetler Birliği de… Biliyorsunuz İkinci Dünya Paylaşım Savaşı’nın öncesi… Türkiye’nin Sovyetler’le ilişkileri iyi tutulmaya çalışılıyor. Bağlantılı olarak TKP devletle iyi geçiniyor… Dersim meselesinde de Kemalistlerin yaptıkları açıklamayı esas alarak TKP rapor hazırlıyor. “Feodal bir ayaklanmanın ilerici Cumhuriyet tarafından bastırıldığı” yönünde bir tespit… Çok üzücü, çok… Sonraki yıllarda “Türkiye solu” için kötü ve yanlış bir referans olmuştur…

1937 yılında Seyit Rıza’nın idam edilmesiyle yeni bir dönem başlar; 26 Haziran 1938 tarihine kadar Dersim köylerine yapılan tenkil harekâtı sırasında 33 asker ölür ve 60 er yaralanırken Dersimlilerden 163 ölü ve yaralı vardır. Teslim olan kişi sayısı 855, yakılan köy sayısı 60’tır. Celal Bayar’ın başbakanlığında 6 Ağustos 1938 Bakanlar Kurulu kararıyla uygulamaya konulan 2.Tunceli harekâtının amacı ve özü nedir, sonuçları ne olmuştur?
1937 harekâtı için İnönü Seyit Rıza’nın teslim olmasından sonra Meclis’te bir açıklama yapar. Dediğiniz rakamlara yakın sonuçlar açıklar. Bundan sonrası için “imar ve ıslah çalışmaları devam edecektir” der. Ancak Kemal Atatürk ve Fevzi Çakmak farklı düşünürler. “temizlik harekâtı gerek” derler. İnönü görevden alınır. Başbakan olarak Celal Bayar atanır. Ve 1938 yılında on binlerce insan mağaralarda, ormanlarda, evlerde her türlü silah kullanılarak imha edilir… Bu katliam herhangi bir askeri harekât sonucu değildir. Düpedüz bir halk topluluğunu, bir coğrafyayı, bir kültür ve inancı topyekûn yok etmeyi amaçlamaktadır. İnsanlığa karşı işlenmiş bir suçtur bu; yani soykırımın bütün kriterleriyle örtüşen bir suç…

DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.5. DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.7

Dersim harekâtında görev yapan Emekli Albay Hulusi Yahyagil anılarında “Bize verilen emir tek kelime idi: İmha!” diyor. 13.160 sivilin öldürüldüğü, 14.000 insanın sürgüne gönderildiği resmi rakamlarda belirtilmektedir. Gerçek rakamların açıklananın çok üzerinde olduğu bu katliam, BM verilerine göre bir soykırım ve asimilasyon sayılabilir mi?
Soykırım rakamlarla değil, politikalar, zihniyetle ilgilidir. Eğer siz bir etnik ya da inanç grubunu toplu olarak öldürüyor, sürgüne gönderiyor, asimilasyona tabi tutuyor, onların yaşam alanlarını yok ediyor, çocuklarının başka bir topluluğa nakledilmesini amaçlıyorsanız bu maddelerden herhangi birinin olması dahi BM kriterlerine göre soykırım olarak tanımlanmaktadır.

Mareşal Fevzi Çakmak’ın karakollara kadar gidip ölüm emrini kaldırması ve sürgünlerin başlaması gerçeği ne kadar yansıtıyor? Dersim’deki yaygın inanışa göre Atatürk hasta yatağında yatarken bütün bu olaylar olmuş ve haberi olunca da idamların ve ölümlerin durdurulması emrini vermiş! Oysa tarihsel gerçekler bu rivayetleri yalanlıyor. Ölümlerin durdurulması da ortak bir devlet aklı mı?
Travma yaşamış toplum ve birey kendini var etmek ve yaşayabilmek için gerçekdışı pek çok şeye inanır… Bunlar travmayı yaşatan egemenler tarafından onlara manipüle edilir. Onlar hem inanır hem de daha fazlasını üretir. Hareket daha önce planlandığı için tarihler bellidir. Bu tarihler içinde “canlı bırakmayın” deniliyor. Harekât süresi bitince “kalan sağlar bizimdir” oluyor ve onların yaşadıklarına şükretmeleri ve bir şeye inandırılmaları gerekiyor. Yani bir mizansen… Biz Dersim’in bütün bölgelerinde röportajlar yaptık, hepsinde “Fevzi Paşa ata bindi kurtardı” oluyor. Ama hepsinde aynı hikâye ve aynı zamanda ve aynı kalıp… Bu nasıl mümkün olabilir ki?

Tanık anlatımlarından her köyden yüzlerce insanın toplu mezarlara, derelere üst üste atıldığını, gömüldüğünü öğreniyoruz. Devletin ya da insan hakları kuruluşlarının bu yönde çabaları oldu mu?
Henüz kimsenin böyle bir çalışması yok. Kefensiz ve mezarsız ölüler diyarı olan Dersim’de son yıllarda bu yönde mücadeleler var, dilekçeler yazılıyor, yer tespitleri, DNA tespitleri vs. isteniyor. Yerlerin tespiti, katliam yerlerine anıt yapılması gibi taleplere henüz devlet bir yanıt vermemiştir.

1926 yılında Koç uşağı aşireti mensubu 83 kadın ve kızın Kayseri’ye sürgüne gönderildiği bir Amerikan gazetesinde yer almıştı. Dersimlilerin “Tertelê Çêneku” (Kızlar Kırımı) dediği kızların askerler tarafından zorla alınarak götürülmesi ve sizin çevrenizde de yaygın olduğunu öğrendiğimiz “Dersim’in kayıp kızları”nın peşine düşmeniz ne zaman başladı?
Tarihçiler Dersim meselesini devletin yalana dayalı belgeleriyle yazdı yıllarca. Yalan üzerine kurulu resmi tarih anlayışıyla… Katliamı yapan devletin birer memuru gibi çalıştılar. Bu anlamda katliamı yapanlar kadar suçludur çoğu… “Kimsesiz çocuklar” meselesini hiçbir tarihçi bilmiyordu. Tam tersine onlar bizden öğrendi bu meseleyi. Biz “Dersim’in kayıp kızları” araştırmasını yapmamış olsaydık Dersim soykırımının en önemli kriterlerinden biri bilinmeyecekti… Amerikan NYT gazetesinde yer alan haber çocukların asimilasyonunun da 1926 yılından itibaren başladığını gösteriyor. Bu politikayı kitabımızda genişçe anlattık.

Biz 2005 yılında genel anlamda Dersim katliamına dair çalışma başlattık. Kayıp kızlar ise bu çalışmanın içinde 2007 yılında ortaya çıktı. Biz de bilmiyorduk bu meseleyi. Araştırma sürecinde “Kadınlara ve çocuklara ne yapıldı?” sorusu üzerinde durarak aldığımız yanıtlarla böyle bir sorunun var olduğu sonucuna vardık. Çünkü soykırım kriterlerinden biri de, bir topluluğun çocuklarını zorla başka bir topluluğa nakletmektir. O güne kadar bizim de “isyan” olarak bildiğimiz Dersim meselesinin bir isyan olmadığının sonucuna vardık… 2009 yılında bu çalışma medyada yer aldığında Dersim henüz tartışılmıyordu. Deyim yerindeyse 72 yıl boyunca susan Dersim’in kayıp kızları konuşmaya başladı ve Dersim davasının dünyaya duyurulmasının önünü açtılar…

DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.9 DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.10

Dönemin başbakanı Celal Bayar ile Orgeneral Kâzım Orbay başta olmak üzere birçok üst rütbeli subay, “vatani vazife” olarak mı alıyor kızları himayesine? Buradan amaçlanan nedir?
Her rütbeli bir ya da birkaç kız alarak onları evlerde Türkleştirecek, Sünnileştirecek. Bu bir devlet politikası. Tek tek askerlerin işi değil. Dolayısıyla yaratmak istedikleri ulus devletin birer parçası haline getirilmek istenen ötekiler… Gerek Bayar, gerekse Orbay’ın evindeki kızların ve yüzlerce kızın akıbetini çok genişçe anlattık, araştırdık ve inceledik…

Her köye bir hane ve evlatlık uygulaması bilinçli bir Türkleştirme ve Sünnileştirme politikası mıdır?
Son derece planlı bir politikadır, Sadece her köye bir ya da birkaç hane değil, özellikle Türk ve Sünni köylere verilmesi uygulamasının nedenleri geniş biçimde 1934 yılında çıkarılan İskân Kanunu’nda ayrıntılı olarak anlatılıyor.

Dersim köylerini at sırtında dolaşarak “dağ çiçeklerini” toplayan Sıdıka Avar’ın “medenileştirme”de rolü ve işlevi ne olmuştur?
Devlet Türk ve Türkçü (Türk İslam sentezi) olmayan herkesi asimile etmek için çok kapsamlı planlar yapıyor. Bunlardan biri de kurdukları okullardır. Gerek yatılı bölge okulları, halkevleri, Türk ocakları vs. hepsi devletin ideolojik aygıtları olarak işlevlendirilmiştir. Dersim katliamı başlamadan önce Kürt, Zaza ve Kızılbaş çocuklarının öz Türk kültürüne kazandırılması için kararlar alınır. Elazığ Kız Enstitüsü yatılı bölümü Dersimli kız çocukları için açılır. Önceleri asker zoruyla kızlar bu okula getirilir. Birkaç yıl sonra da Sıdıka Avar müdire olarak gelir ve kendini “Türk misyoneri” olarak tanımlar. Gerçekten de tam bir misyoner olarak görev yapar. Devletin önüne koyduğu görevleri harfiyen uygulayan bir misyoner… Dersimlileri “ilkel, vahşi” olarak, kendilerini de “medeni” ve medeniyetin temsilcisi olarak görür… Medeniyet denilen şey açık, vahşi bir asimilasyon ve kapitalist değerler sistemidir…

Dersim kızlarının aslında kayıp olmadıklarını “devlet tarafından bilinçli bir politika dahilinde” götürüldüğünü iddia ediyorsunuz. Genelkurmay Başkanlığı’ndan bu konuda bir bilgi, belge ya da açıklama alabildiniz mi?
Genelkurmay Başkanlığı’ndan herhangi bir belge alabilmiş değiliz. Ancak bizim için en büyük ve inkâr edilemez belge insandır; yaşayan insandan daha kıymetli ve çürütülemez bir belge olabilir mi? Bu insanlar hâlâ yaşıyor ve neyi nasıl yaşadıklarını anlatıyorlar. Bundan daha önemli bir belge olduğu düşüncesinde değiliz. Bilinçli ve planlı bir politika dahilindeki uygulamayı araştırdık ve çok geniş biçimde yazdık kitabımızda. Bu bir iddia olmaktan öte bir gerçeklik… Yeni tarih yazımında temel bir belge ve tez niteliğindedir kitabımız.

“Güzel ve sağlıklı” kızlar rütbeli askerler tarafından seçiliyor, “sağlıksız ve çirkin” olanlar ise trenlere bindirilip her istasyonda eşraf ve bürokratlara dağıtılıyor. Yaşadıkları büyük acıları, travmaları, bedenlerine yapılan saldırıların derin izlerini suskunluklarında saklıyorlar. Sizce anlatımlar gerçeğin ne kadarını açığa çıkarıyor?
72 yıl boyunca suskun kalmak zorunda bırakılmış bu kadınların yaşadıklarını tüm boyutlarıyla anlattıkları düşüncesinde değiliz. Önemli bir kısmı bizimle görüşmeyi, bir kısmı konuşmayı kabul etmedi. Bir kısmı da sınırlı konuşmayı kabul etti. Konuşurken gizledikleri çok şeyler olduğunu fark ediyorsunuz ama o konularda sorular soramıyorsunuz / sormuyorsunuz. Zaten yaralılar, yeni bir yara açmamak için çok hassas davranmaya çalıştık… Yaklaşık beş yıllık bir araştırma, yüzlerce kişiyle görüşme, okuma ve araştırma sürecinin sonunda onlar anlatmasa da siz gerçekte nelerin yaşanmış olabileceğini anlıyorsunuz…

Öykülerin neredeyse tamamı 1938 kitle katliamı sırasında yaşanan vahşeti gözler önüne seriyor. Bir de devlete kılavuzluk edenler var; Rıza Kılıç gibi. Subay ailelerinin yanındakiler Sünni ve Müslüman, tarikat üyesi, bir kısmı da “asena” oluyor. Nasıl gelişiyor bu süreç?
Kızların alınmasında yerel işbirlikçiler rol oynamış olabilir. Ancak bu politika merkezi belirlenip uygulanıyor. Götüren askerler bu kızları yasal anlamda “evlatlık” almıyor. Hiçbir medeni haktan yararlandırılmıyor. Tamamen verilen askerin ve ailesinin insafına kalmış durumda. Dolayısıyla bir besleme statüsündeler. Köklerinden koparılıyor, tutuldukları evlerde Türk ve Sünni yapılıyorlar. Köksüz, kimliksiz, kimsesizliğin bütün zorluklarını ve acımasız sonuçlarını yaşıyorlar. Kendileri dışında her şey olabiliyorlar. Hedeflenen budur zaten…

DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.12

Fatma Tava’nın anlatımından: “Amasya’ya geldik. Bizi indirdiler. Esir pazarına çıkan insanlar gibi, aynı öyleydi ora. Alıyo gidiyo, alıyo gidiyo…” Yine de alınıp götürülenlerin kayıtları tutuluyor değil mi?
Evet, alınanların bir kaydı tutuluyor; hangi çocuğun hangi aileye verildiği aslında kayıt altında. Bunu gösteren belge anlatımlara yer verdik kitabımızda. Bu kölelikten çok farklı bir durum değil aslında. Bir nevi savaş ganimeti olarak da görülüyorlar.

1915’ten sonra da Ermenilerin varlığını sürdürebildiği ender yerlerden birisi Dersim. Fakat 1915’ten eksik kalanı tamamlamak ister gibi o nüfustan geriye kalan nedir? Ermeni kızları ve çocuklarına ne olmuştur?
Ermeniler için daha özel bir uygulama var elbet. Aynı köyde Ermeniler ve Kızılbaşlar toplanıp katledilecek; Hıristiyan kanı Müslüman kanına karışmasın diye Ermenileri götürüp ayrı yerlerde katlediyorlar… Tesadüfen kurtulanlar ise Müslümanlaştırılmak üzere zorunlu iskâna tabi tutuluyor. Erkek ve kız çocukları eşrafa veriliyor. Onların yaşadığı zulüm de, onların korkuları da katmerlidir… Hâlâ konuşamıyorlar yaşadıklarını.

İki Tutam Saç belgeseli ve Dersim’in Kayıp Kızları çalışması yıllardır sol-sosyalist geleneğin “Dersim isyanı”, “şanlı tarihimiz” ezberini de bozarak kitle kıyımının insani ve vicdani boyutuyla tartışılmasını sağladı. Başbakan Erdoğan’ın bu konudaki çıkışını ve bir Dersimli olarak Kılıçdaroğlu’nun tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii bu sorunun güncel siyasetin malzemesi yapılmasından çok rahatsız oluyoruz. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanının yıllarca “isyan” olarak bilinen bir konuyu katliam olarak tanımlaması ve kabul etmesi çok önemlidir. Bu bir kabul, aynı zamanda tanıklıktır. Gerek Dersim tarihi gerekse de Cumhuriyet tarihine dair yalanların resmi ağızdan kabulüdür. Başbakanın özür dileme biçimi ise ciddiyetsiz… Kılıçdaroğlu’nun tutumu ise tipik bir CHP, dolayısıyla Kemalist tavrıdır. Oysa kişi olarak Kılıçdaroğlu’nun ailesi de katliam mağdurudur. Ne yazık ki asimilasyon insanı kendine yabancılaştırıyor ve egemenin savunucusu haline getiriyor…

Dersim’in kayıp kızları Türkiye edebiyatını da etkiledi; Murathan Mungan, Türkiye edebiyatının önde gelen birçok yazarının Dersim katliamını ve kayıp kızları konu alan öyküsünü Dersim Hikâyeleri kitabında bir araya getirdi. Ali Arslan’ın Serçe, Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer, Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatınız romanlarının kahramanları, kayıp kızlar. Yalçın Doğan’ın belgesel roman olarak adlandırdığı çalışması Savrulanlar da öyle. Bu etkileşimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu aslında Dersim tarih yazımı açısından bir milattır. Yıllarca Dersim yarası tarihin alacakaranlığında kanar ve bu kanamayı sadece Dersimliler hissederdi. Dışarıdan bu soruna bakış resmi tarih tezinin sınırlarını aşamıyordu… Bu ülkenin aydınları, akademisyenleri, sanatçıları, edebiyatçıları devletin yasakladığı konulara girmemeye özen gösterirlerdi. Bu çok üzücü bir durumdur; hem düşün insanlarının bu durumu üzücü, hem de travma yaşayan Dersimlilerin kendi acılarını kimseyle paylaşamamaları çok acı… Devletin yok saydığı, inkâr ettiği, yasakladığı tarihsel ve toplumsal gerçekler ne yazık ki düşün dünyasının da ilgi alanına girmiyor, giremiyor. Bir kısmını saymazsak bu ülkenin aydınları resmi ideolojinin memurları gibidirler.

Gelinen aşamada Dersim vb. konuları yazmak risk olmaktan çıktı. Bir bu durum nedeniyle yazmaya başlayanlar var, bir de gerçekleri bilmeyip yeni öğrendikleri ve konuştukları için sorgulayan, yüzleşen ve ödevini yapmaya çalışanlar var. Her halükârda sanatın, edebiyatın, akademinin gündemine girmesini çok olumlu ve önemli görüyoruz. Dersim’in kayıp kızları araştırmasının bunda çok önemli bir rol oynadığını görmekten mutluyuz. Zira amaçlarımızdan biri Dersim davasını düşün dünyasına anlatabilmek ve oranın dikkatlerini bu alana çekebilmekti… Dersim’in kayıp kızları gerek Murathan Mungan’ın Dersim Öyküleri’nde, gerek Oya Baydar’da gerekse de Yalçın Doğan’ın kitabında güçlü bir esin kaynağıdır. Hatta Yalçın Doğan’la yazma sürecinde sık sık görüştük ve sohbetler ettik; bizim araştırmalarımızın ürünü olan pek çok öyküyü bizzat paylaştık. Bu anlamda Dersim’in Kayıp Kızları / “Tertelê Çêneku” kitabı bu alanda ilk ve temel bir eser niteliğindedir. Bundan sonra çok sayıda esere kaynaklık edeceğini umuyoruz.

DERSİM'İN.KAYIP.KIZLARI.11

Kenan Evren’in eşi Sekine için Hayri Koç “Benim amcamın torunudur” diyor. Sekine’nin en son Alaşehir’de bir tüccara verildiği gibi bilgiler de olayı doğruluyor. Evren ailesinden, kızlarından bu yönde bir kabul ya da açıklama geldi mi?
Tabii bu bir iddia. Bizde bu iddiayı araştırdık. Ortaya çıkan bütün veriler bu iddiayı güçlendirdi. Bu bir devlet sırrı olarak ele alınıyor Evren ailesi tarafından. Şimdiye kadar tatmin edici bir açıklama yapmış değiller. Ancak genel kamuoyu ve Dersimliler Evren’in kızlarından bir açıklama bekliyorlar. Daha önce bu konu basına yansıdığında Evren son derece kalıplaşmış bir açıklama yapmıştı: “Bu kötü niyetli kişilerin iddiasıdır” diye. İddia ortada ve dayanakları da hayli sağlam. Evren ailesi tersini ispatlasın…

“İki tutam saç” belgesel filmin ve kitabın can alıcı öyküsü: Kayıp Sekine ve Şemsi’den geriye iki tutam saç kaldı. Erdal Karakoç’un ve ailenin arayışları hâlâ sürüyor mu, “iki tutam saç”ın akıbetinde bir değişiklik var mı?
Korkarız ki bu travma son kuşaklara aktarılarak devam etsin. Erdal ve amca kızı Şemsi babalarından devraldıkları ağıtları taşıyorlar omuzlarında… Her olanağı değerlendirerek ablalarından geriye kalan yeni bir iz bulmaya çalışıyorlar… Başka kayıp Dersim kızlarının çocukları da iki tutam saçın kendi ölmüş annelerinin olabileceğini düşünerek DNA testi yaptırmak istiyorlar. Bu arada Erdal Karakoç’un sürdürdüğü hukuk mücadelesi var. Kızları aldığı söylenen Albay Munip Yılmaztürk’ün çocuklarına ya da torunlarına ulaşmaya ve onlardan bilgi almaya çalışıyor…

Köylülerin sığındığı mağaralara atılan bombalar, üst üste yığılan cesetler, nehre bırakılan çocuklar, kâbusu olmuş sıcacık bir sevgiye hasret kalmış kayıp kızların. Savaşın hâlâ sürmekte olduğu bu coğrafyada barış adına siz ne söylemek istersiniz?
72 yıl boyunca acıların sessiz çığlığını haykıran bu insanlar, affetmeyi, sevgiyi, barışı çok derin yaşıyorlar. Öfkelenenler de var elbet… Bizce, gerçek barış, bir kız çocuğunun ailesinden, köklerinden, tarihinden, hatta çocukluğundan koparılmasının neden ve nasıl gerçekleştiğini bilmek ve bu insanlık dışı zihniyetle hesaplaşmakla mümkün olabilir.

Dersim’in kayıp erkek çocuklarının akıbeti ne oldu?
Devlet erkek çocukları potansiyel tehlike olarak görüyor. Büyük kısmı katlediliyor. Kurtulanlar ise sürgüne gönderiliyor. Öte yandan bu araştırma kapsamında erkek çocukların da kayıp olduğunu ve hâlâ aileleri tarafından arandığını da öğrendik. Ancak önemli bir kısmının öksüzler yurduna verildiğini tespit etmiş durumdayız. Bunlardan bazılarıyla görüşmeler de yaparak bunlara dair öykülere yer verdik kitabımızda…

Yeni projeleriniz hakkında söylemek istedikleriniz nelerdir?
Bu alanda birkaç çalışma daha yapmak durumundayız. Uzun zamandır yapmakta olduğumuz bu kapsamlı araştırmayı birkaç esere dönüştürmek istiyoruz. Yeni belgesel ve yeni kitap çalışmalarımız devam ediyor. Çalışmanın bu aşamasına kadar daha çok iç kamuoyunu duyarlı hale getirmeyi hedefledik. Şimdi belki hem iç hem de dış kamuoyuna yönelik çalışmak gerekecek…

Okurlarımıza son olarak söylemek istedikleriniz?
Şunun altını çizmek istiyoruz: Dersim sadece Dersimlilerin sorunu değildir. İnsanlığın ortak sorunu ve davasıdır. Herkesin resmi tarih yalanlarını bir yana bırakarak gerçekleri araştırması ve yüzleşmesi gerekiyor. Özellikle Dersim 37-38 harekâtında görev almış kişilerin çocukları ve torunları, yakınları bildiklerini paylaşmalı bizimle, çıkıp anlatmalı duyduklarını ve bildiklerini… Hem kendi kişisel tarihleri hem de toplumsal tarihleriyle yüzleşmekten korkmamak gerekiyor. İnsan olmanın ve demokrat olmanın asgari ölçüleridir bunlar…

Dersim’in Kayıp Kızları “Tertelê Çêneku” / Yazarlar: Nezahat Gündoğan-Kazım Gündoğan / İnceleme-Araştırma / İletişim Yayınları / 1. Baskı 2012 / 608 Sayfa

Nezahat    Gündoğan; 1968 yılında Erzincan’da doğdu. Lise eğitimine kadar İstanbul’da okudu. 1987 yılında Trakya Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mümarlık Bölümü’nü kazandı. Politik düşüncelerinden dolayı eğitimine ara vermek ve 6,5 yılını hapishanede geçirmek zorunda kaldı. 2001 yılında hapishaneden çıktı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) organize ettiği sinema kursuna katıldı, yarım kalan mimarlık eğitimini tamamladı. İlk olarak doğa ve barajları konu alan Munzur Akmazsa belgesel filmini çekti. 2010 yılında da, araştırması ve yapımı üç yılı bulan İki Tutam Saç – Dersim’in Kayıp Kızları belgesel filmini tamamladı. Halan “Dersim’in Kayıp Kızları” projesi kapmsamında belgesel film çalışmasını sürdürmekte ve mimarlık yapmaktadır. Evli ve bir çocuk annesidir.

Kazım Gündoğan; 1963 yılında Dersim (Tunceli), Ovacıkta doğdu. 1980 askeri darbesiyle birlikte Dersim’den ayrılarak İstanbul’a yerleşti. Politik düşünceleri nedeniyle toplam on yıl değişik hapishanelerde tutuldu. 2002 yılında serbest bırakıldı. Çeşitli gazete ve dergilerde değişik isimlerle makale ve araştırma yazıları yazdı. Munzur Akmazsa, İki Tutam Saç – Dersim’in Kayıp Kızları belgesel filmlerinin araştırmacılığını ve yapımcılığını üstlendi. Araştırmacı ve yapımcı olarak halen tarihsel ve toplumsal konulara dair çalışmalar yapmakta. Evli ve bir çocuk babasıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.