Nietzsche’den Hayat Dersleri – John Armstrong

 

“Filozof, şair ve kültür eleştirmeni olarak Friedrich Nietzsche deyince ilk akla gelen, geleneksel ahlak düşüncesini ve zamanının tüm öğretilerini sorgulayan, pek çok tartışmaya yol açmış “hayatı olumlama” düşüncesidir. 1844’te Almanya’da, Leipzig kentinin yakınlarında doğan düşünürün öğretileri dansçılardan şairlere, psikologlardan devrimcilere, hayatın her alanından insanlara ilham kaynağı olmuştur. Alain de Botton öncülüğünde “gündelik yaşam için parlak fikirler” sloganıyla yola çıkmış The School of Life (Hayat Okulu) ve yine onun editörlüğünde hazırlanan “Hayat Dersleri”, büyük bir düşünürü ele alarak gündelik çıkmazlarımıza cevap olabilecek düşüncelerinin altını çiziyor. Geçmişten gelen bu bilge sesler bizler için hayatı dönüştürücü esin kaynakları olabilir.” Nietzsche’den Hayat Dersleri’nden Çatışmanın Üstesinden Gelmek başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Çatışmanın Üstesinden Gelmek

Tamamen tutarlı yaratıklar değiliz. Bir yanınız duyarlı ve sorumlu, diğer yanınız gamsız ve rahat olabilir. İlişkilere yaklaşımınızda belli açılardan son derece sadık ve tutucu olabilir, ama aynı zamanda macera ve deneyim hasreti çekebilirsiniz.

Buna verilecek doğal yanıt, bir dizi isteği baskılayarak (kendimizi bunlardan vazgeçirerek) bu çatışmayı ortadan kaldırmaya çalışmak, daha kontrollü olmak olabilir.

Nietzsche ise, radikal bir alternatifi düşünmemizi ister. Belki de çatışmayı kabul etmekle kalmayıp onu sevmeliyizdir. Acı çekmek, her zaman kötüye giden bir hayatın işareti değildir. İyi yaşanmış bir hayat fazlaca sıkıntı barındırıyorsa, belki de onu yaşamak için cesur ve güçlü olmaya ihtiyacımız vardır.

Sanatın sürekli gelişimi, Apolloncu ve Dionysosçu ikilikle bağlantılıdır – tıpkı üremenin, uzlaşmaların yalnızca dönemsel olarak devreye girdiği sürekli bir çatışma içeren cinsiyetlerin ikiliğine bağlı olması gibi.

Apolloncu ve Dionysosçu terimleri, sanata bakışlarındaki gizemleri kavramlar yerine tanrılarının son derece net figürleriyle ifade eden Yunanlılardan ödünç alınmıştır.

Yunanlıların iki sanat tanrısı olan Apollon ve Dionysos üzerinden, Yunan dünyasında, Apolloncu heykel sanatıyla imgeci olmayan Dionysosçu müzik sanatının kökenleri ve amaçları arasında muazzam bir karşıtlık olduğunu fark ederiz.

Bu iki farklı eğilim, çoğu zaman açıkça çelişseler de birbirlerine paralel gider ve birbirlerini sürekli yeni ve daha güçlü başlangıçlara teşvik ederler; bu da antagonizmayı ölümsüzleştirir. Ta ki Yunan istencinin bir mucizesi onları birbirleriyle eşleştirene, eşit derecede hem Apolloncu hem de Dionysosçu olan bir sanat şekli yaratana kadar; ki bu da tragedyadır.

Bu iki eğilimi anlamak için, öncelikle onları rüyaların ve sarhoşluğun ayrı dünyaları olarak düşünün. Bu iki psikolojik olay, Apolloncu ve Dionysosçu karşıtlığa benzer bir zıtlık sergiler.

Romalı şair Lucretius, görkemli tanrı figürlerinin insanların ruhlarına ilk önce rüyalarda göründüğünü söyler: Rüyalarda bu figürler önce göz kamaştırıcı insanüstü bedenler şeklinde ortaya çıkar.

Düş dünyasının nefes kesen illüzyonu (o dünyaların yaratılmasında herkes gerçek bir sanatçıdır) bütün plastik sanatların ve göreceğimiz gibi, şiirin de önemli bir ön koşuludur. Rüyalarımızda, figürleri anında kavramanın keyfini süreriz; bütün biçimler bize hitap eder; yüzeysel ya da gereksiz hiçbir şey yoktur. Ama bu rüya gerçekliği en yoğun olduğunda bile, bunun –orada ışıyanın– yalnızca görünüm olduğunu hissederiz. En azından, benim deneyimim böyle.

Felsefeciler, içinde yaşadığımız ve var olduğumuz gerçekliğin yalnızca bir görünüm olduğunu ve altında oldukça farklı, başka bir gerçekliğin yattığını bile varsaymışlardır. Schopenhauer, insanları ve nesneleri zaman zaman sadece hayaletler ve rüya imgeleri olarak görebilmenin, felsefi yeteneğin işareti olduğunu söyler.

. . .

Muhtemelen birçok insan –tıpkı benim gibi– zaman zaman rüyaların uyandırdığı korku ve dehşetin ortasında kendilerini cesaretlendirmek için nasıl da “Bu bir rüya! Rüya görüyorum” dediğini hatırlayacaktır.

Rüya deneyiminin bu keyifli gerekliliği, Yunanlıların Apollon’unda vücut bulmuştur: Bütün plastik sanatların tanrısı Apollon, aynı zamanda kehanet tanrısıdır. O “ışıldayan” ışık tanrısı, aynı zamanda içimizdeki düş dünyasının göz kamaştırıcı illüzyonuna da hükmeder. Yüksek hakikat, yarım yamalak anlaşılır gündelik hayata karşılık bu durumların mükemmelliği, doğanın uykuda ve rüyalarda iyileştirip yardım eden bu derin bilinci, –aynı zamanda– geleceği düşünebilme yeteneğinin ve genel olarak sanatın da sembolik benzeridir; hayatı mümkün ve yaşamaya değer kılan da budur.

Bu ölçülü kısıtlamayı, fırtınalı duygulardan arınmayı, heykeltıraş-tanrının sakinliğini aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. Heykeltıraş-tanrının gözü “güneş-gibi” olmalıdır. Apollon’da, bireyselleşme ilkesine sarsılmaz bir inanç vardır: Her şey kendi içinde tutarlı, ayrı, diğer her şeyden açık sınırlarla ayrılmış ve farklılaşmıştır; her şey neyse odur, başka hiçbir şeyle karıştırılmaz. “İllüzyon”un bütün neşesi, bilgeliği ve güzelliği, Apollon’un (heykelde temsil edildiği şekliyle) hareketlerinden ve gözlerinden bize seslenir.

. . .

Ama bireyselliğin çöktüğü yerde insanın, daha doğrusu doğanın en gizli derinliklerinden fışkıran bir dehşet ve aşırı coşku vardır – işte burada, sarhoşluk benzetmesiyle derinlemesine anlayacağımız Dionysosçunun doğasına ilk bakışı atıyoruz.

Ya –bütün ilkel insanların ve halkların bahsettiği gibi– uyuşturan içkinin etkisi altında, ya da tüm doğaya neşeyle sızan baharın doludizgin gelişiyle bu Dionysosçu duygular uyanır ve onlar yoğunlaştıkça kişisel [öznel] olan her şey, tam bir kendini unutmanın içinde yitip gider. Alman ortaçağında da, şarkı söyleyip dans eden ve sayıları sürekli artan kalabalıklar, aynı

Dionysosçu dürtülerle kendilerini oradan oraya atmışlardır.

Bazıları, kendi “aklıselimleri”nden doğan küçümseme ya da acımayla, duygusuzluktan ya da deneyimsizlikten, böyle olaylara bir halk hastalığıymış gibi yüz çevirir. Dionysosçu eğlence düşkünlerinin pırıltılı yaşamları onları kahkahalarla geride bırakırken, bu zavallıların, sözde aklıselimlerinin nasıl da beti benzi atmış bir hayalet gibi göründüğü hakkında en ufak bir fikirleri yoktur elbette.

Dionysosçunun cazibesi altında, insanla insan arasındaki bağ yeniden kurulmuş olmakla kalmaz –yabancılaşmış, düşman olmuş, veya zaptedilmiş– doğa da bir kez daha “kayıp evladı” insanla olan barışını kutlar . . .

Şarkılarda ve dansta, insan kendini daha yüksek bir topluluğun üyesi olarak ifade eder; yürümeyi ve konuşmayı unutmuştur, artık göklere uçmak üzeredir. Her hareketi keyfini ifade eder

. . .

Bir sanat eserine dönüşür. Bu sarhoşluk nöbetlerinde, bütün doğanın sanatsal gücü, ilkel bütünlüğün en yüksek lütfu olarak kendini gösterir. (Tragedyanın Doğuşu, 1872)

Nietzsche, hayatın kökeninde temel bir çatışma olduğunu öne sürer. Bir yandan düzen, huzur, mantık ve saygınlık dileriz. Her şey kontrolümüzde olsun isteriz. Maddi problemlerimizi çözmek, mutfağı temiz tutmak, dakik olmak, yapılacaklar listemizdeki her şeyi yapıp bitirmek, ölçülü ve sağlıklı yemek (ve genellikle “rüya gibi” bir hayata sahip olmak) isteriz. Diğer yandan da, kendimizi koyuvermenin, delicesine neşenin ve teklifsiz bir arzunun hasretini çekeriz.

Çatışmanın iki tarafına da onurlu adlar vererek haysiyete ulaşabiliriz.

(…)

Çevirmen: Azade Aslan

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz. 

John Armstrong, Melbourne Üniversitesi Rektörlüğü’nde sürdürdüğü danışmanlık görevinin yanı sıra, yakın zamana kadar Melbourne Business School bünyesinde felsefe dersleri veriyordu. Sanat, estetik ve felsefe konularında ses getiren pek çok kitabın yazarıdır. Armstrong 2009 yılında In Search of Civilization, ardından da 2013 yılında Alain de Botton’la beraber kaleme aldığı Art as Therapy adlı kitapları yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.